16 Mayıs 2018 Çarşamba

Tempo Tur ile Frig Yolu

TempoTur ile Frig Yolu’nun Yazılıkaya (Rota-2.18) ve Afyonkarahisar’daki bazı parkurlarını (Rota1.12
ve Rota-1.13) yürümek üzere 12-13 Mayıs 2018 haftasonu Frig Vadileri’ne gidiyoruz.
TempoTur’da daha önceki yıllarada iki kez Frig Yolu sunumu ve fotoğraf gösterisi yapmıştım ama Frig Vadileri’nde birlikte yürüyüş yapma şansımız olmamıştı.


12 Mayıs 2018 Cumartesi
Aracımız katılımcıları binecekleri duraklardan sırası ile aldıktan sonra saat 08:00 gibi Ankara’dan yola çıkıyoruz. Toplam17 kişiyoz, en genç üyemiz Tunç Avcıoğlu.
Saat 09.25’de TSOF’de kısa bir çay molası veriyoruz. Hava kapalı ve ara ara şiddetli yağmur
yağıyor. Ama bu bizi endişendirmiyor çünkü bu bölge özellikle bu mevsimde böyledir; yağmur, ardından daha şiddetli yağmur ve sonra “iyiki yağmur yağdı” dedirtecek mis gibi bir hava. Çifteler ilçesini geçtikten sonra Dağlık Frigya’ya giriyoruz; coğrafya ve bitki örtüsü birden değişiyor. Saat 11.00’de Frigler için çok önemli dini mekan olan Yazılıkaya Midas Antik kentinde oluyoruz.
Yağmur hafiften çiseliyor ama kısa süre içinde açacağı belli. Tutkun Kafeterya’dan yürüyerek
Yazılıkaya platformuna gidiyoruz.








Yağmur durdu, hava gri bulutlu olsa da fotoğraf için ideal bir ışık oluşturuyor. Midas Anıtı’nı, merdivenli tüneli, Bitmemiş Anıt’ı, antik yolları, görkemli su sarnıçlarını, platformun üstünde bulunan sunağı görecek şekilde platformun çevresinde büyük bir tur atarak Midas Anıtı'nın önüne iniyoruz ve öğle yemeğini yiyeceğimiz Tutkun Kafeterya’ya dönüyoruz.


Tutkun Kafeterya’da hıçın (Çerkez börek) böreklerimizi yiyoruz. Çaylarımızı içtikten ve yemek faslını sonlandırdıktan sonra araçla yürüyüşe başlayacağımız Çukurca Köyü’ne gidiyoruz. Arcımızı Kümbet köyüne yönlendirdikten sonra saat 13.40’da Çukurca Köyü’nden Frig Yolu’nun Kütahya yönüne giden Rota-2 üstündeki Çukurca-Kümbet (Rota-2.18) parkurunda yürümeye başlıyoruz.



Görkemli Gerdekkaya’nın önünden geçtikten sonra yolumuz orman içinden devam ediyor.Ara ara yağmur yağsa da manzaranın güzelliği yağmuru unutturuyor. Yeşilin her tonunu gördüğümüz, yer
yer antik yolların üstünden yürüyerek Üçağaç mevkiine geliyoruz. Burada kısa bir mola veriyoruz. “İyi ki yağmur yağdı” dedirtecek şekilde açan güneş vadilerin güzelliklerini daha çok gözler önüne seriyor. Hafif eğimli araziden inerek Sorkun Yaylası’na ulaşıyoruz, burada sularımızı tazeledikten sonra Kümbet’e açılan Asar Vadi içinden yürüyüşümüzü sürdürüyoruz. Frig Yolu tabelalarını gördüğümüz noktada vadiden çıkarak Berberini ve Asarkale’nin (Kırkmerdiven) olduğu doğal kalelere doğru kırmızı-beyaz yol işaretlerini takip ederek keyifle yürüyoruz. Asarkale’nin üstüne çıkarak buradaki sarnıçları ve yaşam alanlarını görüp, gideceğimiz Kümbet köyünü panoramik olarak tepeden izliyoruz. Yer yer güneşin kendini göstermesi ve havadaki pamuk bulutlar hem yürüyüşümüzü keyiflendiriyor hem de güzel fotoğraflar çekmemize olanak veriyor.










Yaklaşık dört saatlik bir yürüyüşten sonra saat 17.45’de Kümbet Köyü’nde oluyoruz. Bu süre içinde 12.6 km yol yürümüşüz. Kümbet’de Solon’un Mezarı’nı (Aslanlı Mabet) önünde grup fotoğrafı çektirdikten ve köye ismini veren Himmetbaba kümbetini gördükten sonra köy meydanına giderek kahvede çaylarımızı içiyoruz. Bugünkü etkinliğimizi burada sonlandırarak Afyonkarahisar’a doğru yola koyuluyoruz.  



Saat 19.17’de Afyonkarahisar’da oluyoruz. Aracımız beni otogara bırakıyor. Ekiple vedalaşarak ayrılıyorum. Ekip yarın da Frig Vadileri’nde olacak ve Ayazini ve buradaki Avdalaz Kalesi’ni gördükten sonra Frig Yolu’nun iki parkurunu (Rota-1.12 ve Rota-1.13) yürüyecek.
Teşekkür…
Frig Yolu’na ilgilerinden dolayı bütün katılımcılara ve Tempo Tur’a teşekkür ederim…
15 Mayıs 2018
Ankara 
Frigya
Frigya, günümüzde Ankara, Afyonkarahisar, Eskişehir illerinin tamamı; Kütahya ilinin büyük bir bölümü ile Konya, Isparta ve Burdur illerinin kuzeyinde kalan coğrafyanın antik dönemdeki adıdır. Bölge bu adı, M.Ö. 7. yy’da bu topraklarda parlak bir uygarlık kurmuş ve geride birçok anıt bırakmış Frigler’den almıştır. Bu geniş topraklar içinde Friglerin en etkili oldukları bölge ise arkeoloji literatüründe Dağlık Frigya olarak adlandırılan Afyonkarahisar, Eskişehir ve Kütahya illerinin kesiştiği bölgedir.


Tarih
Bölgeye adını veren Frigler, Hititlerin dağılmaya başladığı M.Ö. 1200 yıllarından itibaren
Balkanlar’dan Trakya ve Boğazlar üzerinden Anadolu’ya giren Trak (Balkan) kökenli halklardır.
Bu göçler sonucu bölgeye yerleşen Frigler M.Ö. 9. yy başlarından M.Ö. 7. yy başlarına kadar
Eskişehir Ovası, Sakarya nehrinin kolları, Afyonkarahisar, Kütahya ile Ankara'nın doğu ve batı bölümlerini kapsayan geniş bir alana yayılan güçlü bir krallık kurmuşlardır. Friglerin ilk kralı,başkente de adını vermiş olan Gordios’dur. Oğlu Midas ise en meşhur Frig kralıdır, öyle ki Midas’ın adı dünyaca bilinen iki efsaneye konu olmuştur. Friglerin kurduğu krallığın siyasi başkenti Polatlı yakınındaki Gordion’dur (Yassıhöyük Köyü). Gordion’un yanısıra önemli Frig merkezleri ise Pessinus ve Yazılıkaya-Midas kentidir.
Frig Krallığınaın başkenti Gordion’un (Yassıhöyük Köyü, Polatlı) yanı sıra Pessinus (Ballıhisar, Sivrihisar), Midaeum (Karahöyük), Dorylaeum (Eskişehir) ve Midas (Yazılıkaya Köyü, Han) diğer önemli Frig kentleridir. Midas şehri diğer Frig yerleşim yerlerinden farklıdır. Yüksek kaya Platosu üzerinde kurulu kentte en görkemli Frig eserlerini; Yazılıkaya, Bitmemiş anıt, sunaklar, antik yollar vs. görmek mümkündür.
Yazılıkaya Midas anıtının yanı sıra Köhnüş vadisinde bulunan Aslantaş, Yılantaş ve Maltaş;
Döğer yakınlarındaki Aslankaya, Burmeç Anıtı, Büyük ve Küçük Kapıkaya önemli Frig anıtlarıdır.
Bunların dışında Ayazini, Kümbet, Yazılıkaya ve İnli civarlarında birçok Frig eseri vardır.
Friglerin ardından Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı egemenliği altına giren bölgede bu
dönemlere ait eserlerin bir kısmı günümüze kadar gelmiştir. Kümbet köyünde Solon’un mezarı,köye adını veren Selçuklu eseri Himmet Baba Kümbeti bulunmaktadır. Bizans döneminde adıgeçen Seyitgazi’de (Nakoleia) Seyyid Battal Gazi külliyesi ve ayrıca Ayazini beldesinde Frig eserlerinin yanısıra Bizans ve Roma dönemine ait eserler bulunmaktadır.
Frigler, M.Ö. 7. yy’da Kafkaslar üzerinden gelen Kimmerlerin saldırısı sonucu etkin güçlerini
yitirmişlerdir ama varlıklarını küçük gruplar halinde sürdürmeye devam etmişlerdir. Friglerin ardından bölgeye daha sonra Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular ve Osmanlılar egemen olmuştur.
Frig Yolu (www.frigyolu.com)
Frig Yolu, Friglerin hüküm sürdüğü Ankara, Afyonkarahisar, Eskişehir ve Kütahya illeri arasında kalan bölgede, antik yürüyüş yolları esas alınarak oluşturulmuş ve uluslararası standartlarda
işaretlenmiş uzun yürüyüş ve bisiklet yoludur. Yol, üç farklı noktadan; Gordion (Ankara),
Seydiler (Afyonkarahisar) ve Yenice Çiftliği (Kütahya) başlayarak Frigya topraklarına girer ve Friglerin kalbi Yazılıkaya-Midas kentinde (Eskişehir) birleşir. 506 km uzunluğundaki yürüyüş yolu Frig, Roma, Bizans ve Selçuklu uygarlıklarının özgün eserlerinin görülebileceği mekanların yanı sıra Frig Vadilerinin sıradışı dokusunu ve dingin atmosferinin solunabileceği muhteşem güzergahları takip eder. 

Yazı ve fotoğraflar: Hüseyin Sarı

10 Mayıs 2018 Perşembe

SİCİLYA’NIN MASALSI GÜZELLİĞİ TAORMINA

Bu yazıdaki gezimi Sicilya’nın en güzel yerlerinden ve turistlerin göz bebeği olan, sırtını Tauro Dağı’na dayamış, Etna volkanının vahşi görünüşü ve Ion Denizi’nin büyüleyici güzellikleri ile baş döndürücü bir havaya bürünmüş Taormina’ya yapacağım.







Taormina, Etna dağının savrulan küllerinin Akdeniz ile birleştiği yerde masalsı bir görüntü veren ve eskiden küçük bir dağ köyü iken, bu gün dünyanın, özellikle de Avrupalıların cazibe merkezi haline gelmiş güzeller güzeli bir kasaba.Bir tarafta Etna yanardağının insanı ürperten ve bir o kadar da saygı ile bakılan manzarası diğer tarafta Akdeniz’in göz alabildiğine uzanan manzarası, muhteşem ve çok romantik. Şehrin bu romantik havası o kadar etkili ki sonunda şehrin bu romantik ve masalsı büyüsüne kapılan Richard Burton, Elizabeth Taylor’a burada evlenme teklif etmiş. 
Aracımı şehre gelmeden önce daha aşağıda bir park yerinde bırakmak zorundayım. Taormina’nın merkezine gidebilmek için buradan merkeze düzenli çalışan minibüslerden birisine biniyorum. Yukarı doğru kıvrıla kıvrıla giden yolun manzarası son derce güzel. Şehri deniz kıyısı dururken dağın tepesinde yapmalarının nedeninin zamanında Akdeniz korsanlarından korunmak olduğunu anlamak hiç de zor değil. Yani bu kadar güzel yerleşime ve güzelliklere sahip bir yerleşim yerinin oluşmasını korsanlara mı borçluyuz acaba?

Üç Kemerli (Corso Umberto) ana caddeye geldiğimde Taormina’nın kalbine geldiğimi anladım. Şimdi bu güzelin kalbini keşfetme zamanı. Sempatik, cana yakın ve şirin. Görür görmez insanın içinin ısındığı ve kanının kaynadığı bir yer. Bakalım o benden hoşlanacak mı?


Messina Kapısı’dan adımımı atınca kendimi dar ve trafiğe kapalı kıvrılarak uzanan yolda kalabalığın içerisinde buluyorum. Her iki tarafı da 15. yüzyıl Gotik mimari yapısının özelliklerini taşıyan binaların ilk katları, hediyelik eşya satan mağaza, restoran ve kafe olarak çalıştırılıyor. Oldukça lüks olan bu mekanlardan Taormina’nın pahalı ve zenginler için bir yer olduğunu anlamamak mümkün değil.
Bu caddeye bağlı aşağı doğru denize ve yukarı doğru tepeye uzanan dar sokaklarında bahçelerini portakal ağaçlarının süslediği villalar bulunuyor. Albenisi yüksek, son derece hareketli ve gösterişli bir cadde burası. 
Ayrıca caddenin uzantısı içerisinde bulunan küçük ama son derece şirin meydanlar, caddenin süre giden tekdüzeliğine önemli bir farklılık katıyorlar. 
Bu meydanlardan ilki olan V. Emanuele Badia Meydanı’nda bulunan 11. yüzyılda Arap döneminde inşa edilmiş tarihi Corvaja Sarayı, bir zamanlar Sicilya Parlamentosu olarak da kullanılsa da, bugün turizm bürosu olarak hizmet vermektedir.

Sarayın hemen yanında bulunan ve dikkatleri üzerine çeken bina ise, eski bir tapınak üzerine inşa edilmiş Santa Caterina D’Alessandria kilisesidir. Bu meydanı hemen geçmeyin. Kilisenin arkasına dolaşın yoksa 2. yüzyılda yapılmış Odeon’u görme fırsatını kaçırırsınız. 
Sırtınızı saraya dönün ve tam karşınıza gelen sokağa girin ve ilerlemeye başlayın. Yolun bittiği yerde Sicilya’nın ikinci büyük Grek-Roma Tiyatrosu olan Greco Tiyatrosu (Teatro Greco) girişi ile karşılaşacaksınız. İyi korunmuş ve gösterişli olan tiyatro, Helenistik Çağ’da, M.Ö 3. yüzyılda yapılmaya başlanmış, Roma İmparatorluğu döneminde tamamlanmış, gladyatör dövüşleri için kullanılmıştır.



Tiyatronun tarihi tarafını dikkate alır ve o gözle etrafı incelerken sahip olduğu muhteşem manzarayı gözden kaçırabilirsiniz. Yarım daire olan tiyatro yayının ortasına, tam tepeye çıkarsanız o manzarayı yakalarsınız. Gerçekten buradan Taormina çok farklı ve bir başka güzel görünüyor. Yeşillikler içindeki dağ eteklerinin deniz ile buluşmasının coşkunu, Etna Dağı’nın sisler arasındaki gizemli muhteşem görünüşünü ve bunlara batan güneşin her an değişen renkleriyle oluşturdukları manzarayı görmenin keyfine doyamayacaksınız. 
Messina Kapısı caddesinde iki taraflı uzanan gösterişli mağaza, hatıra eşya satan dükkanlar, restoran ve kafeler arasında yürümeye devam ediyoruz. Karşımıza daha evvel de bahsettiğimiz küçük ama o kadar da şirin ve dikkatleri üzerinde toplayan Helenistik dönemde yapılmış Saat Kulesi Torre Dell’Orologio’nun ayrı bir farklılık kattığı meydanlardan birisi olan, kafeleri ile ünlü IX. April Meydanı’na geliyoruz. Meydanda 17. yüzyılda yapılmış barok tarzı küçük kilise S. Giusseppe ile meydanın deniz tarafında kütüphane olarak kullanılan XV. yüzyılda Gotik tarzda inşa edilmiş Sant’ Agostina Kilisesi dikkat çeken yapılar. Bu meydanın terasından baktığınızda körfezin ve denize doğru uzanan yamaçların görüntüsünü çok beğeneceksiniz.
Corso Umberto Caddesi’ndeki son meydan olan “Duomo Meydanı (Piazza del Duomo)’na geldim. Bu meydanı diğerleri ile karşılaştırdığımda daha gösterişli buldum. Ortaçağ ve Rönesans döneminin izlerinden örneklere sahip bu meydandaki en önemli yapı, 16. yüzyılda yapılmış, daha sonra çeşitli ilavelerle zenginleştirilmiş “San Nicolo Katedrali’dir”. 
1635 yılında yapılmış mitolojik figürlerle süslü, en üstünde kasabanın simgesi olan heykelin bulunduğu Barok Çeşme, herkesin ilgisini çeken bir cazibe merkezi. Sanıyorum Taormina’da en çok fotoğrafı çekilen eserdir. 






Bu meydandaki kafeye oturup etrafı ve gelip geçenleri seyrederek kahvemin tadını çıkardım. Kahvem bittikten ve yorgunluğumu da üzerimden attıktan sonra gezimin ikinci aşamasında kendimi tepeye tırmanan, denize doğru inen dar sokaklara doğru attım. Bazen merdivenlerden inerek bazen de merdivenlerden çıkarak bu dar ve son derece keyif verici sokaklarda dolaştım. Bu sokaklar içerisinde de daha çok portakal ağaçları ile donanmış yeşil bahçeleri olan güzel villalar ile şık kafe ve restoranlar gördüm. 
Tekrar aracıma döndüğümde hava nerede ise kararmıştı. Sicilya’nın, eminim ki İtalya’nın en güzel yerlerinden birisi olan Taormina’yı geride bırakmıştım. 
Buradan ayrılırken Taormina’nın Naxos’dan görüntüsü ile Taormina’dan denize bakarken ki manzarasından hangisinin daha güzel olduğuna karar veremedim. Sonunda Taormina’nın tüm sahip olduğu değerleri ile güzel olduğu kanaatine vardım.
Yazı ve fotoğraflar: Olay Salcan

4 Mayıs 2018 Cuma

Bir Başkadır Sicilya, Cefalu


Ben İtalya’nın büyük bir bölümünü gördüm Sicilya’yı görmesem de olur demeyin. Eğer böyle bir düşünce içerisinde iseniz hemen aklınızdan silin ve rotanızı Sicilya’ya doğru çevirin. Sicilya’yı görmemek gezmeyi sevenler için büyük bir kayıp olur. Şunu açık ve net söylüyorum ki İtalya başka Sicilya başka bir dünya.Sicilya’nın İtalya ile müşterek tarafları var ve ona şüphe yok. Ancak Sicilya’nın kendine özgü tarihi, kültürü, doğası, dili ve kişiliği var. Eğer bir gün Sicilya’ya yolunuz düşerse ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Sicilya uzun bir tarihi geçmişe sahiptir. Akdeniz’in ortasında olması nedeni ile son derece stratejik bir konuma sahip olan bu ada, farklı tarihlerde farklı devletler tarafından istilaya uğramıştır. Sicilya’ya ilk yerleşenler, Sicani Uygarlığı olmuştur. Daha sonra sırası ile Fenikeliler, Kartacalılar ve Grekler adayı kolonize etmeye başlamışlardır. M.Ö 243 yılında Sicilya’nın tümü Roma İmparatorluğu’nun eline geçmiş, ada altı yüzyıl boyunca bir Roma eyaleti olarak kalmıştır. Sonra Bizans İmparatorluğu. Sahneye Araplar çıkmış, ama Normanların istilası ile Arapların egemenliği de bir müddet sonra sona ermiştir. Bir asır sonra Norman Hauteville Hanedanı ortadan kalkmış, onun yerine egemenliği, Güney Alman Hohenstaufen Hanedanlığı almıştır. Daha sonra da Fransızlar da eksik kalmayalım diye adayı işgal etmişlerdir.Daha bitmedi. İstilalara devam ediyoruz. Ada; 1479 yılından sonra İspanyol kralların eline geçmiş, bu dönemde devletlerin sırasıyla işgalleri yetmemiş gibi sürekli Kuzey Afrikalı korsanların akınlarına uğramış, 1713 yılında Savoy Krallığı’na geçmiştir. Savoy’lar 1713-1720 yılları arasında adayı yönetmiş, burayı Sardunya Adası karşılığında, Habsburg Hanedanlığı’na bırakmışlardır. Habsburg’lar, adayı Burbon yönetimindeki Napoli Krallığı ile 1743 yılında birleştirmişlerdir.



Asırlardır bu kadar çok istilaya maruz kalan ada halkı artık yeter demiş ve
1820-1849 yılları arasında Sicilyalılar, Burbon yönetiminden ve Napoli Krallığı’ndan bağımsız olmak için isyan etmiş, ancak başarılı olamamışlardır. 
Ada; 1860 yılında Garibaldi tarafından işgal edilerek İtalyan Birliği’ne katılmış, ancak Sicilyalılar, 1866 yılında, Palermo’da, İtalya’ya karşı isyan ederek buna tepki göstermişlerdir. Bunda da başarısız olan Sicilyalıların imdadına, İkinci Dünya harbinde adaya çıkartma yapan müttefikler yetişmiştir.Sonunda Sicilya, istediğine kavuşmuş ve 1948 yılında bölgesel özerkliği elde etmiştir. Bu gün kendi parlamentosu, yöneticileri ve dili vardır. 
Bu kısa tarih bilgisi içerisinde çok sayıda devlet tarafından defalarca istilaya uğramış bir adada; bu devletlerin arkasında bıraktıkları kültürlerin karışımından ortaya çıkan ve gözleri kamaştıran bir kültür zenginliğine sahip Sicilya. Doğa ve insan güzelliklerini de buna kattığınızda ortaya tadına doyum olmaz bir lezzet çıkıyor.Yazının başlığını okuduğunuzda aklınıza hemen bir soru gelmesi kaçınılmaz. Madem bu kadar kültür zenginliği ve görülmeye değer yer var da neden bu yazıda yalnızca Cefalu anlatılıyor? Bunun iki nedeni var. Birincisi Sicilya’da gördüğüm yerlerin tamamını bir yazıya sığdırabilmek imkansız. İkincisi, Sicilya’da Cefalu’nun en keyif aldığım ve coşku hissettim bir yer olması. Her yer çok güzel, ama Cefalu bir başka güzel. En çok onu sevdim.



Küçük bir balıkçı kasabası olan Cefalu’ya yaklaşırken çok uzak olmayan bir tepeden baktığımda son derece güzel korunmuş bir ortaçağ kasabasına geldiğimi anladım. Araçlar kasabaya alınmıyor. İyi ki de alınmıyor. Ben de, araçtan çok uzak olmayan kasaba merkezine doğru denizden biraz yüksek bir yolu takip ederek muhteşem bir manzara eşliğinde yürümeye başladım. İlk gördüğüm evlerin ortaçağdan kalma görüntüleri ve evleri birbirinin üstüne yıkılacakmış gibi duran dar Arnavut kaldırımlı sokakları, bundan sonra göreceklerimizin müjdeli habercileri idiler.Kasabaya ulaşıp kendimi onun sokaklarına attığımda ne oldu ise oldu. Dayanılmaz cazibesine kapıldım ve sokaklarında gezerken bu güzel kasabanın samimi ve cana yakın kollarına kendimi bıraktım. Trafiğe kapalı sokaklarında dolaşırken iki taraflı sıralanmış, eski görünümlü evler arasında mis kokulu çamaşırları koklayarak, rengarenk açmış begonvillerin kokusunu soluyarak, evlerden ya da kafe ve lokantalardan gelen müziğe kulak kabartarak, arada bir pencereden bana bakan ya da çamaşır asan Sicilya güzellerine el sallarken aldığım keyif anlatılmaz, yalnızca yaşanır.





Burası, Akdeniz rüzgarları ve kokusu ile gerçek Akdenizli ve Akdeniz’i yaşayan bir yer. Bu canlılığı her an hissedebiliyor ve heyecanlanıyorsunuz. Bu heyecanı ve hızla çarpan kalbimi biraz dinlendirmek için Norman Katedrali’nin hemen önündeki Doumo Meydanı’ndaki palmiyeli kafelerden birisine oturdum ve bir şeyler içtim. Bunun doğru bir tercih olduğunu daha sonra anladım. Tekrar yürümeye başladığımda tam bir ortaçağ hayatının içerisinde buldum kendimi. Her sokağına girdim. Her sokakta bir aşağı ve bir de yukarı doğru yürüdüm. Böyle yaptığımda sokak her zaman bana daha fazla ve farklı görüntü vererek çok şeyler anlatıyor. Onunla daha fazla beraber olarak daha iyi anlamaya çalışıyorum. Eğer iki defa yürüme imkanım yoksa, mümkün olduğu kadar durup geriye bakıyorum. Özellikle fotoğraf çekenler için farklı görüntüler yakalama şansı artacaktır. Emin olun size şu sokak daha güzel diyemeyeceğim. Hepsi, birbirinden farklı ve hepsi, birbirinden güzel. Kendimi bir filim setinde ve başrolde hissetmeye başladım. Eğer meydanda bir kafede oturup nefeslenmesem ve o hızla bu bölgeye girmiş olsaydım heyecanım ve kalp çırpıntılarım tepe yapardı. Sonrasını bilemem. Dönüş yolunda da aynı meydanda bir kere daha ara vererek yumuşak geçiş yapmaya çalıştım.



Ben fazla makyaj yapılmamış eski haline çok yakın, oldukça iyi korunan ve yaşayan yerleri seviyorum. Çünkü onlar daha manalı ve daha çok şey anlatıyorlar. Onları daha iyi anlıyor ve bölgeyi daha iyi değerlendiriyorum. Gerçekten Cefalu, böyle bir yer. Sıcak, sımsıcak. Restore edilmiş ya da makyaj yapılmış yerler de güzel görünümlüler, ama eksik olan bir şeyler var.

Hangi sokakta yürürseniz yürüyün sonunda denize çıkacaksınız. Limanda uzanan plajı ve kumu, Akdeniz’in en güzel yerlerinden birisi. Burada gördüğüm manzara tam kartpostallardaki gibi. Denize sıfır, ortaçağ görüntüsündeki evlerden oluşan manzaraya hayran olmamak mümkün değil. Çok usta bir ressamın elinden çıkmış yağlı boya resim gibi. Deniz kenarında banka oturup denizin dalgalarının sesi ile bu manzarayı seyretmek, tek kelime ile doyumsuz. İnsanı büyüleyen ve tarihin derinliklerine götüren, korsanlarla karşı karşıya kaldığınız halüsinasyonlar görmenize neden olabilecek bir resim bu.



Son derece şirin ve insanı büyüleyen bu güzel sahil kasabasından ayrılmak zor. Her zaman ve her yerde görülemeyecek özelliklere sahip. Ancak bu gezinin de sonuna geldim. Sicilya’da gezilecek çok güzel yerler var. Bu gezinin sonunun, diğerinin başlangıcı olduğunun bilinci içerisindeyim. Bu da içime biraz su serperken, vücudumu yeni bir heyecan dalgası sarıyor.
 Yazı ve fotoğraflar: Olay Salcan



23 Nisan 2018 Pazartesi

Buhara, Özbekistan


Tacik ve Özbeklerin yaşadığı Buhara’ya araçla, Kızılkum Çölünü geçerek gidecek ve yolum üzerindeki Amuderya (Ceyhun) Irmağını göreceğim. Buraları, tarih kitaplarında okuduğum, ancak görmeyi bile hayal edemediğim yerler. Gezip görmeye başlayıp da gezme mikrobu bize bulaşınca, gezme konusunda dayanılmaz bir arzu duyma hastalığına yakalandım. Bunun tek tedavisi de gezmek, hep gezmek. Bir yer görünce, başka yerler görme isteği ile yanıp tutuşmak ve tekrar yollara düşmek. Öyle ya evde ayaklarını uzatıp televizyonda bunları seyretmek varken buralarda ne işimiz var? Ama virüs bir kere bulaştı. Yapacak hiçbir şey yok. Gezmekten başka.
ÇÖLÜ GEÇİYORUM
Yol 450 km. ve normal şartlarda 5 saatlik yol. Ancak ben Buhara’ya geldiğimde tam 13 saat geçmişti. Çok kötü bir yol. Çoğu yeri toprak ve çukur içerisinde. Aracımız son derece iyi olmasına rağmen pek rahat bir yolculuk olmadığını belirtebilirim. Şoför çukurlara girmemek için sağ ve sol yaptığında aracın içerisinde ayakta durmayı bırakın, oturduğumuz yerde çok iyi tutunmamız gerekiyor. Yeni bir yol yapıyorlar, ama ne zaman biter belli değil. Biz, gezginiz ve her zaman şartların iyi olmayabileceğini biliyoruz. Hedefimiz, istediğimizi görmek. Bütün bunlara rağmen keyif almadığımızı söyleyemem. Yol boyunca gördüğüm yerleşim yerleri, bana Özbekistan hakkında Taşkent, Semerkant ve Buhara’dan farklı bir görüş açısı veriyor. Gördüğüm mezarlar, en çok dikkati çekenlerin başında geliyor. Toprak kazıldığında hemen su çıktığından, ölüler toprağa gömülemiyor ve toprağın üstüne konulup sanduka gibi kerpiçten mezarlar yapıyorlar. Tek tek görüntüleri pek bir şey ifade etmese de, toplu olarak çok farklı ve muhteşem görünüyorlar. Tamamen Özbekistan’a özgü bir görüntü.
Yol boyunda özellikle Amuderya ve Siriderya nehirleri üzerindeki köprüleri geçerken askeri kontrol noktaları var. Buralarda resim çekmek yasak. Bazı yerlerde de bu kontrol noktalarına rastlıyoruz, ama durdurup kontrol etmiyorlar.
Çöl daha çok bozkıra benziyor. Üzerinde saksuval denen ağaçları da görebiliyoruz. Özellikle nehir kıyısında seyrek de olsa yerleşim yerleri var.
SONUNDA BUHARA
Zerefşan nehrinin suladığı verimli bir arazide yer alan Buhara’nın adı, Farsça’da “gurur” anlamına geliyor ve bu adı da hak ediyor. Gerçekten çölün ortasında yeşillik ve tarihi değerleri ile gurur duyulacak bir şehir. Kuruluşunun 2500. yıldönümü 1997 yılında kutlanmış bu şehirdeki en önemli yapılar, 14. yüzyılda, Timuriler döneminde yapılmış. Tarihi merkezi de UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde.
Şehirde görülecek ve gezilecek yer o kadar çok ki nereden başlasam bilemiyorum. En iyisi Ark Kalesinden başlayayım. Nasıl olsa arkası gelir. 1747-1920 yıllarında hüküm süren Manghit hanedanlığı zamanında devlet yönetiminin merkezi durumunda olan Ark Kalesi içerisinde, zamanında Buhara emirinin sarayı, cami, yönetim binaları ve ceza evi bulunuyormuş. Registan Meydanı’na bakan ihtişamlı kapısının yanındaki iki kule, bu kapının görüntüsünü daha da muhteşem hale getiriyor. 1920 yılında Kızıl Ordu’nun topçu atışı ve hava saldırılarından ciddi bir şekilde hasar görmüş. İçerisinde görülecek fazla bir şey kalmamasına rağmen, kale kapı ve surları ile ihtişamını koruyor.
BİR TARİH VE KÜLTÜR MERKEZİBuhara’da ilk sıraya koyduğum ve hayranlıkla seyrettiğim, yanından ayrılamadığım eser, kesinlikle İsmail Samani Hanedanı Türbesi



Küçük ve uzaktan bakıldığında pek dikkati çekmeyen bir türbe. Ancak yanına yaklaşıp türbedeki işçiliğin inceliğini, sanatı, zeka pırıltılarını görünce gözlerime inanamıyorum. Tuğlalara bu kadar ince düşünülerek, büyük bir sanatkarlıkla olağanüstü şekiller verilmesi inanılacak gibi değil. Muhteşem, ihtişamlı, gösterişli bir sanat şaheserini seyretmenin verdiği keyfi, ancak onun yakınına gidip ona dokununca anlayabiliyoruz. Bu binayı anlayabilmek için görmek gerekir. İnsanı saran, kendine hayran bırakan, içine çeken üst düzey, soylu bir yapı. Bu binada bu üst düzey ve ender görülen sanata ulaşılırken yalnızca tuğla kullanılması, insanoğlunun ve Türklerin yaratıcılıkta ve sanatta ulaştığı noktayı göstermesi açısından önemli bir belge. 9 ve 10. yy. arasında inşa edilen bu türbe, Orta Asya’da kurutulmuş tuğladan yapılan en eski bina.
Efsaneye göre Eyüp peygamberin ziyaret ettiği Eyüp Çeşmesi Türbesi de,
görülecek yerlerden birisi. İçerisinde bulunan kuyudaki suyun hastalıklara iyi geldiğine inanılıyor.
Çatısındaki Harezm Mimarisine has koni şeklindeki kubbesi, karakteristik mimari özelliği.
Kitabesinde yazılanlara göre, 1127 yılında Karahanlılar tarafından Bako adlı bir mimara yaptırılan Kelan Minaresi, Müslümanları namaza davetin yanında, yönetimin güç ve otoritesini sembolize eden bir özelliğe sahip. Şehre gelen kervanların yollarını kolay bulması için minarenin tepesinde geceleri ateş yakılırmış. Tabanda 9 m., tepede ise 6 m. çapı ve 45.6 m. yüksekliği ile Buhara’nın sembolü haline gelmiş. Tepesine spiral şeklindeki 104 adet merdiven ile çıkılıyor.


Minarenin yanındaki Kalon Cami, bayram namazlarının kılınması için yapılmış büyük bir cami. Cami aynı anda 12.000 kişinin namaz kılabileceği büyüklükte. Dikdörtgen şeklinde inşa edilen caminin avlusunu 208 sütun üzerinde duran 288 kubbe çevreliyor.
Buhara’nın en büyük medreselerinden birisi olan Kukeltaş Medresesi, Leb-i Havuz’a bakan şekilde iki katlı ve 160 adet hücreden meydana gelmiş. Leb-i Havuz, 1620 yılında vezir Nadir Divan Bey tarafından yaptırılmış suni ve dekoratif bir havuz. Havuz, 42 m. uzunluğunda, 
36 m. genişliğinde olup derinliği yaklaşık 5 m.


Leb_i Havuz kenarındaki Nadir Divan Medresesi, ilk olarak 1622 yılında kervansaray olarak inşa edilmiş. Daha sonra İmankuli Han, kervansarayın medrese olması için gerekli talimatları vermiş. Ön yüzündeki çiniler ve kapısı üzerindeki kuş figürleri bu medreseye güzellik katmakta.


Buhara’nın merkezindeki en eski cami olan ve 12. yy.’da inşa edilen Mugak Attari Camisindeki süslü tuğla duvarcılığındaki ustalık ve eski çini işlemeciliğindeki sanat, dikkat çekecek kadar güzel.

Timur’un torunlarından Uluğ Bey tarafından inşa edilen üç medreseden birisi olan Uluğ Bey Medresesi, orijinalinde dört kubbe ve köşelerinde dört minareye sahip. Girişinde yazan “Bilgiyi öğrenme arzusu, her Müslüman erkek ve kadın için bir görevdir.” sözü Uluğ Bey’in bilime verdiği önemi göstermesi açısından son derece dikkat çekici.


Uluğ Bey Medresesi ile birlikte bir mimari bütünlük oluşturan Abbulaziz Han Medresesi , Uluğ Bey Medresesi’nin tam karşısına, 17. yüzyılın yarısında, ortası avlu, etrafında hücreler ve iki katlı olarak inşa edilmiş. Dekor olarak da Uluğ Bey Medresesi’nden daha dikkat çekici. Özellikle giriş kapısının vazo içerisinde açan çalı mozaikleri ile ihtişamlı görünüşü, insanı büyüler nitelikte.
Çok önceleri Registan Meydanı’nda sayısız güzel bina varken; bu gün sadece ayakta kalabilen Bolo Havuz Camisi . Büyüleyici güzelliği ile Merkezi Asya cami mimari tarzının klasik bir örneği. Tavan süslemelerindeki sanat ve ahşap sütunlar bu camiye farklılık ve özellik katmakta. Küçük minaresi ve havuz 1917 yılında ilave edilmiş.

Şu bir gerçek ki Buhara’da tarihi eserler kadar en çok dikkatimi çeken eser, Nasreddin Hoca’nın heykeli oluyor. Özbekler, Nasreddin Hoca’nın Özbek olduğunu iddia ederek Leb-i Havuz Meydanı’na, yani Buhara’nın tam ortasına eşeğine binmiş şekilde bir heykelini yapmışlar. Ama bu Hoca eşeğine düz binmiş, oldukça zayıf ve sportmen bir görünüşü var. Her hediyelik eşya satan dükkanda da üzerinde Nasreddin Hoca resmi olan hediyelik eşyalar satılıyor. Nasreddin Hoca’yı en az bizim kadar seviyorlar.
TİMUR’UN DOĞUM YERİ
Buhara’da gezilecek çok fazla tarihi eser var, hepsini bir seferde gezmeye zaman yetmez. Onun için sabah saatlerinde Buhara’dan ayrılmak ve Semerkant’a doğru yol almak zorundayım. Yolumun üzerindeki Timur’un doğduğu şehir olan Şehrisebz’e (Yeşil Şehir) uğruyorum. 2700 yıllık bir tarihe sahip bu şehirdeki en önemli eser, şüphesiz ki bugün yalnızca görkemli giriş kapısının duvarları duran ve Timur tarafından yaptırılıp 17. yüzyılda Buharalı Abdullah Han tarafından yıktırılan Ak Saray. Şu anda sarayın önündeki geniş meydanda Timur’un büyük bir heykeli duruyor. Heykele yüzümü döndüğümde görüntüsü, Ak Saray’ın kapısının tam ortasına düşüyor.


Diğer önemli tarihi buluntu da, Timur yaşarken kendisi tarafından yaptırılan türbesi. Yerin altında çok küçük bir alan içerisinde tek parça mermerden yapılmış bir lahitten meydana gelen son derece basit bir türbe. Merdivenlerle aşağı iniliyor. Sanki Timur’un mezarının bulunmasını önlemek maksadıyla gözlerden saklamak için yaptırılmış görüntüsü var. Ancak Timur buraya gömülmemiş. Türbesi Semerkant’ta bulunmakta.

Dorus-Siadet Türbesi’nde Timur’un iki oğlu Cihangir ve Ömer Şahların mezarları bulunmakta. Harezm usta ve mimarları tarafından yapılan bu türbe, Harezm mimari tarzının zamanımıza kadar gelen güzel bir yansıması. Kompleks içerisinde bulunan Gök Kümbet, mavi çinilerle kaplı kubbeleri ile dikkat çekici.
Şehrisebz’deki gezimi de tamamlayıp Semerkant’a doğru yola çıkıyorum. Bakalım dillere destan olan bu şehri nasıl bulacağım. Ancak daha yolum var, daha ne gibi sürprizlerle karşılaşırım bilemiyorum
Hoşça kalın.
Yazı ve fotoğraflar: Olay Salcan