26 Şubat 2019 Salı

Destanlar Şehri Çanakkale


Yaşamaya Dair

yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, 
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, 
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.  
Nazım Hikmet 1947
Nazım’ın yaşama umuduyla özdeşleştirdiği, yüzyıllardır barışın sembolü sayılan zeytin ağacının kendi kendine yetiştiği bu toprakların, İzmir doğumlu Homeros’un yazacağı 10 yıllık bir savaş destanına ve yüzyıllar sonra da bir bağımsızlık savaşına sahne olacağını kim bilebilirdi. Kendi adıyla anılan boğazın iki yakasında yer alan, sayısız güzelliği barındıran Çanakkale’de Troya Antik Kenti ve Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı ilk gezilecek yerler arasında sayılabilir. 
Gelibolu Yarımadası’nda geçen Çanakkale Deniz ve Kara Savaşları Türk milletinin dünyanın en güçlü devletlerine karşı koyduğu bir savunma destanıdır. Toplar, siperler, kaleler ve savaşla ilgili binlerce kalıntının yanı sıra yüzlerce Türk, Avustralya, Yeni Zelanda, İngiliz ve Fransız askerlerinin mezarları ve anıtları da buradadır. Tarihin gördüğü en büyük savaşlardan olan bu deniz savaşının gemileri de Çanakkale Boğazı’nın sayısız batıkları arasındadır.

Kilitbahir köyünde bulunan Kilitbahir Kalesi 1452 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul kuşatması sırasında yaptırılmış ve Kanuni Sultan Süleyman'ın isteğiyle restore edilmiştir. Papalık Donanması’nın Bizans İmparatorluğu’na yardım etmesini engellemek amacıyla yapılan Kilitbahir Kalesi, Eceabat ilçesinde muhteşem manzarasıyla göz doldurur. 
Çimenlik Kalesi (Kale-i Sultaniye), Kilitbahir Kalesinin tam karşısında, boğazın en dar yerine İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından 1462 yılında inşa ettirilmiştir. Askeri müze olarak kullanılan yüzyıllara tanıklık etmiş kale, sağlam bir şekilde ayaktadır. Çimenlik parkı içinde bulunan 18 Mart 1915 Deniz Zaferi'nin kahramanı olan Nusrat Mayın Gemisi'nin birebir ölçekli maketi, park içinde özel olarak hazırlanan platforma yerleştirilmiş ve Çanakkale Boğaz Komutanlığı Müzesi ismi ile açılışı yapılmıştır. 

Çanakkale ilinin tarihteki ilk adı Hellepontos daha sonra Dardanelles olmuştur. Şehrin önemli iki simgesi sayılan Kale-i Sultaniye ile çanakçılık özdeşleşince şehir "Çanakkale" olarak adlandırılmaya başlamıştır.
Zeus’un doğduğu ve Yunan mitolojisinde tanrıçalar Hera, Afrodit ve Athena’nın katıldıkları güzellik yarışmasının yapıldığı yer olarak adı geçen İda Dağı Balıkesir ile birlikte Çanakkale sınırları içindedir ve bir efsaneyle bağlantılı Kaz Dağı olarak bilinir. Hikayeye göre, iyi yürekli, güzel Sarıkız kendisine atılan iftiralara inanan babası tarafından kazlarla birlikte İda Dağı’na bırakılır. Efsane bu ya, Sarıkız dağın tepesinden elini körfeze uzatarak su tasını doldurunca ve sırrı anlaşılınca oracıkta ölür. Buna çok üzülen babası da İda Dağı’nın başka bir tepesinde ölür. Bu hikayeye göre İda Dağı Kaz Dağı, dağın doruğu Sarıkız Tepesi, babanın öldüğü yer de Baba Dağı diye anılmaya başlar. 
Tarihte bilinen ilk güzellik yarışmasında Troya kralının oğlu Paris’in altın elmayı vererek seçtiği güzellik kraliçesi Tanrıça Afrodit, cüzzam hastalığına yakalanır. Güzelliği kaybolan Afrodit, İda Dağı’nda gezerken bir kurdun mağaraya girdiğini görür ve buradan çıkan şifalı sularda hergün yıkanarak hastalığından kurtulur ve eski güzelliğine yeniden kavuşur. Ayvacık İlçesi’ne bağlı Küçükkuyu Beldesi Küçükçetmi Köyü’nde bulunan Afrodit Kaplıcası çam, zeytin ve meyve ağaçları arasında sakin, sessiz ortamıyla huzur verici bir 
Güzellik yarışmasıyla başlayan hikaye 10 yıl sürecek bir savaşın başlangıcıdır aslında. Afrodit, Paris’e dünyanın en güzel kadını Helen’i vaad etmiş ve yarışmayı kazanmıştır. Sparta Kralı Menelaos’un karısı Helen’in Paris’le beraber Troya’ya kaçmasıyla başlayan savaş, sonunda Akaların tahta bir atın içinde şehre girmesiyle son bulur. İlyada Destanı’nı konu alan filmde kullanılan tahta atın görülebileceği meydan ve antik Troya şehrinin maketinin bulunduğu Morabbin Parkı şehrin merkezindedir.
Kaz Dağları’nın efsaneleri bitmez. Yöre aşiretinden bir kız ile obalı bir delikanlı evlenmek isterler. Fakat töre gereği obalı delikanlının kırk okkalık tuz çuvalını sırtından hiç indirmeden dağa çıkarması gerekir. Delikanlı Hasan, Emine ile evlenebilmek için tuz çuvalını sırtlanır. Ne yazık ki yarı yolda dağa çıkamayacağını anlar ve kendini gölete atar. Yeşilin onlarca tonunu barındıran, pınarları, küçük göletleri ve şelalesi olan Hasan Boğuldu Kaz Dağı’nın eteklerinde işte bu efsanede geçen gölettir. Sayılı oksijen depolarından olan Kaz Dağı Milli Parkı isteyene muhteşem yürüyüş parkurları olanağı tanır. 

Hristiyanlık inancını yaymak için Anadolu’yu adım adım dolaşan Aziz Pavlus Assos antik kentini de ziyaret etmiştir ve kent bu nedenle Hıristiyanlarca kutsal olarak kabul edilir. Assos Athena Tapınağı, Behram Kale, Antandros Antik Kenti, Venedik Marco Polo Meydanında kullanılan sütunların da çıkarıldığı Antik Taş Ocakları, Alexandria Troas Antik Kenti ve Limanları, Troya, Apollon Smintheus, Maydos Kilisetepe, Parion (Biga) arkeoloji meraklıları için benzersiz gezi alanlarıdır. İlyada destanında Gargaros olarak adı geçen bölge, Troya-Leleg-Midilli-Pers-Atina-Roma-Selçuklu-Osmanlı hakimiyetleri görmüştür ve bu hakimiyetlerin izlerini taşır. Adatepe Köyü yolu üzerindeki Zeus Altarı da meraklıların ilgisini çeker.  Bunların yanında, eşsiz buluntuların sergilendiği Çanakkale Arkeoloji Müzesi de unutulmamalıdır. 
Çanakkale savaşlarında bir halk türküsüne de konu olan ünlü Aynalı Çarşı, muhteşem Boğaz manzarasıyla kordon boyu, İtalyan Başkonsolosu Emilio Vitalis tarafından 1890’larda yaptırılan saat kulesi Çanakkale Merkezde görülebilir. 1905 yılında Er Hamamı olarak inşa edilen tarihi bir yapı “Seramik Şehri Çanakkale” projesi kapsamında seramik müzesi olarak yeniden düzenlenmiş ve ziyaretçilere açılmıştır.

Bozcaada Ege Denizi’nde ülkemize ait iki adadan birisidir ve Çanakkale Boğazı’nın girişinde yer alır. Eski deniz fenerinin olduğu Polente ya da  Habbele plajı Türkiye’de günbatımı manzarasını izleyebilecek en güzel yerler arasındadır. Boz görüntüsüne aldanıp arkasındaki üzüm bağlarını, bağların içindeki küçük ve sevimli bağ evlerini, küçük koyları, evinizdeymiş gibi hissedeceğiniz küçük kafeleri gözden kaçırmamak gerekir. Ağustos ayında “Bağ Bozumu Şenlikleri” yapılan Bozcaada’da, şarap fabrikaları olmakla beraber, evlerde de şarap yapılır. Zamanın yavaş aktığını düşüneceğiniz ve bu zamanıda sakin geçirmek isteyeceğiniz şirinmi şirin bir yer Bozcaada. Mavisi, yeşili, rengarenk çiçeklerle süslenmiş daracık sokakları, kumsalları, köy kahveleri, pazarı, her köşesinde bulabileceğiniz sıcacık sohbetleri ile ayrılmak istemeyeceğiniz bir dünya. Eski çağdaki adı Tenedos olan adaya Geyikli Yükyeri İskelesi'nden arabalı vapurlar kalkar.
Adaya yaklaşırken dikkat çeken Bozcaada kalesi  Fatih Sultan Mehmet döneminde, var olan kalıntılar üzerine yeniden yapılmış, görülmeye değer ayakta kalmış en güzel kalelerden biridir. 
Gökçeada Kuzey Ege’deki diğer Türk adası. İmroz adıyla da bilinen ada Türkiye’nin en batı ucu olduğu için “güneşin en son battığı yer” dir.  İlk sualtı parkı burada açılmış, denizdeki organik tarım konusunda pilot bölge olarak belirlenmiş ve doğal yaşam koruma altına alınmıştır. Türkiye’nin en temiz denizlerinden biri olarak zengin sualtı görünümüyle dalış yapanların oldukça ilgisini çeker. Gökçeada dini yapılarının çokluğu ile de dikkat çeker. Toplam 360 kilise ve manastırın olduğu ve günümüzde bunlardan sadece 7 kilise ve 50 manastırın kullanıldığı söyleniyor.

İsmini Antik Yunan döneminde bu bölgeye yerleşen bir filozofun kızı olan Lampsakos’dan aldığı sanılan Lapseki ilçesi en önemli tarım ürünü olan kirazları ve her yıl haziran ayında yapılan Kiraz Festivali ile ünlüdür. XVI. yüzyıl gezginlerinden Evliya Çelebi seyahatnamesinde Lapseki’den “Deniz kenarından uzak bir bayır ve seki üzerinde incirli bir orman vardı” diye bahseder. Lapseki’nin adıyla ilgili bir diğer söylenti de “İncirli seki” anlamında, kurulduğu bu yerden geldiğidir.
Çanakkale, destanları, kahramanlıkları ve antik kentleri kadar yöresel yemek ve tatlıları ile de ünlüdür. Ezine peyniri, sardalya balığı, piruhi, hıdrellez yahnisi, peynir helvası, simit lokumu tadılmazsa Çanakkale gezisi eksik kalır. Şehrin sofraları, börekleri ile de oldukça ünlüdür. En ünlüleri arasında kaymaklı lorlu biber böreği, kabaklı saroz böreği ve Gelibolu böreği sayılabilir.
Yazı ve fotoğraflar: Nalan ELGUŞ

13 Şubat 2019 Çarşamba

Saklı Cennet İbradı, Ormana

Bu gezimizde, yerli gezginler tarafından pek bilinmeyen, ama yabancıların oldukça iyi tanıdığı bir yöreyi; saklı bir cennet olan İbradı ve çevresini  gezmeye çalışacağız.

Nasıl Gidilir?
Bu farklı yöreye ulaşmak için Ankara’dan Polatlı’ya doğru gittikten sonra güneye doğru saparsanız önce Yunak’ı geçersiniz, ardından da Akşehir’e ulaşırsınız. Akşehir, eğer vaktiniz varsa birkaç saat harcayabileceğiniz bir yer. Nasrettin Hoca türbesi, Gülmece Parkı, Nasrettin Hoca Etnografya ve Arkeoloji Müzesi, Garp Cephesi Karargahı Müzesi, XIX. yüzyılın sonlarından kalma kilise, Evliya Çelebi’nin “grafiti”sinin bulunduğu İmaret Cami, Seyyid Mahmut Hayrani Türbesi ve Ferruh Şah mescidi, nefis çinili mihrabıyla Ulu Cami ile tarihi arasta görülmesi gereken yerler arasında bulunmakta. 


Akşehir’i gezdikten sonra Beyşehir’e doğru giderken yol üzerinde bulunan muhteşem Hitit eseri Eflatunpınar’ı da görebilirsiniz.
Bir sonraki durak ise Beyşehir. Burada şüphesiz ki Türkiye’nin en güzel ahşap camilerinden biri olan Eşrefoğlu Cami ile 1900’lerin başında Almanların hazırladığı proje ile inşa edilen regülatör ya da halkın tanımlamasıyla eski köprüyü gezmemek olmaz. Akşehir, Eflatunpınar ve Beyşehir’in her biri ayrı bir yazı konusu sonra ver elini İbradı.
İbradı
İbradı, Antalya’ya bağlı küçük bir ilçe. Merkezin nüfusu 3.000 civarında. Burası bir yayla. Zaten adının da “soğukluk/soğutma” anlamına gelen “ibrâd” sözcüğünden geldiği ileri sürülmekte. Çevrede tarım yapacak arazi az olduğu için okur-yazarlık oranı çok yüksek. Yöreden çok sayıda tanınmış kişinin çıkmış olmasından dolayı olsa gerek, bir ara adı “Aydınkent” olarak değiştirilmiş, ama sonradan yeniden eskiye dönülmüş.

İlçede birkaç konak ile mezarlık korunması gereken  kültür varlığı olarak ilan edilmiş. Ama, kanımca görülmesi gereken en önemli yer, bir anıt ağaçın bulunduğu mekan. İlçenin biraz dışında, ama çok uzakta değil, kimine göre 500, kimine göre de 900 yıllık bir kestane ağacı bulunmakta. Muhtemelen Türkiye’nin en yaşlı kestane ağacı. Sadece bununla kalsa iyi; ağacın hüzünlü bir öyküsü de var. Anlatmaya/aktarmaya çalışalım: Belgelerle sabit, 1861’de Mustafa Efendi’nin konağında bir yangın çıkmış. Yapılan araştırmalar sonucu yangını siyahi cariye Zeynep’in çıkardığı anlaşılmış ve de hüküm verilmiş: İdam. Tabii, karar verine getirilmiş ve Zeynep Hanım kestane ağacına asılmış. Ağaç, o günden beri halk arasında “Arapastık” ağacı olarak adlandırılmakta!








Ormana
Artık İbradı’dan ayrılıp biraz daha güneye doğru yola koyulabilirsiniz. Birkaç kilometre sonra karşınıza küçük bir belde çıkacaktır. Burası özellikle evleri ile tanınan Ormana. Beldenin adı 20-25 yıl önce Ardıçpınar’mış. Sonra yakınlarda bulunan Erimna Antik Kentinden esinlenilerek Ormana’ya çevrilmiş.

Ormana’daki evler mimari literatüründe “düğmeli evler” olarak adlandırılıyor. Evlerin en büyük özelliği harç kullanılmaksızın inşa edilmeleri. Evler, aralarına, yörede “katran ağacı” olarak adlandırılan sedir çamından “hatıl”lar konmuş taş duvarlara sahip. Bu duvarların eni 70-90 santimetre arasında değişmekte. 50-60 santimetre aralıkla konan hatıllar, bunları tam olarak dik kesecek vaziyette “piştivan” denilen “mertek”lerle kilitlenmekte. Evin dışından çıkıntı olarak görünen bu kilitleyicilere “düğme” de deniliyor. Duvarların iç ve dış yüzeyi iri kesme taşlarla örülürken araları moloz taş ile doldurulmakta. Katlar ise “düver” ya da “düğer” denilen çok kalın ağaçlarla ayrılmakta. Yapının içi ve isteğe bağlı olarak dışı “sakar” denilen samanla karışım bir tür kireçli sıva ile kaplanmakta. 




Genellikle iki kat olan binaların alt katı ahır ve depo olarak kullanılıyormuş, üst kat ise yaşam alanını oluşturmakta. 


Evlerin içinde çeşitli ahşap işlerini görmek mümkün. Evlerin cumbalarına “şahnişin”, kilerlerine “ayazlık”, yüklüğün üstünde ahşap işleme bir parmaklıkla ayrılan bölüme “musandıra” denilmekte. Pencerelerdeki şebekeler de tamamıyla ahşaptan imal edilmekte. Isıtma için odalara yöreye özgü bir tür topraktan yapılan şömineler yapılmakta. Ahşap dolaplar, raflar, yüklükler, çeşitli nişler evlerin vazgeçilmez unsurları arasında yer almakta.
Evlerin dış kapıları da sahibinin mali durumuna göre farklılıklar göstermekte. Aralarında son derece zengin oymalara sahip bazı kapıları görmek mümkün.

Hemen belirtelim, Ormana’da gayet güzel bir lokanta bulunmakta. Fiyatlar da son derece uygun. Buradan isterseniz defne sabunu, özel imalat zeytinyağı, bazı aromatik bitkiler ile nar şarabı alabilirsiniz. Beldede bulunan küçük bir konuk evi ise, eğer çok müşkülpesent değilseniz, konaklama için oldukça uygun. 
Son bir not olarak belirtelim: 1975’te Ormana evlerini keşfeden İstanbul Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi Sanat Tarihi ve Restorasyon Kürsüsü öğretim görevlisi Yüksek Mimar Arkeolog Prof. Lemi Şevket Merey olmuş. Onun gayretleri ile yöre mimarların ve turizmcilerin dikkatini çekmiş.
Ürünlü
Hemen yakınlardaki bir diğer yerleşim yeri antik dönemlerdeki adı “Unulla” olan Ürünlü köyü. Bu köyde de aynı yöntemlerle yapılmış birkaç ev görmek mümkün. Bu arada belirtelim, Ormana ile Ürünlü arasında Erimna Antik Kentinin kalıntıları bulunmakta. Ama, bu kalıntıları görmek için araziye dalmanız gerekmekte!
Altınbeşik Mağarası
Ürünlü köyü yakınlarında Türkiye’nin en önemli mağaralarından biri yer almakta. 1966’da Oymapınar barajı yapılırken gerçekleştirilen araştırmalarda keşfedilen Altınbeşik mağarasının bulunduğu alan 1994’te milli park olarak ilan edilmiş. Düdensuyu Mağarası olarak da bilinmekte. Altınbeşik, Türkiye’de mağara biliminin en önemli ismi olan Timuçin Aygen tarafından keşfedilmiş.


Altınbeşik, üç kattan oluşmakta. Günümüzde sadece giriş bölümü kayıkla gezilebilmekte. Diğer katlara ulaşmak için ise mağaracılık ve dağcılık açısından uzman olmak ve gerekli ekipmana sahip bulunmak gerekli. Beyşehir gölü ile bağlantısı olduğu saptanan Altınbeşik mağarası gerçekten Türkiye’nin görülmesi gereken yerlerinden biri.

Tınaztepe Mağarası
Artık dönüşe başlayabilirsiniz. Eğer Seydişehir-Konya yolunu seçerseniz, hemen yol kenarında bulunan Tınaztepe mağaralarını da gezebilirsiniz. Mağara, 1968’de Fransız bilim adamı Michel Bakalowichz tarafından bulunmuş. Mağara içindeki havanın astım hastalarına iyi geldiği ileri sürülmekte.


Gezmesi oldukça kolay olan Tınaztepe mağarası 1.580 metre uzunluğa sahip. Bu değerle Türkiye’nin en uzun mağarası ünvanına sahip. Eğer, Mayıs ayından itibaren giderseniz, mağarada dinlendirilmiş tulum peyniri alabilirsiniz. Mağara çevresinde özel sektör tarafından işletilen gayet güzel bir tesis bulunmakta. Burada yeme-içme başta olmak üzere çeşitli ihtiyaçları gidermek mümkün. 

Bir başka rotada birlikte olmak dileğiyle.

Yazı ve fotoğraflar: M. Bülent Varlık

9 Ekim 2018 Salı

Mısır Firavunu Hatşepsut

Mısır’ı keşfetmenin ve tanımanın yolu hiç kuşkusuz organize bir tura katılmak ve Mısırlı bir rehber eşliğinde Nil Nehri turu yapmaktır. Bu turun en önemli durağı; Krallar Vadisi olacaktır.  


“Mısır denince ilk akla gelen 3 kelime hangisidir?” diye sorduğumuz zaman, genelde alacağımız cevap şunlardır: Piramitler, Nil Nehri ve Kleopatra. Bense bunlara ek olarak, Kleopatra’dan ziyade ülkemizde pek de adı bilinmeyen, ama tarihsel açıdan tüm Mısır firavunları ve kraliçeleri arasında en önemlisi olarak addettiğim, Hatşepsut’u anmak ve sizlere anlatmak isterim. Peki, kimdir Hatşepsut? Neden bu kadar önemlidir? 

Her şeyden önce o bir kadın firavundur. Böyle bir çırpıda söyleyince belki de gerçek önemi anlaşılmıyor olabilir çünkü, Mısır tarihinde 21 yıl hüküm süren tek kadın firavun O. Ünlü Ejiptolg (Antik Mısır bilimcisi) James Henry Brested’ın da dediği gibi, tarihte bilinen ilk ve en güçlü kadın yönetici Hatşepsut idi.

Şimdi, itirazları duyar gibiyim: “Peki ya Nefertiti?” “Ya Kleopatra?” Onlar, firavun değildiler, Kraliçeydiler. Hatşepsut ise tüm yetkiyi kendisinde toplamış çok güçlü ve gerçek bir Firavun idi ancak ölümünden hemen sonra, halefi olan üvey oğlu 3.Tutmosis ona ait ne kadar heykel, tasvir, yazıt varsa silinmesini ve yok edilmesini emretmiş ve diğer Mısır firavunları ya da kraliçeleri kadar tanınmasının önüne geçmiştir.

Peki, neden böylesi bir yolu seçmişti 3.Tutmosis? İsterseniz, hikâyeyi en baştan anlatalım. Antik Mısır’da aile içi evlilik, kardeşlerin birbiriyle evlenmesi dahi gayet olağan bir olguydu. Hatşepsut’un babası 1. Tutmosis ölünce, taht aslında oğlu olan 2. Tutmosis’e geçmişti. Ancak, antik Mısır’daki gelenek icabınca, Hatşepsut, kardeşi olan yeni kral 2.Tutmosis ile evlenmişti. Bu evlilikten her ne kadar bir çocukları olduysa da bu bir kız çocuğu idi. Hatşepsut’un kocası, Firavun 2. Tutmosis ölünce, yerine geçecek olan 3. Tutmosis henüz çok küçük bir çocuktu ve kendisi Hatşepsut’un hem yeğeni hem de kocasının haremindeki bir kadından olma üvey oğlu idi. İşte tam bu noktada Hatşepsut üvey oğlu ile bir anlaşma yapar; kendisi büyüyüp, ülkeyi idare edecek yaşa gelene kadar idareyi Hatşepsut ele alacaktır. Oğlan büyür ancak bu kez Hatşepsut ülkenin baş rahibi ile bir anlaşma yapmış ve idareyi tamamen ele geçirmiştir.

Önemli ticaret yollarını ele geçirmiş, ekonomiyi canlandırmış ve ülkedeki zenginliği artırmıştır. Barışçı politikalar izleyerek sadece isyanları bastırmak maksadıyla kaba kuvvete başvurmuştur. Bu bolluk ve refah döneminde çok miktarda yapı inşa ettirmiştir. Karnak’ta inşa ettirdiği Maat sarayı ve diktirdiği obelisklerden daha da meşhur olanı hiç kuşkusuz Krallar Vadisinin doğusunda bulunan Deyr-ül Bahri’deki Hatşepsut tapınağıdır. Burada dikkatli gözlerle yapacağınız gezide Hatşepsut’un izlerinin üvey oğlu tarafından tarihten nasıl silinmeye çalışıldığını net olarak görebilirsiniz.
Firavunluk tamamen erkeğe has bir unvan olması sebebiyle Hatşepsut kendi görünümünü de erkekleştirmeye çalışmış, takma sakal kullanmıştır. O dönemde yapılan tasvirlerde Hatşepsut’un bu halini görmek gerçekten ilginç.

Yine, her erkek firavun gibi Hatşepsut da doğum ve taht isimlerine sahiptir. Hatşepsut ismi doğum ismi olup,  asil kadınların önde olanı manasına gelir. Babasının kendisini halefi olarak ilan ettiğini, doğumunun kutsal olduğunu ve Tanrı Amon’un bu kutsak doğuma vesile olduğunu iddia etmiş olması nedeniyle bir diğer ismi de Khunt Amon; yani Amon’a bağlı olan kişi anlamındadır. Taht ismi ise “Maat ka Ra”; yani “Ra’nın Adaleti”dir.
2007 yılında Krallar Vadisi’nde yapılan bir kazıda Hatşepsut’un mumyası bulunmuş olup, yapılan tomografi tetkikleri ve diğer arkeolojik araştırmalar neticesinde, öldüğünde 50 yaşında olduğu ve bir parfüm tutkunu olduğu tespit edildi.
Mısır’a yapacağınız gezinizde Luxor’da iseniz mutlaka Hatşepsut Tapınağını görmelisiniz. Yine, bir rivayete göre Anıtkabir’i planlayan mimar Emin Onat’ın bu tapınaktan ilham aldığı söylenir.
Yazı ve fotoğraflar:: Nezih Yılmaz

14 Ağustos 2018 Salı

LAVANTA HASADI, SALDA GÖLÜ VE KİBYRA ANTİK KENTİ GEZİSİ

Tempo ile ne zaman yurt içi ve yurt dışı gezisine gitsem dönüşte müthiş bir gezi idi, son derece eğlendim, bilgilendim ve keyif aldım yorumunu yapar sonunda da böyle bir kalitede geziyi bir kere daha yapabilir mi acaba diye düşünürdüm. Tövbe. Artık bu düşünceyi bir daha söylememeye ve aklımdan geçirmemeye karar verdim. 
Bravo Tempo Tur; sizi bir kere daha kutlarım. Müthiş bir “Lavanta Hasadı, Salda Gölü ve Kibyra Antik Kenti Gezisi”ni gerçekleştirdiniz.Tempo Tur, bir gezide olması gereken güvenlik, rahatlık, doyurucu program, dakiklik ve iyi rehberlik hizmetlerini bir arada mükemmel bir planlama ile gerçekleştirdi. Biz gezginlerin az da olsa bir hata bularak egosunu biraz tatmin etmek için şikayet etme fırsatını bizlere vermedi (!)Bir cuma gece yarısı rahat ve konforlu bir araçla başlayan yolculuğumuz, göreceklerimizin heyecanı içerisinde sabahın erken saatlerinde sona erdiğinde daha gün doğmamıştı. Ayağımızı yere bastığımızda kendimizi ışınlanmış gibi hissettik. Öyle ya dün gecenin karanlığından sonra kendimizi doğanın olabilecek mucizelerinden birisinin içerisinde bulduk. Yaşadığımız ani şoktan kurtulur kurtulmaz güneşin doğarken dünyayı aydınlatan, renkten renge giren ilk ışıklarını gördük. Hem de bunu geniş bir alana yayılmış lavanta tarlaları arasında yaşadık. 
Karşımızda gölün maviliği, lavanta tarlalarının sabahın gelişini kutlayan kokuları, kuşların cıvıltıları, güneşin parlayan ışıkları, bu ışıkların bulutların arasından geçerek etrafa yaydıkları olağanüstü görüntüler. Biz neredeyiz? Sabah mahmurluğu ile ilk önce kendimize sonra herkesin birbirine sorduğu soru bu. Biz cennetteyiz evet katiyetle cennetteyiz. Cenneti arayanlara adres bilgileri de, Tempo Tur’da diyorum.Daha sonra tepeye doğru yürüyüş ve tepedeki lavanta tarlaları arasında dolaşırken kuş bakışı gördüğümüz gölün ve bereketli toprakların, yükselen güneş ışıkları ile birlikte yarattıkları olağanüstü manzara doğanın ne kadar usta bir sanatkar olduğunun delili değil de nedir?Bu saatlerde buraya gelmeyi planlamak, profesyonelliğin güzel bir örneği ve zekanın pırıltılarıdır.

Aşağıya doğru inerken bir an dahi olsa güzel manzaradan gözlerimizi alamıyoruz. Arıların vızıltısını, kuşların cıvıltısını, rüzgardan sallanan çalıların ve yaprakların nağmelerini dinlerken, başımızın üzerinden geçen güneşin ışıkları ile renk değiştiren bulutların beraberliğinden ortaya çıkan ve her zaman yaşanamayacak büyük ustanın yarattığı resmi hayranlıkla seyrediyoruz.

Toplu olarak lavanta balı ve reçelinin damaklarda kalan lezzeti ile yaptığımız kahvaltıdan sonra köyü tanımak, köylüler ile beraber olmak ve tabii ki alış veriş yapmak için köyün içerisinde yaptığımız dolaşma, gezinin bu bölümünün sonu idi.
Şimdi sırada Salda gölü var. Oraya doğru hareket ediyoruz.LİSİNİA YABAN HAYAT REHABİLİTASYON MERKEZİTempo Tur, gezi süresince sürprizler yaparak gezginleri şaşırtmayı seven bir kuruluş. Gezi programlarına koymadığı bir güzel yere sizi siz farkında olmadan götürür. Bu da şapkadan tavşan çıkarmak gibi eğlenceli olur. Biz Salda gölüne doğru yol alırken aracımız aniden durdu ve burada inip bir tesisi gezeceğimiz söylendi. Önünde durduğumuz tesisin adı, Lisinia Yaban Hayat Rehabilitasyon Merkezi idi. Sanki araçtaki bu bölgeyi az çok bilip de görme fırsatı bulamayan bir çok gezginin aklından geçenleri okurcasına; Tempo Tur’un burayı da geziye dahil etmesi, onlar için artı bir puan olurken bizim için de hoş bir sürprizdi. 

Tesis. ismini Pisidya zamanında kurulmuş bir antik kentten alıyor. Lisinia, “Doğan ve Batan Güneşin Ay Işığı Gibi Parıltısı” manasına geliyor. Burasını gezdiğimiz süre içerisinde bu parıltıyı gördük. Ayrıca insan zekasının ve çabalarının da merkez içerisinde bulunan her şeyde parlayan yansımalarını fark ettik. Burada çalışan gönüllüler ile yaptığımız söyleşilerde bugüne kadar kanserle mücadele, Türkiye’nin sularını kurtarma, gönüllü doğa korumacılığı gibi 9 proje başlığı altında 1000’e yakın alt proje gerçekleştirilmiş olmalarının haklı gururu içerisinde gözlerindeki ışımayı, seslerindeki heyecanı hissettik. 
Başlarda yaralı bulunan yaban hayvanlarının tedavi edilerek tekrar doğaya salıverilmesi maksadıyla kurulan bu tesis, zamanla yeni projelerin eklenmesi ile tam bir doğa projesine dönüşmüş. Tesisten ayrılırken Tempo Tur’a bizi buraya kadar getirdiği ve tesisi görme fırsatı yarattığı için minnettarlığımızı sunarken; böyle güzel maksatlarla kurulmuş ve organize olmuş bir tesisi görmenin mutluluğu içerisideydik.Şimdi Salda gölüne doğru gidiyoruz.SALDA GÖLÜEğer gezgin ya da iyi bir gözlemci iseniz dünyada pek çok mucizelere rastlarsınız. Bu mucizeler ya insanoğlu ya da doğa tarafından gerçekleştirilmişlerdir. İkisi de yaratıcıdır. Gördüğünüz mucizeleri de birilerine anlatmak ve hatta onları bu konuda ikna etmek neredeyse imkansızdır. İşte bu mucizelerden biriside, Salda gölü. 

Burada size Salda gölünü anlatmak benim için çok zor. Bu güzellik ve diğerlerinden olan farklılıklarını anlatmak için kullanacağım kelimeler yeterli olmaz ve çektiğim fotoğraflar çaresiz kalır. Tüm bunları anlamak için gölü gidip görmek gerekir. Emin olun insanı şoke edecek kadar albenisi yüksek olağanüstü bir göl. Ben her zaman dünyayı büyük ustaların eserlerinin sergilendiği büyük bir sanat galerisine benzetirim. Salda gölü, bu eserlerden en önde gelenlerinden birisi ve bir cazibe merkezi.

Gözleri kamaştıran bu turkuaz renkli güzelliğin suları da, yerkürenin ısınması, iklimsel değişiklikler sonucu buharlaşmanın çok, yağışın azlığı, modern tarım uygulamaları, göletler nedeni ile azalmaktadır. Kısa bir süre içerisinde yok olma tehlikesi içerinde olan bu gölü görebilen şanslılardan olma fırsatını kaçırmayın. 
Kibyra Antik Kenti’ne doğru yol alırken arkamızda bıraktığımız Salda gölüne duyduğumuz hayranlık ile üzüntünün karışık duyguları içerisindeyiz. 
KİBYRA ANTİK KENTİTürkiye’yi tanıtıcı birçok belgesel ve tanıtım dokümanlarında bulunan görüntüler artık eskidi. Bunları neler ile değiştirelim diye bir soru gelirse katiyetle, Sagalassos ve Kibyra Antik Kentleri ile Sarıkaya’daki Roma Hamam’ından görüntülerdir derim. Dünyanın en önemli antik kentlerinden birisi olarak gösterilen antik kent, köklü bir devlet geleneği ve kadim bir kültürün izlerini günümüze kadar taşıyan bir kent. Sagalassos’u gördüğümde kente ne kadar hayran kaldı isem, bu kente de aynı hayranlığı duydum. Bu iki kent de, dünya sanat galerisinin baş yapıtlarından. Her iki şehrin de kendine has özellikleri olmasına rağmen Kibyra’nın sahip olduğu değer, dünyada eşi bulunmayan bir değer. Yalnızca bu değeri görmek için bile bu antik kente gidilir. Bu değer, meclis binası ve müzik evi olarak kullanılan yaklaşık 3500 kişilik kapasiteli dünyanın en büyüklerinden birisi olan Odeon’daki kırmızı, yeşil ve beyaz mermerlerden yapılmış, yılanlardan oluşan saçları ve insanları taşa çeviren bakışlarıyla Medusa mozaiğidir. Bu muhteşem ve Anadolu’da bir örneği daha bulunmayan mozaik, kendisine bakanları taşa çevirmiyor ama hayran bırakıyor. 


Antik Çağ Anadolu’nun en görkemli 12-13 bin kişi kapasiteli, 200 metre uzunluğunda ve U şeklinde olan Kibyra stadyumunu gördüğünüzde çok önemli bir kente geldiğinizi anlamakta güçlük çekmeyeceksiniz. M.Ö.1 yy.dan itibaren bu stadyumda glatyatör dövüşlerinin yapıldığı, arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılmıştır. 


Ayrıca kent, bölgenin büyük bir askeri garnizonu olarak da görev yapmıştır. 
Gezinizin ilerleyen saatleri içerisinde Bazilika, yukarı ve aşağı Agora, Roma hamamı, tiyatro, antik suyolları ile karşılaşacaksınız. 


Odeon’nun içerisinde bulunan Medusa mozaiğinden sonra en çok dikkatinizi Odeon’un ön kısmındaki Anadolu'nun en sağlam ve büyük mozaik alanı olma özelliği taşıyan, yaklaşık 540 m2 alanı kapsayan, sağlam durumdaki mozaik çekecektir. Yine Odeion’un önünde, Geç Roma Dönemi'ne ait (M.S. 6-7 yy.) hamam, bölümleri, ısıtma ve su sitemleriyle görülebilir durumdadır.


Tarihin karanlık sayfalarını aydınlatan, geçmişte yaşananları gözler önüne koyan Anadolu’nun sahip olduğu tarihi zenginlerinin en güzel örneklerinden birisi olan Kibyra, gezilip görülmeye değer müstesna ören yerlerimizden birisi. Bence bugün bulunduğu yerden daha çok yukarlarda bulunmayı hak ediyor. Bizim onun için yapacağımız, ziyaretlerimizi arttırarak devam ettirmek, onu gelecek nesillere daha iyi bir şekilde aktarmak ve tanımayanlara tanıtmaktır. Gerisi kendiliğinden gelecektir. Karnımızda açıktı. Şimdi sıra Burdur’un çöp şiş ve ceviz ezmesini yemeğe geldi. Ben size özellikle çörek otu, özel peynir ve cevizle yapılan pideyi yemenizi öneririm. Farklı bir çeşit ve lezzet. Afiyet olsun. Artık gezimizin sonuna geldik. Gördüklerimizden başımız dönmüş vaziyette kendimizi bir lokantaya atıp karnımızı doyurduktan ve kendimize geldikten sonra bir de bakmışız Burdur Arkeoloji müzesindeyiz. 
BURDUR ARKEOLOJİ MÜZESİBurdur Arkeoloji müzesi’nin ilk çalışmaları, Bulguroğlu (Pirkuzade) Medresesi’nin ayakta kalabilmiş tek binası olan kütüphanede Burdur civarından çıkarılan eserlerin koruma altına alınması ile başlamış. Bu eserlerin bir müze ortamında halka açılması da 12 Haziran 1969 yılında gerçekleştirilmiş. Bu güne kadar da çevrede gerçekleştirilen birçok kazıda toplanan tarihi eser sayısının 70.000’ne yakın bir sayıya ulaşması müzenin ne kadar büyük bir koleksiyona sahip olduğunun güzel bir göstergesi.M.Ö. 7 bin yılına kadar giden 9 bin yıllık insanlık tarihinin en önemli eserlerini bünyesinde bulunduran müze, bunların sunumunu da son derece güzel yapıyor. Müze kapısından içeri girdiğimizde bizi tüm ihtişamı ile dans eden kızlar frizi karşılıyor. Devamında Poseidon ve Apollon mermer heykelleri görülmeye değer.


Girişin hemen solunda da Roma İmparatorluğu’nun önemli imparatorlarından Hadrianus ve Marcus Aurelius’un büstleri son derece gösterişli. Sağ tarafta ise Kibyra’daki kazılarda ortaya çıkarılan gladyatör dövüşleri ve avlarını sahneleyen frizler sergileniyor. Salonun devamında ise lahit kapakları, tahta Kybele heykeli dikkat çekici eserler.

Müzenin içerisinde sunulan eserlerin yanında bahçesinde sergilenen eserler de, görülmeye değer.Sonunda bir hafta sonuna sığdırmaya çalıştığımız, eğlenirken bilgilendiğimiz, güvenli, rahat bir gezi yaptık. Böyle nice geziler yapmak dileklerimle hoşça kalınız.
Yazı ve fotoğraflar: Olay Salcan

25 Temmuz 2018 Çarşamba

Fransa Şatoları, Chenonceau Şatosu

Seyrettiğimiz birçok filimde, okuduğumuz birçok romanda şatoları tüm detayları görmüşüzdür. Bu nedenle de şato kelimesine aşinayızdır. Hatta günlük konuşmalarımıza da girmiştir. Baktığımızda hoşumuza giden bir evi tanımlamak için “Şato gibi ev” ifadesini rahatlıkla kullanırız. Bu ifade ile de karşımızdaki ne dediğimizi anlar. Çünkü asalet, zenginlik, büyüklük, görkem ve israfı anlatır. 
Tüm bu filimler de seyrettiğimiz muhteşem görünüşlü bu şatoların tamamına yakını, Avrupa’dadır. Çünkü Ortaçağ’ın Avrupası’nda Fransa dahil birçok Avrupa ülkesinde yüzlerce irili ufaklı şato inşa edilmiştir. İlk başlarda masumane olarak düşmanlardan korunmak için savunma maksadıyla kral ve derebeyleri tarafından yapılan bu şatolar, savaş teknolojilerinin değişmesi ile yeteneklerini yitirmişlerdir. Ancak insanoğlunun egosunun öne çıkması ile ve kral ile derebeylerin sahip oldukları güç, kudret ve zenginliğin göstergesi olarak daha ziyade ikamet ve saray olarak kullanılmak maksadıyla inşa edilemeye devam edilmişlerdir. İnsanoğlu ortaçağda elde ettiği bu dürtünün etkisi altında bu çağda da bu gibi binaları inşa etmeye devam etmektedir. 
Fransa, Avrupa’da şatolar bakımından en zengin olan ülkelerin başında gelmektedir. Özellikle Loire Vadisi, şatoların yoğunluk kazandığı son derece güzel doğal yapısı, uygun iklim koşulları ve avlanma alanları ile dikkat çekici bir bölge. Bu bölgeye yaklaşık 200 adet şato inşa edilmesinin nedenin, bölgenin yaşam şartlarının uygun olmasından ve yorucu şehir hayatından uzaklaşarak rahat ve sükunu bulmaktan kaynaklandığı bir gerçektir. 
Fransa’ya gelen turistler için de bir cazibe merkezi olan Loire Vadisi’nde bulunan şatoları gezenler, şatoların büyülü atmosferinde burada yaşayan ve yaşananların hikayelerini dinlerken kendilerini bambaşka bir dünyada hissediyorlar. Ayakta kalanların bugün çoğu müze ve otel olarak kullanılan şatolar geçmişten geleceğe tarihi taşıyan önemli anıtlar. 
Ben, Loire Vadisinde gezerken Leonardo Da Vinci’nin Fransa’da yaşadığı sırada ikamet ettiği Clos Luce Şatosu, Leonardo Da Vinci’nin mezarının bulunduğu Amboise Şatosu, Hanımlar adı ile de anılan Chenonceau Şatosu, vadinin en görkemli ve büyük şatosu olan Chambord Şatosu, Ten Ten’in hikayelerinde geçen Cheverny Şatosu ile göz alıcı bahçeleri ile ünlü Villandry Şatosu’nu gezmek fırsatını buldum. 
Bu yazımda, sizlere yalnızca Hanımlar Şatosu da (La Chateau des Dames) diye adlandırılan Chenonceau Şatosu’ndan söz edeceğim.


Chenonceau Şatosu’nun giriş kapısından girdikten sonra ziyaretçilerin şatoya ulaşabilmeleri için uzunca, iki taraflı çınar ağaçları çevrili, sanki bir ağaç tüneli gibi yolu yürümeleri gerekiyor. Bu yolu yürürken zamanında soyluların şatafatlı arabalarının içerisinde, gösterişli kostümleriyle renkli balolara ve ziyafetlere katılmalarını hayal etmemek mümkün değil. Halka ise yalnızca dedikodusu kalıyordur. 
Şato, Cher nehri üzerinde ve nehrin iki yakasını birleştirecek şekilde inşa edilmiş. Sanki bir köprünün üzerine oturtulmuş görüntüsü veriyor. Ancak bu görüntü de, şatoya bambaşka bir hava ve farklılık katmış.

Şatonun geçmişi, 11. yüzyıla kadar geri gidiyor. 13. yüzyıla gelindiğinde Marques ailesi tarafından bir yel değirmeni olarak satın alınan şato, yapılan tadilatlarla etrafı hendekle çevrili bir kale haline getirilir. 





Fransa Kralı VIII. Charles, bu kaleyi 1513 yılında satın alır. Charles VIII, kalenin yeniden inşa edilmesi sorumluluğunu Maliye Bakanı Thomas Bohier’e verir. Kalenin inşaatı için zaman bulamayan Bohier, inşaatın sorumluluğunu karısına devreder. Şatoya ilk kadın eli değmesi de böylece başlamış olur. Kadın eli değince de binanın tasarımı değişir ve ilavelerle ortaya Rönesans tarzında anıtsal bina çıkar.

Thomas Bohier, Kral VIII. Charles, XII. Louis ve I. François’in maliye bakanlığını yapmış bir bakan olmasına rağmen karısının kale için yaptığı harcamaları karşılayamaz duruma düştüğünden hazineden borç alır, ama borçlarını da ödeyemeyecek hale gelir. Bu kadar büyük masraflar yapılmasına rağmen kale, hala Cher nehrinin sadece bir kıyısında konumlandırılmış vaziyette olup diğer kıyısına olan birleşme henüz inşa edilmemiştir. 
Borçlarını ödeyemeyecek hale gelen Bohier’in imdadına Kral I. François yetişir. Bu gösterişli binanın etkisinde kalan kral, Maliye Bakanının borçlarına karşılık bu binayı alır ve ölünce de bina Kral II. Henri’ye geçer. O da metresi Diane de Poitiers’e hediye eder. Poitiers zamanında ek binalarla kale genişletilir. Karşı kıyıya bağlantı yapılır. Altından gürül gürül akan nehrin üzerinde yaşanan muhteşem bir şato haline getirilir. Bahçeler yeniden düzenlenerek bu günkü hayranlıkla baktığımız güzelliğe kavuşturulur. 
Bu arada II. Henri, Floransa Kralı Lorenzo Medici’nin kızı Catherine de Medici ile evlenir, ama Diane de Poitiers, şatoda oturmaya ve II.Henri ile ilişkisine devam eder. Ta ki II. Henri ölünceye kadar. II. Henri’nin ölümü ile birlikte Catherine, Diane’yi başka bir şatoya gönderir ve kendisi buraya yerleşir. Kraliçe, hemen köprünün üzerine bir güç gösterisi olarak Diane’ye nazire yaparcasına galeri de inşa ettirerek imzasını atar. 60 metre uzunluğunda ve 6 metre genişliğinde olan bu galeri, gün ışığında iki taraflı 18 adet pencere ile aydınlatılmaktadır. 


Şatonun tarihinden bu kadar bahsettikten sonra biraz da şatoyu gezelim. Ağaçlık yolu tamamlayıp şatonun bulunduğu alana girdiğimizde şato hemen yanlamasına karşımıza çıkıyor. Sağ tarafımızda Catherine de Medici’nin, solumuzda ise Diane de Poitiers’in yaptırdıkları bahçeleri görmek mümkün. Şatoya girmeden önce görülen kule Margues Kulesi adını taşımaktadır.



Bir müze görünümünde olan şatoda en çok merak edilen Medici ile Poitiers’in odaları. Medici’nin odasında kendisinin portresi ile şöminenin üzerinde Kral Henri’nin “H”si ile Catherine’nin “C” harflerinden oluşan sembol duruyor. Ancak meraklı gözlerden kaçmayan Diane’nin “D”sini de kapsayan üçlü sembol, hala kapının üzerinde. Bu sembolü yaşanan üçlü ilişkinin mührü gibi şatonun birçok yerinde görmek mümkün. Fransa tarihine geçmiş bu amblemle kral, evlenmesine rağmen terk edemediği ve büyük bir aşk yaşadığı Diane’yı da gelecekte hatırlanması maksadıyla burada ölümsüzleştirmiştir. 
Catherine’nin yatak odası Diane burada kaldığı sürece onunmuş, ama Catherine gelince bu odaya el koyar ve kendine göre de tadilat yaptırır. En önemlisi kral ve kendisinin isimlerinin baş harflerinden oluşan amblemi yaptırmış ama, üçünün baş harflerinden oluşan amblemi kaldıramamış. 




Şatoda en değişik odalardan birisi Medici’nin oğlu III. Henri ile evlenen Louise de Lorraine ait. Kocasının ölümünden sonra hayata küsüp kendisini bu şatoya kapatarak yas içerisinde yaşamaya devam eder. Karanlık ve kasvetli havası ile oda, Louise’nin kocasının ölümünden sonraki ruh halini ve yaşamını çok iyi yansıtmaktadır. 
Ziyaretçilerin en çok ilgisini çeken bölümlerden birisi de, Muhafız Odası. Burası kraliyet ailesinin güvenliğini sağlamak maksadıyla görevli muhafızlar tarafından kullanılmaktadır.
Geldik IV. Henri’ye. “Peki bu Henri de nereden çıktı?” diye sorabilirsiniz. Henri, Catherine De Medici’nin kızı Margaret’in kocası. Bu şatoyu satın alır. Ancak karısı için değil, metresi Gabrieelle d’Estres için. Ben, burada ikisi arasındaki ilişki ne zaman başlamış, ne zaman sona ermiş gibi dedikodulara yer vermiyorum. Bu şatoya neden Hanımlar Şatosu dendiğinin nedenlerini aktarmaya çalışıyorum. İşte bir neden daha.
Şanslı kadınlar bitmiyor. 1733 yılında vergi toplayıcısı olan Cladue Dupin, eşi Madan Dupin’e hediye olarak şatoyu satın alıyor. Jean Jacques Rousseau ile sohbetlerin yapıldığı ve Voltaire, Montesquieu gibi o dönemin filozoflarının ağırlandığı şato bir cazibe merkezi oluyor. Madam Dupin devrim döneminde şatonun zarar görmemesi için büyük bir çaba sarf eder ve bunda da başarılı olur. 
Şatoda XIV. Louise’nin 14 Temmuz 1650 tarihinde şatoya yaptığı ziyaret anısına son derece gösterişli olarak döşenmiş bir oda da bulunmaktadır. Odada asılı olarak bulunan yağlıboya portresinin çerçevesi emin olun odadaki her şeyden daha göz alıcı.


Chenonceau Şatosu, Cher nehrinin iki kıyısını birleştirilerek inşa edilen muhteşem görünüşlü yapısı; Cher nehrine düşen yansımaları, kadınları, yaşanan aşk, entrika, rekabet, ihanetleri; gösterişli bahçeleri; dedikoduları, hikayeleri, Catherine de Medici’nin nehir üzerine inşa ettirdiği galeride yapılan maskeli baloları ile Fransa’da önemli bir yer işgal etmektedir.


Ayrıca Fransa tarihinin vazgeçilmezlerinden olmuş II. Henri’nin “H”si, Catherine’nin “C”si ve Diane’nin “D”sinden oluşan sembol, şatoyu daha da özel yapmaktadır.
Basit bir değirmen olarak macerasına başlayan şato, burada yaşayan ünlü ve etkili kadınlar sayesinde sonunda bakmaktan keyif alınan, hikayeleri dinlendikçe daha çok cazip hale gelen, muhteşem bir anıt yapı haline gelmiş. 
Bu şatoyu diğerlerinden çekici, cazip, farklı ve özel yapan, sahiplerinin güçlü, güzel ve büyülü hanımlar olması ve bu hanımların da bu şatoya diğerlerinden farklı ve ince katkılarıdır. Chenonceau Şatosu isminin yanında Hanımlar Şatosu (La Chateau des Dames) diye anılmasının ve ünlü olmasının nedeni de bu olsa gerek.
Bana göre Loire Vadisi’nde öne çıkan bu şato, öncelikle görülmeye değer. 
Hoşça kalınız.
Yazı ve fotoğraflar: Olay Salcan