13 Nisan 2018 Cuma

Yozgat'ta Bir Haftasonu

İnsana gezmek virüsü bulaştığında yer ve zaman mefhumu ortadan kalkıyor. Nereye ve ne zaman olursa olsun ama kafasına uyan olsun tamamdır. Bir geziye katılmaya karar vermenin en önemli unsurları güvenlik ve konfordur. Bunları sağlayan bir firma ile seyahat yapmanın tadına doyulmaz. 
Böyle bir turizm şirketini çok aramaya gerek yok. Gerek yurt dışında ve gerek ise yurt içerisinde defalarca beraber seyahat ettiğim Tempo Tur, bu işin doğru adresi. Uzun senelerin verdiği tecrübe, çalışanlarının profesyonelliği ve verdiği kaliteli hizmet ile alanında öne çıkan bir kuruluş.

Gezi yerlerini inceleyerek titizlikle seçmeleri, konforlu araçları ve üst düzey rehberleri ile gezilere katılan gezginlere verdikleri hizmet dikkat çekici. 
Dünya ve Anadolu’yu gezginlere tanıtma gayreti içerisinde olan Tempo tur, sınırları aşan hizmet anlayışı ve geniş gezi repertuarı ile senelerdir bıkmadan ve yorulmadan bu hizmeti sürdürmenin aşkı içerisindedir.
Durmadan yeni destinasyonlar üzerinde çalışan ve bunları büyük bir titizlikle gerçeğe dönüştüren kuruluşun bu tempo içerisinde gelecekte tüm dünyaya ve Anadolu’ya ulaşan bir gezi ağı oluşturması hayal görülmemelidir.
Ben de kuruluşa duyduğum güven içerisinde Yozgat’a yapılan geziye katıldım ve gezi sonunda umduğumun ötesinde mutlu oldum. Peki bu gezide nereleri gezdim ve neler gördüm? Bunları sizlere anlatmaya çalışacağım. 
Yozgat, birçok medeniyetlerle kucaklaşmış ve harmanlanmış bir şehir. Şehir içerisinde şehri güzelleştirmek, tarihi ve kültürel zenginlikleri ortaya çıkarmak adına oldukça ciddi çalışmalar yapılmış ve yapılmakta. Bu değerli kazanımların gerek Yozgat’a ve gerekse ülkemize olumlu yansımaları muhakkak ki olacaktır. Gördüğüm kadarı ile bu çalışmalar büyük bir gayret ve hevesle sürdürülmektedir. 
Örneğin Yozgat Belediyesi tarafından birçok tarihi konak ve ev restore ettirilmiş ve hizmete açılmıştır. Bu tarihi konak ve evler, müze, butik otel, lokanta, kafeterya, kültür sanat merkezi olarak kent kültürünün yaşatılmasına önemli katkılar sağlamakta ve kültürel hazineler olarak şehrin vazgeçilmez değerleri haline gelmektedirler. Görünüşleri ile de şehrin alışılmış görüntüsüne renk katmaktadırlar. 
Bu tarihi konaklardan birisi olan Nizamoğlu Konağı, 1985 yılından itibaren Yozgat Müzesi olarak kullanılmaktadır. Görülmeye değer bu müzede arkeolojik ve etnografik eserler bulunmakta.





Etnografik bölümde sergilenen 2800'den fazla eser arasında yöresel kıyafetler, mutfak eşyaları, kilimler, el yazmaları, ahşap malzemeler, silahlar ve halı dokumaları bulunmakta.
1640'tan fazla heykel, pişmiş toprak lahit, mezar buluntuları, tabletler, sikkeler ve mühürlerin sergilendiği  Arkeolojik bölüm de zengin bir koleksiyona sahip.
Benim en çok dikkatimi çeken ve hayranlıkla gezdiğim yapı, hiç kuşkusuz 1800 yılında inşa edilen Başçavuş Camii. Dışarıdan bakıldığında sade yapısı ile dikkatleri üzerinde toplamayan bu caminin içerisi olağanüstü. Girer girmez alışılmışın dışında, tamamen farklı bir şekilde dekore edilmiş iç mekanı ile bu cami insanı şaşırtıyor. 
İçi ince çubuklar üzerinde taşınan kubbeyi andıran bir bezeme ile bezenmiş yarım yuvarlak nişi, yanları burmalı ince sütunları ve bir vitray pencere ile taçlandırılmış mihrabı, dikkatleri üzerine çekiyor. 
Alt tavanı, alt ve üst duvarları, pencere üzerleri ve araları tamamen kalem işi nakışlarla süslü Harim, Anadolu’da bulunan klasik cami örneklerinden çok farklı. Duvarların alt kısımlarında mermer taklidi panolar, dal motiflerinin oluşturduğu baklava dilimleri içinde ufak çiçek motifleri, pano içlerinde resmedilen doğa manzaraları, kır yapıları, köşkler, çadırlar, köprüler, yel değirmenleri, dereler, çeşmeler, küçük camiler ve kepenklerini açmış dükkânlar camiye geniş ve üç boyutlu bir alan görüntüsü vererek ibadet edenlere son derece huzur verici bir ortam sağlamakta. 
Anadolu’da çok az olarak gördüğüm bu çeşit bir camiye Yozgat’ta da rastlamak olağanüstü bir durum ve son derece memnuniyet verici. Her zaman söylerim Anadolu, sürprizlerle doludur. Ben Anadolu gezilerim sırasında bu durumla hep karşı karşıya gelirim. Bu Anadolu’ya özel bir durum ve zenginliktir.
Ben geziyorum diyen her gezginin mutlak görmesi gereken bir yapı Başçavuş Camii. Bu muhteşem eseri görmek, büyük bir ayrıcalıktır. Bu ayrıcalığa da yalnızca gezenler sahip olabilir.






Yozgat’ta dikkati çeken en önemli eserlerden birisi de Çapanoğlu (Ulu) Camii’dir.
Osmanlı Devleti döneminde mimari özellikleri ve cami iç süslemeleri itibarıyla Anadolu’daki ilk Avrupai barok üslubunu yansıtması ve kendi sahasında bir ilk olması açısından son derece değerli bir yapıdır. Avrupa etkisindeki Türk mimari tarzının Anadolu’daki önemli örneklerinden birisidir.



İki ayrı tarihte inşa edilen iç ve dış cami bölümlerinden iç cami, Çapanoğlu Ahmet Paşa’nın büyük oğlu Mustafa Bey tarafından 1779 yılında; dış cami ise kardeşi Süleyman bey tarafından 1795 yılında yaptırılmıştır. 
Şehrin her yerinden görülebilecek konumda inşa edilen ve dikkatleri üzerine çeken cami, ince minaresi, yüksek kasnaklı kubbesi ve köşe kuleleri ile Yozgat’ın sembolü haline gelmeyi hak ediyor.
Caminin dekorasyonunda çoğunlukla kalem işi süslemeler kullanılmıştır. İç ve dış caminin harim duvarları, üst duvarları, kemer kavsi ve karınlarında mermer taklidi boyamalar yer almaktadır. Dış caminin ana kubbesi içinde, iç cami kubbesi ve pandantiflerinde kıvrık dallar, yapraklar, çiçek ve meyve tasvirleriyle yapılan süslemeler, camiye farklı bir görüntü vermektedir.
Dış camiden asıl harime girişteki yapının ilk taç kapısı, zengin ve görkemli bir kompozisyon oluşturmuştur. Akantus yaprakları, C ve S kıvrımları, deniz kabuğu motifleri mihrap çevresini taçlandırmaktadır. Minber ise, renkli damarlı mermerlerden, barok motiflerinin de yer aldığı çeşitli şekillerle işlenmiştir.
Yozgat’ın sahip olduğu değerleri, yalnızca bunlarla kalmıyor. Şehirden ayrılmadan önce kesme sarı taştan yapılmış tarihi Askerlik Şubesi  ve Lise binası  ile saat kulesi (10) görülmeye değer yapılar. 




Ancak yazım burada bitmiyor. En görülmesi gerek ve bu gezinin olmazsa olamazı olan tarihi eseri sona sakladım. 
Basilica Therma (Aqua Sarvenae). 


Yozgat’a 77 km. uzaklıktaki Sarıkaya’da bulunan Roma dönemine ait hamam, zamana, insan ve doğanın tahriplerine rağmen kısmen ayakta kalabilmeyi başarabilmiş ender eserlerden birisi. Antik dönemden bu günümüze yalnızca harabe olarak gelebilmiş bu muhteşem eserin, önemli kaplıca merkezi olduğu yapılan araştırmalar sonucu gün yüzüne çıkarılmıştır.
Roma Kral Kızı Hamamı diye bilinen Sarıkaya Kaplıcaları’nın dillerde dolaşan bir de peri masalı var. Bu efsaneye göre Kayseri'de oturan Roma krallarından birinin kızı, doktorların teşhis edip tedavi edemedikleri bir hastalığa yakalanır. Tedavisi bulunamayan hastalık, gün geçtikçe ilerlemekte ve kız artık yürüyemez halde gelmektedir. Kralın kulağına şimdiki Sarıkaya’nın bulunduğu yerde sıcak sudan oluşan göletteki balçık halinde çamurlu bölgenin bu çeşit hastaları iyileştirdiği haberi gelir. Tüm olanakları deneyen kral, küçük kızını son çare olarak bu sıcak suyun bulunduğu yere gönderir. Kız, bir müddet burada kalır. Gün geçtikçe kızın hastalığı iyi olmaya başlar. Sonunda tamamen iyileşir. Kral da, buraya mermerden bir havuz yaptırır, etrafı kesme büyük taşlarla çevrilir. Kısa sürede ünü dünyaya yayılan bu hamam, bir cazibe merkezi haline gelir. Bunun sonucu olarak da önceleri kimsenin olmadığı bu havuz çevresinde bir şehir oluşur. Kralın kızının adı bu yeni şehre verilir. Bu şehrin adı artık "Öper" veya "Hoperi"dir. Bu şehir, bir deprem sonucu yok olur ve sadece hamamların olduğu bölge kalır.
Burası, Sarıkaya’nın evleri arasında kaybolmuş bir yer iken kamulaştırma çalışmaları sonucunda hamamın çevresindeki binalar yıkılmış ve hamam ortaya çıkmıştır. Ancak Anadolu’nun kaçınılmaz kaderi olan kötü yapılaşma nedeni ile etrafının halihazırdaki görüntüsü hamamın muhteşem görüntüsüne olumsuz olarak yansımaktadır. Büyük bir gayret içerisinde olan yetkililerin yıkım işlemleri ve çevre düzenlemesini tamamlamalarından sonra bu eserin görüntüsünün çok daha gösterişli olacağına inanıyorum. Sabırsızlıkla bu günü bekliyorum.
Ben inanıyorum ki tüm çalışmalar tamamlandıktan ve en son hali ile ziyarete açıldıktan sonra bu eser, ören yerleri içerisinde hak ettiği yeri alacak ve ilgi odağı olacaktır. Muhakkak görülmesi gereken ve olmazsa olmaz bir eser.
Hoşça kalınız. 
Yazı: Olay Salcan
Fotoğraflar: Nazire Zeynep Oranç ve Olay Salcan

9 Nisan 2018 Pazartesi

ATA DİYARI TAŞKENT, ÖZBEKİSTAN

Dünyada birçok ülkeyi görme fırsatım olduğundan dolayı kendimi ne kadar çok mutlu hissediyorsam, Türk Devletlerini bu güne kadar görememekten de o kadar mutsuz hissediyordum. Bu eksikliği hep hissetmişimdir. Ancak sonunda şeytanın bacağını kırarak Özbekistan’a, ana yurdumuza, ata topraklarına gittim. Özbekistan’da gördüklerimi kaç yazıda anlatabileceğim hakkında hiçbir bilgim yok. Başladık bir kere; kaç yazılık bir dizi olur göreceğiz.İnsan, Özbekistan’da kendini tamamen Türkiye’de hissediyor. Türkiye’den hiç ayrılmamışsın da, oturduğun şehirden ayrılıp başka bir şehre geçici olarak gitmişsin gibi geliyor insana. Özbekistan’ın hiçbir şeyini yadırgamadım. Tarihi camiler, medreseler, hele insanlar, her şey ama her şey aşina olduklarımız. İnsanları görülmeye değer. Konuşkan, güler yüzlü, cömert, misafirperver, hoş görülü, sevecenler. Gençler, çocuklar ve özellikle kadınlar; bir anda etrafınızı sarıyorlar. Fotoğraf çektirmekten, konuşmaktan ve hatta şakalaşmaktan büyük keyif alıyorlar. Yalnızca onlar mı, bizlerde büyük keyif aldık. O kadar güzel insanlar ki, etrafımızı sardıklarında, mutluluk, neşe ve enerji oluşturuyorlar. Bazen bu güzelliğe kendimizi o kadar kaptırıyoruz ki, programı bile aksattığımız oluyor. Özellikle kadınları, bizim tam Anadolu kadınımız. Giyinişi, yürüyüşü, kendinden emin hali, asaleti ve duruşu ile aynısı. Alnını açarak baş örtüsünü bağlayış şekli de aynı. Hatta baş örtüsü öne doğru geldiğinde, avucunun içi ile başörtüsünü yukarı doğru sürerek kaldırışındaki benzerlik ve güzellik şaşırtıcı. Kendimizde olan bazı davranışları buradaki insanlarda görmek bambaşka duygu. Yani burada bizden ve kendimizden bir şeyler görmek, sahip olduklarımızın kökleri ile karşılaşmak, heyecan verici.
Özbek’lerle anlaşmak kolay. Türkçe konuşuyorlar. Ancak bizimki Türkiye Türkçesi, onlarınki Özbek Türkçesi. Rakkamlar okunuşuna varıncaya kadar aynı. İlk günler pek anlaşılmıyor, ama daha sonra kulak alışınca bir şeyler anlayabiliyoruz. Bizdeki “e”ler onlarda “a”; “v”ler “b”; “d”ler “t” okunuyor. Tabii ki Farsça’nın da etkisi var. Bazı kelimeler aynı olmasına rağmen kullanım yerleri ayrı. Örneğin “ayol” kelimesi bizde var, ama onlar ”kadın” manasında kullanıyorlar.
Binlerce yıldır, Türklük’e ve geleneklere bağlı kalmış ve yaşatmışız. Bu gün yeryüzünde hala Türk milletinin var oluşunun nedeni bu olsa gerek. 70 yıl Rusların büyük bir baskısından sonra Özbekistan’da hala bunu görebilmekten hem gurur duydum hem de gözlerim yaşardı. 
TAŞKENT
Özbekistan’da ilk durağımız Taşkent. Taşkent hava alanına girerken pasaport kontrolünden rahat bir şekilde geçiyoruz. Ancak gümrük kontrolüne geldiğimizde durum hiç de iç açıcı değil. Çok sıkıntı verici. Gelen çok kişi yok, ama Türkiye’den gelen Özbeklerin valizleri çok fazla ve büyük. Turistler ve Özbekler aynı gümrük kontrolünden geçiyorlar. Herkesin eşyaları x-ray cihazlarından geçirilerek kontrol ediliyor ve sonra Özbeklerin valizleri tek tek açılarak aranıyor. Bu da saatler alıyor. Biz hava alanında gümrükten geçmek için iki saatten fazla bekledik. Ufak ve havasız bu yerde uzun süre beklemek hiç hoş değil. Bunları okuduktan sonra sakın Özbekistan’a gitmekten vazgeçmeyin. Çünkü Özbekistan’da görecekleriniz, bunları size unutturacak kadar güzel. 2200 yıllık bir geçmişi olan Taşkent, Sovyetler Birliği zamanında Moskova, Kiev ve St. Petersburg'dan sonraki dördüncü büyük kent imiş. Günümüzde, nüfusunun yaklaşık beşte dördü Özbek olan bu kent, farklı birçok ulus yanında özellikle Rus, Tatar ve Yahudileri de barındırıyor. Düz bir arazi üzerine kurulu kent, 2,5 milyon nüfusa sahip. Taşkent, gördüğünüzde kıskanılacak kadar düzenli ve geniş yolları, büyük parkları, yüzyıllık ağaçları olan bir şehir. En güzel tarafı da, bu kadar geniş yolları olmasına rağmen araç sayısının çok az olması. Bu geniş caddelerde araç o kadar az ki, karşıdan karşıya hiç acele etmeden kolayca geçebiliyoruz. Ama parkları, inanılmaz. Ağacı sevmeyen ve gördüğü yerde kesip yerine bina yapanlar, bina ile yeşillik arasındaki büyük farkın, farkında olmayanlar olsa gerek.
Taşkent’in en güzel yeri, yerin üstünde değil, altında. Yani metrosundan bahsediyorum. Burada rayları görmesek ve arada bir tren geçmese, kendimizi ya bir sanat galerisinde ya da güzel sanatlar müzesinde sanacağız. O kadar güzel düzenlenmiş ki, duvarlara baktığımız resimlerin yarattığı sanat galerisi havasını tren sesi bozuyor. Her durak, farklı şekilde tasarlanmış ve dekore edilmiş. Örneğin; “Kozmonotlar Durağı” tam bir uzay üssü, “Pahtakâr” yani “Pamukçu Durağı” pamuk tarlaları. Bu kadar gelişmiş bir metro sistemine sahip olmasına rağmen şehrin üstündeki toplu taşıma sistemi gelişmemiş. 
İpek yolu güzergahı üzerindeki önemli yerleşim yerlerinden birisi olan Taşkent, bu zamanlarda son derece hareketli ve zengin bir görünümde imiş. Bu nedenle de şehirdeki alış veriş merkezleri, büyük mimari yapılar dikkati çekmekte. Medreseler ve camiler turkuaz renkli kubbeleri ve çinileri ile geçmişten geleceğe bir ışık gibi parlamaktalar. Özbekistan’da başarılı ve ciddi bir restorasyon çalışması sürdürülmüş. Çok sayıda tarihi eser restore edilerek kazandırılmış. Daha birçok eser, restore edilmeyi bekliyor. Özbekistan, sahip olduğu değerlerle gerçekten bir tarih ve kültür hazinesi. Görülecek çok yer var. 

XVI. yy. ikinci yarısında Abdullah Han zamanında bilim adamı ve şair olan Kulbobo Kukeltaş için yaptırılan Kukeltaş Medresesi,


                                                                                     

Keffal Şaşi Türbesi , 


İlk bölümü XV. yy’da yapılan Barak Han Medresesi, Ebul Kasım Medresesi, Kaht-ı İmam Külliyesi  görülecek yerlerin başında geliyor. 





Ancak en güzel yerlerinden birisi, Çar-su (Dört Su) dedikleri pazar yeri ve alış veriş merkezi (resim-11). Burada kadınlı ve erkekli her yaştan yöre insanlarını, yetiştirdikleri ve yaptıkları ürünlerini görme ve ülke hakkında en iyi bilgiye sahip olma şansı doğuyor. Taşkent, son derece iyi düzenlenmiş ve tertemiz kapalı pazar yerine sahip. Burada gördüğüm ve beni şaşırtan yoğurtları oldu. İlk başta bir şeye benzetemedim, sonra peynir olduklarını sandığım yoğurtları, beyaz renkte ve yaklaşık golf topu büyüklüğünde, katı olarak ve işin tuhafı bizim manav dükkanlarındaki portakallar gibi üst üste koyup satılıyor.

Hz. Osman zamanında ceylan derisine yazılmış olan Kuran-ı Kerim, görülecek önemli eserlerin başında geliyor. 
1966 yılında olan büyük depremde önemli bir zarar gören Taşkent yeniden inşa edilmiş. Bu depremde yaşananları hatırlatmak maksadıyla dikilen Deprem Anıtı, etkileyici ve hüzün verici.

Ali Şir Nevai Anıtı , Halklar Dostluğu Parkı’nın huzur veren güzelliği ve sakinliğine bir ihtişam katıyor.





Emir Timur Parkındaki Timur Heykeli  Taşkent’i gezerken gözünüze hep çarpacak kadar gösterişli. Hemen yanındaki Emir Timur Müzesi oldukça iyi bir müze.
İkinci Dünya Savaşı sırasındaki çarpışmalarda, Rus saflarında ölen 250.000 Özbek askeri için yapılan ve isimlerinin de yazılı bulunduğu anıt ile geniş bir alana yayılmış Özgürlük Meydan, görülmeye değer.



Ancak, Taşkent’te dolaşırken hep birinden çıkıp diğerine girilecek ve içerisinde dolaşırken keyif alınacak, biz de olmayan, gürültülü ve stresli ortamda biraz kafamızı dinleyebileceğiniz o güzel parklarını dolaşın. Ben dolaşırken çok keyif aldım.

Yazı ve fotoğraflar: Olay SALCAN


19 Mart 2018 Pazartesi

Hipnotik Tulum

Meksika ile ilk tanışmam iki sene kadar önce Tulum ile olmuştu. İlk Meksika seyahati yapanların rotası genellikle Cancun ya da Meksiko City ile başlar, ancak gerçekleştireceğim Meksika seyahati öncesi gördüğüm fotoğraflardan taşan özgür ruhlu atmosferinden dolayı rotanın başlangıcına Tulum’u koymuş, oradan da Yucatan Yarımadası’nın doğal güzelliklerine, kolonyal şehirlerine ve Maya kalıntılarına kendimi bırakmıştım.Meksika, her seyahatte ayrı bir bölgesini keşfetmeye zamanın ancak yeteceği kadar farklı dokulu şehirlere ve ‘Pueblos Magicos’lara sahip. Pueblos Magicos, Meksika Turizm Bakanlığı’nın yerel dokuya sahip şehirleri koruma altına aldığı ve turizmi destekleme amaçlı gerçekleştirdiği bir proje. Bu ünvanı almak için bir takım özelliklere sahip olmak ya da bir takım şartları yerine getirip bunların sürekliliğini sağlamak gerekiyor. Şu ana kadar Meksika’da ‘Pueblos Magicos’ ünvanını taşıyan ve gerçekten de dokusu, mutfağı, el işi sanatları gibi bir ya da birçok yönüyle son derece özel, pek çok şehri görme şansım oldu.

Tulum’a Varış
Tulum’a ikinci varışım da yine karanlıkta oluyor. Geceyi geçirdikten sonra sabah ilk işim bisiklet kiralamak. Araba da pekala kiralanabilir, ancak asıl derdim bisikletli bir hafta geçirmek. Çünkü Tulum denilince aklıma, bisikleti ağaca bağlayıp istediğim yerden denize girme, sonra kilometrelerce uzanan sahil boyunca bisiklet sürerek istediğim yerde güneşi batırma özgürlüğü geliyor.
Bisikletli ikinci günümde inen lastiğe birkaç benzincide basılan hava çözüm olmayınca ara sokaktaki bir bisiklet tamircisinde alıyorum soluğu. Bisikletçi lastiği tamir ederken Tulum’un ‘Pueblos Magicos’ olması dolayısıyla devletin çok fazla vergi aldığından dem vuruyor. Kırık dökük İspanyolcamla ben de yolların bozukluğundan ve yeterli hizmetin verilmemiş olduğundan bahsederek onu destekliyorum.
Bisikletin lastiği tamir olunca sahile doğru yaklaşık yarım saat kadar pedal çeviriyorum. Merak edenler için, burada ‘downtown’ ve sahil kısmı olmak üzere iki farklı Tulum var. Her ikisinin de kendine has ortamları ve keyifli noktaları bulunuyor. Muhteşem tonlarına doyamadığım sahili, bembeyaz kumları, eco-hotelleri, bitki örtüsü ve Maya antik kentinin okyanusun turkuazdan yeşile geçen tonlarına hakim görüntüsüyle insanın aklını başından alıp doğayla bir olan özüne dönmesine ve bir daha şehre ayak basmak istememesine yol açıyor. En azından benim bünyemdeki etkileri böyle. Doğa her yerde olduğu gibi, insan müdahale etmediği sürece muhteşem. Dolayısıyla Tulum, doğanın cömertliği sayesinde ‘Pueblos Magicos’ sıfatını hak etmiş diye düşünmeden edemiyorum.Un gibi yumuşacık kumlardan tepemizde uçuşan ve hayatımda ilk defa gördüğüm kuş çeşitlerine, eco-lodge ve otellerin birbirinden bohem & chic atmosferine, herkesin kendi havasında olmasına, kimsenin ‘otel müşterisi değilseniz’ ile başlayan cümleler kurarak kapıda ya da plaj tarafında dikilmemesine, eşsiz günbatımlarına ve karanlığın içinden geçerken göz kırpan ateş böceklerine hayranım sanırım. Tüm bunlar benim için Tulum’u iki sene içinde ikinci defa gittiğim ve daha sık gitmeyi düşlediğim bir yer haline dönüştürdü.

Sakin Tulum’un Sakinleri
Sırt çantalı gezginler, Tulum’a yerleşen yabancılar, bu yabancıların işlettiği kafeler, bahçe içinde yer alan butik oteller, restoranlar, tüm bu özgür ve bohem havayı oluşturuyor. Tulum’da bu defa kaldığım glamping’de her sabah 8’de gelip bir saat yoga yaptıran yoga eğitmeni de yabancı, bisikletiyle derse gelen kız da… Yoga ile genellikle başa baş giden vegan, vejetaryen yemekler ve mekanlar da Meksika’nın adeta milli yemeği olan taco kadar yaygın. Ayrıca taze deniz ürünleri ve özellikle ‘ceviche’ burada bir başka lezzetli.
Tulum’da günleri bilgisayar ekranı veya seyahat acentesi broşüründe yer alan fotoğraflar tadındaki, palmiyelerle dolu bembeyaz uzun kumsallarda geçirmek, kuşların sesini dinlemek ve birbirinden lezzetli taze meyvelerle yapılan ‘margarita’ları hayatın tüm ağırlığına karşı ‘hafifleyerek’ içmek, tüm bünyelere iyi gelecek türden.
Bugünlerde okuyup da sevdiğim bir söz var, “Dünyanın acısı kalbimizi delip geçer ama hayatta olmanın güzelliğini asla unutmayız”. Tulum işte tam da ‘iyi ki hayattayım’ dedirten yerlerden…
Ulaşım Önerileri
Tulum’a en yakın havaalanı 2 saat mesafedeki Cancun. Türkiye’den henüz Meksika’ya direk uçuş bulunmadığından Meksiko City veya Cancun’a KLM, Air France, Lufthansa gibi havayolları ile Avrupa üzerinden aktarmalı gitmek mümkün. Meksiko City ile Cancun arasında çeşitli havayolu şirketlerinin uçuşları bulunuyor. Cancun Havaalanı’na indikten sonra da araba kiralayarak veya terminalin çıkışındaki otobüslerle Tulum’a gidebilirsiniz.
Ne Zaman Gitmeli?
Tulum’un en ideal ayları Kasım ile Nisan arası, çünkü Nisan ayı sonrasında kasırga ve yağış dönemi başlıyor.
Konaklama & Otel Önerileri
Plajda konaklamak başlı başına romantik ve doğayla iç içe bir deneyim. Elbette ‘downtown’ konaklamasına göre fiyatlar daha yüksek. Merkezde kalıp akşam pek çok farklı restoran alternatifine ve barlara yürüme mesafesinde olup, gündüzleri de bisiklet, taksi veya dolmuş seçeneği ile sahile gidebilirsiniz. Tulum’un tadını çıkarmak tamamen kişilerin tercihlerine bağlı. Konfor sınırlarına göre birbirinden farklı alternatifler bulunuyor. Tulum’dan mutsuz döneni şimdiye kadar okuduğum blog ve forumlarda görmedim.
Instagram fenomenleri Tulum’dan fotoğraf paylaşacaksa bu genellikle Azulik Tulum’dan oluyor. Oda fiyatları yüksek ancak sezona göre daha makul rakamlar yakalayıp odanızın renkli seramikle kaplı mini havuzlarında, siz de okyanusa doğru ‘instagrammer’ pozları verebilirsiniz. Ayrıca burada konaklamanız şart değil, plajında kişi başı 40 dolar harcayarak günü geçirmeniz mümkün. Ancak Tulum’da Azulik dışında hemen hiçbir yerin böyle bir koşulu bulunmuyor. Tulum, istediğiniz her yerden ve her otelin kumsalından denize girme özgürlüğünü sağlayan bir yer. Ancak çoğu otelin şezlong veya lounge’larını kullanmanız durumunda sipariş vermeniz söz konusu ki zaten gün boyu mutlaka bir şeyler tüketiyor olacağınız için bu rakama rahatlıkla ulaşılıyor.
Plaj Otelleri
Coco Tulum bohem & chic atmosferi ve göz alıcı kumsalıyla konaklamasanız bile mutlaka zaman geçirilmesi gereken yerler arasında. Ayrıca downtown’da daha makul oda fiyatları olan diğer oteli bulunuyor.
Diamente K, okyanusun seslerini dinlemek ve kendinizle baş başa kalmak için ideal bir adres. Bungalow şeklinde odaları ve Uzakdoğu stilinden ilham alan bir atmosferi var.
Papaya Playa, Tulum’un bir diğer ‘in’ adresi, ünlü dolunay partileri burada düzenleniyor.
Zamas, Hemingway, Nomade de diğer romantik ve bohem adresler arasında. Tulum’u nasıl yaşayacağınız tamamen size kalmış. Eco-lodge, butik otel, çadır… Herkesin kendine göre bir Tulum’u olduğu kesin.
Downtown Butik Otelleri
Tulum’da çok katlı bir yapıya ve büyük otellere rastlamak neyse ki mümkün değil. Dolayısıyla burada butik otellerde konaklayabilirsiniz.
Harmony Glamping, hem oda alternatifleri hem de bahçe içinde yer alan konforlu çadırlarda konaklama alternatifi sunuyor. Bu kendine özgü konaklama için ayrıca belirtmek istediğim bir adres daha var: bahçesinde yer alan Flow adlı restoran. Burası kahvaltı ve akşam yemeği için hem Lübnan, İsrail mutfağı sevenler hem de vejetaryenler için muhteşem bir adres.
Villa Geminis’te her biri farklı, ünlü bir ressamın teması ile döşenmiş odalar ve sevimli bir avlu bulunuyor.
Ayrıca, Live Tulum, Huitzical, Coco Tulum, Ginger diğer keyifli adresler arasında.
Günübirlik Rotalar
Merkezde yer alan otobüs terminalinden Yucatan Yarımadası’nın en güzel şehirlerinden Valladolid’e, Dünyanın Yeni Yedi Harikası arasında yer alan ve en büyük Maya Tapınağı olan Chichen Itza’ya, Maya arkeolojik kalıntılarının bulunduğu Coba’ya günübirlik geziler yapabilirsiniz.
Yazı: Seçil Sağlam

13 Mart 2018 Salı

PERU, LİMA ''ÇOK KONUŞAN ŞEHİR''

Yazının başlığını okuduğunuzda size oldukça tuhaf gelmiştir. Nereden çıktı bu çok konuşan şehir tanımlaması diye aklınıza ister istemez bu soru takılmıştır. Kısaca anlatayım. Tabii ki Lima isminin de, bir hikayesi var. 15. yy. İnka medeniyetinin varlığından bile önceki zamanlarda, Lima şehrinin bulunduğu bölgede, yerli halk için oldukça kutsal sayılan bir kâhin yaşamaktaymış. Bu kahin de çok konuşkan biri olsa gerek ki bölgeye de bu yüzden yerlilerce, “konuşan kişi” anlamına gelen Limaç adı verilmiş. Yani İnkalar, böyle bir ismi uygun görmüşler. Sonunda hikaye bu, isteyen inanır isteyen inanmaz. “Limaç” ismi, İspanyollar tarafından da sevilmemiş ki “Lima” olarak değiştirilmiş. 




Peru’nun şanlı fatihi Francisco Pizarro, İspanya’nın adına başkent olacak yeni bir şehir kurmaya karar verir. İlk aklına gelen Jaupa ya da San Gallan’dır. Her ikisini de uygun bulmaz. Sonunda sırtını Ant Dağları’na dayayan ve Pasifik Okyanusu’nun engin maviliklerine bakan Rimac Nehri vadisinde kurmaya karar verir. Tarih 06 Ocak 1535. Şehre de Krallar Şehri denir. Şehrin bu günkü konumu itibari ile son derece uygun bir yer seçildiğini anlamak mümkün. Çünkü yüksek dağlarla çevrili olması savunulmasını kolaylaştırıyor, dağlardan gelen su kaynakları şehrin su ihtiyacını karşılıyor ve okyanus kenarında olması da onun aynı zamanda bir liman şehri olmasına imkan sağlıyor. Ayrıca önemli şehirlere benzer uzaklıkta olması da ulaşımı kolaylaştırıyor.





Pizarro’nun ince eleyip sık dokuyarak temellerini attığı Lima, bu gün görülmeye değer bir şehir. Ayrıca şehircilik mimari planlaması açısından son derece başarılı. Bir dama tahtası şeklinde bir birini doksan derece kesen cadde ve sokakları ile dikkati çekiyor. 1988 yılında da Unesco Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilen Lima'nın geleneksel mimari tarzı göz alıcı.
Şehri gezdiğimizde üç farklı görüntü ile karşılaşıyoruz. Birincisi, lüks lokanta ve barların bulunduğu, şehrin en lüks yeri Miraflores. İkincisi, sömürge binalarının bulunduğu tarihi bölgesi. Üçüncüsü ise fakir halkın yaşadığı, Barriada diye adlandırılan gecekondular.
Izgara şeklinde birbirini dik kesen cadde ve sokaklarından yürüyerek ünlü Plaza Mayor meydanına doğru ilerlerken etrafımızı saran geleneksel İspanyol mimarisi tarzındaki yapılar, şehre tarihi ve güzel bir görüntü veriyor. Özellikle Endülüs mimarisinin etkisini gördüğümüz kapalı balkonlu binalardaki tahta oymacılığı, görsel bir şölen. Meydan ise, oldukça güzel ve geniş. Ortasındaki bronzdan yapılmış gösterişli çeşmenin etrafındaki Hükümet Sarayı, Katedral ve Belediye Sarayı tüm muhteşem görüntüleri ile meydanın vazgeçilmez birer değeri olmuşlar. Meydanın ortasındaki Antonio de Rivas tarafından yapılmış son derece alımlı çeşmenin üstüne işlenmiş Kont Salvatierra ve İspanyol kraliyet aileleri armalarının, çeşmenin kalitesi ve görüntüsüne olumlu katkıları var.

Ne ilginçtir ki Pizarro, 26 Haziran 1541 tarihinde bu meydandaki sarayında vurularak öldürülmüştür. Mezarı katedralin içinde bulunmaktadır. Katedralin önünde bulunan Pizarro anıtı, 18 Ocak 1935 yılında Peru’nun kurtuluş kutlamaları için dikilmiştir. Her yıl bu tarihte de halk dans ve törenlerle bu günü kutluyor. İnanılacak gibi değil. Vatanları, hayatları ve sahip oldukları her şeyi kaybettikleri bu istila gününü Peru halkı, kurtuluş günü olarak kutluyor. Sömürgeciliğin ne kadar tehlikeli ve acımasız boyuta gelebileceğinin çarpıcı bir örneği.




Kolonyal dönem mimarisinin en güzel örneklerini gördüğümüz Lima, gerçekten iyi korunmuş. Burada her İspanyol kolonisinde gördüğümüz üzere şehrin merkezi, Plaza de Armas. Buradaki Plaza de Armas, şimdiye kadar gördüklerimizden daha gösterişli. Katedral ise, meydanın vaz geçilmez klasiklerinden. 1600 yılında inşa edilen Pizarro’nun sarayı olarak da bilinen Hükümet Sarayı, meydanın göz alıcı binalarından. Endülüs tarzı balkon ve cumbalarının kendisine farklı katkıları ile Aliağa binası meydanın bir başka süsü.
Şehrin diğer ünlü bir meydanı ise, San Martin Meydanı. Meydan Peru’nun bağımsızlığının anısına 1921 yılında yapılmış . Etrafı barok tarzı binalarla çevrili meydanın ortasında Lima’yı İspanyollardan kurtaran General Jose de San Martin’in heykeli bulunuyor. 
Lima’da görülecek önemli eserlerden birisi de, 17. yüzyılının Barok tarzı en güzel yapılarından birisi olduğu kabul edilen San Francisco Kilisesi. Bu kilisenin en önemli bölümü, içerisinde Peru tarihini anlatan 25.000 adet eski kitap bulunan kütüphanesi. Ancak eski dilde yazılan bu kitaplar, rutubetten dokunulamaz duruma gelmişler.
Lima'da yaşayan halk iki sınıfa ayrılıyor: Varlıklı kesim genellikle İspanyol kökenli. İspanyol ve yerli karışımı Mestizolar ise çok yoksul. 


Ekvator’a yakınlığına rağmen soğuk su akıntısı olan Humboldt Akıntısı'nın etkisiyle serin bir iklim hakim, nem oranı da yüksek. Aldığı göçlerle artan nüfusun beraberinde getirdiği konut sorunu, ciddi boyutlara ulaşmış. Bugün göz alabildiğince uzanan gecekondu mahalleleri ve kale duvarları gibi yüksek duvarlarla çevrili evlerde lüks içinde yaşayan varlıklı kimselerin oturduğu bölgeler dikkat çeken farklılıklar. 

PERU İÇECEKLERİ
Peru’nun milli içeceği, Pisco’da yetiştirilen üzümün toprak testilerde fermente edilerek üretilen ve gerçekte bir brendi türü olan Pisco Sour’dur. Bu içki, 1928 yılında ilk olarak Lima’daki Morris Bar’da denenmiş. Bu bar hala işletiliyor ve Plaza de Armas’a çok yakın bir sokakta hizmet veriyor. Büyük bir ihtimalle önünden geçeceksiniz. Kaçırmamanızı öneririm. 
Bir diğer içki de, mayalanmış mısır suyundan elde edilen Chicha’dır. Siyah mısır suyundan yapılan alkolsüz Chicha Morada’nın tadı güzeldir.
Diğer popüler bir içecek, gazoz benzeri limonlu İnka Cola’dır. Satışları ülkede Coca Cola’nın önüne geçince Coca Cola da çareyi İnka Cola’yı satın almakta bulmuş.
Saygılarımla.
olay.salcan@gmail.com
www.olaysalcan.com

6 Mart 2018 Salı

PERU, TİTİKAKA GÖLÜ

Batı kıyısı Peru'ya, doğu kıyısı ise Bolivya'ya ait Titikaka Gölü, 8.288 kilometrekarelik bir alanı kaplar. Deniz seviyesinden yüksekliği 3.810 metre olup 194 km, uzunluğa ve 65 km genişliğe sahiptir. Titikaka Gölü, dünyada ticari gemilerin çalıştığı, en yüksek rakımlı göldür. Ortalama derinliği 140-180 m., en derin yeri de 280m.dir. Yirmi beşten fazla akarsu bu göle dökülüyor. İnka kültürünün izlerini barındıran Güneş Adası (Isla del Sol) dahil irili ufaklı birçok adacığı barındırır. Adalarda ve civarda yaşayan halk için gölde yapılan balıkçılık önemli bir geçim kaynağıdır.
Yeri gelmişken; gezerken nelerle karşılaşacağınızın güzel örneklerinden birisi, Titikaka gölü. Neden mi? İsrail’deki Lut Gölü, deniz seviyesinin 395 altında iken; Titikaka gölü, deniz seviyesinin 3.810 üstünde yer alıyor. Aralarındaki fark, 4205 m. Peki ne farkı varmış diye bir soru soracak gibisiniz. Cevabını yerinde gidip görmenin keyfine diyecek yok. 
Gölün Peru tarafında Keçhualar, Bolivya tarafında ise Aymaralar, yaşamlarını geleneksel tarzlarında devam ettiriyorlar. Peru’da daha ağırlıklı olarak hissedilmesine rağmen Bolivya’da da turizm, ciddi bir gelir kaynağı olmuş. Bu da, yaşamlarını kaçınılmaz bir şekilde etkilemiş durumda. Geleneksel yapılarının turizm etkisi ile gittikçe bir gösteriye dönüştüğü belli olmakla birlikte tabiilik, yine de ağır basıyor. Yakın bir zamanda bununda tamamen gösteriye dönüşmesinden endişeliyim. Bu doğallık bozulmadan bu ülkeleri gezmenin önemi büyük. Benden söylemesi.
Bu yazımda sizlere Titikaka Gölü'nün Peru tarafındaki Uros ve Taquila adalarını ve Bolivya tarafındaki Güneş adasını anlatmaya çalışacağım.
UROS ADASI
Gölde bulunan 41 adanın 25’inde insanlar yaşıyor. Yaşam olan en ilginç ada, hiç şüphesiz Uros adası. Burada yaşayanlar, Uro kabilesi halkı. Eski dönemlerde savaşçı İnkalardan korunmak maksadıyla bu adayı yapmışlar. Dönemimizde kendilerine yapılan karada yerleşme tekliflerini kabul etmedikleri için geleneksel yaşantılarını hiç bozulmadan sürdürüyorlar. Bu adanın diğer adalardan farkı, tamamının totora denilen sazlardan yapılmış olması. Yani insan yapımı. Buraya Uros adası demekten daha çok Uros adaları demek daha doğru olur. Çünkü sorduğumuzda birbirinden ayrı sazdan yapılmış 75 ada olduğunu söylediler. Bu sayı zamanla azalıyor ya da çoğalıyor. 





Puno’dan oldukça süratli ve rahat teknelerle Uros adalarına gidiliyor. Burada gölün derinliği, 2 metreye kadar düşüyor. Yöresel rengarenk kıyafetleri içerisinde bulunan yerli adalılar bizleri karşılıyorlar. Hiç toprak görmüyoruz. Burada toprak saz, evler saz, tekneler saz. İşin daha da garibi bu sazlar şeker kamışı gibi yenilebiliyor. Yenilebilen bölümüne çulyo deniyor. Tatmadan edemedik. Kısaca sazdan bir dünya. Tekneden inip sazdan toprağa basmak değişik bir duygu. Ayaklarımız ağırlığımız nedeni ile yumuşak saza gömülüyor ve ada da sallanıyor. Son derece farklı ve değişik bir duygu. İlk başlarda garip geliyor, ama sonra alışıyor insan. Bize adaları, evleri ve tekneleri nasıl yaptıklarını ve yaşamlarını anlatıyorlar. Sazların sık sık değişmesi gerekiyor. Bize son derece cazip ve eğlenceli gelen bu yaşam, ne kadar alışmış olsalar da onlar için de zor görünüyor. Gezilerim içerisinde gördüğüm en enteresan yerlerden birisi.



Taşımacılıkta kullanılan tekneleri, sazdan yapılmış görüntüleri ile çok güzel. Katamaran gibi iki gövdesi var. İki gövdenin birleştiği bölgeye de yolcuların oturma yerleri konmuş. Tamamen insan gücü ile hareket ediyor. Bu teknelerden birisi ile yaptığımız gezintide etrafı daha iyi görme fırsatımız oluyor. Yerli halkın kendilerinin yaparak sattıkları geleneksel el sanatları, son derece kaliteli ve makul fiyatta.
TAQUILA ADASI



Puno’ya 45 km. uzaklıkta ve üzerinde 2.000 kişi yaşayan adaya gelip iskeleye yanaştıktan sonra yerleşim yeri olan bölgeye ulaşabilmek için dik yokuşu tırmanmak zorundayız. Bu da oldukça zor bir durum. Tikikaka, gölü zaten 3800 m. yüksekte; bir de buna yukarı doğru tırmanma eklenince nefes darlığı artacaktır. Bu nedenle acele etmemek ve dinlene dinlene tepeye ulaşmak en uygunu. Ama adalılar son derece rahat. Burada dikkatimi çeken, adalıların karşılaştıklarında merhaba dercesine birbirlerine coca yapraklarını ikram etmeleri.



Geleneklerine bağlı bir topluluk. Evlenmek isteyenler istedikleri zamanda evlenemiyorlar. Üç yıllık bir deneme sürecinden geçiriliyorlar. Başarılı olanların tamamı, ayni gün ada meydanında hep beraber evleniyorlar. Evlenme töreninde gelin, kendi saçından ördüğü kuşağı damada hediye ediyor. Damat da, deneme süreci olan 3 yıl içerisinde hiç kesmeden uzattığı saçından yaptığı şapkayı geline armağan olarak veriyor. 
Bu adanın göze hoş ve değişik gelen en çarpıcı geleneği erkeklerin örgü örmeleri. Enteresan değil mi?
Adada polis ve yargıç yok. Her pazar günü kasaba meydanında liderler ve anlaşmazlığı olanlar toplanıyor. Sorunlar kendi aralarında meydanda çözülüyor. Ayrıca adada taşıt ve yük hayvanı yok. Taşınacak eşyalar sırayla ada halkı tarafından taşınıyor.
Keçuva dili konuşulan adada organik tarım yapılmakta. Dışardan atanarak burada çalışan bir yönetici de yok. Ada halkı her yıl kasım ayında meydanda toplanıp ellerini kaldırarak ada yöneticilerini seçiyorlar. Tamamen kapalı bir toplum olarak geleneklerine sıkı sıkıya bağlı bir şekilde yaşamlarını sürdüren bu adadaki insan ve doğa beraberliğinin uyumu müthiş.
GÜNEŞ ADASI (ISLA DEL SOL)
Güneş adası, Titikaka gölünün Bolivya tarafında kalıyor. Bu nedenle de adaya gitmek için Peru’dan Bolivya’ya geçmeniz ve şirin bir kasaba olan Copacabana’ya ulaşmanız gerekecektir. Adaya buradan kalkan bir katamaranla gidiliyor. Yakınlarına gelince de totoradan yapılmış bir tekneye binilip adaya ulaşılıyor. Adadan Bolivya’yı anlattığım yazıda bahsetmem konusunda tereddütlerimden sonra, bu yazımda anlatmamın daha uygun olacağına karar verdim. Çünkü bu yazımın konusu, Titikaka gölü idi. Ada da bu gölün içinde bulunuyordu. Güneş adasını ayrı bir yazının içinde anlatırsam gölün bütünlüğünü de bozmuş olurum diye düşündüm. Bence bu ada hakkında da sizlere bilgi vermek önemli. 
Ada, İnka medeniyeti açısından önem arz ediyor. Çünkü efsaneye göre İnka medeniyeti bu adada oluşuyor.


İnkaların en önemli tanrısı olan Güneş tanrısı İnti, bu adada da doğuyor. Onun çocukları olan Manco Capac ve kızkardeşi Mama Ocllo’yu adada bir kayanın üzerine bırakıyor. İki kardeş birleşiyor ve çoğalıyorlar. Diğer bir efsaneye göre, İnka mitolojisinde yerin altı, yerin üstü ve gökler olmak üzere üç katman vardır. Güneş tanrısının çocuklarından Manco Capac ve kardeşi Mama Ocllo yerin altındaki bu gizli şehirden çıkıp Titicaca gölünün içindeki güneş adasına ayak basarlar ve böylece güneşin çocukları İnka’lar dünyasına girmiş olurlar. 
Sazdan yapılmış tekneler ile adaya ulaştığımızda bizi tepeye dik bir şekilde tırmanan çok sayıda merdiven karşılıyor. Burada dikkat edilecek en önemli konu hiç şüphesiz nefes darlığına meydan vermemek. Ancak artık biliyoruz. Acele etmek yok. Dinlene dinlene yukarı çıkacağız. Görülecekler orada.
Yukarı tırmandığımızda gördüğümüz nefes kesecek kadar güzel manzara, bizi hemen etkisi altına alıyor. Bu manzaraya yerel kıyafetleri içerisindeki kadınlar ile alpaga ve lamalar, ayrı bir güzellik katıyorlar.Adanın yüksek noktasına ulaştığımızda bir sürprizle karşılaşıyoruz. Bir Şaman ayini. Kırmızı kıyafetleri içinde denize sırtını vererek oturan Şaman rahibin ayinine tanık olacağız. Ayinden önce avuçlarımızı açıyoruz. O da avuçlarımıza daha evvel okunmuş sudan birkaç damla döküyor ve sonra yerine geçip ayinine başlıyor. Bilemediğimiz ve anlayamadığımız töreni tamamlıyor. Ayinin sonunda kötü ruhların yok edildiği ve korunduğumuz söyleniyor. Benim bu ayinden aklımda kalan, denizin maviliği ve Şaman rahibin kırmızı elbiselerinin birlikte ortaya koyduğu kontrast içindeki görüntü.

Daha sonra İnka ve Aymara medeniyetlerinden örneklerin sergilendiği küçük ama çok şirin bir müzeyi ziyaret ediyoruz. Aymara kültüründeki ölüm sonrası yaşam inancından dolayı ölülerini ana rahmi pozisyonunda mumyaladıklarına şahit oluyoruz. Müzede bazı kafatasları görüyoruz. Enteresan olan bu kafataslarının sıkıştırılarak deformasyona uğramış olmaları. İnkalar'da uzun, yassı kafalar asalet sembolü. Bu nedenle de çocukların kafaları, doğumlarıyla beraber deformasyon işlemine tabi tutuluyor. Gerek ana rahmi pozisyonu ve gerek ise kafa deformasyon işlemine eski Anadolu medeniyetlerinde de rastlanması sadece bir rastlantı mıdır? Ne dersiniz?

Saygılarımla.

olay.salcan@gmail.com
www.olaysalcan.com

5 Mart 2018 Pazartesi

PERU, CUSCO

1781 yılında yaşanan uzun kuraklığın neden olduğu sıkıntılar yetmezmiş gibi İspanyollara karşı büyük bir direniş gösteren yerli Tupac Amaru İspanyollar tarafından yakalanır. Önce ailesi ve yakınları idam edilen Tupac, dört farklı istikamete koşmaya hazır atlara bacak ve kollarından bağlanır ve aynı anda koşmaya başlayan atlar tarafından parçalara ayrılarak infaz edilir. Tam bu anda da uzun zamandan beri kuraklık yaşayan ülkede şiddetli bir yağmur yağmaya başlar. Bu nedenle de yağmurun, Tupac Amaru’nun başka bir bedende dünyaya dönen ruhunun sesi olduğuna inanılır.
İnkalar tarihinde yaşanan bu trajediye şahit olmuş şehrin adı Cusco. Bir zamanlar başkentlik yapmış bu tarihi şehrin kendisi ve çevresi, İnka medeniyetinin örneklerine sahip olması açısından Peru’da özel bir yere sahip. 
Şehir, son derece yüksek bir alana yerleşmiş. Cusco’nun merkezi olan Plaza de Armas’ın 3.460 metre yüksekliğinde olduğunu belirtmek şehrin yüksekliği hakkında net bir fikir verecektir. Genelde Peru’daki geziler yüksek irtifada yapıldığından ve bizim gibi olanların vücut yapıları da buna uygun olmadığından nefes darlığı çekilmesi normal. Bu maksatla Peru’da birçok yerde oksijen maskesi satıyorlar. Otellere geldiğimizde bizi coca çayı ile karşılıyorlar. Yerel halk coca yapraklarını çiğniyor. Ayrıca cocalı şekerlemeler de yapmışlar. Coca bitkisinin nefes darlığına yararı dokunduğuna inanılıyor. Ancak bağımlılık yaptığı da kaçınılmaz bir gerçek. Peru’da gezerken yüksek yerlerde hissedilen nefes darlığına karşı alınacak en etkili önlem, katiyetle yavaş hareket edilmesi. Gerçekten çok etkili oluyor. İki gün sonrada vücut buna alışıyor. Yine de gezinin devamı süresince yavaş hareket etmekte fayda var.
Yaptığım tüm uçak yolculuklarında hava alanlarına uçaklar inmek için alçalırlar. Cusco bunların istisnası. Çünkü uçak, Cusco hava alanına inmek için alçalmıyor, aksine daha da yükseliyor, yükseliyor ve piste tekerleklerini koyuyor. Enteresan ve Cusco’ya özel bir durum. Uçak, yükselirken de dağların arasından zikzak çizerek görülmeye değer vahşi bir manzara eşliğinde uçuyor. Cusco’yu özel yapanlardan birisi de doğal yapısı. 12 dağ ile çevrelenmiş bir ovaya kurulmuş olan Cusco’ya kainata açılan kapı diyorlar. Cusco, göbek deliği manasına geliyor. Gerçekte Keçuva dilinde Qosqo olan ismi İspanyollar tarafından Cusco olarak değiştirilmiştir. Cuzco, 1983 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilmiş.

PLAZA DE ARMAS
Cusco’nun ana meydanı hiç kuşkusuz Plaza de Armas. Amerika kıtasını istila eden İspanyolların alışılmış mimari tarzı. Biz de her gittiğimiz yerde bunu görmeyi yadırgamaz olduk. Tabii ki meydanın olmazsa olmazlarından olan katedral, en görkemli yapı. Bu ikili her gittiğimiz şehirde karşımıza çıkıyor. Yarım milyona yaklaşan nüfusu olan şehirde birçok kilise bulunuyor. Atalarının dinini bırakan Perulular, bugün son derece dindar Katolikler.
İspanyollara karşı direnişte bulunan Tupac Amaru’n burada idam edilmesinden dolayı halk tarafından meydana Plaza Huacaypata yani Gözyaşı Meydanı da deniliyor. Bu gün restoran, kafe ve hatıra eşya satan dükkanları ile meydan, şehrin bir eğlence ve cazibe merkezi.
Meydandaki dikkati çeken binalar, 16.yy.da inşa edilmiş katedral ile 17.yy.da Huayna Capac’ın sarayı üzerine yapılmış Cizvit kilisesi. Katedralin içinde üç kilise yan yana olup ağaç işçiliği dikkat çekici. Yapımı 97 yıl süren katedralin mihrabını süslemek için 1200 ton gümüş kullanılmış. Şapellerin birisinde bulunan resimde İsa siyahi olarak gösterilmiş. Depremlerin prensi olan İsa heykelinin giysileri, her perşembe günü değiştirilmekte. Katedralin yüksek duvarları: Cusquena okulu ressamlarının en iyi resimlerinden örnekleri içermekte. Bunlara ait 400 tablo arasında öne çıkan: Marcos Zapata tarafından yapılan “Son Akşam Yemeği” tablosu. Sacrist bölümünde: “Van Dyke” tarafından yapılmış “çarmıha gerilme” resmi, ilgi çekenlerden.

GÜNEŞ TAPINAĞI (KORICANCHA)
İnkalar, altının güneşin alın teri, gümüşün de ayın gözyaşı olduğuna inanırlardı. İspanyollar, ise her ikisine sahip olmanın zenginlik olduğunu kabul ederlerdi. İspanyollar alıp memleketlerine göndermeden önce Altın Kale manasına gelen Koricancha’nın duvarları, altın ve gümüş; tavanları, renkli tüylerle kaplı imiş. O zamanlar altın ve gümüş bol. Bu gün de Peru, altın üreticisi olarak dünyada yedinci, gümüş üreticisi olarak dördüncü sırada. Bu tapınak, İspanyol kayıtlarına göre, Güney Amerika’nın en önemli tapınağı ve büyük taş bloklarının kütle halinde harç kullanılmadan üst üste konulmasıyla inşa edilmiş. Bu nedenle de hiçbir depremden etkilenmemiş. Ama altın süslemeler, İspanyollar tarafından eritilerek ülkelerine taşınmış. Girişte, altından yapılmış güneş, ay ve yıldızların resmedildiği, dünyanın yuvarlak görüntülendiği orijinal olmayan baş kitabeleri var. Tapınak, Güneş Tanrısı İnti adına yapılmış. İnkalar, imparatorlarını güneşin oğlu olarak görüyorlarmış. Burada yapılan törenlerde Güneş Tanrısı İnti’ye çiçekler, yemekler ve hayvanları ateşe atarak armağan veriyorlarmış.


Tapınağın üzerine 17.yy. inşa edilmiş olan St. Dominique kilisesi, 1950 yılında meydana gelen bir depremde yıkılmış. Bugün İnka mimarisinin karakteristik tarzı olan içe eğimli duvarlar ve kapılardan başka İnka medeniyetine ait bir şey görmek mümkün değil.PUCA PUCARA (KIZIL KALE)
Cusco’ya 7 km. uzaklıkta olan kale hakkında fazla bir bilgi olmamakla birlikte, Cusco’yu savunmak maksadıyla Pachacutec döneminde inşa edildiği düşünülmekte. Cusco’ya yaklaşma yollarını kontrol edebilecek hakim bir noktada yapılmış. Duvarlarının kırmızımsı olması nedeni ile buraya “Kırmızı Kale” diye anılmakta.OLLANTAYTAMBO KALESİ 

Kale, eteklerine konuşlanmış Ollantaytambo Kasabasının sırtını dayadığı dağın yamaçlarında tepeye doğru kurulmuş. Ollantaytambo Kalesine çıkmak ve burada bulunan tapınağa ulaşabilmek için çok sayıda merdiveni tırmanmak gerekiyor. İnka mimarisinin geleneksek özelliklerini taşıyan kalede teraslar, su kanalları ve yollar birbirine bağımlı bir düzen içerisinde yaşayanların ihtiyaçlarını en iyi karşılayacak şekilde inşa edilmişler. En tepeye çıktığımızda kendimizi biraz daha uzansak bulutları tuta bilecekmiş gibi onlara yakın hissediyoruz. Buradan Ant dağlarının görüntüsü muhteşem. Kalenin burç şeklindeki en yüksek yerinde Güneş Tapınağı’nın kalıntıları yer alıyor. Buradan da muazzam büyüklükteki kaya kütlelerinin bu kadar yükseğe nasıl getirdiklerinin gizemi içerisinde aşağıda uzanan kasabaya ve karşı dağlara bakıyoruz. Güneş Tapınağı, İspanyollardan nasibini almış ve tamamen yok edilmiş. Şu anda taban taşları duruyor. Karşı dağlarda gördüğümüz birkaç katlı ve sıralı odalardan oluşan yapılar, eskiden depo olarak kullanılmak maksadıyla inşa edilmişler.

SACSAYHUAMAN KALESİ

 Cuco’ya yaklaşık 3 km. uzaklıkta, şehrin en kritik girişini korumak için kurulmuş. Gerçekten de, İspanyolların istilasında yüzlerce İnka savaşçısı burada savunma yapmışlar. İspanyol ve depremlerin neden olduğu tahribatlarla bugüne kadar ancak üçte biri ayakta kalabilmiş. Burada bulunan 100 metre çapındaki daire şeklindeki arenalardan tesisin bir bölümünün kutsal maksatlar için kullanıldığı düşünülmekte. Kalenin inşaatında harçsız kullanılan 100 ton ağırlığında çok büyük kaya kütlelerinin hangi teknikle buraya getirildikleri ve üst üste nasıl konuldukları gizemi hala aklımızı kurcalıyor. 




TAMBOMACHAY HAMAMI
Burasının, 1500 yılında inşa edilen İnka hamamı olduğu ve daha ziyade dini bir merkez olarak kullanıldığı değerlendirilmektedir. Yapıda su yolları ve tepenin üzerinde çeşmeler bulunmakta. Hamamdaki taş işçiliğinin mükemmel kalitesi, burasının sadece törenlerde yüksek asil sınıf tarafından kullanıldığını göstermektedir. Yapı harcı kullanılmadan mükemmel oyma ve eşit olmayan şekilli kayalardan inşa edilmiş. Yapının kalıntıları: temelde 3 platform şeklindedir. Kaynak suyu, zemin seviyesinden aşağıya iki kanalla dökülmekte.



WIRACOCHA TAPINAĞI, RAQCHI

Cusco’dan 110 km. uzaklıkta olan Raqchi, Wiracocha Tapınağı ile ünlü bir ören yeri. Buradaki hediyelik eşyaların satıldığı pazar alanı, son derece renkli bir görüntüye sahip. Geleneksel kıyafetleri içinde satışlarını yapan yerel kadınların görüntüleri son derece keyif veriyor.
Wiracocha Tapınağı göz alıcı yapısı ile dikkati çekiyor. İspanyolların yıkımından önce 92 m. uzunluk ve 25 m. genişliğe sahip üçgen ve iki katlı devasa çatısının, İnkalar döneminde en geniş tek parça çatı olduğuna inanılmaktadır. Tapınak, yaklaşık 20 m. yüksekliğinde kerpiç duvarlardan oluşuyor. Çevresinde rahip ve yöneticilerin kaldığı yaşam alanları ile yiyecek ve silah sakladıkları depolar bulunmakta.


Saygılarımla.
Yazı ve fotoğraflar:Olay Salcan