3 Şubat 2026 Salı

Bayburt ve Baksı Müzesi


Bayburt, tarihi İpek Yolu üzerinde Çoruh nehri kıyılarında kurulmuş küçük bir kent.

Kentin ne zaman kurulduğuna dair kesin bilgiler yok. Bazı kaynaklarda Bizans döneminde kentin adının “Paypert” olduğu kaydedilmekte. Ermenice kökenli bu isim zamanla “Bayburt”a dönüşmüş. Vital Cuinet, kentin nüfusunun 1890’larda 58 bini biraz aştığını, bunun 10.500 kadarının Ermeni, 500 kadarının da Rum Ortodoks olduğunu belirtir. Yine Cuinet’e göre o tarihlerde Bayburt’ta 118 okul, 15 çeşme, 137 değirmen, 3 bezirhane, 1 tabakhane, 2 sabun imalatçısı ve 1 mumhane mevcutmuş.
Kentin merkezinde birçok Anadolu kentinde olduğu gibi bir saat kulesi yer almakta. 21 metre yüksekliğindeki saat kulesinin yapılmasına 30 Ekim 1923’te, yani Cumhuriyet’in ilanından bir gün sonra karar verilmiş ve inşaat tam bir yıl sonra da tamamlanmış.
Saat kulesinin bulunduğu meydana açılan bir sokakta bedesten bulunmakta. Halkın Taşhan olarak adlandırdığı yapının çevresi mahalli ticaretin kalbinin attığı bir yer. Yine yakınlarda Kırk Çeşmeler’i görmek mümkün. Gerçekten de 40 tane çeşmenin olduğu yapının ne zaman yapıldığı bilinmiyor. Biraz daha ileride de Selçuklular zamanında inşa edilmiş Ulu Cami bulunmakta; ama 1967’de tümüyle elden geçirilmiş! Ancak, bir kısmı çiniler ile bezenmiş olan minare özgün niteliğini korumakta.
Şehre hâkim bir tepede bulunan kaleye gitmeden önce Şehit Osman türbelerini ziyaret edebilirsiniz. Türbeler, Saltukoğulları’ndan Mengüç Gazi’nin kardeşi Osman ve kız kardeşine ait. Taş işçiliğinin güzel örneklerden olan türbelerin haziresindeki mezar taşları da oldukça dikkat çekici.
Bayburt’a tepeden bakan kalenin iki bin yıl önce inşa edildiği tahmin edilmekte. Dış surları yakın zamanlarda tamir edilmiş, ama kalenin içinde ciddi bir kazı çalışmasının yapılması gerekmekte. Kalenin içinde çok büyük sarnıçlar dikkati çekmekte. Bir zamanlar surların üzerinde mor, mavi ve yeşil renkli çiniler varmış. Güneş vurduğu zaman bu çinilerin oluşturduğu renk cümbüşü nedeniyle kaleye “çinimaçin” de denirmiş, ama günümüzde bu çinilerden çok azı görülebilmekte!
Bayburt’a gelmişken şehir merkezinde bulunan tarihi bedestendeki dükkanlardan elle dokunan ehram ve ehram kumaşından yapılan çanta, cüzdan, yelek, şal ve kravat gibi hediyelik eşyalar alınabilir. Arastada bakır işçiliğinin güzel örnekleri ile de karşılaşmak mümkün.
Bir de vaktiniz olursa Bayburt dönerinin tadına bakmanızı da öneririm!
Ve Baksı
Eski adı “Baksı” olan Bayraktar köyünde doğan Prof. Hüsamettin Koçan, doğduğu yöreye katkısının olmasını ister ve harekete geçer. 2000 yılında çalışmalara başlar ve bir vakıf kurar. Yola çıkış amacını, tesadüfen de olsa tanışma imkânı bulduğumuz Koçan’ın kaleminden izleyelim:
“Baksı Müzesi fikri, sosyal erozyon nedeniyle bölgede yaşanan kültürel değerlerin kaybı, yabancılaşma gibi nedenler göz önünde bulundurularak, o bölgeye ve bölge insanına mutlaka bir destek üretme fikrinden doğdu. Yoğun göç nedeniyle parçalanmış bir kültürel ortama yeniden hayat verebilmeyi ve kültürel belleğin sürdürülebilirliğine katkıda bulunmayı amaçladık. Amaçlarımızdan biri de sanatı periferiye taşımaktı. Son yıllarda iletişim olanakları çeşitlenerek arttı, tüm mesafeler kısaldı, sınırlar eridi, ancak buna rağmen çağdaş sanat hâlâ sadece merkezlerde yer alıyor, periferideki insanlar çağın söylemleriyle buluşamıyor. Baksı ile bu sorunlara yanıt üretmeyi hedefledik.
Baksı pek çok yönüyle öteki müzelerden farklı… Öncelikle bulunduğu konum nedeniyle farklı… Baksı sadece seyirlik bir müze değil, aynı zamanda insanların ürettikleri, paylaştıkları kültürel ve ekonomik sorunlarını çözebildikleri bir müze. Üretim atölyelerimiz var. Sanat ve zanaat ayrımını bir kenara bırakıp insanoğlunun yaratma eylemi için ortak bir zemin oluşturuyoruz. O nedenle geleneksel olanla güncel olan bu müzede aynı platformda buluşabiliyor.
Baksı Müzesi, ilk inşa edilmeye başlandığında, projeye ilk inanan ve destek verenler sanatçılar oldu. Sonra yöre çocukları ilk kazma seslerini sevinçle karşıladılar, hemen arkasından kadınlar, Baksı’yı bir ideal olarak benimsediler. İlk yıllarda Baksı’ya çeşitli nedenlerle gelen konukların ağırlanmasında, altyapı yetersizliğine rağmen hiç sıkıntı çekilmedi. Çünkü aileler kapılarını açtılar. Konuklar çocuklar tarafından karşılandı, yemekleri kadınlar pişirdi, erkekler servis etti.
Tüm bunları Baksı Müzesi’nin gerçek sahibi olan çocuklar için, onlarla birlikte gerçekleştireceğiz”.
Müze, daha açılışından 10 yıl bile geçmeden Avrupa Birliği Müzecilik Ödülü’nü alır. Hüsamettin Koçan, “beklediğimizden hızlı yol aldık, dikkatli olmamız gerekir” demekte.
Müze, 1.500 metrekareye yayılan bir ana yapıya sahip. Bu ana yapı içindeki sergileme salonunda iki yılda bir belirli bir “konsept” çerçevesinde sergiler düzenlenmekte. Aynı yapı içinde konferans salonu ve 10.000’e yakın eseri içeren bir kütüphane bulunmakta. Bir başka yapıda çeşitli sanatçılar tarafından bağışlanan eserler sergilenmekte. Bu serginin bulunduğu bölümde “halk resimleri”ni, etnografik eserleri görmek de mümkün. Baksı müzesinde çeşitli sanatçıların eserlerinin, kitapların ve başta ehram olmak üzere etnografik eserlerin satıldığı bir küçük “dükkân” da yer almakta. Müzenin yapısı içinde konuklar için konaklama imkanının olduğunu da belirtmek gerekir.
Bir başka rotada birlikte olmak dileğiyle…

M. Bülent Varlık
mbvarlik@gmail.com




15 Temmuz 2025 Salı

Kadın Firavun Hatşepsut ve Tapınağı- Mısır


2022 yılının Kasım ayı içindeki Mısır gezimin bir durağı da, Hatşepsut’un Kraliçeler Vadisinde bulunan Deir el Bahari’deki (Kraliçeler Vadisi) tapınağıydı. Mısır’da antik döneme ait çok sayıda devasa tapınak, piramit, heykel vs. yapıtlar var. Ama, beni en çok etkileyen yapıt, Anıtkabir’e benzeliği ile Hatşepsut’un tapınağı oldu. Deir el Bahari, Kıpti (Koptic) dilinde Deniz tarafındaki (Kuzey) Manastır demekmiş.
Hatşepsut; antik Mısır’ın en önemli kadın firavunlarından biri olup, MÖ 15. yüzyılda Yeni Krallık döneminin başlarında, 18. Hanedan mensubu olarak yaklaşık yirmi yıl hüküm sürmüş. I. Thutmose’un kızı. Genç yeğeni ve üvey oğlu III. Thutmose için naip olarak görev yaptıktan sonra, firavun unvanını almış ve III. Thutmose ile kıdemli ortak yönetici olarak tahtın tüm yetkilerini kullanmış. Mısır ideolojisi ve geleneksel temsiliyetine uygun olarak, genellikle yüzü kadın, ama sakalıyla erkek kral olarak betimlenmiş.
Hatşepsut’un saltanatı, Mısır’ın refah içinde olduğu, sanatsal yaratıcılığın zirveye ulaştığı, antik Mısır’ın en üretken ve yoğun inşaat dönemlerinden biri olmuş. Yukarı ve Aşağı Mısır’da yüzlerce inşaat projesini denetlemiş. Tanrı Amon’un Karısı olarak, çoğu dini temelli inşaatlar olmak üzere ve meşruiyetini yerleştirebilmek için de inşaat faaliyetlerine devam etmiş. Amon adına yapılmış olan Karnak tapınağına dört pilon diktirmiş. Bu tapınaklarda, daha önce krallara ayrılmış dini ritüelleri gerçekleştirmiş. Bu da Hatşepsut’un firavun olarak geleneksel erkek rollerini üstlendiği ve erkek kral olarak tasvir edildiğini doğruluyor.
Hatşepsut’un ölümünden yaklaşık yirmi yıl sonra, onun imajını taşıyan anıtlar acımasızca tahrip edilmiş ve adı tarihi kayıtlardan silinmiş. Firavunluk geleneğindeki bu büyüleyici tarihin tüm anısı, 19. yüzyılın ortalarına kadar, Hatşepsut’un Mısırbilimciler (Egyptolog) tarafından yeniden keşfedilip tarihteki yerinin ortaya çıkarılmasına kadar kaybolmuş.
Deir el-Bahari’deki Hatşepsut’un tapınağının odak noktası (Mısır dilinde “Djeser-Djeseru” veya “Kutsallar Kutsalı” olarak biliniyor), modern Luksor şehrinin karşısında, Nil Nehri’nin batı yakasındaki Deir el-Bahari’de yer almaktadır. Deir el Bahari, Nil Nehri’nin batı yakasında uzanan Krallar Vadisi ve Kraliçeler Vadisinden, Kraliçeler Vadisinde bulunmaktadır.
Antik dönemde, Firavunun öteki dünyada kullanması için Piramitlerin içine bırakılan değerli eşyalar hırsızlar tarafında çalınmaya başlanınca, kral ve kraliçeler, mumyaların bozulmaması amacıyla, yıl içinde hiçbir şekilde yağış almayan, kurak bu iki vadiyi seçmişler ve mezar odaları da yeraltına yerleştirilmiş. Hatşepsut’un Antik mimarinin bir başyapıtı olarak kabul edilen bu tapınak, çöl zemininden Deir el-Bahari kayalıklarına doğru yükselen üç devasa terastan oluşmaktadır.
1-Giriş Kapısı, 2-Birinci Teras, 3-Birinci Teras Revakı (Portiko), 4-Rampa, 5-İkinci Teras, 6-İkinci Teras Revakı (Portiko), 7-Kuzey Revakı (Portiko), 8-Hathor Tapınağı, 9-Anubis Tapınağı, 10-Üçüncü Teras, 11-Festival Avlusu, 12-Amon Tapınağı, 13-Güneş Kültü Avlusu, 14-Cenaze Kültü Kompleksi
Tasarımı, kendisinden altı yüzyıl önce inşa edilen ve yakında bulunan II. Mentuhotep Tapınağı’ndan alınmış. Tapınağın en üst terasında (Mısır dilinde ”Djeser-Djeseru” veya ”Kutsallar Kutsalı” olarak biliniyor) Hatşepsut’un cenaze tapınağı (Cenaze Kültü bölümü) bulunuyor. Tapınağın mimarı olan Senenmut. Tapınağın büyük bir kısmı kireçtaşından inşa edilmiş, bazı yerlerinde kırmızı granit ve kumtaşı kullanılmış.
Tapınak alanında devam eden kazılar ve restorasyon çalışmaları sırasında; Hatşepsut’un tapınağından 1.500 renkli taş blok, keser (adze), ahşap tokmak, keski ve çamur tuğla yapımında kullanılan ahşap kalıp gibi eserler ortaya çıkarılmış.
Rehberin verdiği bilgiye göre, Hatşepsut tapınağının genişliği 105 m., yüksekliği 24.5 m. imiş. Yukarıda, Tapınağın üç devasa terastan oluştuğundan bahsetmiştim. Birinci Teras alanına içinde hediyelik eşya satan dükkânların arasından (turnike) geçilerek giriliyor.
Geçmişte, bu Birinci Teras avlusunun ortasında, ikinci terasın avlusuna çıkan rampanın başına kadar devam eden ve her iki tarafında karşılıklı sfenks heykelleri bulunan 100 m. lik bir yoldan devam ediliyormuş. Bu sfenkslerden iki tanesi, rampanın başında karşılıklı olarak duruyor.
Üç terastaki bu revaklar (portiko), yapı bütünlüğü içinde, uzaktan bakıldığında çok etkileyici görülmektedir. Bir bakıma, dağa yaslanmış bir piramidin bir yüzü gibi de algı yaratmaktadır.
Birinci Terastaki yapının üstü, İkinci Teras’ın avlusunu oluşturmaktadır. İkinci Teras’ın revaklarında, her bir kare kesitli kolonun önüne Hatşepsut’un sakallı (erkek rolü) heykeli yerleştirilmiş.
Bu bölümün terasa bakan revaklarındaki kabartmalar (reliyefler), Hatşepsut’un ilahi doğumunu ve Punt ülkesine seferini tasvir etmektedir. Punt kabartmaları, Punt halkının görünümü ve gelenekleri ile Punt’un doğal ortamı hakkındaki detaylarla dolu. İlahi doğum sahneleri, Hatşepsut’un ilahi soyunu ve yönetme hakkını meşrulaştırmak için kullanılmış. Bu arada, Punt ülkesi ile ilgili kısa bir bilgi vereyim. Mısır ülkesinin güneyinde Kush ülkesi, onun da güneyinde Afrika Boynuzu denilen yerin kıyı bölgesinde bulunuyormuş (Somali’nin kıyı bölgesi). Hatşepsut; altın, fildişi, abanoz, aromatik reçine, mür ağacı (ilaç ve parfümde kullanılan sarımsı reçine üreten bir ağaç), tütsü gibi ürünler bakımından zengin olan Punt ülkesine sefer düzenleyerek, etkisi altına almış. Bu ürünlerin Mısır’a getirilmesini sağlamış. Ne yazık ki, Hatşepsut’un ölümünden sonra, III. Thutmose’a ilişkin kabartmalar hariç, Hatşepsut’un tüm kabartmaları yok edilmiş.
Yönümüzü İkinci Teras’a çevirdiğimizde orta revakın sağ tarafında Anubis Tapınağı revakı, sol tarafında da Hathor Tapınağı revakı bulunmaktadır.
Anubis, çakal olarak betimlenen ve ölüleri mumyalayıp öbür dünyaya götüren tanrıdır. Hathor ise; Ra’nın kızı olup bereket, aşk ve doğum tanrıçasıdır. Hathor, Horus’un eşi ve kutsal inek olarak betimlenmektedir. https://danyalasik.com/2022/12/06/antik-misir-inanc-sistemi/.
Üçüncü Teras’a da İkinci Teras’ın ortalarından başlayan bir rampa ile çıkılıyor. Bu terasın cephesi de diğer teraslarda olduğu gibi, ilk sırası kare kesitli olmak üzere, iki sıra kolonlu bir revak. Kolonların arkasındaki merkezi alan Festival Avlusu.
FESTİVAL AVLUSU
Bu avlunun devamı, dağ tarafı Amon Tapınağı.
FESTİVAL AVLUSUNDAN AMON TAPINAĞI GİRİŞİ
Avlunun giriş yerine göre; sağ tarafı Güneş Kültü Avlusu, sol tarafı da Cenaze Kültü kompleksi.
Söylediğine göre; Birinci Teras avlusunun sol tarafı, yani Senenmut’un mezarının karşısı El Khokha adlı nekropolmüş. Bu nekropol alanında yeni keşifler yapıldığı bilgisini alınca arkeolog’a teşekkür ettim ve sonra El Khokha nekropolüne yöneldim Kemerli bir kapıdan aşağıya doğru inen rampayı geçtiğimde bir bekçi ile karşılaştım.
Bekçi, bölgenin ziyarete kapalı ve yasak bölge olduğunu söyledi. Ancak, Türkiye’den geldiğimi, yukarıdan bir kaç fotoğraf çekeceğimi, mezarlara inmeyeceğimi söyleyince izin verdi. Bu mezarlıkta Eski Krallığa ait beş, 18., 19., 20. Hanedan dönemlerine ait 50 den fazla mezar bulunuyormuş.
Benim fotoğrafladığım yer, El Khokha nekropolünün çok küçük bir bölümüydü.
Böylece, Hatşepsut Tapınağı ve El Khokha Nekropolünü gezmeyi tamamladım, geldiğim turnike ve hediyelik eşya satıcılarının arasında geçerek otobüsüme yöneldim
Bir yazımın daha sonuna geldim. Bir başka yazımda buluşmak üzere, esen kalın sevgili dostlar.

Yazı ve fotoğraflar: Danyal ÂŞIK

Fotoğraf Galerisi:

















18 Haziran 2025 Çarşamba

Pakistan Karaçi

PAKİSTAN-Karaçi

Bu yazım, Pakistan ile ilgili olarak hazırladığım yazı serisinin sonuncusu olacaktır. Zaten gezimin de sonuna gelmiş durumdayım. Aşağıda anlatacağım konular da gezim sırasında gördüğüm son yerledir.
Ranikot Kalesi, Sindh eyaletinin Jamshoro bölgesindeki Sann’a 30 kilometre mesafede konuşlandırılmıştır. Diğer bir adı Sindh Seddi olan ve ilk bakışta Çin Seddi’ni andıran yapısı ile Ranikot Kalesi, tepeleri birbirine bağlayarak başlangıcı ve sonu görünmeyen yerlere kadar uzanan bir kale. Yaklaşık 27 kilometre uzunluğu ile dünyanın en büyük kalelerinden birisi olduğunu sanıyorum.
Bu kalenin ne maksatla inşa edildiği ve neyi koruduğu bilinmiyor. Bazı tarihçiler, inşasının başlangıç tarihini M.S. 8. yüzyıl olarak ileri sürerken, bazıları da 17. yüzyıl olarak belirtmektedirler. Yani kale bu güne kadar gizemini korumuştur. Öylesine bozkırın ortasında duruyor ve kaleye ulaşmak için doğru dürüst bir yol dahi yapmamışlar. Bizde bir tanım vardır; kervan geçmez, kuş uçmaz. Kalenin konumu, tamda bu tanıma uyuyor. Kale, 1993’ten beri UNESCO Dünya Mirasını Koruma Programı’na alınacaklar listesinde bulunmaktadır. Babür Sultanı Şah Cihan döneminde 17. yüzyılda Thatta şehrinde inşa edilen Şah Cihan camisi, kobalt mavisi, turkuaz, manganez menekşesi ve beyaz çinilerin bir biri ile uyumlu bir şekilde kullanıldığı görsel şölen. Tüm bu güzelliklere Babür dönemi camileri için alışılmadık bir dekoratif unsur olan geometrik tuğla işçiliğiyle de ilave edildiğinde görülmeye ve gezilmeye doyulamayan gerçek bir eser ortaya çıkmış.
Bu camide 93 kubbe ve 33 kemer bulunmaktadır. Diğer camilerin aksine camide minare yapılmamıştır. Fakat diğer camilerde olduğu gibi geniş bir avlu ve dar bir iç mekan düşünülmüştür. 1993'de geçici UNESCO Dünya Mirası listesine eklenmiştir. Makli Necropolis (Makli Mezarları), Pakistan’nın Sindh eyaletinin Thatta şehrine yaklaşık 10 kilometre uzaklıkta bir yerde bulunuyor. 10 kilometrekare genişliğinde bir alanı kapsayan mezarlıkta yaklaşık 500.000 mezar bulunduğu belirtiliyor. 400 yıllık bir geçmişe sahip bu mezarlık, bu hali ile dünyanın en büyük mezarlıklarından birisi, ancak bana kalırsa mezarlarının yapılış tarzı ve uygulanan sanat açısından dünyada açık ara önde gelir. 1981 yılında da UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilmiştir. Mezarlığa Hindu, Pers ve Müslümanlar gömülmüşlerdir. Gömülenler, genellikle idareciler, hanedan mensupları, sufi azizleri ve bilim adamlarıdır.
Mezarlar, bizim bildiğimiz mezarlara hiç benzemiyorlar. Bir kısmı, saray büyüklüğünde geniş bir alan kaplayacak şeklinde, bir kısmı büyük ve küçük köşkler gibi, gördüklerimden diğerleri de, gösterişli türbeler şeklinde farklı mimari tarzlarda inşa edilmişler. Burada bulunan anıt mezarlar ve anıtlar, yüksek kaliteli mermer, taş ve tuğladan inşa edilmiş olup üzerlerinde bulunan seramikler dönemin Sindh Uygarlığını temsil etmektedir.
Alan çok geniş, görülecek mezar çok fazla, bu nedenle de hepsini görmek imkansız. Mezarlığın bir kısmını araçla bir kısmını da yürüyerek geziyoruz. Kırmızı tuğladan yapılan ve bazılarında çini kullanılan mezarlardaki işçilik görülmeye değer. Bu kadar büyük mezarlarda aile fertleri yatıyor. Kişilerin parası ve toplumdaki sosyal yerine göre mezarların boyutları da değişiyor.
Burayı görmeden burası hakkında tam bir fikir sahibi olmak mümkün değil, ancak gezilip görüldükten sonra tatmin edici bir bilgiye sahip olabilirsiniz. Hem dünyada ve hem de memleketimizde az bilinen bir mezarlık. Mezarlık deyip geçmemek lazım. Pakistan’da gördüğüm en enteresan ve şaşırtıcı yerlerden birisi idi. Dünyada böyle yerde mi varmış dedirttiren bir mekan.
Sultan İbrahim bin Mirza Muhammed İsa Tarhan’ın (Ö. 1651) anıt mezarı da burada bulunmakta olup görünüşü ve büyüklüğü ile dikkatleri üzerine çekmektedir. İki katlı olan bu yapı UNESCO Dünya Mirasını Koruma Programı’na dahildir ve her yıl binlerce turist tarafından ziyaret edilmektedir.
Çavkandi Mezarları (Chaukhandi Tombs) erken İslam döneminin mezarlarıdır. Sindh eyaletine bağlı Karaçi şehrine 20 kilometre uzaklıktadır.
Mezarlık denince aklıma biraz sonra göreceklerim hiç gelmezdi. Ancak giriş kapısından geçtikten sonra gördüklerimden resmen şoke oldum. Gezilerimde birçok mezarlık gördüm-örneğin Guatemala, Küba ve Mısır’da- ancak bunun gibisini görmedim. Bence dünyada bu mezarlığın eşi ve benzeri yok. Bana birisi anlatsa amma da abartıyor der inanmazdım.
Burası sanki bir mezalık değil. Bir açık hava müzesimi desem, yoksa açık hava sanat galerisimi desem. Karar vermek çok güç; onun içinde ikisini de kullanacağım.
Farklı zamanlarda farklı hanedanlara ait mezar taşları ve mozoleler üzerine yapılan taş işçiliği gerçekten bir sanat eseri. İnsanı hayrete düşürecek ve hayran bırakacak kadar muhteşemler. Bir mezar yerinde bunları görmek, büyük bir sürpriz.
Buradaki mezarların bir kısmı, birden fazla yan yana yani aile mezarı şeklinde tuğladan ve kum taşından, bir kısmı da mozele şeklinde yine aile mezarı olarak inşa edilmişler. Her ikisinin de parası çok olanlar için yaptırıldığı belli oluyor. Bunların dışında kalanlar da, üzeri taş ve toprakla örtülmüş ve kendi haline bırakılmış mezarlar. Bunlar da parası olmayanlar için.
Çavkandi Mezarları’daki taş işçiliği, Pakistan’da beni şaşırtan, hayran bırakan yer oldu. Pakistan gezimde gördüklerim arasında en tepede yer aldı. Ne yazsam az gelir. Burada yazdıklarımla sizlere tam olarak bu mekanı anlatamadığımdan eminim. Burasını gezip görmeden neler hissettiğimi de anlamanız mümkün değil. Ancak ne yazık ki böyle muhteşem bir yer, hem memleketimizde hem de dünyada pek bilinmiyor. Bunun da sorumlusunun Pakistan yetkilileri olduğunu düşünüyorum. Her türlü çalışmayı yaparak burasını dünyaya tanıtmaları gerekmektedir. Tüm dünyanın da, bunu bilmeye hakkı vardır.
Sonunda, Pakistan’da son durağım olan Karaçi’ye geldim. Karaçi, dünyanın en kalabalık şehirlerinden birisi. Bu kalabalığın içerisinde devamlı hareket halinde olan oto rikşalar ve renkli görüntüleri ile otobüsler şehre dinamizm katıyorlar. Pakistan’ın diğer şehirlerinde olduğu gibi çevre ve hava kirliliği yüksek seviyelerde.
Karaçi’nin Pakistan’ın finans ve ekonomisine katkıları çok önemli seviyededir. Sindh eyaletinin başkenti olan Karaçi, Pakistan’ın en eski şehirlerinden biridir. Şehirde İngiliz etkisi, oldukça hakim durumdadır.
Karaçi’de gördüğüm en enteresan yapı, Tooba camisi. Caminin yapımında hiç sütun, kullanılmamış. 72 metre çapındaki kubbe, hiç bir sütun ile desteklenmemiş. Elli yıl önce inşası tamamlanan ve en büyük tek kubbeli cami olduğu belirtilen Mescid-i Tooba (Tooba Camisi) ise, farklı mimarisiyle dikkati çekiyor.
Türk Babür döneminde yapılmış camilerin aksine bu caminin avlusu yok, ancak iç mekanı geniş olarak tasarlanmış. Yine de ana giriş kapısından girdikten sonra geniş bir bahçe ile karşılaşılıyor. Giriş kapısı ile cami arasındaki uzun bir havuz, dekorasyonu tamamlıyor.
Karaçi’de gördüğüm ikinci bina, yapım tarihi 1927 yılı olan Mohatta Sarayı. Bu saray, Shivratan Mohatta adlı bir Hintli iş adamı tarafından kendisine yazlık saray olarak yaptırılmıştır. Yapımında kullanılan pembe renkli taşlar, Hindistandan özel olarak getirilmiştir. Pakistan’ın bağımsızlığından sonra 1967’de Pakistan’ın kurucu lideri Muhammet Ali Cinnah, kız kardeşi ile birlikte bu saraya taşınmıştır. Saray, şu anda müze olarak kullanılmaktadır.
Pakistan mutfağı, son derece lezzetli menüsü ile herkese hitap ediyor. Buraya gelip de Pakistan yemeklerini yiyen kişilerin kilo almamasına olanak yok. Çünkü çok lezetliler insanın yedikçe yiyesi geliyor. Ancak yemekler baharatlı. Her yemekte baharatı kullanıyorlar. İlk iki gün baharata alışık değilseniz biraz sıkıntı veriyor. Ancak sonrasında yediklerinizden keyif alıyorsunuz. Yiyecek konusunda en müşkülpesent olanlar için de bir sorun olacağını sanmıyorum. Yemekler genelde tavuk ağırlıklı etli oluyor. Hemen hemen her yemekte her çeşit eti kullanıyorlar. Sebze yemeklerinin lezzet açısından diğerlerinden geri kalır yanı da yok.Tavuk şiş tikka başta olmak üzere tavuktan yapılan sulu yemek karahi, önde gelen yemekleri. Etli yiyeceklerin çoğu, roti, paratha ve nan adı verilen tandırda ya da saçta yapılan ekmeklerle tüketiliyor.Sütlü çay "dut patti” ve içerisinde çeşitli kuruyemişlerin bulunduğu "Keşmir çayı" da yine ziyaretçilerin beğenerek tükettiği sıcak içecekler arasında bulunuyor.

Hoşça kalınız.
olay.salcan@gmail.com
https://olaysalcan.blogspot.com/

Fotoğraf Galerisi:



















29 Mayıs 2025 Perşembe

Pakistan İndus Vadisi

Pakistan ile ilgili yazı serime yaklaşık 5.000 yıl önce ortaya çıkan insanlık tarihinin en eski uygarlıklarından birisi olan İndus Vadisi Uygarlığı ile ilgili özet bilgileri anlatmakla devam ediyorum.
Yapılan arkeolojik çalışmalar neticesinde İndus Vadisi Uygarlığı’nın yerleşim yerinin Pakistan sınırlarındaki Mehrgarh denilen bölge olduğu düşünülmektedir. Bu bölgede yapılan çalışmalar sonunda elde edilen kanıtlarla, bu uygarlığın, M.Ö. 7.000 yılına kadar geriye gittiği sanılmaktadır.
Yapılan kazılar sonucunda İndus şehirlerinin şehir planlamacılığı, kentsel çevre tasarımı ve alan kullanımı tekniği ile ilgili dikkat çekici bir gelişmişliğe ulaştığı anlaşılmıştır. Uygarlık, ayrıca tuğladan yapılan evleri, detaylar göz önüne alınarak gerçekleştirilmiş kanalizasyon ve su temin sistemlerinde de ileri seviyeye ulaşmıştır. Tüm bunlara ilaveten düzenli atık su drenaj ve atık toplama sistemleri, halka açık hamamlar ile tahılların saklanması için kulllanılan tahıl ambarları da bulunmaktaydı.
İndus Vadisi Uygarlığı’ndan Mohenjo-daro ve Harappa olmak üzere iki adet antik yerleşim yerini ziyaret ettim. M.Ö. önce 26. yüzyılda kurulduğu düşünülen Mohenjo-daro’nun, zamanında yalnızca İndus Vadisi Uygarlığı'nın en geniş şehri değil, dünyanın en büyük şehir merkezlerinden birisi olduğu kananaatine varılmıştır.
İndus Nehri'nin batısında Larkana bölgesinde yer alan Mohenjo-daro, ileri seviye mühendislik ve şehir planlamacılığı ile dönemin en gelişmiş şehirlerinden birisi haline gelmiştir.
Harappa ise, bu günkü Pakistan sınırları içerisinde bulunan ve etrafı surlarla çevrili bir şehirdi. 23.500 kişinin yaşadığı tahmin edilen şehirde halk, kil ve kırmızı kumdan inşa edilen ve düz çatılara sahip olan oyma evlerde yaşıyordu. Her iki şehrin etrafı, şehirlerin savunmasını sağlamak ve su baskınlarına karşı koymak maksadıyla surlarla çevrilmiş idi.
Uygarlığın, Bronz Çağı toplumu olduğu görüşü kabul görmektedir. Uygarlık, kurşun, bronz, bakır ve kalayın işlenmesiyle ilgili metalurji alanında yeni teknikler geliştirmiştir. Harappalılar ayrıca yarı değerli bir taş olan akikten yapılan ürünleri kullanarak karmaşık el işleri yapmışlardır.
Bu iki kentin dışında yüzden fazla kent, kasaba ve köyde hüküm sürdüğü bilinen İndus Vadisi Uygarlığı'nın 250-500 kadar karakterden oluştuğu sanılan yazı dili henüz çözülememiştir. Bazı konu, hala karanlıktadır.
İndus Vadisi Uygarlığı M.Ö. 1800 yılları civarında düşüşe geçmiştir. Bilim insanları uygarlığın sona ermesine hangi faktörlerin sebep olduğu hakkında çeşitli görüşlere sahip olup tartışmalar hala devam etmektedir.
Multan şehrinin merkezinde konuşlanmış olan Rükn-i Alem türbesi, 35 metre yüksekliği ve genişliği ile bakanları hayrete düşürecek kadar ihtişamlı ve alımlı. Delhi Sultanlığı’nın Tuğruklu Hanedanı Hükümdarı Gıyaseddin Tuğluk tarafından 1320 tarihinde inşa edilmiştir.
Gıyaseddin Tuğluk’un türbeyi önce kendisi için inşa ettirdiği ancak daha sonra Rükn-i Alem olarak tanınan sufi Rükneddin Ebü’l-Feth'in ailesine hediye ettiği söyleniyor.
Türbenin içerisinde Rükneddin Ebü’l-Feth'in kabrinin etrafında , aile üyelerine, yakınlarına ve takipçilerine ait çok sayıda mezar da bulunuyor. Bu mezarların sadeliğinin yanında Rükneddin Ebü’l-Feth'in mezarının görüntüsü çok görkemli.
Yıllara meydan okuyarak ayakta kalmayı başaran türbe, UNESCO Dünya Geçici Mirası Listesi’nde yer alıyor.
Bu türbede her yıl kasım ayında ortalama 100 bin kişinin katıldığı Rükn-i Alem'in Şebiarus törenleri düzenlenmektedir.
Pakistan'ın Pencap eyaletindeki Çolistan Çölü'nde konuşlandırılan yerel halkın Çöl Güzeli diye adlandırdığı Deraver Kalesi, yüksekliği 30 metreyi bulan 40 burcu ile uzaktan bile bütün ihtişamı ile dikkatleri üzerinde topluyor. Yakına gelince tüm görüntüsü ile güç ve yenilmezliğin sembolü gibi duran kale, tüm varlığı ile 1200 senedir ayakta duruyor. 1,5 kilometre uzunluğundaki çevresi, kalenin büyüklüğü açısından sizlere fikir verebilir.
Bu kale, 9. yüzyılda Hindu Kral Rai Jajja Bhati tarafından inşa ettirilmiştir. 18. yüzyılda Müslümanların eline geçtikten sonra çeşitli değişiklikler yapılarak şimdiki haline getirilmiştir.
Deraver Kalesi, Orta Asya ile alt kıtayı birbirine bağlayan ticaret yollarına ilaveten Mekke ile Hindistan arasındaki hac yollarının korunmasında ve etkinleştirilmesinde önemli rol oynamıştır. Kendi görüntüsünün muhteşemliği ile birlikte yaptığı görevin önemi düşünüldüğünde tarihin sayfalarındaki yerini hak ettiği değerde almıştır. Kaleye girmeden önce ziyaret ettiğimiz cami, tamamen beyaz rengi ile bir başka güzel görüntü veriyor.
Bibi Jawindi Türbesi, Pencap eyaletinin Uch Şerif kentinde bulunan son derece görkemli görünüşü ile ziyaret edenlerin tüm takdirini topluyor. Bibi Jawindi Türbesi, kendisine bakanlar üzerinde bu yapının mimari açıdan ne kadar önemli bir yapı olduğu izlenimini bırakıyor. Türbe İran Prensi Dilshad tarafından Sufi aziz Jahaniyan Jahangasht’ın torunu sufi ve şair Bibi Jawindi için 1493 yılında, yaptırılmış.
Ne yazık ki bu muhteşem eserin tamamını göremedim. Çünkü 1817 yılında yaşanan sel felaketi sırasında türbenin yarısı yok olmuş. Yine de sel insaflı davranıp bize yarısını bırakmış. Kendimi şanslı hissetmeliyim.
Sekizgen bir taban üzerine sırlı tuğlalar kullanılarak inşa edilen Bibi Jawindi’nin mezarının, sekiz köşesinin her birine kuleler ilave edilmiştir. Hem iç hem de dış kısımları İslami metinlerle bezenmiş olan türbe, oymalı ahşaplar ve mavi-beyaz mozaik çinilerle zengin bir süslemeye sahip. Pakistanda görülmeye layık önde gelen eserlerden birisidir. Ayrıca türbenin etrafında çok sayıda mezarda bulunmaktadır.
Bibi Jawindi’nin türbesi, 2004 yılında UNESCO tarafından Tehlike Altındaki Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir.
Multan’da ziyaret ettiğim önemli türbelerden birisi de, Baha-ud-din Zekeriya (1183-1262) türbesidir. Türbenin neredeyse tamamı, 1848’deki Multan kuşatmasında İngilizler tarafından tahrip edilmiş, ancak daha sonra şehirde yaşayan Müslümanlar tarafından restore edilmiştir. Ölümünden 8 asır sonra bugün de türbe, halkın ziyaretine açıktır.
Her yıl burada düzenlenen, sevgiliye kavuşma anlamına gelen Urs Programlarında, çeşitli yörelerden gelen bilim insanları konuşmalar yapmaktadırlar. Bu nedenden dolayı da bu dönemde türbeyi ziyaret edenlerin sayısı, artmaktadır.
Bu gün Şehvan’dayız ve Lal Şahbaz Kalender’in türbesini ziyaret edeceğiz. Bizim memleketimizde fazla bilinmeyen ancak Pakistan’da çok tanınan ve sevilen Lal Şahbaz Kalender, 1177 yılında Afganistan’da doğuyor, batı Asya ve Ortadoğu’yu gezmeye başlıyor. Bu seyahatlerinin sonuna geldiğine inandığında Şehvan’a geliyor ve burada yerleşmeye karar veriyor. 1274 yılında da vefat ediyor. Çok sevildiğinden ve sayıldığından Hindu’lar onu su tanrıları Varuna’nın reenkarnasyonu olarak kutsal kabul etmişler, Şiiler onun kendilerinden olduğuna inanmışlardır. Tüm giysileri, kırmızı renkte olduğu için kırmızı manasına gelen Lal adıyla anılmıştır. Bunlara daha sonra kutsal anlamında Şahbaz ve gezgin manasında Kalender eklenerek Lal Şahbaz Kalender adı ortaya çıkmıştır.
Minareleri ve kubbesi ile birlikte bir cami görünümünde olan türbesi, 1356 yılında yapılmıştır. Türbe dikkati çekecek kadar kalabalık. Bunun da nedeninin, biraz sonra başlayacak olan Sufi ayini olduğunu öğreniyorum. Lal Şahbaz Kalender’in mezarı iki katlı ve büyük bir kubbesi olan binanın içerisinde. Görünüşü çok alımlı. Hiç bir masraftan kaçınılmamış. Mezarını kubbenin altına yerleştirmişler. Üstüne de dikkat çekici kristal bir avize asmışlar. Ayinin yapılacağı avluya girdiğimde avlunun oldukça yüksek ve büyük olduğunu görüyorum. Sol taraf bantla ayrılmış. Burada ayini seyredecek seyirciler var. Salonun ortası ise ayini yapacak olanlara tahsis edilmiş. Burada biriken insanlar var. Ayrıca dört ya da beş tane davul ve zurnacı yerlerini oturarak almışlar. Önleri çevrilmiş. Sağ tarafta yanlızca kadın seyirciler var. Banttan bana kadar olan alan da, seyircilere ayrılmış. Burası benim için çok uygun. Buradan ayini rahatlıkla seyredebilirim. Biraz sonrada ayin başlıyor. Davul ve zurnaların sesi, kapalı alanda duvarlardan yankı yaparak olduğundan daha fazla çıkıyor. Ayine katılanlar, davul ve zurna sesleriyle birlikte ellerini yukarı kaldırıp oldukları yerde zıplıyarak dans etmeye başlıyorlar. Aynı zamanda başlarını sert bir biçimde sanki havada daire çizer gibi sallıyorlar. Bu arada bir görevli, seyirciler arasında dolaşarak para topluyor. Anladığım kadarı ile para vermek zorunlu değil, isteğe bağlı. Sağ tarafta oturan kadınların bir kısmı, da ayakta dönerek, bükülerek ve sallanarak bu dansa katılıyorlar. Kimisi kendini yere atıyor ve orada danslarına devam ediyorlar.
Bir saat kadar süren bu Sufi ayininden sonra türbeyi terk ediyorum. Bu, Pakistan’da gördüğüm çok değişik bir görüntü ve deneyim idi.

Hoşça kalınız.
olay.salcan@gmail.com
https://olaysalcan.blogspot.com/

Fotoğraf Galerisi: