15 Temmuz 2026 Çarşamba

Moğolistan

Dünya üzerinde 200’e yakın ülke olduğu bilinmektedir. Bu sayı da çok sık olarak değişmektedir. Geriye doğru gidip gezi hayatımın muhasebesini yaptığımda ilk yurtdışı gezimi bundan elli yıl önce gerçekleştirdiğimi hatırlıyorum. Hatırladığım ikinci konu da, gezinin resmi bir çalışma olduğudur. Ondan sonra uzun yıllar boyunca işim gereği birçok ülkeye seyahat etme imkanım oldu. Bu gezilerim, bende dünyayı gezip görme arzusunu yarattı.

Meslek hayatımın sonuna gelip emekli olduğumda gezip görmediğim ülkelere gezi hayallerimi gerçekleştirmeye başladım. Bugün itibari ile aşağı yukarı 100’e yakın ülkeyi gezme fırsatını buldum. En son ziyaret ettiğim ülke de, Moğolistan.

Moğolistan, Türkler’in ata yurdu olması nedeni ile çok özel bir ülke. Ata yurdu diyorum, çünkü bu güne kadar sürdürülen arkeolojik çalışmalar sonucunda Göktürklerin Moğolistan’da yaşadıkları, buradan dünyanın çeşitli yönlerine göç ettikleri kabul görmektedir. Bunun en güçlü nedeni de, Orhun abideleridir.

Moğolistan’ın yüzölçümü 1.564.116 kilometrekare, nüfusu yaklaşık 3,3[7]milyon civarında olup dünyanın en geniş on dokuzuncu ve kilometre kare başına en az insan düşen ülkesidir. Ülke, göz alabildiğine kadar bozkırdır. Yağışlı mevsimde bozkırın yeşili ile parlak mavi gök yüzünün beraberliği doyulmaz bir manzara ortaya koymaktadır ki bu gezimde bunu doya doya yaşadım. Ancak bu kadar geniş topraklara sahip bir ülkede ekim yapılan arazinin, kısıtlı olması şaşırtıcı. Bunun nedenin de, Moğolistan’da birinci öncelikli olarak hayvancılığa önem verilmesi olduğunu gezimin ilerleyen günlerinde anladım.

Bu kadar ülke dolaştım ama hiç bir ülkede bu kadar çok sayıda at görmedim. Bozkırda sürüler halinde yer yüzüne çökmüş koyu renkli bir bulut gibi yaz kış özgürce hareket halindeler. Atlar, bizim bildiğimiz gibi değiller, daha kısa boylu, Moğolistan’ın sert iklim şartlarına uyum sağlayabilmişler.

Moğolistan'da yak (Tibet öküzü), özellikle ülkenin kuzeyindeki dağlık ve yüksek kesimlerde zorlu iklim koşullarına dayanabilen, göçebelerin beslediği önemli bir hayvandır. Süt, et, yün ve taşıma amaçlı kullanılan bu uzun tüylü hayvanlar, Moğolistan bozkırlarındaki beş temel hayvandan biri olarak kabul ediliyor. Değişik görüntüleri ile turistlerin de ilgisini çeken bu yaklar, zararsız ve çok sakin hayvanlar.

Bu kadar geniş bozkırlara sahip Moğolistan’da güneyde bulunan Gobi Çölü’nün varlığı, doğanın ülkeye bağışladığı bir sürpriz, farklılık, renk ve çeşitlilik. Şimdiden turistler için cazibe merkezi haline gelmiş.

Bu genel bilgilerden sonra, özgürce koşan atların, uçsuz bucaksız bozkırın ve Orhun Yazıtları’nın diyarı Moğolistan’ı gezi zamanı. Buraya oturmaya gelmedik. Gezelim ve Moğolistan’ı tanıyalım. Uçak Ulanbator’a indiği için gezimize ilk günden Ulanbator’u gezerek başlıyoruz. Sonra araçla bozkırı geçerek Karakurum’a gideceğiz. Buradaki gezimizi tamamladıktan sonra da tekrar Ulanbator’a döneceğiz

Ulanbator’da ilk dikkatimi çeken, trafik sağdan akmasına rağmen araçların büyük bir çoğunluğunun direksiyonlarının sağda olmaları. Bana son derece şaşırtıcı gelen durumun nedenini sorduğumda Moğol’ların çoğunun mali imkanlarının kısıtlı olması nedeniyle ikinci el araçları tercih etmeleri ve bunları da Japonya’dan tedarik etmeleri olduğunu söylediler. Çünkü Japonya’da trafik soldan, haliyle buradan gelen araçların direksiyonları da sağdan. Gördüğüm kadarı ile şaşılacak bu duruma hükümetin hiç bir tedbir almaması yüzünden trafikte tam bir keşmekeş oluşmuş. Ayrıca trafik düzenlemelerinin ve alt yapının eksikliğinin doğurduğu olumsuzlar da işin başka bir yönü. Hükümet, bu sorunu çözmek için araç plakalarında bir gün sonu çift rakamlı olan araçların, diğer gün ise tek rakamlı araçların trafiğe çıkması yönünde karar almış ancak bakıldığında kimsenin bu karara uymadığı rahatlıkla görülüyor.

Nüfusu 1,5 milyon olan Ulanbator, Moğolistan için başkent görevini üstlenmiş. Kızıl Bahadır anlamına gelen Ulanbator, aynı zamanda ülkenin en büyük şehridir. Şehirde dolaşırken gördüğüm Rus yönetimi zamanından kalma ve geleneksel Rus mimarisini yansıtan görkemli binaların şehrin görünüşüne katkıları dikkate değer nitelikte. Son zamanlarda yapılan yüksek ve modern görünüşlü binalar üst üste ve şehre nefes aldırmayacak kadar yakın inşa edilmişler. Bu kadar geniş arazi ve çok az nüfusa sahip bir ülkenin gökdelenler yapmalarına ben akıl erdiremedim.

Ulanbator’daki en dikkat çeken yerlerden birisi, Gandan Manastırı. 1809 yılında Budizm’in geliştiği bir dönemde öğretim ve dua merkezi olarak inşa edilmiş. 1930’larda ki Moğolistan’ın karanlık dönemlerinde Sovyet etkisi altındaki komünist rejiminin dine karşı sert uygulamaları neticesinde yaklaşık 800 adet manastır, yok edilmiştir. Bu katliamdan kurtulan Gardan Manastırı, günümüzde de varlığını devam ettirmektedir. Bu manastırın hayatta kalması nedeni, tamamen siyasi olup bir aldatmacadır; komünist hükümetin yabancı ülkelere dini özgürlüğün hala devam etmekte olduğunu gösterme iddialarıdır. Manastırdaki en dikkati çeken eserlerden birisi, 26,5 metre yüksekliğinde ayakta duran Midjid Janrais heykelidir. Bir zamanlar orijinali altınla kaplı olan bu heykel, tasfiyeler sırasında Moğollar ve dünyadaki Budistlerinde bağışları ile 1990’da yeniden yapılmıştır. Gerçekten bakanlar üzerinde şaşkınlık yaratacak kadar büyük ve ihtişamlı.

1903 yılında inşa edilen Bogd Khan’ın Kış Sarayı, şehrin en eski ve farklı mimari yapısına sahip eserlerinden biri. Çin tarzı mimarisiyle dikkatleri üzerine çeken ve turistler için bir cazibe merkezi haline gelen kompleks, toplamda altı adet tanrı tapınağından oluşuyor. Moğol tarihinin ve mimarisinin en önemli anıtlarından biri olarak kabul edilen Bogd Han Kış Sarayı, günümüzde müze olarak faaliyet gösteriyor.

Sarayda Bogd Han’ın ahşap yatağı, sanat koleksiyonu ve doldurulmuş hayvanlar sergileniyor. Komünist Moğollar tarafından yok edilmemiş nadir yapılardan biri olan Kış Sarayı, şehrin en çok ziyaret edilen gezi noktaları arasında. Sarayda benim en çok dikkatimi çeken, hayvan postları ile üzeri kaplanmış ger çadırı oldu.

Moğolistan’da büyük bir ilgi çeken ve görülmesi gereken yerlerin başında gelen eser, -tabii ki bana göre yazıtlardan sonra- Cengiz Han’ın ihtişamlı heykelidir. Heykel tek başına değil, bir kompleks olarak inşa edilmiş. 2008 yılında dikilen ve 250 ton paslanmaz çelikten yapılmış 40 metre yüksekliğinde at üzerindeki Cengiz Han heykeli, 36 büyük Moğol Han'ı temsil eden 36 destekleyici sütundan oluşan bir kaide üzerindedir.

İhtişamlı bir görüntüye sahip heykel paslanmaz çelikten yapılmıştır. İçi boşluk bırakılıp heykelin en uc noktasına kadar çıkılacak şekilde tasarlanmıştır. İlk iki kat asansör ile çıkılıyor geri kalan bölmeye ise kıvrılan ve dar olan bir merdivenle ulaşılıyor. Bence denemekte tereddüt etmeyin. En uca ulaştığınızda 360 derecelik panaromik görüş alanı, size muhteşem bir manzara sunacaktır.

Kompleksin müzesinde, Moğolistan’daki Tunç Çağı ve Xiongnu arkeolojik kültürleriyle ilgili, günlük mutfak eşyaları, kemer tokaları, bıçaklar, kutsal hayvanlar ve 13. ve 14. yüzyıllardaki Büyük Han dönemiyle ilgili antik eserler sergilenmekte. Ayrıca bir ücret karşılığında fotoğraf çektirmek için kiralayacağınız Moğolistan geleneksel kıyafetleri ile hatıra fotoğrafları çektirebilirsiniz.

Bu gün Ulanbator’dan ayrılarak Moğol İmparatorluğu’na 140 yıl başkentlik yapmış Karakurum’a karayolu ile gideceğiz. Aracımızla yol boyu sonsuz bozkır ve steplerde ilerlerken yol kenarlarında yüksek taş yığınlarınları ile karşılaşıyoruz. Ovoo diye adlandırılan bu taş yığınlarının üzerinde, bir dala Gök Tanrı’nın rengi olan mavi bayrağı asılmış. Arzu edenler araçtan inip ovoonun etrafında üç defa dönüp yığına bir taş koyarak dilekte bulunuyorlar. Değişik bir izlenim ve anı.

Yolculuğumuz sırasında en çok gördüğümüz, ger çadırları. Bunların bir kısmı düzgün ve planlı bir şekilde kurulmuş turistik tesisler. Çadırlar, birbirlerine yakın bir şekilde tesis edilmişler, ancak kişilerin de kendi çadırları var; bunların aralarındaki mesafeler çok daha fazla. Ülkemizde bu gibi tesislerde doğa ile iç içe yaşam ortamı yaratmak için bugalovlar kullanılmıştır. Moğolistan’da bunların yerine ger çadırları yer almış. Böylece geleneksek Moğol kültürünü yaratmaya çalışmışlar. Şehir hayatından sıkılan Moğollar özellikle hafta sonları bu çadırlarda kalıyorlar. Yeşil bozkır üzerinde beyaz renkleri ile yarattıkları kontras olduça farklı bir görüntü veriyor.

Ger Çadırı, Moğolistan ile özdeşleşmiş bir kültür. Nomad adı verilen göçmenler, ger adı verilen geleneksel çadırlarda yaşıyorlar. Çadır pratik bir şekilde kuruluyor ve keçeden yapılıyor. Üzerini yağmur geçirmeyen branda ya da benzeri malzemeler ile kaplıyorlar. Çadırın tepesinin ortası açılıp kapanır şekilde olup genellikle açık bırakılıyor, yağmur yağdığında kapatılıyor.

Ger çadırlarında tuvalet bulunmuyor. Yaklaşık 200 metre uzağa drop toilet dedikleri tuvaletler kuruyorlar. Bu tuvalet yaklaşık 1 m derinliğinde bir çukurdan ibaret. Çukur dolunca üzeri toprakla örtülüp yeni bir yere tuvalet açılıyor.

Normalde Nomad’ların Ger çadırlarının ortasında soba oluyor. Ancak Ger Camp adı verilen konaklama çadırlarında soba yok onun yerine ısıtıcı bulunuyor.

Biz de bu gece böyle bir tesisdeki sobasız, tuvalet ve duşu içinde olan ger çadırında kalacağız. Bu deneyimden sonra ben otel odasında kalmayı tercih ederim.

Kahvaltıdan sonra bu gün Naadam olarak adlandırılan oyunları görmek için ger kampına gidiyoruz. Gerçekte Naadam Festivali, her yıl 11-13 Temmuz tarihleri arasında Moğolistan'da kutlanan, kökeni Hunlara ve Cengiz Han dönemine uzanan en büyük ulusal bayramdır. "Eriin Gurvan Naadam" (Erkeklerin Üç Oyunu) olarak bilinen; güreş, at yarışı ve okçuluk müsabakalarından oluşan festival, 2010 yılında UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras listesine girmiştir.

Bizim Moğolistan’da bulunduğumuz tarih Naadam Festivaline denk gelmediğinden bizim için yapılacak gösteriler sınırlı olacaktır. Güreş, okçuluk ve at yarışlarına ilaveten genç kızların renkli kıyafetleri ile yaptıkları danslar, gösteriye renk ve farklılık katıyor. Eğlenceli olan bu gösteriler, keyifli zaman geçirmemizi sağlıyor.

Sonunda Karakum’a ulaştık. Karakurum’daki şehir müzesini ziyaret ederek Hun, Uygur, Göktürk ve Moğollar hakkında bilgiler alıyoruz.

Karakurumda benim en çok dikkatimi çeken, Erdenezuu Budist Tapınağı oldu. Gerçekte tapınak, Tibet, Moğol ve Çin mimarisinin mükemmel örneklerini en güzel bir şekilde yansıtan üç ayrı binadan oluşan bir tapınaklar kompleksidir. 1585 yılında yapılan tapınağı çevreleyen duvarlar üstünde 102 adet stuba yer almaktadır. Gerçekte bu stubaların sayısının Budizm’in kutsal sayısı olan 108 adet olduğu düşünülmekte ise de bu güne kadar kayıp olan 6 adedi bulunamamıştır. Bir zamanlar kompleksde 62 tapınak varmış ama 1939’da komünist rejim zamanında tapınaklar büyük oranda tahrip edilmiş ve ibadet de yasaklanmış. 1990 yılından sonra ise rejim devrilince manastır tekrar ibadete açılmış.

Moğolistan mutfağının ana yemeği et. Kuzu etinden yapılan ve buuz adı verilen geleneksel yemeği en çok popüler olanıdır. Bir çeşit mantı olan bu yemek benim tercih ettiğim yemek oldu. Diğer yemekler ise, kızarmış etli börek Khuushuur, taşla pişirilen et yemeği Khorkhog ve etli erişte çorbası Tsuivan'dır.

Bu kadar yoğun bir şekilde etle beslenmelerine rağmen her şekilde eti pişirmeyi bilemiyorlar.

Aaruul, Moğolistan'da özellikle yaz aylarında koyun, keçi, inek veya yak sütünden yapılan, güneşte kurutulmuş geleneksel bir peynir lorudur. Ekşi-tatlı bir tada sahip olan bu sert atıştırmalık, kalsiyum deposu olarak bilinmekte ve genellikle emilerek tüketilmektedir. Kırsal kesimde kahvaltılarda ve atıştırmalık olarak yaygınca yenen Aaruulu ben denedim ama damak tadıma uygun değildi ve benim için tüketilmesi de zordu.

Moğolistan’da bulunan Orhun Yazıtları ve Tonyukuk Yazıtları ile ilgili gördüklerimi siz değerli okurlarıma anlatmayı bu yazımın sonuna koydum. Çünkü bu yazıtların bizim için çok önemli ve değerlerinin tartışılamayacak kadar yüksek olduğunu ve Türklerin de bu yazıtları ne kadar önemsediğini biliyorum. Yazımın sonunun da bu muhteşem yapıtlarla sonlandırmanın çok daha etkili olacağını değerlendirdim.

Türk Oğuz Beyleri işitin. Üstte gök çökmedikçe, altta yer denizi delinmedikçe, ilini, töreni kim bozabilir.

Ey Türk Ulusu kendine dön. Seni yükseltmiş Bilge Kağanı’na, özgür ve bağımsız ülkene karşı hata ettin, kötü duruma düşürdün.

Ulusun adı, sanı yok olmasın diye Türk Ulusu için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Kardeşim Kül Tigin ve iki Şad ile ölesiye, bitesiye çalıştım….

Yazıtlar, bu kısa ve öz üç cümle ile başlıyor. Ne söylemek istedikleri açıkça belli oluyor. Halk tabiri ile “Anlayana sivrisinek saz anlamayana davul zurna az”. Bu cümle o gün neden söylenmiş ise, bu günde geçerliliğini koruyor.

Ben yazımda yazıtlardan detaylı olarak söz etmekten kaçındım. Beni aşar. Ben de gördüklerimi yazabildiğim kadarı ile sizlere anlatmaya çalıştım.

Bilge Kağan ve Kül Tigin yazıtlarını Yollıg Tigin yazmıştır. Yollıg Tigin, aynı zamanda Bilge Kağan’ın oğludur. Bu yazıtlar, Türklerin kurdukları devlet yapısı ve ciddiyeti, kültürel karakterleri, sosyal yaşamları, komşu devletler ile ilişkileri konusunda bilgiler sunmaktadır. Yazıtlardan Kül Tigin Yazıtı 732 yılında, Bilge Kağan Yazıtı 735 yılında yazılmışlardır.

Yazıtlar, Moğolistan’ın eski başkenti Karakurum‘un 32 km. güneyinde, eski Uygur başkenti Karabalasagun’un 28 km. güneybatısında bulunmaktadırlar. Her biri boz bir granit kaya üzerinde duran dört yüzlü bir yazıttır. Üç yüzü Göktürkçe, bir yüzü (batı yüzü) ise Çince metinden oluşmaktadır.

Yazıtların bulunduğu yerdeki gördüklerimiz, gerçekleri olmayıp gerçekleri, müzede sergilenmektedir. Müze, Türk Hükümeti tarafından yaptırılmıştır. Yazıtlardan farklı olarak bulunan diğer arkeolojik eserler de müzede sergilenmektedir. Müze, oldukça da iyi bir durumdadır.

Tonyukuk tarafından yazılan ve üzerinde 67 satır bulunan Tonyukuk Yazıtı, 720–725 yılında yazılıp dikilmiş olan Orhun Yazıtları’nın ilkidir. Yazıtlar dört yönlü iki taş üzerine yazılmıştır.

Yazıtı, Bilge Kağan dönemine kadar başkomutanlık ve vezirlik yapmış olan Tonyukuk dikmiştir. Metnin yazarı da yine Tonyukuk’tur.

Yazıtlar, yeni müze tamamlanana kadar geçici olarak bir barakada sergilenmektedir. Türk hükümeti tarafından yaptırılmakta olan müze tamamlandığında buraya nakledileceklerdir.

Gezimin sonuna geldim ve gönül rahatlığı içerisinde Moğolistan’dan ayrılabilirim. Gönül rahatlığı ile diyorum. Çünkü gezmeye başladığımdan itibaren Moğolistan’ı gezi planımın en başına koyup bir an evvel yazıtları görmek görevini kendime vermiştim. Bu güne kadar da bunu gerçekleştirememiştim. Bu da beni çok rahatsız ediyordu. Gezilere başlarken bunu yapamamanın suçluluğu içerine giriyor ve olmayacak mazeretler uyduruyordum. Sonunda gerçekleştirdim ve suçluluk duygusunu yok ettim. Bundan sonraki gezilerime gönül rahatlığı içersinde gideceğim.

Hoşça kalınız.

olay.salcan@gmail.com

https://olaysalcan.blogspot.com/


Fotoğraflar


























24 Şubat 2026 Salı

Tire ve Birgi

Önce Tire

Günümüzde 90 bine yaklaşan nüfusu olan Tire’nin geçmişi birkaç bin yıl öncesine kadar uzanmakta. Kentin adının “hisar” anlamına gelen Tyrha sözcüğünden geldiği tahmin edilmekte. Süreç içinde Frigya, Lidya, Pers, Helen, Roma ve Bizans uygarlıklarına ev sahipliği yapmış. Bugün görülebilen eserler genellikle Osmanlı damgasını taşımakta.
Bana kalırsa Tire gezisine çarşıyı dolaşarak başlamak gerek. Bugün yok olmaya yüz tutmuş pek çok zanaat Tire’de halâ yaşıyor. Keçecileri mi ararsın, nalıncıları mı, yoksa semercileri mi? Keçeciler, bu zahmetli işin bir bölümünü artık mekanik araçlarla yapıyor, işlerinden genellikle memnunlar. Nalın üreten ustalar plastiğe yenik düşmüş, keserlerini süs eşyası üretmek için sallıyor. Semer ustalarının sayısı iyice azalmış, çırak bulamadıklarını söylüyorlar.
Geçmişi oldukça eskilere dayanan Tire Müzesi bir süredir kapalı. Ama belediyenin açtığı kent müzesi gezilebilir. 2014’te açılan kent müzesinde Tire tarihi ile ilgili fotoğraflar bulunmakta, çeşitli etnografik malzeme sergilenmekte.
Tire’de dev bir kütüphane bulunmakta: Necip Paşa Kütüphanesi. Özellikle yazma eserler açısından çok zengin olan bu kütüphanede, günümüzde mevcut son teknoloji kullanılıyor. Kütüphanede bulunan yaklaşık 1.500 yazma eserin dijital kopyaları isteyen araştırmacılara verilmekte.
Vaktiyle “viran” halde olan Tire deresinin çevresi belediye tarafından ıslah edilerek bir mesire yeri haline getirilmiş. Her taraf yemyeşil ve rengârenk. “Rengârenk” deyince bir parantez açmak gerekiyor: Anlatılır ki, Tireliler, Lâle devrinde Damat İbrahim Paşa’ya çok güzel bir lâle soğanı göndermiş. Paşa da bir cemile olarak Tire’ye değişik bir karanfil armağan etmiş. Tireliler de bu karanfili “işleyerek” yeni türler üretmeye başlamış. Faik Tokluoğlu, 1964 yılında kaleme aldığı kitapta Tire’de 27 çeşit karanfilin bulunduğunu yazmakta. Ama, bugün Tire’de pek karanfil bulunmuyor, çiçek yetiştiriciliğinde liderliği yakındaki Bayındır ilçesi ele geçirmiş! Neyse, parantezi kapatıp tekrar Dere Kahve’ye dönelim. Gerçekten çok güzel, çok dinlendirici bir mekân. Restore edilen bir konak kahveye dönüştürülmüş. Burada kuş cıvıltıları ve su sesi eşliğinde bir bardak çay içmek günün bütün yorgunluğunu almakta.

Tire, 1920’lere kadar önemli bir ticaret merkeziymiş. Bu nedenle kentte Müslümanların yanı sıra gayrimüslimler de bulunuyormuş. Vital Cuinet, 1890 yılında Tire’de 8.200 Müslüman, 6.000 Ortodoks Rum, 300 levanten ve 10 Musevi’nin yaşadığını kaydetmekte. Levantenler özellikle şimdiki Dere Kahve’den çarşı içine doğru uzanan yol üzerinde olağanüstü güzellikte evlerde otururmuş. Bugün bir kısmı restore edilmiş olan bu evler arasında gezmek gerçekten keyif verici!
Tire sokaklarını dolaşırken yolunuz Alaybey parkına düşerse onlarca kişinin bir oyunu seyretmekte olduğunu hayretle görürsünüz. “Karambol” adını taşıyan bu oyun sadece Tire’de oynanıyor. Oyunun geçmişi oldukça eski. 1450’lerde İspanya’dan Anadolu’ya göç eden Yahudiler tarafından getirilmiş. Elle oynanan bir tür “bilardo” olan oyunda “meşe” denilen toplar ile “lek” denilen küçük çubukların vurulması amaçlanıyor. Karambol, Tireliler için hayatın bir parçası; günün her saatinde oynanıyor, iddialı karşılaşmalarda kaybeden kazanana çay ısmarlıyor.
Aslına bakarsanız Tire yemekleri üzerine sayfalar dolusu yazılabilir. Ege’nin onlarca çeşit otundan yapılan yemekler oldukça değişik tatlar içeriyor. Özellikle Kaplan köyü, Cambazlı köyü ve Toptepe’de bulunan lokantalarda radika, melengeç, deniz börülcesi, ebegümeci, ısırgan gibi otları marul yemeği, keşkek, patlıcan balığı (lalengi) gibi yerel yemekleri bulabilirsiniz. Bu noktada bir ekleme yapmak istiyorum. Ne yerseniz yiyin, ama tatlı olarak mutlaka üzerine karadut reçeli dökülmüş lorun tadına bakın. Müthiş!
Bu arada hemen belirtmem gerekir ki, Tire’de mutlaka tadına bakılması gereken yiyeceklerin başında köfte gelmekte. Tire köftesi gerçekten değişik. Kuzu eti, içine hiçbir madde katılmadan tuz ile üç kez yoğrulup dinlendirilmekte, ardından bir şişe dizilmekte, sonra da odun ateşinde pembeliğini kaybetmeden hafifçe pişirilmekte. Bu yarı-mamûl köfte, ısmarlandığı vakit, yine kömür ateşinde pişirilmekte ve üzerine tereyağlı domates sosu eklenerek servis edilmekte. Bana sorarsanız, en güzel Tire köftesi çarşı içindeki esnaf lokantalarında bulunmakta. Yine bir not: Tire köftesini yapmak için çok fazla uğraşmaya gerek yok, çünkü yarı pişmiş köfteler kasaplarda ve günümüzde büyük marketlerde satılıyor!  
Ve Birgi
Birgi’nin geçmişi oldukça gerilere uzanmakta. Yaklaşık beş bin yıllık kentin adı Lidyalılar döneminde “Zeus’un kutsal yeri” anlamına gelen Dios Hieron’muş. Romalılar ise bu adı “İsa’nın kutsal mekanı” Christopolis haline çevirmiş. Bizanslılar Pyrgion adını kullanmış. Kent, 1307 yılında Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından fethedilmiş ve adı Birgi’ye dönüştürülmüş.
Birgi’de iki büyük eser hemen dikkati çekmekte: Ulu Cami ve Çakıroğlu Konağı.
Önce camiden söz edelim. Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından yaptırılan cami kare bir plana sahip. İki duvarının son derece düzgün kesme taştan yapılmışken, diğer iki duvarın yığma taştan yapılması, bu caminin temellerinin aslında binlerce yıl öncesine ait bir kült merkezine ait olduğunu ortaya koymakta. Zaten caminin haziresinde bulunan İslamiyet öncesi birkaç mezar da bunun bir diğer göstergesi. Ayrıca, caminin bir köşesinde yer alan aslan heykeli de Roma dönemini çağrıştırmakta. Ne gariptir, neredeyse aynı aslan heykeli Seyitgazi’deki Battal Gazi külliyesinin giriş kapısında da yer almakta.
Caminin özellikle minberi inanılmaz derecede güzel. Üçbin parça ahşabın hiç çivi kullanılmadan, yani “kündekâri” tekniği ile birbirinin içine geçirilmesinden oluşan minber, Türk-İslam sanatının belki de en güzel örneklerinden birisi. Caminin çini ile yapılmış mihrabı da ayrı bir sanat eseri.
Birgi’deki ikinci önemli eser ise Çakırağa Konağı. Konak, XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Çakıroğlu Şerif Ali Ağa tarafından yaptırılmış. Bazı kaynaklarda yaptıran kişinin adı Çakırların Tahir Ağa ve Mehmet Ağa olarak da geçmekte. Bu muhteşem konak, 1950’li yıllara kadar özel mülkiyette ve kullanımda imiş. Sonra kamulaştırılmış ve restore edilerek müzeye dönüştürülmüş.
Üç katlı, çift sofalı bir yapı olan konağın hemen her tarafı zarif bezemeler ile süslü. Rivayet olunur ki, ehlikeyf bir zat olan Çakıroğlu’nun iki eşi varmış. Eşlerinden birisi İstanbullu, diğeri de İzmirli imiş. Bölgenin zengin bir tüccarı olan Çakırağa, eşleri için iki ayrı oda yaptırmış ve her odanın duvarına da eşlere memleket hasreti çekmesin diye İstanbul ve İzmir’in manzaralarını çizdirmiş! Ama, günahı söyleyenlerin boynuna, kendisi vaktinin çoğunu Antalya’da geçirirmiş!!!
Konağın hemen arkasında bulunan mekanlarda hem bir şeyler atıştırmak, hem de hatıra eşyalar almak mümkün.
Birgi deresi kıyısındaki özgün evler de görülmesi gereken eserler arasında yer almakta.
Bir başka rotada birlikte olmak dileğiyle.

M. Bülent Varlık
mbvarlik@gmail.com











3 Şubat 2026 Salı

Bayburt ve Baksı Müzesi


Bayburt, tarihi İpek Yolu üzerinde Çoruh nehri kıyılarında kurulmuş küçük bir kent.

Kentin ne zaman kurulduğuna dair kesin bilgiler yok. Bazı kaynaklarda Bizans döneminde kentin adının “Paypert” olduğu kaydedilmekte. Ermenice kökenli bu isim zamanla “Bayburt”a dönüşmüş. Vital Cuinet, kentin nüfusunun 1890’larda 58 bini biraz aştığını, bunun 10.500 kadarının Ermeni, 500 kadarının da Rum Ortodoks olduğunu belirtir. Yine Cuinet’e göre o tarihlerde Bayburt’ta 118 okul, 15 çeşme, 137 değirmen, 3 bezirhane, 1 tabakhane, 2 sabun imalatçısı ve 1 mumhane mevcutmuş.
Kentin merkezinde birçok Anadolu kentinde olduğu gibi bir saat kulesi yer almakta. 21 metre yüksekliğindeki saat kulesinin yapılmasına 30 Ekim 1923’te, yani Cumhuriyet’in ilanından bir gün sonra karar verilmiş ve inşaat tam bir yıl sonra da tamamlanmış.
Saat kulesinin bulunduğu meydana açılan bir sokakta bedesten bulunmakta. Halkın Taşhan olarak adlandırdığı yapının çevresi mahalli ticaretin kalbinin attığı bir yer. Yine yakınlarda Kırk Çeşmeler’i görmek mümkün. Gerçekten de 40 tane çeşmenin olduğu yapının ne zaman yapıldığı bilinmiyor. Biraz daha ileride de Selçuklular zamanında inşa edilmiş Ulu Cami bulunmakta; ama 1967’de tümüyle elden geçirilmiş! Ancak, bir kısmı çiniler ile bezenmiş olan minare özgün niteliğini korumakta.
Şehre hâkim bir tepede bulunan kaleye gitmeden önce Şehit Osman türbelerini ziyaret edebilirsiniz. Türbeler, Saltukoğulları’ndan Mengüç Gazi’nin kardeşi Osman ve kız kardeşine ait. Taş işçiliğinin güzel örneklerden olan türbelerin haziresindeki mezar taşları da oldukça dikkat çekici.
Bayburt’a tepeden bakan kalenin iki bin yıl önce inşa edildiği tahmin edilmekte. Dış surları yakın zamanlarda tamir edilmiş, ama kalenin içinde ciddi bir kazı çalışmasının yapılması gerekmekte. Kalenin içinde çok büyük sarnıçlar dikkati çekmekte. Bir zamanlar surların üzerinde mor, mavi ve yeşil renkli çiniler varmış. Güneş vurduğu zaman bu çinilerin oluşturduğu renk cümbüşü nedeniyle kaleye “çinimaçin” de denirmiş, ama günümüzde bu çinilerden çok azı görülebilmekte!
Bayburt’a gelmişken şehir merkezinde bulunan tarihi bedestendeki dükkanlardan elle dokunan ehram ve ehram kumaşından yapılan çanta, cüzdan, yelek, şal ve kravat gibi hediyelik eşyalar alınabilir. Arastada bakır işçiliğinin güzel örnekleri ile de karşılaşmak mümkün.
Bir de vaktiniz olursa Bayburt dönerinin tadına bakmanızı da öneririm!
Ve Baksı
Eski adı “Baksı” olan Bayraktar köyünde doğan Prof. Hüsamettin Koçan, doğduğu yöreye katkısının olmasını ister ve harekete geçer. 2000 yılında çalışmalara başlar ve bir vakıf kurar. Yola çıkış amacını, tesadüfen de olsa tanışma imkânı bulduğumuz Koçan’ın kaleminden izleyelim:
“Baksı Müzesi fikri, sosyal erozyon nedeniyle bölgede yaşanan kültürel değerlerin kaybı, yabancılaşma gibi nedenler göz önünde bulundurularak, o bölgeye ve bölge insanına mutlaka bir destek üretme fikrinden doğdu. Yoğun göç nedeniyle parçalanmış bir kültürel ortama yeniden hayat verebilmeyi ve kültürel belleğin sürdürülebilirliğine katkıda bulunmayı amaçladık. Amaçlarımızdan biri de sanatı periferiye taşımaktı. Son yıllarda iletişim olanakları çeşitlenerek arttı, tüm mesafeler kısaldı, sınırlar eridi, ancak buna rağmen çağdaş sanat hâlâ sadece merkezlerde yer alıyor, periferideki insanlar çağın söylemleriyle buluşamıyor. Baksı ile bu sorunlara yanıt üretmeyi hedefledik.
Baksı pek çok yönüyle öteki müzelerden farklı… Öncelikle bulunduğu konum nedeniyle farklı… Baksı sadece seyirlik bir müze değil, aynı zamanda insanların ürettikleri, paylaştıkları kültürel ve ekonomik sorunlarını çözebildikleri bir müze. Üretim atölyelerimiz var. Sanat ve zanaat ayrımını bir kenara bırakıp insanoğlunun yaratma eylemi için ortak bir zemin oluşturuyoruz. O nedenle geleneksel olanla güncel olan bu müzede aynı platformda buluşabiliyor.
Baksı Müzesi, ilk inşa edilmeye başlandığında, projeye ilk inanan ve destek verenler sanatçılar oldu. Sonra yöre çocukları ilk kazma seslerini sevinçle karşıladılar, hemen arkasından kadınlar, Baksı’yı bir ideal olarak benimsediler. İlk yıllarda Baksı’ya çeşitli nedenlerle gelen konukların ağırlanmasında, altyapı yetersizliğine rağmen hiç sıkıntı çekilmedi. Çünkü aileler kapılarını açtılar. Konuklar çocuklar tarafından karşılandı, yemekleri kadınlar pişirdi, erkekler servis etti.
Tüm bunları Baksı Müzesi’nin gerçek sahibi olan çocuklar için, onlarla birlikte gerçekleştireceğiz”.
Müze, daha açılışından 10 yıl bile geçmeden Avrupa Birliği Müzecilik Ödülü’nü alır. Hüsamettin Koçan, “beklediğimizden hızlı yol aldık, dikkatli olmamız gerekir” demekte.
Müze, 1.500 metrekareye yayılan bir ana yapıya sahip. Bu ana yapı içindeki sergileme salonunda iki yılda bir belirli bir “konsept” çerçevesinde sergiler düzenlenmekte. Aynı yapı içinde konferans salonu ve 10.000’e yakın eseri içeren bir kütüphane bulunmakta. Bir başka yapıda çeşitli sanatçılar tarafından bağışlanan eserler sergilenmekte. Bu serginin bulunduğu bölümde “halk resimleri”ni, etnografik eserleri görmek de mümkün. Baksı müzesinde çeşitli sanatçıların eserlerinin, kitapların ve başta ehram olmak üzere etnografik eserlerin satıldığı bir küçük “dükkân” da yer almakta. Müzenin yapısı içinde konuklar için konaklama imkanının olduğunu da belirtmek gerekir.
Bir başka rotada birlikte olmak dileğiyle…

M. Bülent Varlık
mbvarlik@gmail.com




15 Temmuz 2025 Salı

Kadın Firavun Hatşepsut ve Tapınağı- Mısır


2022 yılının Kasım ayı içindeki Mısır gezimin bir durağı da, Hatşepsut’un Kraliçeler Vadisinde bulunan Deir el Bahari’deki (Kraliçeler Vadisi) tapınağıydı. Mısır’da antik döneme ait çok sayıda devasa tapınak, piramit, heykel vs. yapıtlar var. Ama, beni en çok etkileyen yapıt, Anıtkabir’e benzeliği ile Hatşepsut’un tapınağı oldu. Deir el Bahari, Kıpti (Koptic) dilinde Deniz tarafındaki (Kuzey) Manastır demekmiş.
Hatşepsut; antik Mısır’ın en önemli kadın firavunlarından biri olup, MÖ 15. yüzyılda Yeni Krallık döneminin başlarında, 18. Hanedan mensubu olarak yaklaşık yirmi yıl hüküm sürmüş. I. Thutmose’un kızı. Genç yeğeni ve üvey oğlu III. Thutmose için naip olarak görev yaptıktan sonra, firavun unvanını almış ve III. Thutmose ile kıdemli ortak yönetici olarak tahtın tüm yetkilerini kullanmış. Mısır ideolojisi ve geleneksel temsiliyetine uygun olarak, genellikle yüzü kadın, ama sakalıyla erkek kral olarak betimlenmiş.
Hatşepsut’un saltanatı, Mısır’ın refah içinde olduğu, sanatsal yaratıcılığın zirveye ulaştığı, antik Mısır’ın en üretken ve yoğun inşaat dönemlerinden biri olmuş. Yukarı ve Aşağı Mısır’da yüzlerce inşaat projesini denetlemiş. Tanrı Amon’un Karısı olarak, çoğu dini temelli inşaatlar olmak üzere ve meşruiyetini yerleştirebilmek için de inşaat faaliyetlerine devam etmiş. Amon adına yapılmış olan Karnak tapınağına dört pilon diktirmiş. Bu tapınaklarda, daha önce krallara ayrılmış dini ritüelleri gerçekleştirmiş. Bu da Hatşepsut’un firavun olarak geleneksel erkek rollerini üstlendiği ve erkek kral olarak tasvir edildiğini doğruluyor.
Hatşepsut’un ölümünden yaklaşık yirmi yıl sonra, onun imajını taşıyan anıtlar acımasızca tahrip edilmiş ve adı tarihi kayıtlardan silinmiş. Firavunluk geleneğindeki bu büyüleyici tarihin tüm anısı, 19. yüzyılın ortalarına kadar, Hatşepsut’un Mısırbilimciler (Egyptolog) tarafından yeniden keşfedilip tarihteki yerinin ortaya çıkarılmasına kadar kaybolmuş.
Deir el-Bahari’deki Hatşepsut’un tapınağının odak noktası (Mısır dilinde “Djeser-Djeseru” veya “Kutsallar Kutsalı” olarak biliniyor), modern Luksor şehrinin karşısında, Nil Nehri’nin batı yakasındaki Deir el-Bahari’de yer almaktadır. Deir el Bahari, Nil Nehri’nin batı yakasında uzanan Krallar Vadisi ve Kraliçeler Vadisinden, Kraliçeler Vadisinde bulunmaktadır.
Antik dönemde, Firavunun öteki dünyada kullanması için Piramitlerin içine bırakılan değerli eşyalar hırsızlar tarafında çalınmaya başlanınca, kral ve kraliçeler, mumyaların bozulmaması amacıyla, yıl içinde hiçbir şekilde yağış almayan, kurak bu iki vadiyi seçmişler ve mezar odaları da yeraltına yerleştirilmiş. Hatşepsut’un Antik mimarinin bir başyapıtı olarak kabul edilen bu tapınak, çöl zemininden Deir el-Bahari kayalıklarına doğru yükselen üç devasa terastan oluşmaktadır.
1-Giriş Kapısı, 2-Birinci Teras, 3-Birinci Teras Revakı (Portiko), 4-Rampa, 5-İkinci Teras, 6-İkinci Teras Revakı (Portiko), 7-Kuzey Revakı (Portiko), 8-Hathor Tapınağı, 9-Anubis Tapınağı, 10-Üçüncü Teras, 11-Festival Avlusu, 12-Amon Tapınağı, 13-Güneş Kültü Avlusu, 14-Cenaze Kültü Kompleksi
Tasarımı, kendisinden altı yüzyıl önce inşa edilen ve yakında bulunan II. Mentuhotep Tapınağı’ndan alınmış. Tapınağın en üst terasında (Mısır dilinde ”Djeser-Djeseru” veya ”Kutsallar Kutsalı” olarak biliniyor) Hatşepsut’un cenaze tapınağı (Cenaze Kültü bölümü) bulunuyor. Tapınağın mimarı olan Senenmut. Tapınağın büyük bir kısmı kireçtaşından inşa edilmiş, bazı yerlerinde kırmızı granit ve kumtaşı kullanılmış.
Tapınak alanında devam eden kazılar ve restorasyon çalışmaları sırasında; Hatşepsut’un tapınağından 1.500 renkli taş blok, keser (adze), ahşap tokmak, keski ve çamur tuğla yapımında kullanılan ahşap kalıp gibi eserler ortaya çıkarılmış.
Rehberin verdiği bilgiye göre, Hatşepsut tapınağının genişliği 105 m., yüksekliği 24.5 m. imiş. Yukarıda, Tapınağın üç devasa terastan oluştuğundan bahsetmiştim. Birinci Teras alanına içinde hediyelik eşya satan dükkânların arasından (turnike) geçilerek giriliyor.
Geçmişte, bu Birinci Teras avlusunun ortasında, ikinci terasın avlusuna çıkan rampanın başına kadar devam eden ve her iki tarafında karşılıklı sfenks heykelleri bulunan 100 m. lik bir yoldan devam ediliyormuş. Bu sfenkslerden iki tanesi, rampanın başında karşılıklı olarak duruyor.
Üç terastaki bu revaklar (portiko), yapı bütünlüğü içinde, uzaktan bakıldığında çok etkileyici görülmektedir. Bir bakıma, dağa yaslanmış bir piramidin bir yüzü gibi de algı yaratmaktadır.
Birinci Terastaki yapının üstü, İkinci Teras’ın avlusunu oluşturmaktadır. İkinci Teras’ın revaklarında, her bir kare kesitli kolonun önüne Hatşepsut’un sakallı (erkek rolü) heykeli yerleştirilmiş.
Bu bölümün terasa bakan revaklarındaki kabartmalar (reliyefler), Hatşepsut’un ilahi doğumunu ve Punt ülkesine seferini tasvir etmektedir. Punt kabartmaları, Punt halkının görünümü ve gelenekleri ile Punt’un doğal ortamı hakkındaki detaylarla dolu. İlahi doğum sahneleri, Hatşepsut’un ilahi soyunu ve yönetme hakkını meşrulaştırmak için kullanılmış. Bu arada, Punt ülkesi ile ilgili kısa bir bilgi vereyim. Mısır ülkesinin güneyinde Kush ülkesi, onun da güneyinde Afrika Boynuzu denilen yerin kıyı bölgesinde bulunuyormuş (Somali’nin kıyı bölgesi). Hatşepsut; altın, fildişi, abanoz, aromatik reçine, mür ağacı (ilaç ve parfümde kullanılan sarımsı reçine üreten bir ağaç), tütsü gibi ürünler bakımından zengin olan Punt ülkesine sefer düzenleyerek, etkisi altına almış. Bu ürünlerin Mısır’a getirilmesini sağlamış. Ne yazık ki, Hatşepsut’un ölümünden sonra, III. Thutmose’a ilişkin kabartmalar hariç, Hatşepsut’un tüm kabartmaları yok edilmiş.
Yönümüzü İkinci Teras’a çevirdiğimizde orta revakın sağ tarafında Anubis Tapınağı revakı, sol tarafında da Hathor Tapınağı revakı bulunmaktadır.
Anubis, çakal olarak betimlenen ve ölüleri mumyalayıp öbür dünyaya götüren tanrıdır. Hathor ise; Ra’nın kızı olup bereket, aşk ve doğum tanrıçasıdır. Hathor, Horus’un eşi ve kutsal inek olarak betimlenmektedir. https://danyalasik.com/2022/12/06/antik-misir-inanc-sistemi/.
Üçüncü Teras’a da İkinci Teras’ın ortalarından başlayan bir rampa ile çıkılıyor. Bu terasın cephesi de diğer teraslarda olduğu gibi, ilk sırası kare kesitli olmak üzere, iki sıra kolonlu bir revak. Kolonların arkasındaki merkezi alan Festival Avlusu.
FESTİVAL AVLUSU
Bu avlunun devamı, dağ tarafı Amon Tapınağı.
FESTİVAL AVLUSUNDAN AMON TAPINAĞI GİRİŞİ
Avlunun giriş yerine göre; sağ tarafı Güneş Kültü Avlusu, sol tarafı da Cenaze Kültü kompleksi.
Söylediğine göre; Birinci Teras avlusunun sol tarafı, yani Senenmut’un mezarının karşısı El Khokha adlı nekropolmüş. Bu nekropol alanında yeni keşifler yapıldığı bilgisini alınca arkeolog’a teşekkür ettim ve sonra El Khokha nekropolüne yöneldim Kemerli bir kapıdan aşağıya doğru inen rampayı geçtiğimde bir bekçi ile karşılaştım.
Bekçi, bölgenin ziyarete kapalı ve yasak bölge olduğunu söyledi. Ancak, Türkiye’den geldiğimi, yukarıdan bir kaç fotoğraf çekeceğimi, mezarlara inmeyeceğimi söyleyince izin verdi. Bu mezarlıkta Eski Krallığa ait beş, 18., 19., 20. Hanedan dönemlerine ait 50 den fazla mezar bulunuyormuş.
Benim fotoğrafladığım yer, El Khokha nekropolünün çok küçük bir bölümüydü.
Böylece, Hatşepsut Tapınağı ve El Khokha Nekropolünü gezmeyi tamamladım, geldiğim turnike ve hediyelik eşya satıcılarının arasında geçerek otobüsüme yöneldim
Bir yazımın daha sonuna geldim. Bir başka yazımda buluşmak üzere, esen kalın sevgili dostlar.

Yazı ve fotoğraflar: Danyal ÂŞIK

Fotoğraf Galerisi:

















18 Haziran 2025 Çarşamba

Pakistan Karaçi

PAKİSTAN-Karaçi

Bu yazım, Pakistan ile ilgili olarak hazırladığım yazı serisinin sonuncusu olacaktır. Zaten gezimin de sonuna gelmiş durumdayım. Aşağıda anlatacağım konular da gezim sırasında gördüğüm son yerledir.
Ranikot Kalesi, Sindh eyaletinin Jamshoro bölgesindeki Sann’a 30 kilometre mesafede konuşlandırılmıştır. Diğer bir adı Sindh Seddi olan ve ilk bakışta Çin Seddi’ni andıran yapısı ile Ranikot Kalesi, tepeleri birbirine bağlayarak başlangıcı ve sonu görünmeyen yerlere kadar uzanan bir kale. Yaklaşık 27 kilometre uzunluğu ile dünyanın en büyük kalelerinden birisi olduğunu sanıyorum.
Bu kalenin ne maksatla inşa edildiği ve neyi koruduğu bilinmiyor. Bazı tarihçiler, inşasının başlangıç tarihini M.S. 8. yüzyıl olarak ileri sürerken, bazıları da 17. yüzyıl olarak belirtmektedirler. Yani kale bu güne kadar gizemini korumuştur. Öylesine bozkırın ortasında duruyor ve kaleye ulaşmak için doğru dürüst bir yol dahi yapmamışlar. Bizde bir tanım vardır; kervan geçmez, kuş uçmaz. Kalenin konumu, tamda bu tanıma uyuyor. Kale, 1993’ten beri UNESCO Dünya Mirasını Koruma Programı’na alınacaklar listesinde bulunmaktadır. Babür Sultanı Şah Cihan döneminde 17. yüzyılda Thatta şehrinde inşa edilen Şah Cihan camisi, kobalt mavisi, turkuaz, manganez menekşesi ve beyaz çinilerin bir biri ile uyumlu bir şekilde kullanıldığı görsel şölen. Tüm bu güzelliklere Babür dönemi camileri için alışılmadık bir dekoratif unsur olan geometrik tuğla işçiliğiyle de ilave edildiğinde görülmeye ve gezilmeye doyulamayan gerçek bir eser ortaya çıkmış.
Bu camide 93 kubbe ve 33 kemer bulunmaktadır. Diğer camilerin aksine camide minare yapılmamıştır. Fakat diğer camilerde olduğu gibi geniş bir avlu ve dar bir iç mekan düşünülmüştür. 1993'de geçici UNESCO Dünya Mirası listesine eklenmiştir. Makli Necropolis (Makli Mezarları), Pakistan’nın Sindh eyaletinin Thatta şehrine yaklaşık 10 kilometre uzaklıkta bir yerde bulunuyor. 10 kilometrekare genişliğinde bir alanı kapsayan mezarlıkta yaklaşık 500.000 mezar bulunduğu belirtiliyor. 400 yıllık bir geçmişe sahip bu mezarlık, bu hali ile dünyanın en büyük mezarlıklarından birisi, ancak bana kalırsa mezarlarının yapılış tarzı ve uygulanan sanat açısından dünyada açık ara önde gelir. 1981 yılında da UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilmiştir. Mezarlığa Hindu, Pers ve Müslümanlar gömülmüşlerdir. Gömülenler, genellikle idareciler, hanedan mensupları, sufi azizleri ve bilim adamlarıdır.
Mezarlar, bizim bildiğimiz mezarlara hiç benzemiyorlar. Bir kısmı, saray büyüklüğünde geniş bir alan kaplayacak şeklinde, bir kısmı büyük ve küçük köşkler gibi, gördüklerimden diğerleri de, gösterişli türbeler şeklinde farklı mimari tarzlarda inşa edilmişler. Burada bulunan anıt mezarlar ve anıtlar, yüksek kaliteli mermer, taş ve tuğladan inşa edilmiş olup üzerlerinde bulunan seramikler dönemin Sindh Uygarlığını temsil etmektedir.
Alan çok geniş, görülecek mezar çok fazla, bu nedenle de hepsini görmek imkansız. Mezarlığın bir kısmını araçla bir kısmını da yürüyerek geziyoruz. Kırmızı tuğladan yapılan ve bazılarında çini kullanılan mezarlardaki işçilik görülmeye değer. Bu kadar büyük mezarlarda aile fertleri yatıyor. Kişilerin parası ve toplumdaki sosyal yerine göre mezarların boyutları da değişiyor.
Burayı görmeden burası hakkında tam bir fikir sahibi olmak mümkün değil, ancak gezilip görüldükten sonra tatmin edici bir bilgiye sahip olabilirsiniz. Hem dünyada ve hem de memleketimizde az bilinen bir mezarlık. Mezarlık deyip geçmemek lazım. Pakistan’da gördüğüm en enteresan ve şaşırtıcı yerlerden birisi idi. Dünyada böyle yerde mi varmış dedirttiren bir mekan.
Sultan İbrahim bin Mirza Muhammed İsa Tarhan’ın (Ö. 1651) anıt mezarı da burada bulunmakta olup görünüşü ve büyüklüğü ile dikkatleri üzerine çekmektedir. İki katlı olan bu yapı UNESCO Dünya Mirasını Koruma Programı’na dahildir ve her yıl binlerce turist tarafından ziyaret edilmektedir.
Çavkandi Mezarları (Chaukhandi Tombs) erken İslam döneminin mezarlarıdır. Sindh eyaletine bağlı Karaçi şehrine 20 kilometre uzaklıktadır.
Mezarlık denince aklıma biraz sonra göreceklerim hiç gelmezdi. Ancak giriş kapısından geçtikten sonra gördüklerimden resmen şoke oldum. Gezilerimde birçok mezarlık gördüm-örneğin Guatemala, Küba ve Mısır’da- ancak bunun gibisini görmedim. Bence dünyada bu mezarlığın eşi ve benzeri yok. Bana birisi anlatsa amma da abartıyor der inanmazdım.
Burası sanki bir mezalık değil. Bir açık hava müzesimi desem, yoksa açık hava sanat galerisimi desem. Karar vermek çok güç; onun içinde ikisini de kullanacağım.
Farklı zamanlarda farklı hanedanlara ait mezar taşları ve mozoleler üzerine yapılan taş işçiliği gerçekten bir sanat eseri. İnsanı hayrete düşürecek ve hayran bırakacak kadar muhteşemler. Bir mezar yerinde bunları görmek, büyük bir sürpriz.
Buradaki mezarların bir kısmı, birden fazla yan yana yani aile mezarı şeklinde tuğladan ve kum taşından, bir kısmı da mozele şeklinde yine aile mezarı olarak inşa edilmişler. Her ikisinin de parası çok olanlar için yaptırıldığı belli oluyor. Bunların dışında kalanlar da, üzeri taş ve toprakla örtülmüş ve kendi haline bırakılmış mezarlar. Bunlar da parası olmayanlar için.
Çavkandi Mezarları’daki taş işçiliği, Pakistan’da beni şaşırtan, hayran bırakan yer oldu. Pakistan gezimde gördüklerim arasında en tepede yer aldı. Ne yazsam az gelir. Burada yazdıklarımla sizlere tam olarak bu mekanı anlatamadığımdan eminim. Burasını gezip görmeden neler hissettiğimi de anlamanız mümkün değil. Ancak ne yazık ki böyle muhteşem bir yer, hem memleketimizde hem de dünyada pek bilinmiyor. Bunun da sorumlusunun Pakistan yetkilileri olduğunu düşünüyorum. Her türlü çalışmayı yaparak burasını dünyaya tanıtmaları gerekmektedir. Tüm dünyanın da, bunu bilmeye hakkı vardır.
Sonunda, Pakistan’da son durağım olan Karaçi’ye geldim. Karaçi, dünyanın en kalabalık şehirlerinden birisi. Bu kalabalığın içerisinde devamlı hareket halinde olan oto rikşalar ve renkli görüntüleri ile otobüsler şehre dinamizm katıyorlar. Pakistan’ın diğer şehirlerinde olduğu gibi çevre ve hava kirliliği yüksek seviyelerde.
Karaçi’nin Pakistan’ın finans ve ekonomisine katkıları çok önemli seviyededir. Sindh eyaletinin başkenti olan Karaçi, Pakistan’ın en eski şehirlerinden biridir. Şehirde İngiliz etkisi, oldukça hakim durumdadır.
Karaçi’de gördüğüm en enteresan yapı, Tooba camisi. Caminin yapımında hiç sütun, kullanılmamış. 72 metre çapındaki kubbe, hiç bir sütun ile desteklenmemiş. Elli yıl önce inşası tamamlanan ve en büyük tek kubbeli cami olduğu belirtilen Mescid-i Tooba (Tooba Camisi) ise, farklı mimarisiyle dikkati çekiyor.
Türk Babür döneminde yapılmış camilerin aksine bu caminin avlusu yok, ancak iç mekanı geniş olarak tasarlanmış. Yine de ana giriş kapısından girdikten sonra geniş bir bahçe ile karşılaşılıyor. Giriş kapısı ile cami arasındaki uzun bir havuz, dekorasyonu tamamlıyor.
Karaçi’de gördüğüm ikinci bina, yapım tarihi 1927 yılı olan Mohatta Sarayı. Bu saray, Shivratan Mohatta adlı bir Hintli iş adamı tarafından kendisine yazlık saray olarak yaptırılmıştır. Yapımında kullanılan pembe renkli taşlar, Hindistandan özel olarak getirilmiştir. Pakistan’ın bağımsızlığından sonra 1967’de Pakistan’ın kurucu lideri Muhammet Ali Cinnah, kız kardeşi ile birlikte bu saraya taşınmıştır. Saray, şu anda müze olarak kullanılmaktadır.
Pakistan mutfağı, son derece lezzetli menüsü ile herkese hitap ediyor. Buraya gelip de Pakistan yemeklerini yiyen kişilerin kilo almamasına olanak yok. Çünkü çok lezetliler insanın yedikçe yiyesi geliyor. Ancak yemekler baharatlı. Her yemekte baharatı kullanıyorlar. İlk iki gün baharata alışık değilseniz biraz sıkıntı veriyor. Ancak sonrasında yediklerinizden keyif alıyorsunuz. Yiyecek konusunda en müşkülpesent olanlar için de bir sorun olacağını sanmıyorum. Yemekler genelde tavuk ağırlıklı etli oluyor. Hemen hemen her yemekte her çeşit eti kullanıyorlar. Sebze yemeklerinin lezzet açısından diğerlerinden geri kalır yanı da yok.Tavuk şiş tikka başta olmak üzere tavuktan yapılan sulu yemek karahi, önde gelen yemekleri. Etli yiyeceklerin çoğu, roti, paratha ve nan adı verilen tandırda ya da saçta yapılan ekmeklerle tüketiliyor.Sütlü çay "dut patti” ve içerisinde çeşitli kuruyemişlerin bulunduğu "Keşmir çayı" da yine ziyaretçilerin beğenerek tükettiği sıcak içecekler arasında bulunuyor.

Hoşça kalınız.
olay.salcan@gmail.com
https://olaysalcan.blogspot.com/

Fotoğraf Galerisi: