25 Şubat 2022 Cuma

BİR NAZİ ÜTOPYASI- İMKANSIZI İNŞA ETMEK “VOLKSHALLE”

1. Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa ve Asya kıtasındaki ülkelerin sınırları birer birer yeniden çizilirken, yenilen devletlerde rejim değişikliği olmuş, güç dengeleri ciddi biçimde değişmiştir. Bu değişikliklerin uzun vadede doğurduğu sonuçlar içerisinde ise tüm dünyayı da derinden etkileyecek olan gelişmeler, şüphesiz ki savaşın baş aktörlerinden Almanya’da yaşanmıştır.

Savaşın hemen ardından, 1918 yılının sonlarına doğru kurulan Weimer Cumhuriyeti, 30 Ocak 1933’de Hitler’in şansölye olması ile ortadan kalkmış ve ardından, sonuçlarını bugün hepimizin yakından bildiği, “3. Reich” dönemi başlamıştır. Kısa süre içerisinde umut vadeden bir yönetim biçiminden, korku üzerine kurulu, temel vatandaşlık haklarının dahi kullanılamadığı totaliter bir rejime, oradan da hızla tüm dünyayı tehdit eden saldırgan bir devlet yapılanmasına dönüşen 3.Reich; 1945 yılında nihayete erdiğinde, ardında nesiller boyu sürecek bir yara bırakmıştı. 

Adolf Hitler

Yıkım ve katliam başlamadan çok önce, Hitler’in, ‘üstün’ Almanya ve ‘Ari’ Alman halkı için çıtası oldukça yüksek sosyoekonomik planları vardı. Yönetime ilk geldiği aylardan başlayarak, halkın bu ‘sözde’ ideallere ulaşabilmesi için birtakım düzenlemeler ve kapsamlı manüplatif propagandalar yapmaya başlayan Naziler; başta ekonomi ve hukuk olmak üzere, eğitim ve kültürü kontrol altına aldılar, hatta öyle ileri gittiler ki; Alman kiliselerini ‘bile’ yeniden düzenlemeye çalıştılar.

Propaganda Afişi – “Ulusun Mimarı Hitler – Yeni bir ulus inşa ediyor” 

Propaganda Afişi – “Tek Millet Tek Devlet Tek Lider Büyük Almanya!”

Nazi kontrolündeki kamu manipülasyonunun merkezi, başkanlığını Hitler’in en yakın arkadaşlarından olan Joseph Goebbels’ın yaptığı Kamu Aydınlanma ve Propaganda Devlet Bakanlığı’ydı. Bakanlığın en önemli görevi, Nazi mesajının; sanat, müzik, tiyatro, film, kitap, radyo ve basın tarafından başarılı bir şekilde iletilmesini sağlamaktı. 

Propaganda Afişi – “Tanrı Bizimle”

 Günlük hayatın içerisinde aklınıza gelebilecek her şeyin ustaca idare edildiği bu tehlikeli politikanın en anıtsal enstrümanlarından biri de mimariydi. Hitler’in vizyonuna göre, aynı Antik Roma ve Yunan’da olduğu gibi devletler yıkılsa dahi artlarında ihtişamlarını hatırlatacak bir miras kalmalıydı. Bu doğrultuda fikirleri ile yeniden şekillendirdiği ‘üstün’ Almanya ve nihayetinde Avrupa kıtası, taştan inşa edilecek görkemli yapıları ile de onun ideolojisine uymalıydı. Hitler’in yaratmaya çalıştığı bu ‘Yeni’ Avrupa’nın ‘meşru’ merkezi ise tabi ki Berlin’di. “Welthauptstadt Germania - Dünya Başkenti Almanya” projesi ile şehri baştan sona yeniden inşa etmek istiyordu. Nasıl ki 1. Petro St. Petersburg’u küllerinden yarattıysa, Hitler de Berlin’i ütopik amaçları doğrultusunda yeniden inşa edecekti. 


2. Dünya savaşını kazanacağına neredeyse emin olan Hitler; zaferinin vücuda gelmiş hali Berlin’i yeniden inşa etmek için en yakınlarından biri olan Silahlanma Bakanı mimar Albert Speer ile kolları sıvamıştı. Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’ne ilk katılanlardan biri olan Speer, Nürnberg’deki Reich Şansölyesi Binası ve stadyum binası başta olmak üzere Naziler için önem arz eden birçok mimari yapıyı tasarlamıştı. Dehasını partinin emrine adayan Speer ve Hitler iyi bir takım olmuşlardı zira Hitler de kendi çapında bir sanatçıydı ve Speer onun vücuda getirmek istediklerini iyi anlıyordu.  

Mimar Albert 
Hitler 

İkili Mimari’yi etkili bir ideolojik araç olarak kullanarak Naziler’ in tüm organizasyonları ile bütünleştiriyorlardı. Bunun en net örneklerinden biri Speer’in, parti için yaptığı ilk tasarımlardan olan ‘Lichtdom- Işık Katerdarli’ dir. 1933 yılındaki Nazi toplantısının düzenleneceği ancak o tarihte inşası bitmeyen Zeppelintribune için yapılan bu gösterişli ışık dekoru, yan yana getirilen 152 uçak savar ışığı ile oluşturulmuştu. Adeta inşaat halindeki yapının kusurlarını bir illüzyon ile kamufle etmek için düşünülen bu uygulamanın, bugün bile kimin yaptığı ve neden yapıldığından bağımsız olarak, dahice olduğunu kabul etmemek elde değil. 
‘Lichtdom- Işık Katerdarli’
Hitler yönetimindeki Nazi Almanya’sı mimari stili, Antik Roma İmparatorluğu’ndan ilham almıştır. Onlara göre Roma hem mimarisi hem kültürü hem de gücü ile ulaşılması gereken bir idealdir. Devasa büyüklükteki yapılar, mitolojiden alınan figürler ve obsesif bir düzen içerisinde inşa edilen yapılar adeta karşısındaki bireyin devlet ve ideoloji karşısındaki ‘acizliğini’ vurgularken, yandaşlarında hayranlık yaratarak aidiyetlerini güçlendirmekteydi. Bugün bir kısmı yıkılan, bir kısmı ayakta kalan, bir kısmı ise proje aşamasında kalan bu yapılar, hep alanlarının en büyüğü olmak için tasarlanmıştı.
VOLKSHALLE

İşte alanının en büyüğü olarak tasarlanan yapılardan biri Große Halle ya da Ruhmeshalle olarak da bilinen Volkshalle’dir. İnşa edilebilseydi bugün Avrupa’nın en ilginç yapılarından biri olacak olan bu devasa bina, “Welthauptstadt Germania - Dünya Başkenti Almanya” projesinin merkezindeydi. Hatta çevresindeki tüm binaların ona giden yolda birer ‘figüran’ olarak tasarlandığını söylersem abartmış olmam.

Welthauptstadt Germania canlandırma

Hitler’in henüz ‘Führer’ olmadığı yıllardan bu yana aklında olan bu ‘çılgın’ projeye göre yeni Berlin kuzey-güney ve doğu-batı aksı olmak üzere yeniden inşa edilecekti. Şehrin merkezi olarak tasarlanan kuzey-güney aksının her iki ucunda özellikle yabancıları etkileyecek büyüklükte devasa iki büyük tren istasyonu ve iki uzun ve çok geniş tören bulvarı bulunacaktı. Bu aksın güney ucundaki bulvar üzerinde ise Paris’teki Arc de Triomphe’un neredeyse üç katı büyüklükteki bir zafer takı olacaktı. Şehrin kuzey ucu ise tüm devlet binalarına ayrılmıştı. Bütün yapıların yan yana sıralanacağı bu yol, devasa büyüklükteki Volkshalle’ye varacaktı. 

Volkshalle ve önündeki meydan projesi

150.000 ila 180.000 kişiyi bir arada içine alabilecek şekilde tasarlanan binanın, diğer Nazi Mimarisi projelerinde olduğu gibi Roma Mimarisi’nden, özellikle de Hitler’in 7 Mayıs 1938’de ziyaret ettiği ve gençliğinden beri hayran olduğu Roma’daki Pantheon’dan izler taşıyacaktı. Bu arada Hitler’in Pantheon’a olan hayranlığı esasen ziyaretinden çok daha öncesine, ta 1925 yılında kendi tasarlayıp çizdiği çeşitli Volkshale benzeri yapıların bulunduğu eskizlere kadar gitmektedir. Küçük bir not Hitler ‘Kavgam’ kitabının ilk cildini de bu yıl yayımlamıştı.

Dev dairesel bir arenayı çevreleyen üç katlı bir yapı olarak tasarlanan Volkshalle’nin Berlin'in silüetine hâkim olacak anıtsal kubbesi diğer devasa yapılara meydan okuyacak büyüklükte olacak şekilde düşünülmüştü. Kubbesi; genişliği 315 metreye 315 metre ve yüksekliği 74 metreye ulaşan büyük bir granit podyumundan, toplamda 290 metre yüksekliğe çıkacaktı. Sadece dışı değil binanın içi de oldukça görkemliydi. Kuzey aksında bulunan 50 x 28 metre büyüklüğünde tasarlanan niş, altın mozaiklerle kaplanacak, mitolojiden figürlerle süslenecek ve Hitler kürsüsünün bulunduğu alan 24 metre yüksekliğinde bir kartal ile kuşatılacaktı. Hitler buradan bazıları arenanın içerisinde ayakta duran bazıları ise 3 katlı, yüzlerce mermer sütunla süslenmiş tirbünlerde oturan ‘halkına’ seslenecekti. Biliyorum, böyle rakamları art arda sıralayınca binayı gözde canlandırmak zor ama neredeyse 443 metre uzunluğundaki Empire State binası ile yarışacak bir büyüklük düşünürsek, sanırım binanın haşmetini biraz daha net realize edebiliriz. Yetmediyse şöyle tarif edeyim, taş kaplama ve hafif betonun doğru kullanımı ile 290 metre yüksekliğine erişecek olan Volkshalle’nin kubbesinin ortasındaki oculus (ışıklık) 46 metre uzunluğunda olacaktı ve Michelangelo tarafından tasarlanan St. Peter’s Bazilikası’nın 42 metrelik kubbesi bu açıklıktan içeri girecekti! Çok ilginç son bir örnek daha; bina o kadar devasa olacaktı ki, arenanın içerisinde Führer’ine tezahürat yapan gururlu Naziler’nin nefesleri, kubbenin alt tarafında yoğunlaşmaya neden olacak ve bu durum kubbede bulutlar yaratarak Volkshalle’nin içerisinde yağmur yağmasına sebep olabilecekti! Kendi iklimini yaratan ütopik bir bina!

 Volkshalle 

 Volkshalle savaşın kaybedilmesi sebebiyle yapılamadı ve kendini kaybetmiş bir adamın, ‘çılgın’ projesi olarak tarihin tozu sayfalarına gömüldü. Doğruyu söylemek gerekirse, onca örnek, anlatım, açıklama ve rakamsal veriye rağmen, Berlin'in düşüşünden yıllar sonra bile, Volkshalle'nin ne kadar muazzam olacağını anlamak oldukça güç.

Selva Batalloğlu
selvabattaloglu@hotmail.com

 

10 Ocak 2022 Pazartesi

Ankara’nın Yakın Çevresinde Bir Gezi

Tempo Tur birkaç yıl önce Çerkeş, Kurşunlu, Ilgaz ilçelerini kapsayan bir gece konaklamalı bir program düzenlemiş; ne var ki talep olmadığı için bu gezi yapılamamıştı. Bu geziyi oğlumla birlikte konaklama olmaksızın bir günde tamamladık. Yol boyunca aldığım bazı notları aktarmaya çalışacağım.
Yol Boyu
Sabah çok da erken sayılmayacak bir saatte yola koyulduk. Eski İstanbul yolunu takip ederek Susuz ve Saray’ı geçtik. Buradan sonra isterseniz Kurtboğazı Barajı’na uğrayıp biraz dinlenebilirsiniz.
Kahraman Kazan’ı geçtikten sonra Kızılcahamam’a doğru devam ettik. Kızılcahamam kavşağında bizi bir sürpriz bekliyordu. İlçe merkezine iden yolu gösteren kavşağa koskoca bir “maket” konmuş ve Kızılcahamam’ın “bazlama diyarı” olduğu ilan edilmişti!


Kızılcahamam’ı geçtikten sonra, pek de temiz olmayan bir seyir terasından Eğrekkaya barajını seyretme imkanı bulunmakta. Ardından Kızılcahaman jeopark alanında yer alan Güvem bazalt kayalarının bulunduğu bir boğazdan geçilmekte. Birkaç fotoğraf için burada kısa bir mola verebilirsiniz. Çerkeş’e doğru devam ederken pideleri, peyniri, tereyağı, ayranı, ekmeği ile ünlü Beşkonak beldesinde çay içmek için yine kısa bir süre durabilirsiniz.

Yol boyunca, doğa gerçekten son derece güzel. Bazı köylerde, gerçi artık harap vaziyette de olsa birkaç yerel mimari örneği sayılabilecek yapılar bulunmakta. Bölgenin ekonomisinin tarım ve hayvancılığa bağlı olduğu kolayca anlaşılmakta.

Ve Çerkeş
Çerkeş, dokuz-on bin nüfuslu, Çankırı’ya bağlı bir ilçe. Geçmişi oldukça eskilere dayanmakta; temelleri, 2000 yıl kadar önce Romalılar tarafından yakınlarda bulunan bir köyde Antonipolis adıyla atılmış. Revan ve Tebriz seferlerine çıkan IV. Murat, ulaşım açısından Çerkeş’in önemli bir merkez olduğunu görüp, burada cami, han ve hamam yapılmasını sağlamış. 1890’lı yıllarda yöreyi ziyaret eden Düyun-u Umumiye görevlisi Vital Cuinet, La Turquie d’Asie adlı dev eserinde, Çerkeş’in nüfusunun dört bin civarında olduğunu, ilçede yüz kadar Rum Ortodoks ve 40 kadar Gregoryen Ermeni bulunduğunu kaydeder. Yine Cuinet’in verdiği bilgilere göre, Çerkeş, yemyeşil bir vadide kurulmuş olup tütün, buğday, arpa ve mısır yetiştirilmektedir. Çevrede bağlar ve meyve bahçeleri de bulunmaktadır. Aynı tarihte Çerkeş’te belediye binası, silah deposu, 50 öğrencili iki medrese, 80 öğrencili bir ortaokul ile 60 öğrencili 6 ilkokul, 3 tekke, 7 türbe, 198 dükkanın bulunduğu büyük bir çarşı, 5 han, 3 haman ve 635 ev mevcuttur.

Çerkeş’te Görülmesi Gerekenler
Bunlardan ilki, şehrin Ankara yönünden girişinde bulunan yaklaşık olarak 500 yıllık bir köprü. Halk arasında “Taş Köprü” ya da “Kemer Köprü” olarak bilinmekte. Ulusu çayı üzerindeki köprünün Kanuni zamanında yapıldığı, IV. Murat döneminde de tamir edildiği tahmin edilmekte. Köprü, son olarak 1883’te onarılmış. Üç gözlü olan bu eser, yeni yapılan köprünün gölgesinde kalmış vaziyette.

İlçede gerçekten güzel sivil mimari yapı örnekleri de bulunmakta. Evlerin müslümanlara mı, yoksa gayrimüslimlere mi ait olduğu bir çırpıda anlaşılmakta. Ancak, bu evlerin neredeyse tamamı kaderlerine terkedilmiş durumda. Çoğunun üzerinde “tarihi eser olarak tescillenmiştir; yıkılma tehlikesi mevcuttur” türünden levhalar bulunmakta. Bunun belki bir istisnaı var; o da Fişek Ali Konağı. Kitabelerinden anlaşıldığı kadarı ile Temmuz 1908’de inşa edilmiş olan iki katlı konakta bir zamanlar mareşal Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü de misafir edilmiş. Konak, 10-15 yıl kadar önce restore edilmiş ve lokanta olarak kullanılması için kiralanmış. Ancak, bir süre sonra lokantada içki satışı başlayınca kızılca kıyamet kopmuş. Ve sonuçta, bekleneceği gibi, lokantanın önce içki ruhsatı, sonra da kira sözleşmesi iptal edilmiş. Özellikle ikinci katındaki ahşap tavan işçiliği ile dikkati çeken konak halen Çerkeş’i ziyaret eden üst düzey yetkililerin ağırlanması için kullanılmakta. Neyse ki, görevliler konağı gezmeye izin veriyor.





Şehir merkezinde görülmesi gereken son eser IV. Murat döneminde inşa edilen hamam. Kadın ve erkekler için ayrı bölümleri bulunan moloz taştan inşa edilmiş olan hamam, 1944 depreminde bazı bölümleri yıkılınca terkedilmiş; ayakta kalan kısımları bazı esnaf tarafından işgal edilmiş. Yapı, halen tam anlamı ile metruk vaziyette. Gerçi, belediye, işgal edilen kısımları boşaltmış, çevreyi biraz olsun düzeltmiş ama yine de yapılması gereken çok iş var! . 

Çerkeş’i geride bırakırken İstanbul-Samsun oto-yoluna çıkıyoruz. Güzel, rahat bir yol. Atkaracalar
Yol üzerindeki ilk önemli yerleşim yeri Atkaracalar ilçesi. Doğrusunu söylemek gerekirse 1988’de ilçe olan 2.500-3.000 nüfuslu Atkaracalar’da görecek bir şey yok; tek ilgi çekici yanı Edip Cansever’in ana-babasının memleketi olması!
Ilıpınar
Evet, Atkaracalar’da görecek birşeyler yok ama, yakındaki Ilıpınar köyü, ilginç bir “zenginliğe” sahip. 350 nüfuslu Ilıpınar’da, iki bölümden oluşan ve bilemedin 150-200 m2. büyüklüğünde bir havuz ve bu havuzda “kutsal” kabul edilen balıklar bulunmakta. Havuzdaki balıklar, ilk bakışta Urfa’daki Halil-ül Rahman gölündeki ya da Balıklı Göl’deki balıklara benzemekte. Yöre halkı, bu balıkları “asker balık” olarak adlandırıyor. Bu adlandırma o kadar kabul görmüş ki, “kahverengi tabela” ile resmiyet bile kazanmış!

Peki bu “asker balıklar” efsanesi ne? Hikâye bu ya, havuzda bulunan balıkların sayısı Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı yıllarında azalmış. Çünkü, balıklar vatan müdafaası için verilen mücadeleye gitmiş! Savaş bitince havuzdaki balıkların sayısı artmış; ama bazıları yaralıymış, çünkü o balıklar inanışa göre “gazi” mertebesine erişmiş!  Tabii, hikâye hikâyeyi doğuruyor. Bu balıkları avlayan bir kişinin ertesi gün öldüğü anlatılıyor. Yine balıkları tutan birisinin balıkları tavada kızartırken bir anda balıkların yok olduğunu gözlemlediği ileri sürülüyor. Bir başka kişinin, balıkları evinin bahçesindeki havuza taşıdığı, ama gördüğü kabuslar üzerine o balıkları yeniden eski yerlerine bıraktığı epeyi süslenerek aktarılıyor. Ama, işin doğrusunu yazalım: Bir süre öncesine kadar etrafı açık olan havuzlara iki su samuru dadanmış, tutabildiklerini yemiş, bir kısmını da yakaladıkları halde ellerinden kaçırmış; ama balıkların gövdelerinde doğal olarak bazı yaralar oluşmuş. İşte “efsaneler” ve gerçekler!

Kurşunlu
Ilıpınar’ı gördükten sonra ver elini Kurşunlu. Burası, 5.000 civarında nüfusu olan, 1944’te ilçe haline gelmiş, sadece bir cadde etrafında kurulmuş küçük bir yer. Cumhuriyet’in kuruluşunun 10. yıldönümü nedeniyle, ilçenin yaslandığı tepelerin birine dikilmiş anıt görülmesi gereken tek eser.

Ve Artık Dönüş
Kurşunlu’yu da gezdikten sonra dönüşe başladık. Uzaktan da olsa gördüğümüz Ilgaz’ı geçtikten sonra yolumuza Kastamonu-İnebolu arasındaki “İstiklal Yolu”na paralel olarak devam ettik. Önce Korgun’a ulaştık, sonraki durağımız ise Çankırı oldu. Vaktiniz olursa hiç değilse yeni açılan Müze’yi gezmenizi öneririm.
Bir başka rotada birlikte olmak dileğiyle…
M.Bülent Varlık
mbvarlik@gmail.com

18 Ekim 2021 Pazartesi

Safran Yeniden Hayat Buluyor

 Uzunca bir süredir bilinen nedenlerden ötürü pek gezemiyoruz; o nedenle “yazmak” için eski defterleri açmak gerekiyor. Yavaş da olsa geziler yeniden başlarken üç yıl önceki bir geziden söz etmek istiyorum: Safran hasadı.
Safran ya da Latince adıyla Crocus sativus L., dünyanın olmasa bile hiç kuşkusuz Türkiye’nin  belki de en pahalı baharatı. Bir gramı 2018’de 25 TL.’na satılıyordu, bu yıl ise öğrendiğime göre 50 TL.’na yükselmiş!
Her ne kadar bazı kaynaklarda safranın anavatanının Anadolu ve Doğu Akdeniz çevresi olduğu kaydedilse de, binlerce yıl önce Keşmir ve İran’da safran yetiştirildiği bilinmekte. Çin, Sümer, Roma, Yunan ve Mısır uygarlıklarında safranın izine rastlanılmakta.



Boya, ilaç, kozmetik ve gıda sanayilerinde kullanılan safran günümüzde İran, Azerbaycan, Hindistan, Pakistan, Yeni Zelanda, Yunanistan, İtalya, Fransa, İspanya, Fas, Mısır ve İsrail’de yetiştirilmekte.
Çiğdeme benzeyen soğanlı bir bitki olan safranın toprak üstü kısmı yıllık, soğan kısmı çok yıllık bir niteliğe sahip. Ağustos/Eylül aylarında ekilen soğanlar Ekim/Kasım ortalarında  kadar çiçek vermekte. Mor/eflatun taç yapraklı çiçeklerde üç tane sarı erkeklik ve bir tane dişi organ bulunmakta. Dişi organın “tepecik/stigma” denilen kısmı da üç koyu kırmızı renkte ipliksi parçaya sahip. Safran olarak kullanılan kısım işte bu koyu kırmızı renkteki iplikçikler. Bu iplikçikler, ağırlığının yüz bin katına kadar boyama gücüne sahip. Safranın mor renkli taç yapraklarından reçel yapılıyor, sarı renkli kısımları ise ağırlıklı olarak lokum imalatında kullanılmakta.

 

Yazının giriş cümlesinde safranın çok pahalı bir “baharat” olduğunu belirttik. Peki bu pahalılığın nedeni ne? Bunun nedeni, safran çiçeğindeki o kırmızı iplikçiklerin tek tek elle toplanılması. Emek-yoğun bir süreç. Bir gram safran elde etmek için 55-65 arasında çiçeğin elden geçirilmesi gerekmekte.

Tarihsel veriler safranın ta Hititler döneminden beri Anadolu’nun pek çok yöresinde kendiliğinden yetişen bir bitki olduğunu göstermekte.
Rivayet olunur ki, Mardin’in hemen yakınlarında olan Süryani kilisesinin adı, bazı bölümleri inşa edilirken harcına bol miktarda civarda yetişen safran konulduğu için Deyr-ul Zafaran olmuş!
Darüşşafaka Lisesi’nin müdürü Binbaşı Hüseyin Efendi, 1887/1888’de yayınlanan Memâlik-i Osmâniyye’nin Zirâat Coğrafyası adlı kitabında;

“Çiçeklerinin ortasında bulunan sivri tığlarından yâ’ni a’zâ-i te’nislerinden [üreme organlarından] sarı bir boya istihsal olunan [üretilen] za’ferân nebâtı Kastamonu vilayetinin Zaferânbolu kazasında Akviran [Akören], Davut Obası, İmros, Karaca Tepe, Memikli, Sarı Ahmetli karyelerinde [köylerinde] pek çok zer’olunduğu [ekildiği] gibi Selanik vilayetinin cenub-i garbi tarafında Kozana kasabası civarında Kaybuni de ve Edirne hâvâlîside ve Halep’te ve Trablusgarp vilayetinde ve Mısır vilayet-i mümtâzesinde zirâat olunur” bilgisini vermekte.

1890’lı yıllarda Anadolu’yu karış karış dolaşan Düyun-u Umumiye görevlisi Vital Cuinet, kaleme aldığı La Turquie d’Asie adlı muhteşem eserinde safranın yöredeki güzel ve geniş çayırlıklarda kendiliğinden yetiştiğini, ayrıca çevredeki tüm köylerde safran ekildiğini ve bunun önemli bir gelir kaynağı olduğunu belirtir.
Osmanlı döneminde Anadolu’da epeyi miktarda safran tarımı yapılıyormuş. Bazı kayıtlara göre XIX. yüzyılın ortalarında İngiltere’ye 9,7 ton kadar safran ihracatı yapılmış. Ancak, üretim zaman içinde düşmüş. Özellikle de 1950’lerde Karabük’te demir-çelik tesisinin açılmasından sonra kimse safran ile uğraşmaz olmuş.
Neyse ki, son yıllarda bazı girişimcilerin çabaları ile safran üretimi yeniden canlanmaya başlamış. Fakat bu canlanmanın geçmişle kıyaslanması pek mümkün değil. Tesadüfen tanıştığım bir üretici, 2017 yılında toplam üretiminin 11-12 kg. kadar olduğunu söyledi. Yine aynı üretici, “İran safranı neden ucuz?” diye sorduğumda “ onun kalitesi iyi değil” yanıtını verdi. Daha sonra karşılaştığım bir ziraat mühendisine aynı soruyu sorduğumda, “İran’da dağ-taş safran tarlası, üretim fazla. Bir kalite farkı filanda yok. Tamamıyla arz-talep meselesi” yanıtını aldım.

 

Evet, safran üretimi, yeniden Safranbolu ekonomisine katkı sağlamaya başlamak üzere. Bu amaçla bazı köylülere safran soğanı dağıtılmış, tarlalar oluşturulmuş, yıllık üretim 25-30 kg. seviyesine çıkmış. Üretimin Türkiye genelinde geniş bir kitlenin dikkatini çekmesi amacıyla da birkaç yıldır, hasat zamanı, ilçede bir festival düzenleniyor. Bu festival nedeni ile Safranbolu’yu ziyaret edenlerin sayısı hiç de az değil. Yöreyi ziyaret edenler Yukarıçiftlik köyünde bir tarlayı yakından görebilmekte, elleriyle safran çiçeği toplayabilmekte. Tabii bu arada safran, safran reçeli, safranlı lokum ve muhtelif hediyelik eşyaların satışı da yapılmakta. Eğer gerekli tanıtım yapılırsa ve yöre halkı bu gelişmeye ayak uydurabilirse, “safran hasadı festivali” ilçe için önemli bir ek turizm geliri yaratabilir.

M. Bülent Varlık
mbvarlik@gmail.com

3 Temmuz 2021 Cumartesi

Tokat Üzerine Notlar

Tokat’a Tempo Tur ile birkaç kez gittim. Anadolu’nun önemli merkezlerini 5-10 yıl arayla gezmek/görmek, yöredeki değişimi gözlemlemek açısından iyi oluyor.
Kale ve Çevresi
Tokat’ın bir şanssızlığı, Ankara’ya olan uzaklığı. Normal bir otobüs yolculuğu bile 6-7 saat sürmekte. Bu nedenle, “güzel bir hafta sonu geçirmek istiyorsanız, atlayın arabanıza, Tokat’a gidin” diyemiyorum. Ama, Tokat, yine de fırsat bulursanız gezmenizi önereceğim bir yer.Şehir, bir yanından Yeşilırmak’ın geçmesine rağmen ağırlıklı olarak kalenin eteklerinde ve Yeşilırmak’a karışan/kavuşan Behzat Çayı’nın etrafında kurulmuş. Turistik anlamda gezilmesi/görülmesi gereken yerlerin neredeyse tümü kale altında, (yani taht-el kale=tahtakale’de) bulunmakta. Şimdi, söz açılmışken biraz Tokat kalesinden bahsedelim: Kentin ortasında kayalık bir tepenin üzerinde bulunan kalenin ne zaman, kimler tarafından inşa edildiği bilinmiyor. Ancak, bazı verilerden 1500-1600 yıllık olduğu tahmin edilmekte. Son yıllarda yapılan araştırmalarda birkaç geçit ve zindan olarak kullanıldığı sanılan odalar  bulunmuş. Bir rivayete göre Osmanlı tarihinde “Kazıklı Voyvoda” olarak bilinen Romanyalı Kont Dracula da bir süre bu zindanlarda yatmış! Bu arada, restorasyon sırasında kale surlarının önemli bir bölümünün yeniden inşa edildiğini de kaydedelim.
Nereleri Gezilmeli/Görülmeli?
Tokat’ın kalkınmasında turizmin önemli bir yer tutacağına kabul eden Belediye, küçük ama güzel bir broşür hazırlamış. Biz de bu broşürü takip ederek kenti gezmeye çalışacağız.






İlk durağımız Yeşilırmak üzerinde bulunan Hıdırlık köprüsü. 750 yıllık bir geçmişe sahip olan köprü bir Selçuklu eseri. Köprünün tam ortasında güzel bir kitabe bulunmakta. Bu arada hemen belirtelim; Tokat bir camiler ve türbeler şehri. Hıdırlık köprüsünden kent merkezine doğru yürürken XIV. yüzyıldan kalma Esentimur Türbesini, XIII. yüzyıla ait Sümbül Baba türbesini, XI. yüzyıla tarihlenen Garipler camiini görebilirsiniz. Bir sonraki durak ise XIII. yüzyıl eseri olan Gök Medrese. Medrese adını, duvarlarındaki  turkuvaz/mavi renkli çinilerden almakta. Yakın zamanlara kadar Tokat müzesi bu binadaydı; ama yeni müze yapıldığı için boşaltılmış, halen ne yazık ki ziyarete kapalı.
Hemen yakındaki XVII. yüzyıl eseri  Taşhan, restorasyondan sonra Tokatlıların “sosyalleşme” alanı halini almış. Hanın geniş avlusu gece yarısı bile dolu. Yirmi yıl kadar önce inanmayacaksınız ama Roma döneminden kalma lahitleri satan antikacılar da buraya taşınmış, ama artık öyle lahit filan yok. Hanın dışındaki dükkanlarda bu mevsimde meşhur salamura Tokat yaprağı satılıyor. Fiatlar düşük değil ama, yaprağın kalitesi gerçekten çok üst düzeyde. Yolunuz düştüğünde yaprak dolmasını seviyorsanız almanızı öneririm. Yine aynı mekanda yerel fırınlarda pişirilmiş ekşi mayalı ekmekler de bulabilirsiniz. Siz de benim gibi ekmek meraklısı iseniz tavsiye ederim.
Biraz daha ileride vaktiyle Yazmacılar Hanı’na ev sahipliği yapan Sulu Sokak bulunmakta. Han, epeyi tamirat geçirmiş, birkaç yıl önce ziyaret ettiğimde Tokat’ın meşhur yazmacılarının yeniden buraya taşınacaklarını söylemişlerdi, ama şu an durum nedir bilmiyorum.










Yolun sonunda Arkeoloji ve Etnografya Müzesi bulunmakta. Yıllar önce Gök Medrese’de sergilenen eserler buraya taşınmış. Yaklaşık olarak 400 yıllık geçmişi olan arasta, neredeyse yeni baştan inşa edilmiş yani “ihya” edilmiş ve ortaya doğrusunu söylemek gerekirse güzel bir müze çıkmış. Az sayıda ama önemli eserlerin sergilendiği bir mekan. Ne bileyim, söz gelimi, bir örneği Amasya Müzesi’nde bulunan Hititlerin Fırtına Tanrısı Teşup’un küçücük bir figürünü burada görebilirsiniz.  Müzede bir zamanlar Tokat’ta yaşayan hıristiyan ahalinin inaçlarına ait eserler de bulunmakta. Müzenin yakınlarında Takyeciler Camii, Yağıbasan medresesi ile Deveciler Hanı yer almakta. Arasta gibi, tamamıyla yeniden yapılan Han, Gazi Osman Paşa Üniversitesi’ne tahsis edilmiş.

Devam ediyoruz. Sırada XVI. yüzyıldan kalma iki önemli yapı yer almakta: Ali Paşa Camii ve Ali Paşa Hamamı. Bu iki yapının biraz ilerisinde Latifoğlu Konağı bulunmakta. Geçen yüzyıldan kalan konakta özellikle ikinci kattaki bir odanın tavan süslemeleri dikkat çekici. Bu vesile ile kaydedelim, eğer gezmekten yorulduysanız, konağın bahçesindeki “cafe”de oturup bir kahve ya da el/ev yapımı limonata içebilirsiniz.

Latifoğlu Konağı’nın hemen arkasında saat kulesi yer almakta. Biraz ileride ise Mevlevihane bulunmakta. Mevlevihane, yıllar önce metruk vaziyetteydi; ardından bence biraz fazla bir restorasyonla müzeye dönüştürüldü. Bir ara yine tamırata alınmıştı, şu an açık mı bilmiyorum! Hemen yakınlardaki Yüksek Kahve bulunmakta. Mustafa Kemal Paşa’nın Tokat ziyareti sırasında balkonundan halka hitap ettiği yapı neredeyse yeniden inşa edilmiş. Çeşitli Anadolu kentlerinde “restorasyon” adına, bir yapının ahşap bölümlerinin “siyah” ya da “kahverengi” ile boyanıp, duvarlarının “beyaz” sıva ile kaplanmasını galiba sorgulamak gerekli! 

Tokat’taki son durağımız ise Atatürk Evi. Geçen yüzyıldan kalma bir konak. Tokat’taki müzelere giriş ücretsiz. Fotoğraf çekmekte de bir sorun yok.   
Bir başka rotada birlikte olmak dileğiyle.

M.Bülent Varlık
mbvarlik@gmail.com


24 Mayıs 2021 Pazartesi

Çamlıdere

Çamlıdere, Ankara’da yaklaşık olarak bir buçuk saat uzaklıkta bir ilçe; nüfusu beş bin civarında. Gerçekten adı gibi yemyeşil bir mekan.

Biraz Tarih
İlçenin tarihi hakkında fazla bilgi bulunmamakta. Ancak, çevreden çıkarılan Roma dönemine ait bazı arkeolojik kalıntılar, Çamlıdere’nin en azından iki bin yıldan beri bir yerleşim yeri olduğunu göstermekte.
Türklerin Anadolu’ya girmesinden sonra çeşitli boylar çevreye yerleşir. Özellikle Hz. Ömer’in soyundan geldiğine inanılan Şeyh Ali Semerkandî’nin bölgeye gelmesinden sonra Çamlıdere’nin dinî çevrelerdeki etkisi artmaya başlar. Şeyh’in kerametiyle ortaya çıkan; tarlaya dökülünce çekirgeleri kaçırma ya da çekirgeleri yiyen sığırcıkları bölgeye toplama niteliğine sahip, okunmuş-üflenmiş “sığırcık suyu” nedeniyle Osmanlı coğrafyasının çok farklı yörelerinden, ki buna Kırım ve Balkanlar bile dahildir, çok sayıda kişi günümüzde Çamlıdere’nin olduğu yeri ziyaret eder. Zamanında Şeyhler köyü olarak anılan yöre 1930’larda bucak haline gelir, 1935’te Çamlıdere adını alır, 1953’te de ilçe olur.
Görülecek Yerler
Çamlıdere’de görülecek yerlerin, şehir merkezi ile Şeyh Ali Semerkandî türbesi çevresi olmak üzere iki farklı yörede toplandığı görülmekte. Ve bu iki yörede çok sayıda “müze” bulunmakta!

Belediye’nin yakınında bulunan Merkez Camii, gezinin başlangıç noktası olarak kabul edilebilir. Her ne kadar, bazıları II. Abdülhamit döneminde inşa edildiğini ileri sürse de, kayıtlar caminin 1918’de inşa edildiğini göstermekte; zaten cami üzerindeki tarih de muhtemelen inşaatın bitişini belirten 1921. Anıt eser olarak tescillenen caminin özellikle ahşap tavan süslemeleri dikkat çekici.
Merkez Camii’nin hemen arkasında, vaktiyle muhtemelen muvakkithane olarak inşa edilen küçük bir yapıda, Terazi Müzesi yer almakta. Burada Selçuklulardan başlayarak günümüze kadar kullanılan çok sayıda tartı aleti görülebilmekte. Küçük, ama ilginç bir yer.


Terazi Müzesi’nin hemen arkasında Doğa ve Hayvan Müzesi yer almakta. Müzede, Çamlıdere civarında yaşayan yüz çeşitten fazla yabani hayvan, doğal ortamlarına benzeyen bir fonda tahnit edilmiş olarak sergilenmekte. Kurulan bir düzen sayesinde hayvanların sesleri duyulabilmekte. Özellikle çocuklar açısından son derece öğretici bir mekan.

Hemen karşıda da Kültür Evi bulunmakta. Geleneksel tarzda inşa edilen evin giriş katındaki birkaç odada terzi, tuhafiyeci, nalbant, kavaf gibi muhtelif zanaatlar güzel bir şekilde canlandırılmış. Kültür Evi’nin üst katlarında etnografik eserler sergilenmekte.







Aynı yapının bir bölümü de Tarım Müzesi olarak geçmiş yıllarda tarımda kullanılan aletlere ayrılmış. Burası da oldukça zengin malzemeye sahip.

Şehir merkezindeki “müze”leri gezdikten sonra Şeyh Ali Semarkandi’nin türbesi ve çevresinde olan yerleri gezebilirsiniz.
Bu bölgede ilk uğranılması gereken yer Çuf Çuf Treni Oyun ve Oyuncak Müzesi. Beşbinden fazla oyuncağın sergilendiği müze, tren vagonlarından oluşan bir yapıya sahip. Müze için yetkililer “büyüklerin nostalji, küçüklerin eğlence merkezi” tanımını yapmakta.  Büyükler için nostalji olduğu doğru da, çocuklar için eğlenceden söz etmek pek mümkün değil. Çocuklar, sadece vitrinlerdeki oyuncakları seyredip, tabir-i caizse “yutkunmaktan” başka bir şey yapamamakta. Hiç değilse, hafta sonunda ya da tatil günlerinde çocukların bazı oyuncaklar ile oynamasına imkan sağlansa, müze amacına çok daha uygun hale gelecek diye düşünüyorum!

Ve son durak külliye. Külliyenin girişinde bulunan Şeyh Ali Semerkandî Müzesi, XV. yüzyıldaki toplumsal yapıyı yansıtmaya çalışan etnografik objelerle dolu bir alanda dinlenme, çay-kahve içme imkanı sağlamakta. Bu müzenin karşı tarafında Semerkandî Evi bulunmakta. Burada da etnografik malzemeler ağırlıklı olarak kullanılmış. Daha aşağılarda ise Kutsal Emanetler Müzesi görülebilir. Bu küçücük müzede sadece iki eser sergilenmekte. Bunlardan biri vaktiyle Semerkandî’nin kullandığı düşünülen “üç ayak”, diğeri de 1400’lerden kaldığı ileri sürülün bir ibrik.
Şeyhin türbesi, hemen hemen her zaman Anadolu’nun değişik yerlerinden gelenler tarafından ziyaret edilmekte. Türbe, fazla özelliği olmayan bir yapı. Türbenin biraz uzağında bulunan yaşlı bir çınar ağacının altında Şeyh’in müritlerine ders verdiğine inanılıyor; burası da çok ziyaret edilen bir yer!

Külliyenin içinde yer alan dükkan ve tezgahlarda, çam balı, tereyağı, peynir, ekmek, peksimet, yerel hamur işleri, kurutulmuş dağ inciri, iğde, kuru erik, mevsimine göre üvez, ev yapımı reçeller, yerel imalat “rayihalı” sabunlar gibi çeşitli ürünler satılmakta.
Çamlıdere sanırım, özellikle ilkbahar aylarında gezilmesi gereken bir yöre. Bir anlamda Ankara’nın sayfiyesi sayılabilecek bir mekan.





Ankara’dan eski İstanbul yolunu kullanarak giderseniz, yol üstünde bulunan Kurtboğazı barajında kısa bir mola verebilirsiniz. Çamlıdere’yi gezdikten sonra vaktiniz kalırsa Aluçdağı Tabiat Parkı’na da uğrayabilirsiniz. Dönüşü de çevre yolundan yapabilirsiniz.

Yazı ve fotoğraflar
M.Bülent Varlık
mbvarlik@gmail.com