12 Haziran 2020 Cuma

Marakeş Çarşı

Tüm Batılılar ve Asyalılar, Berberilerin Mur-akuş “Tanrının toprakları” dediği Marakeş’i  esas alarak ülkeye adını verirken, başkentin Fes olduğu dönemde tanıştığımız için bir tek biz Fas deriz oraya... Kuzey Afrika’nın, Arap dünyasının ve genişletilmiş anlamıyla Orta Doğu denilen coğrafyanın gerçek anlamda en egzotik ülkesine... Başkent Rabat olsa da, literal ve figüratif anlamda Fas’ın kalbi Marakeş, Marakeş’in kalbi ise medinası yani Jmaa-el-Fna meydanı ve kapıları meydana açılan suklardır. Arap dünyasının çarşılarına alışık olanlar, Şam’a, Halep’e, Muscat’a gitmiş olanlar bile, Marakeş’in yerli halkının akla gelebilecek tüm ihtiyaçlarına cevap veren büyüklükteki suklarında başka bir deneyime adım atarlar.










Jemaa el Fna meydanından kuzeye doğru büyüyen bir labirentin içinde bin yıl önce kurulan şehre mallarını satmaya gelen tüccarların ayak bastığı bazıları hiç değişmemiş sokaklar boyunca kapalı bir pazarda ilerlersiniz. Tarihsel olarak satılan ürünlere göre bölünmüş sukların meydana açılan kapılarına en yakın bölümlerinde turistlerin en çok ilgi gösterdiği ürünler karışık olarak satılır. Gerçek keşif çarşının içlerine ilerleyince başlar. Souk Semmarine kaftanlardan paşminalara, yerel halkın kapşonlu cellabaları, abayalar, antikalar, halılar ve eşsiz Berberi takılarına kadar güzelliklerini önünüze sererken, yolun çatallandığı yerde sağda baharat meydanı ve solda bakır ve pirinç fenerler, aynalar, şamdanlar, gümüş çaydanlıklar, her boyutta tajin kapları, envai çeşit cam eşya ve parfümlerle parlak ve parıltılı Souk el Attarine sizi karşılar. Souk Smata’da renkli, payetli Fas terlikleri insanı cezbederken, Souk el Kebir ve Souk Cherratin çanta, kemer, cüzdan gibi ülkenin önde gelen sanatlarından deri işçiliğinin en güzel örneklerini sunar. Marangozların ve demircilerin hiç bozulmamış gürültülü sokaklarının oluşturduğu Souk Haddadine'den, indigo, safran, nane ve ülkenin meşhur ürünü argan yağı ile renklenen ve Souk Sebbaghine’e geçerken, geleneksel Fas ve Gnaoua enstrümanlarının satıldığı Souk Kimakhine'yi keşfedersiniz.
 
 

 
Her zaman yanılgıya neden olan genel önyargının aksine çarşılar temizdir. Satıcılar, rahatsız etmek bir yana rahatsız olmamanız için gözlerini bile kaldırmazlar. Ortadoğu halklarının aslında inisiyatifi alıcıya bırakmak, alıcıyla iletişim kurmak için tarihsel olarak oluşturduğu pazarlık kavramı bu çarşılarda fazlasıyla geçerlidir. Bir şeyi gerçekten istiyorsanız pazarlık yaparsınız, fiyattan memnunsanız, doğru tutarı ödemişsinizdir. Dostça bir gülümseme ile 'Hayır, teşekkür ederim' demeniz yeterlidir, Fas esnafı turisti örselemez.













Fas'ın her yerinden, çevre Afrika ülkelerinden ve Endülüs’ten gelip yolu Marakeş'te kesişen kervanlar ve tüccarlar, Medinanın çok sayıda kapıya sahip olmasının nedenidir. Tarihte ticaretin ana merkezi, tüccarların mallarını satışa sunduğu ve yerel nüfus büyüdükçe yakınında bugünkü devasa sukun oluşmasına neden olan Jmaa el-Fna meydanı ise tüm Afrika kıtasının en çok turist alan meydanıdır.










 Güneş batmaya yüz tutup, şehirden görünen tepesi karlı Atlas dağları kararmaya başladığında, UNESCO’nun Somut Olmayan Kültürel Miras listesine aldığı meydan canlanmaya başlar. Toprağı kırmızı olduğu için binaları da aynı renk olan ve dokuyu bozmamak için başka renkte binaya izin verilmeyen Kırmızı Şehrin insanları meydana akar. Şehir kurulduğundan beri var olan meydana her gün sökülüp yeniden kurulan seyyar lokantalar yerleşir. Sukta gün boyu içinize çektiğiniz baharat kokusunu yerini, geleneksel yemeklerin kokularını taşıyan dumanlar alır. Gündüzleri taze meyve suyu satan yan yana sıralanmış standlar da aydınlanır ve meydanın geri kalanını müzisyenler, hikaye anlatıcılar, yılan oynatıcılar, dövmeciler, maymun oynatıcılar, akrobatlar, falcılar, dilenciler doldurur. Meydandaki kafelerden birinin terasına çıkıp karmaşanın içindeki ahengi, bin yıldır süren geleneği nane çayı eşliğinde izleyebilirsiniz. Meydanın çıkışındaki Kutubiye Camiinin dikdörtgen minaresi bu masal ortamına binbir gece masallarının atmosferini getirir. 1981 Nobel ödülünü alan Elias Canetti’nin “Marakeş’te Sesler” kitabının tüm detayları gözünüzün önünde canlı olarak akmaya başlar.
 
Yazı ve fotoğraflar: Efsun Müftüoğlu

4 Haziran 2020 Perşembe

Venedik Karnavalı

Adriyatik kıyılarının romantik şehri Venedik, maskeli ve kostümlü ziyaretçilerin akınına uğradığı karnaval zamanında masalsı bir görünüme bürünür.
Karnavalla ilgili rivayetler çeşitli olmakla birlikte, başlangıcının 12. yüzyılda yapılan zafer kutlamalarına kadar uzandığı düşünülmektedir. Pagan geleneğine dayandığı ve baharı karşılamak için yapıldığı da söylenir.



Şubat ayında düzenlenen karnavalın tarihleri Paskalya’ya bağlı olarak her yıl değişir. Karnavalın ardından Hristiyanların Paskalya öncesi girdikleri 40 günlük Büyük Perhiz dönemi başlar. Karnaval sözcüğü Latince carnem (et) ve levare (kaldırmak) sözcüklerinden oluşmakta ve ardından başlayacak perhize uygun bir şekilde “ete veda” anlamını taşımaktadır.




1979’dan beri resmi bir festival olarak düzenlenen karnaval, yaklaşık iki hafta devam eder. Büyük Perhiz öncesindeki hafta sonu karnavalın en hareketli zamanıdır.
Karnaval süresince San Marco Meydanı merkez olmak üzere şehrin her köşesinde, maskeli ve kostümlü balolar, geçit törenleri, yarışmalar, konserler, havai fişek, film, dans ve tiyatro gösterileri düzenlenir.
Karnaval zamanı Venedik, büyük bir tiyatro sahnesine, ziyaretçiler ise kostüm ve maskeleriyle birer oyuncuya dönüşür.





Porselen, deri, alçı, kağıt, tül ve dantel gibi çok çeşitli malzemelerden üretilen, çoğu el yapımı, karnaval maskelerinin farklı anlamları vardır. Uzun ve gaga benzeri burnu olan maskenin veba salgını sırasında, o zamanlar havadan bulaştığına inanılan bu hastalıktan korunmak için doktorlar tarafından kullanıldığı, uzun burnunun içine doldurulan hoş kokulu otların, hastadan yayılan kokuyu bastırmaya yardımcı olduğu söylenir.
Takanın kimliğini ve sosyal statüsünü gizlemek gibi fonksiyonlarıyla maskeler, konuşma özgürlüğü, sınıflar arası sosyalleşme ve itibar kaybetme riski olmadan taşkınlık yapmak gibi çok farklı amaçlarla kullanılmış ve bu yüzden farklı zamanlarda çeşitli yasakların getirilmesine neden olmuştur.
Yazı ve fotoğraflar: Serap Kurbanoğlu

31 Mayıs 2020 Pazar

Pokut Yaylası

Ülke ve dünya olarak zor günlerden geçtiğimiz bu süreç yavaş yavaş normalleşmeye başlıyor. Ülkemiz gerçekten doğa harikaları ile dolu bir coğrafyaya sahip. Bu zor günler bitip de tekrar seyahat etmeye yakında başlayacağız.
Herkesin defalarca gitse de yeniden görmekten sıkılmayacağı yerler vardır. Benim de defalarca gitmekten sıkılmadığım bir yeri paylaşmak istiyorum.
İlk yolculuğumuz; Pokut Yaylası’na;





Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinde yer alan Pokut Yaylası, ilçe merkezinden 1.5-2 saatlik uzaklıkta. Zor bir yolculukla ulaşılan yaylaya, çıkış zorlu olsa da gittiğinizde gördüğünüz manzara her şeye değecek kadar muhteşem.
Pokut yaylasından Hazindak Yaylası ve Sal Yaylası’na da geçiş yapmak mümkün. Resmi kaynaklarda yazıldığına göre 2032 metre yüksekliktedir.
Yaylanın güney sırtında yer alan yerleşim alanları, bulutların üzerinde gibi duran sıralı evler adeta bir tabloya benzerken manzara, konaklayanlara muhteşem bir keyif yaşama fırsatı veriyor.




Konaklama imkanları da her geçen gün artıyor Pokut’ta. Yayla umarım bir Ayder olmaz.
Yazı ve fotoğraflar: Arif Çakır

28 Mayıs 2020 Perşembe

Ürdün Mutfağı

Korona virüs belası nedeniyle evlerimize hapsolmak zorunda kaldığımız şu son günlerde belki de  en güzel etkinliklerden birisi de evde yemek yapmak oldu . Özellikle video paylaşım sitelerinden bolca yemek tarifleri videolar eşliğinde paylaşılıyor. 
Tabii ki bu tür paylaşımların yanı sıra, eski Romalıların söylemiyle, “söz uçar, yazı kalır” misali bizler de karınca kararınca, 12 Mayıs 2020 gecesi Tempo Tur ile yaptığımız Ürdün söyleşisi sonrasında çokça talep gören Ürdün yemekleri üzerine bir yazı bırakalım dedik.
Ürdün mutfağı aslında tipik bir Ortadoğu mutfağı ve Türk yemek kültürüne son derece yakın. Ortadoğu mutfağı demişken kastettiğimiz; Suriye, Lübnan, İsrail, Filistin, İran, Mısır, Irak mutfağının bizzat kendisi.  Türkler olarak bizlerin bunun dışında kalmamız imkânsız. Hele bir de bizim mutfağın vazgeçilmezi olan “Meze” sözcüğünün bile İran kökenli olduğunu düşünecek olursak…
Meze kelimesi Farsçada “tatmak” manasına geliyor ve farklı yemek çeşitlerinden azar azar tatmak suretiyle yemek gibi bir mana ifade ediyor. Tüm Ortadoğu’da da aynı kelime ile ifadesini buluyor.  İspanya’ya gitmiş olanlarınız bilir; bu tür tadımlıklara oralarda “las tapas” deniyor.  İşte bu “meze” kelimesi tüm saydığımız Ortadoğu ülkeleri ve bizde de aynı anlamı barındırıyor. 
Ürdünlüler bizim meze niyetine yediğimiz çoğu şeyi aslında bir öğün yemeği olarak, hatta kahvaltıda yiyorlar. O yüzden tabbüle, mutabel, humus, foul, falafel gibi meze çeşitleri bir Ürdünlünün kahvaltı sofrasının vazgeçilmezleri arasında. Yanında da mutlaka içilen kuşburnu şerbeti.
Tabii ki kebap çeşitleri de yine Ürdün mutfağının bir parçası. Hatta bizim döner dediğimiz kebap çeşidine onlar “chawarma”, yani “çevirme” diyorlar.
Ürdün söyleşisini yaptığımız akşam en çok ta falafel tarifi sorulmuştu. Onu yazımızın ilerisinde bulacaksınız. Ancak, Ürdün mutfağının bazı öne çıkan meze çeşitlerini tanıtalım isterseniz.
Tabbüle ile başlayalım: Tabbüle,  Arap salatası diye de bilinir. İnce kırılmış bulgur, limon suyu, ince doğranmış domates, salatalık, taze nane, taze soğan ve sarımsak ile hazırlanan bir salata çeşidi. Bir diğer adı Levanten salatası olarak da geçiyor.



Mutabel ise tahinle hazırlanan ve bizdeki patlıcan salatasına benzeyen bir meze çeşidi. Hatta acılı olarak hazırlanan çeşidine de babagannuş diyorlar.



Humusu anlatmaya gerek yok, o zaten bizim mutfağımızda da mevcut. Ama yine de hatırlatmak gerekirse nohut, kimyon, sarımsak, limon suyu ile hazırlanan bir meze çeşidi.
Kişkeh dedikleri bir başka meze çeşidi var ki bizde Toroslarda yörüklerin keşkek dediği bir yemek çeşidiyle aynı. Kurutulmuş yoğurt ve bulgurla hazırlanıyor. Daha sonra kaynatılarak servis ediliyor.




Manakiş ise Arap pizzası diye biliniyor. Gerçekten de bizdeki pide, ya da İtalyanların pizza hamuru kıvamında avuç kadar büyüklükte açılan hamurun üstüne zahter sürerek pişiriliyor. E tabi zahteri kim bilmez ki? Değil mi? Hatırlayalım, zahter aslında yaban kekiği manasına geliyor ve başta kimyon olmak üzere çeşitli baharatlarla karıştırılıp zeytinyağı ile harmanlanarak bu manakiş’in üstüne sürülüyor. Ve sonra da afiyetle yeniyor.

Ara’yes dedikleri hamur işi ise lahmacun hamuru kıvamında pişirilen ince ekmeğin arasında kavrulmuş kıyma ve soğan koyularak hazırlanıyor.

“Peki ya bu insanlar sadece meze mi yiyor?” diye sorulabilir. Az önce de belirttiğimiz gibi tüm kebap çeşitleri Ürdün mutfağında da mevcut. Hatta bizim sebze yemeklerinden, özellikle de Bamya yemeğinden mutlaka tatmalısınız Ürdün’e gittiğinizde. Ancak, Ürdün’e has çok özel bir yemek var ki onu sadece özel davetlerde, düğün ziyafetlerinde, ya da bir husumet sonrası kurulan barışma yemeklerinde tatma şansınız var. Bu yemeğin adı “mansaf”.  Gerçi son yıllarda tatil köylerinde, bazı özel restoranlarda ya da büyük otellerin açık büfesinde bulma imkânınız oluyor. Ama, tabii ki o özel günlerde hazırlanan ve yeme şekliyle de çok özel bir yemek olan Mansaf’ın yerini tutamıyor.


Nedir Mansaf?  

Aslında son derece basit; pilav üstü kuzu eti. Ama bu kuzu eti öyle alelalde bir kuzu eti değil. Her şeyden önce doğal beslenen, moda deyimiyle” gezen kuzu” olacak.  İkincisi ise önce haşlanıp, sonra ağır fırın ateşinde kendi yağıyla pişecek. Pilavı tereyağlı olacak. Pilavın üzerine konulan kuzu etini yemek için çatal, kaşık, bıçak vs kullanılmayacak. Evet, bildiniz… Elle yenmesi gereken bir yemek Mansaf. Önce pilavdan bir avuç alıyoruz, sonra tam ortasına gelecek şekilde kuzu etinden bir parçayı yerleştiriyoruz veee işin püf noktası geliyor şimdi. Adına “Jamid” denilen ve kurutulmuş keçi peynirinin suyla eritilmesi ile ayran kıvamındaki sıvıyı bu elimize aldığımız parçanın üzerine döküyoruz. (Bunu önce de yapabilir, jamid peynirini pilavın üzerine döktükten sonra parçayı oluşturabilirsiniz) Bütün bu işlemleri sadece sağ elimizle yapıyoruz. Diğer elin kirletilmemesi gerekiyor. 


Avucumuzun içine aldığımız bu kombinasyonu yavaş yavaş döndürmek suretiyle bir top haline getiriyoruz ki bu artık bir lokma sayılıyor. Ve yenilmeye hazır olan bu lokmayı ağzımıza atıyoruz. Afiyet olsun.

Yazımızı tüm Ortadoğu mutfağının en meşhur mezesi Falafel’in tarifiyle noktalıyoruz. 
Falafel, “küçük yuvarlak şey” gibi bir anlam ifade ediyor Arap dilinde. Malzemelerimiz ve ölçülerimiz şu şekilde.
1,5 su bardağı kuru nohut 
1 yemek kaşığı un 
1 adet kuru soğan
2 diş sarımsak
1 çay kaşığı kabartma tozu
1 tatlı kaşığı limon suyu
1/2 demet maydanoz
1 çay kaşığı kimyon
1 çay kaşığı tuz
1 çay kaşığı karabiber
Susam
Kızartma için taze Ayçiçek yağı
Nohutları bir gece önceden ıslatmış ve iyice süzmüş olmak gerekiyor.  Susam hariç tüm malzemeyi rondoya atıp iyice karıştırıyoruz.  Karışan malzemeyi üstünü streç folyo ile örtüp en az iki saat buzdolabında dinlendirip ufak toplar haline getirdikten sonra kızgın yağın içine atıyoruz. Kızarttığımız topları yağdan çıkarttığımız gibi üzerine susam döküp yiyoruz. 
Herkese afiyet olsun! 
Bu tatları Ürdün’de beraber yemek ve en kısa zamanda birlikte yeni gezilerde dünyayı keşfetmek dileğiyle…
Yazı :Nezih YILMAZ

26 Mayıs 2020 Salı

Şili

Güney Amerika’nın en güzide ülkelerinden biri Şili...
Kuzeyinde Atacama Çölü, güneyinde Ateş Ülkesi’ne kadar upuzun (4300 km), genişliği 180 km olan bir yer...
Aynı yolculuğun içinde mevsimler değişiyor, ülkenin haritası bile üstten aşağıya katlanarak açılıyor/toplanıyor!
Ülke’nin ismi, eski yerli dilinde “dünyanın bittiği diyar” anlamında olan “Chilli” kelimesinden gelmekte!
Şili’ye en son seyahatimi Türkiye’den gemiyle götürdüğüm karavanımla yaptım. Böyle bir gezi turla da yapılabilir elbet ancak amacım kendi aracımla özgürce gezmek olduğu için birçok gemi ve liman prosedürüyle uğraşmayı göze alarak, sonunda Güney Amerika’nın en kuzey limanı Cartagena’ya vardım.



İnce uzun haritanın ortalarında bir yere denk gelen noktada, Santiago isimli başkenti var Şili’nin. Görecek onlarca mahallesi, çıkılacak birçok tepesi, çok iyi müzeleri olan Santiago’ya yaklaşık 45 dakikalık uzaklıkta, Valparaiso isimli, okyanus kıyısında oldukça turistik bir de kent var. Şili’nin ana limanı da burada ve ben de karavanımla geri dönüşü buradan yaptım!
Sadece sokaklarında yürüyüp eski köhne mahalleri görmek bile, Şili’ye gitme zahmetine değer! Ancak güneye indikce daralan coğrafya benim favorim. İşte bu bölgeyi yani Payagonya’yı gezmek için kendi aracınız olması şart olmasa bile dilediğin yerde durup kamp yapabilmek ayrı bir zevk!







Ülkenin bir başka güzelliği de”Güney yolu” anlamına gelen Caretera Austral. Burada yol stabilize ve zaman zaman çok bozuk. Yakın zamanda Şili hükümeti güney köyleri ve kasabaları birbirine bağlayan bu yolu asfaltlayacak ve bu diyarlar artık daha az bakir olacak! Bu rotanın birçok yerinde feribot kullanmak zorunda kaldım çünkü fjordlar yolun oldukça içlerine kadar giriyor...


Ülke’nin güneyinde Torres del Paine Milli Parkı tam bir doğa şöleni. Buralarda yürüyüş yapmak için birçok farklı rota mevcut ve sarp dağların, turkuaz rengi suyun manzarası tarifsiz! Yine de şimdilik fotoğraflarla yetinebiliriz!



Güneydeki son şehir, Punta Arenas. Burası yolun sonu! Buradan ileriye gitmek isterseniz Antarktika Kıtası’na giden bir gemi bulmanız gerekiyor. Antarktika turları yapan, gemiler pek de ucuz değil ne yazık ki. Ben de bunun için biraz daha para biriktirmeye karar verip, Şili’nin çok özel başka bir köşesine gitmeye karar verdim. Bunun için karavan yolculuğuna bir kaç gün ara verip başkentten uçakla 6,5 saat daha batıya yolculuk yapıp, Paskalya adasına vardım .
Bir çadır ve bir bisiklet, çevresi yaklaşık 25 km olan, adanın meşhur arkeolojik kalıntıları Moai Heykelleri’ni görmek için yeterli.




Paskalya Adası’nın volkanik kayaç olan bir köşesinde üretilen bu devasa heykellerin ve bunları yapan medeniyetin gizemi hala kendini koruyor. Günümüzde bile tartışılan sebep ve yollarla adanın birçok köşesine taşınan, ortalama 50 ton ağırlığında ve yaklaşık 10 metre yüksekliğinde olan bu heykellerden yaklaşık bin adet var ve M.S 1000 ile 1500 yılları arasında yapıldığı düşünülüyor.
Bu adanın en ilginç bir başka yanı ise navigasyonunuza baktığınızda, en yakın başka bir adadan 1200 deniz mili ve Güney Amerika ana karasından 2200 deniz mili uzaklıkta olduğunuz gerçeğiyle yüzleşmeniz.



Bir gün tekrar o diyarlara dönebilmek dileğiyle, sağlıkla kalın...

Yazı ve fotoğraflar: Veysel Gökhan Bayam

22 Mayıs 2020 Cuma

Balonla Uçmak

Kapadokya semalarında sıcak hava balonuyla uçmak…

Tempo Tur’a ve Kapadokya bölgesine balonu ilk getiren Buddy Bombard’a , Lars-Eric More teşekkürler…
Yapılacaklar listesinde ilk sırada “sıcak hava balonuyla uçmak” var! Kapadokya’yı havadan seyretmek tarihte hiçbir aziz ve azizeye nasip olmadı ama size ve sevdiklerinize olabilir.
Vadide yüzlerce insan toplanmış; yerde, göz alabildiğine balonlar yatıyor. Bizler bir kenarda beklerken, devasa tüplerle balonların içlerine hava dolduruluyor. Her şey tamam olduğunda sepetlere doluşuyoruz. Haydi yükseliyoruz! Havada bir macera heyecanı: Biraz da çocuksu bir merakla dikiliyoruz sepette.
Aşağıda dünya yepyeni bir güne hazırlanıyor. Biz ise, gezimizin en heyecanla beklenen ayağı olan balon turundayız…



Günün ilk ışıklarıyla birlikte yeryüzü yavaşça sizden uzaklaşmaya başlıyor. Yerden metrelerce yükseklikte bir balonun içindeyiz... Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi.. Direksiyon yok. Vites yok. Ne sağa dönebiliriz, ne sola. Rotamız, bizden daha kudretli bir etmene, rüzgarın iradesine kalmış.



Kapadokya’nın nefes kesen güzelliklerinde, bir saate yakın süren 10-15 kişilik balonlar 1000 ile 1500 feet yüksekliğe çıkabiliyor.
Olağanüstü bir Kapadokya manzarasının üzerinde tüy gibi hafifçe süzülürken kendinizi bir rüyada hissediyorsunuz. Oluşumunu doğa olaylarına borçlu ve günümüzdeki halini alması 60 milyon yıl sürmüş mistik bir coğrafya...



Kapadokya’nın en güzel vadi ve kaya oluşumları üzerinde süren bu sabah dansı yumuşak bir inişle sona eriyor. Ara sıra yapmak lazım bunu. Balondan bakmak lazım dünyaya.. Açınızı değiştirin. Kapadokya’yı bir de balonla gezin…
Yazı ve fotoğraflar: Vedia Gültekin

21 Mayıs 2020 Perşembe

Kapadokya


Her zaman Anadolu’nun dünyadaki en özel toprakları olduğunu, Kapadokya’nın da bu özel topraklardaki daha da özel bir bölge olduğunu düşünürüm.
Gerçekten, Anadolu’nun özellikleri ve zenginlikleri saymakla bitmez. Kapadokya’nın da öyle özellikleri vardır ki, içinde birebir yaşamadan, gecesini gündüzünü, kışını yazını görmeden, vadilerinde yürümeden, şarabından içmeden pek anlaşılmaz. Gizemlerle dolu Kapadokya, içinde çok saklı güzellikler barındırır.


Genel bilinenlere göre, bölgenin oluşumu üçüncü jeolojik zamanda (23-25 milyon yıl önce) Neojen denen dönemde depremler ile yer kabuğundaki kırılmalar sonucunda, dünyanın içindeki magma büyük basınçla yeryüzüne doğru çıkmaya başlamasıyla bütün bölgeyi kaplamış ve Erciyes, Hasan dağı, Melendiz dağı gibi volkanik bacaları oluşturmuştu. Fakat, bölgede adını sayamadığımız sayısız irili ufaklı volkan bacaları ve krater ağızları da bulunmaktadır. İşte bugünün Kapadokya’sının temellerini oluşturan, büyük volkan bacalarından öte,bu küçük volkan ağızlarından çıkan magmalardan oluştu. Milyonlarca yıl boyunca, milyonlarca defa olan volkanik patlamalar bölgenin lav katmanları ile kaplanmasına ve dolmasına sebep oldu. Bunlar zamanla soğuyarak katılaşıp setleştiler ve bölgenin meşhur kayalarını oluşturdular. Herbir lav akıntısı içinde barındırdığı mineraller ve sıcaklık farkından dolayı farklı sertlikte ve renkte bizim tüf olarak bildiğimiz volkanik kaya katmanlanı oluşturdu. Bu kaya katmanları milyonlarca yıl boyunca yağmur, sel suları ve rüzgar erozyonuna maruz kalarak aşındılar. Bugünün Kapadokya yeryüzü şekilleri bu erozyon sayesinde oluştu.



Bölgedeki lav akıntıları devam ederken, sıcak mağmanın içinde kalan hava boşlukları, lavlar soğuyup sertleştikten sonra birer yeraltı mağaraları olarak kaldılar. Milyonlarca yıl sonra erozyonla aşınan tüf tabakaları bu yeraltı mağaralarının ortaya çıkmalarını sağladı. Bölgedeki ilk yerleşimler, bu doğal mağaralardı. İnsanlar bu mağaralar içinde soğuktan, sıcaktan, yağmurdan, kardan, rüzgardan ve vahşi hayvanlardan kendilerini koruyabiliyorlardı. İhtiyaca göre mağara girişlerini taşlarla örerek, girişleri daha korunaklı hale getiriyorlardı. Zamanla insan, tüf tabakalarının kolay oyulabilir olduğu keşfettikçe de, ihtiyacına göre yeni mağaralar yapmaya başladı. İnsanlar binlerce yıl boyunca bu kaydan oyma mağara evlerde yaşadı. Bu şekilde Kapadokya’nın kültürel tarihi de başlamış oldu.
Kapadokya gelenlerin ilk söyledikleri genellikle çok kurak ve sadece kayalardan oluşan bir yer olduğudur. Ama bu sadece dışarıdan görünendir. Volkanik tüfler yağmur ve kar suyunu çok iyi emdikleri için, bölgenin neredeyse her tarafında yeraltı suları bulunur. Üstelik tatlı ve acı, sodalı ve termal sular da olmak üzere pek çok su çeşidi vardır. Bunlar kimi yerlerde doğal olarak kaynak şeklinde çıkarken kimi yerlerde su kuyuları açılarak çıkarılır. Tüf tabakları nemi çok iyi tutar, bu yüzden toprağın birkaç metre altında her zaman ne ve su bulunur. Suya çok gereksinim duymadan bölgenin pek çok yerinde kıraç tarım yapılabilir. Aynı zamanda vadi içlerindeki mikro klima Anadolu’da yetişen nerdeyse herşeyin Kapadokya’da da yetişmesine olanak sağlar. Kaya mağaraların bir özelliği de, içindeki ortam ısısını yaz kış neredeyse aynı tutmasıdır. O yüzden yazları serin, kışları sıcak olur. Bu ortam yiyecek ve içeceklerin daha uzun süre saklanabilmesini sağlar.





İşte bütün bu özelliklerden dolayı, Kapadokya ilk çağlardan beri insanların yerleştiği ve yaşamlarını daha rahat sürdürebildiği bir bölge olmuştur. İnsanlar, mağara evlerde kendilerini doğa şartlarından ve vahşi hayvan tehlikelilerinden korurken aynı zamanda ihtiyaç duydukları meyve ve sebzeleri de verimli Kapadokya toprağında yetiştirebilmişler, yetiştirdikleri ürünlerini de kaya mağara depolarda uzun süre saklayabilmişlerdir.
Kapadokya’da sadece yüzeysel doğal güzelliklerden bahsetmek yetersiz kalır. Tarihsel ve kültürel özelliklerini anlatmak ve göstertmek gerekir. En bilinen tarihiyle; Kapadokya, kaya mağaraları sayesinde hristiyanlığın ilk yayılmaya başladığı ve öğretildiği yerlerin başında gelir.
Günümüzde bu özellikler dünyadan herkesi kendine çekmekte ve bölgemizi önemli bir turizm merkezi yapmaktadır. Her ne kadar son dönemde yaşadığımız virüs salgını nedeniyle turizm dumuş olsa da, Kapadokya daha çok keşfedilmeyi bekliyor.





Birkaç günde bütün Kapadokya’yı gezmek diğer bütün güzelliklerini görmek mümkün değil. Gelip gördüyseniz bile, gizli güzelliklerini görmeye ve keşfetmeye tekrar gelmelisiniz. Eminim gezdikçe bölgemizi daha çok keşfedecek, keşfettikçe daha çok seveceksiniz.
Herşeye rağmen, bahar Kapadokya’ya yeniden geldi. Sanki her zamankinden daha da güzel olarak.
Sağlıklı ve güzel günlerde görüşmek üzere...

Yazı: Zafer Bayındır