6 Eylül 2017 Çarşamba

Güzelliklere Açılan Kapı: Lavanta Kokulu Köy KUYUCAK



Mavi huydur  bende (*)... Gönül penceremde, en sevdiğim renk maviye açılsa da, severim tüm renkleri umutla yine de. İnsanları, durumları, şehirleri de bir renkle tanımlamak, anılarımda öyle iz bırakmalarını sağlamak iyi gelir bana. Kars beyazdır, Kaş turkuaz... Mardin sarıdır, Antakya ebruli... Artvin yeşildir, Ankara gri... Ben değilim aslında bu renkleri  yakıştıran şehirlere. Hayat doğal olarak buluyor, bulduruyor yakışanını. Isparta Keçiborlu kazası Kuyucak Köyü de böyle bulmuş olurunu. Moru seçmiş... Yeri göğü mor kılmışlar, kucak kucak, mis gibi sunuyorlar gelenlere...


Bu sene Temmuz ayında Göller Bölgesine doğru yaptığım bir haftasonu kaçamağında gidip gezdiğim ve hayran kaldığım bu köyün adını, ilk defa "Gelecek Turizmde" diye anılan bir destek programında gördüm aslında. O tarihe kadar benim bildiğim tek Kuyucak, Sebahattin Ali'nin romanına kahraman olan Yusuf'un doğduğu Aydın'ın bir kazasıydı oysa.


Kültür ve Turizm Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ve Anadolu Efes'in ortaklığında sürdürülen programın amacı Türkiye'nin turizm potansiyelini ortaya çıkarmak, bu alandaki istihdamı artırmak ve sürdürülebilir turizm projeleri üzerinden yerel kalkınmaya destek olmaktı. Ama, benim ilgimi en çok, bu amaçla yola çıkanların genellikle kadınlar olması çekti nedense...


Kadın isterse, her şey değişir, güzelleşir diyenlerdenim ben de😉 O yüzden ilgi ile takip ettim yapılanları. Projenin ilk dönemlerinde Bursa'nın Misi köyü kadınları, yerel lezzetlerini ve ipekböceği ile yaptıkları geleneksel el sanatlarını tanıttılar. Ardından Mardin'in kadınları, eski bir Mardin evini harika İpekyolu Misafirevine çevirdiler...Seferihisar'daki kadınlardan geldi sonra ses. Yörenin birbirinden güzel doğal lezzetlerini markalaştıracağız ve herkese tanıtacağız dedi onlar da... Urfalı kadınlar biz de varız dedi. Göbeklitepe ile bir kez daha dikkat çeken taş işçiliğini yeniden hayata geçirmek için sıvadı onlar da kollarını, yanlarına birkaç aynı ruhta erkeği alarak... Ama kanımca en köklü etkiyi yaratan, Isparta'nın Kuyucak Köyü kadınları oldu. Yıllardır sessizce yaptıkları üretimden, bir peri masalı yarattılar.


Köyü görüp de, bunu kabul etmemek mümkün değil gerçekten... "Kuyucak" adının tılsımı bu herhalde... Dokunduğunu güzelleştiren kahramanlar yetiştiriyor.😊 Aynı Sebahattin Ali’nin romanda düzene, kadere isyan eden Yusuf’u gibi, Kuyucak Köyü kadınları da, güzeller güzeli köylerinin bu şekilde kendi kabuğunda yaşamasına isyan ettiler ve gerek köylerinin gerek kendilerinin hayatının akışını değiştirmeye kalktılar. 


Burdur Gölü manzaralı köylerinde, araziler boş kalmasın diye tam 42 yıldır ürettikleri, kuruttukları, yağını, balını yaptıkları lavantalarla görünür olmayı başardılar.   Kendi halinde ama emek dolu devam eden sakin yaşamları, 2014 yılında bambaşka bir seyir aldı. O yıl, Keçiborlu kaymakamlığının önderliğinde, "Gelecek Turizmde" projesine başvurdular ve "Lavanta Kokulu Köy" projesi ile o yılın 1.si oldular.
Bundan sonra da peri masalı başladı işte. Önce kadınlara bir kooperatif kurduruldu. 20 kadından oluşan kooperatif üyelerine, aromatik bitki yetiştiriciliği, kooperatifçilik, ev pansiyonculuğu, hijyen, güzel konuşma, girişimcilik, satış ve alan tanıtımı gibi konularda eğitimler verildi. Hatta tecrübe olsun diye, kadınlar Fransa'ya bile götürüldü. İşte bundan sonra da, köye değen o sihirli el sayesinde, değişim-gelişim başladı...
İşte tüm bu bilgiler ışığında çıktık yola. Köye sabah saat 7 gibi ulaştık. Gün yenice doğmuştu. Toprakta, evlerin üzerinde gecenin gölgeleri vardı daha... Köyün girişindeki bir dondurmacıda "Barcelona" tabelası, onun yanında da sağa-sola yatmış, yıkılmak üzere olan terk edilmiş eski evler dikkatimi çekti ilk olarak. Bu tezat Anadolu'nun her yerinde var elbette. Ama gönülden geçen, Gelecek Turizmde projesinin köyün geneline sihirli değneğini değdirmesi yönünde... Oraya ait olmayanların köyden çıkarılmasını, yıkılsın diye beklenen o evlerin restore edilerek köyde konaklama imkanlarının artırılmasını istiyor insan…

Bugün yaklaşık 3.000 dönümlük bir alan lavantalarla kaplı Kuyucak ve civarında. Tarlalar haziranda tomurcuklanıyor, temmuzda çiçekleniyor ve ağustosta da hasat yapılıyor. Lavantaların güldeki gibi koku kaybetme endişesi olmadığı için, erken saatte hasat zorunluluğu olmadığını ve az suyla bakımlarının yapılabildiğini, bunların da kazancı artıran bir durum olduğunu öğreniyorum orada.  


Açıkhava fotoğraf stüdyosu gibi tarlalar. Hayalleri deklanşöre düşsün diye, doğru ışığın, doğru açının peşinde tarlaların yeni misafirleri. Herkesin dilinde “Fransa’nın Provence Bölgesi gibi” benzetmesi, şaşkınlık nidaları… Yerin göğün neredeyse mora bulandığı burnumuzun dibindeki bu köyün, şimdiye kadar bilinmemesi acı aslında. Provence’ı görenlerin aklından da “Tıpkı Türkiye’deki Kuyucak gibi” cümlesi geçsin diye tüm bu çabalar. Şimdiye kadar gidersen varlığından haberdar olduğun yerlerin kaderini yaşayan, gözden kaçan hayatlar, birileri görmeyince gölgesiz, sessiz yaşayan insanlar diyarı Kuyucak, artık çemberin dışına çıkacak diye umuyorum.

Tarlaların moru, sıcak geçen yıl nedeniyle bu yıl erken solmuş. Ama yine de köy üstü denilen eresil taraflarındaki tarlalarda daha çok mor çiçekli öbekler görmek mümkün.  Lavantanın yükseği sevdiğini de burada öğreniyorum. Gözün değdiği her yerin böyle lavantalarla kaplı olması, mor bir düşün içine girmek gibi. O kokunun yoğunluğu, arı vızıltılarının sessizlik içindeki uyumlu korosu... Herşey çok güzel görünüyor bana.


Gözümüz gönlümüz bu güzelliğe doyunca, açlığımızı anımsıyoruz … Kuyucak'ta lavanta kokulu kadın kooperatifinin açtığı şirin çardak altı tesiste yapıyoruz kahvaltımızı. Gözleme, haşhaş ezmesi, lokul... her biri kooperatif üyesi kadınların birbirinden güzel el emekleri...  Ama dar zamana yığılan bu kalabalık yormuş köyün güzel, üretken kadınlarını... Hizmete yetişemiyorlar. Zamanla olacaktır. Yılgınlık, yorgunluk yaşamadıkları takdirde, her yıl üzerine daha güzel başarılar ekleyecektir. 


Köy muhtarı emekli öğretmen Mehmet Aydemir'in çabasıyla, 145 dönümlük hazine arazisinin, köy tüzel kişiliğine geçirildiğini öğreniyorum kahvaltı esnasında. Amaçları Lavanta tarlaları arasında ahşaptan evler yaparak, lavanta turlarını konaklamalı hale getirmekmiş. Umarım, bunu da başarırlar. Araziler köy tüzel kişiliğine ait kalır. Rant sağlamayı ve el attıkları yerin posası çıktıktan sonra fırlatıp bir kenara atmayı planlayan şehir eşkıyalarının, rant düşkünlerinin eline geçmez buraları... Var çünkü bunun örnekleri. Alaçatı 20 yıl önce kendi halinde güzel bir köyken, bugün geldiği nokta çok mu güzel sizce? Ben, yerel hayatı bozmadan, oradaki insanların hayatlarını, alışkanlıklarını değiştirmeden yaşanan gelişimden yanayım. Değişime-gelişime evet, dönüşüme, tek tipliliğe, turist soygunculuğuna, kültür yok ediciliğine hayır diyorum ısrarla…

Gezinin asıl amacı lavanta tarlalarını görmek olsa da, amaca ulaştıktan sonra civarda gezmeye kim engel olabilir diyoruz. Kahvaltı sonrasında lavantalara veda edip, rotamızı Eğirdir’e çeviriyoruz. Gölde, gecenin ve sabahın üstümüzdeki yorgunluğunu atmadan önce, Burdur Müzesine uğruyoruz. Müze, Anadolu'daki en güzel müzelerden biri bence. Daha önce yaptığım Sagalassos gezimde yazdığım  bu yazımdan  müze ile ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.  Sagalassos ve Kybiria antik kentlerinin bulgularıyla dolu, harika bir sunuma sahip bu müzeyi herkes görmeli bence...

Öğleden sonra, Eğirdir Gölü'nde yüzme molası veriyoruz. Göl, haftasonu olması nedeniyle oldukça kalabalık. Suyu bulanık ve çok sığ... İki neden de keyifle yüzmeme engel oluyor. Ama yine de, "gölde yüzmedik" dememek için giriyoruz suya. Sonrası sahil kenarında sohbet muhabbet.

Akşama doğru otele eşyaları bırakıp, bir duş alıp Eğirdir'in tepelerindeki seyir terasına gidiyoruz. Daha önce gelip gördüğüm kır kahvesinden hallice görünümlü manzara terasını, bugün böyle düzenlenmiş, seyir balkonları oluşturulmuş, tertemiz bir halde görmek çok mutlu ediyor beni. Manzara gönlümüzü, gözümüzü doyuruyor ama acıkan karnımızı da doyurmamız lazım. Bunun için de, Yeşilada tarafına geçiyoruz. Eğirdir'in en güzel balık lokantaları burada...
Ertesi gün, kahvaltı sonrası Kovada gölü Milli parkına gidiyoruz. Bu göl, belki de göller bölgesinin suyu azalmayan ender göllerinden biri. Suyu yemyeşil,  manzarası çok güzel, ortamı huzurlu... Milli park alanı zengin bir bitki örtüsüne sahip. Kızılçam, karaçam, meşe ve ardıç gibi ağaç türleri ile çok sayıda maki florası kaplı her yer. Suyun yeşilliği biraz bu gölü kaplayan bitki örtüsünden, biraz da suda bulunan tortulardan ötürü...
Eğirdir Gölü’nün güneye devamı olan Kovada Gölü, aradaki dar bölgenin alüvyonlarla dolması sonucu ayrı bir göl halini almış. Gölü kaplayan yeşil alan içerisinde yaşayan canlı türlerinin, ne yazık ki hayatta olmayan örnekleri, Milli park girişindeki park tanıtım ofisinde sergileniyor... 

Buradan Yazılı Kanyon'a gidiyoruz. Yazılı Kanyon da Milli Park. Hafta sonu olması nedeniyle piknikçilerle dolu. Havaya yayılan mangal kokusu, kanyonun içlerine doğru yürüdükçe doğanın sunduğu eşsiz kokuların arasında kayboluyor Allahtan. Kanyona adını veren yazıt, iç kesimlerde bir kaya üzerine eski Yunan şairlerinden Epiktetos'un yazmış olduğu "Hür İnsan üzerine Şiiri" aslında...

Şöyle diyor Epiktetos şiirde;

"Ey yolcu, yol hazırlığını yap ve koyul yola, şunu bilerek;
Hür kişi sadece karakterinde hür olan kişidir.
Kişi hürriyetinin ölçüsü bizzat kendi doğasında bulunur.
Ve kararında içtenlikliyse hür kişi,
Yüreğinde ise dürüstlüğü, işte bunlar asil yapar kişiyi
Ve bununla yücelir hür kişi hatalarla değil
Ana-babadan gelen uydurma bir asaletten tat almaz o;
Zira ana baba değildir hür insanı doğuran
Zeus'tur herkese ata olan ve de tek kök insanoğluna
Herkesin tek şansı vardır, o alır kader icabı beden güzelliğini
Budur soy güzelliği ve hür olma  hali gerçek anlamda
Ruhen köle olan ise saklamaz kötü sözden, katmerli köle olmasa da
Aşırılıktır şiarı bu kişinin, yüreğinde soysuzluk vardır.
Ey yolcu Epiktetos köle bir anadan doğmuştu ama
Yüceydi herkesten, bir kartal gibi, bilgelikte ise takdire şayandı ruhu
Söylemem gerekirse tanrısal bir varlık doğurdu onu
Keşke şimdi de bu mümkün olsa
Böylesine yararlı ve sevinç kaynağı bir insan
Tüm ünlü kişiler arasında köle bir anadan dünyaya geldi

Bu şiirin verdiği ilhamla, Aksu çayının kanyon içinde oluşturduğu küçük göl sularından birinde yüzme molası veriyoruz yine. Su buz gibi. Bu yorgunluğu, ancak böyle bir soğuk, bıçak gibi kesip alır bu bedenden diyoruz. Buz gibi suya, bedenimizi olmasa da ayaklarımızı sokuyoruz...

Bir gezi de böylece bitiyor işte. Geride  nice renkli, güzel anı bırakarak...

Gittiğin yerde gördüklerin değil, gözlerini kapattığında o yerden akılda ve gönülde kalanlardır önemli olan diye düşünüyorum. Benim aklımda da gönlümde de Kuyucak Köyünün emek veren insanlarının güzelliği kalıyor bu hafta sonuna dair. Doğanın muhteşemliği bir de...

Görmek istediğimizde, aslında tüm güzelliklerin burnumuzun dibinde olduğunu unutmadan gezeceğimiz yerlerde buluşmak ümidiyle…

  (*)   Edip Cansever şirinden

Yazı: Sonat Şen
Fotoğraflar: Serhat Güler

Dip Not: Yazıma eşlik eden Lavanta Vadisindeki bu muhteşem fotoğraflar için dostum
Serhat Güler'e ve fotoğraflardaki sevgi dolu bakışların sahibi, güzel manken, biriciğim, geçmişim, canım arkadaşım Filiz Güler'e sonsuz teşekkürlerimle...

20 Nisan 2017 Perşembe

Paris ve Ötesi, Fransa Şatolar Vadisi

Paris'i görmeden ölme demişler... Dünyanın en güzel şehri... Eiffel, dünyada en çok fotoğrafı çekilen nesne... Hikâyesini paylaşalım mı sizlerle? : meşhur Fransız devriminin 100.yıldönümünde bir dünya fuarı düzenlenmesine karar verilir. Her adayın eseri sergilenecek ama birinci seçilen 10 seneliğine kalacaktır. O zamana kadar köprüleriyle ün salmış Gustave Eiffel meşhur kuleyi yapmaya başlamasıyla zamanın aydın, bohem intelijansiyası tarafından topa tutulur. Neyse ki derler, şehrin siluetini bu kadar bozan bir demir yığını nasılsa birinci seçilemez... Hatta bittiğinde randevular Eiffel kulesinde verilir, yemekler Eiffel kulesinde yenilir. Niye sorusuna ise cevap hazırdır: Bu demir yığınını şehirde görmeden yemek yiyebileceğimiz tek yer burası... Ama beklenen değil tam tersi gerçekleşir. Yenilikçi Fransa kazanır. Kule fuarın birincisi seçilir ve 10 seneliğine sergilenme hakkını elde eder. Gene bizim intelijansiya bir yandan Eiffel'e ve seçenlerine sövüp sayarken bir yandan da kendilerini avuturlar : ‘’Neyse ki 10 seneliğine’’...Ama bu arada başka bir yenilik olur. Marconi radyoyu bulur. Neredeyse dümdüz bir şehir olan Paris'te zaten bir radyo vericisine yani yüksek bir kuleye ihtiyaç baş gösterir. Ve işte meşhur kulemiz tepesine eklenen antenle bahtı değişerek şu an sadece Paris'in değil Fransa'nın da simgesine ve aynı zamanda da dünyanın en güzel yapılarından birine dönüşür...
Champs Elysees, dünyanın en meşhur bulvarı... Hani rahmetli Lady Di'yi ölümsüzleştiren... Gördük mü? Havasını soluduk mu? Zafer Abidesi’nden Dikilitaş’a bir yerlerinde inip yürüye yürüye meşhur butiklerinin, cafe chantanlarının, ünlü restoranlarının, Lido ’ nun önünde piyasaya çıkmış halkının arasına karıştık mı? Tamam, o zaman yeni destinasyonumuz Güney Fransa... ‘’Ne var ki orada?’’  diye soranları duyar gibiyim. Anlatalım efendim... Güzel keyifli bir yaşam tarzı... Ve onun izdüşümü yeme, içme, gezme, içine sindirme kısacası kam alma bu dünyadan...


Paris'ten sonraki durağımız Fransa'nın ulusal kahramanı Jeanne d'Arc'ın şehri Orleans. Zavallı genç kız vatan aşkına, 100 yıl savaşlarında, daha gençliğinin baharında, maalesef sadece 19 yaşında, o zamanların en kötü ölüm cezasına çarptırılarak şehit edilir : diri diri yakılarak...Sonrasında Fransa onu önce azize sonra da milli kahraman ilan eder ama...Aslına bakarsanız Orleans ismi bize bir yerlerden tanıdık...Biraz zorlayalım. Şöyle aşağı yukarı 10 sene öncesine gidelim... Başka bir hanım, başka bir şehri çok fena vurmuştu... Katrina... New Orleans... Tarihte 14.Louis'nin adına atfedilen Louisiana eyaletinin en önemli şehriydi ama... Amalara devam edeceğiz… Ama artık turumuzda... İmaj olarak demokrasinin beşiği, eşitlik/özgürlük/kardeşlik arayışının 1789 Fransız devrimiyle Paris'ten başlayıp, taa özgürlük teyze heykeliyle yeni dünya lideri ABD'ye yayıldığı ülke... Lady Liberty heykelinin dünyanın en büyük hediyesi olduğunu bilir miydiniz? O zamanın dünya lideri Fransa'dan, yeni yetme ABD'ye... Üstelik de mühendisi bizim meşhur kuleyi de yapan Eiffel... Parfümün anavatanı, Chanel/ Louis Vuitton/ Christian Dior/ Charles Jourdan gibi markaları yaratmış, iyi yemenin içmenin top yaptığı ülke... Biz de zaten daha çok bu son güzellikleri için gidiyoruz Fransa'ya... Klasik kalıpların dışındaki Fransa’yı tanımaya... Köyünü / köylüsünü / bağını / bahçesini görmeye, yemeğini tadıp, şarabını deguste edip, Fransiz usulu joie de vivre / yaşam gustosunu tatmaya gidiyoruz... C'est la vie... En de tura bir ki üç... Küçüklüğümüzde oynamışızdır mutlaka... Hani ebe olup gözlerimizi yumarak... Hatırladınız herhalde değil mi? Un deux trois aslinda Fransız çocuklarının 1-2-3 diyerek oynadıkları oyunun bize uyarlanmışı. Günlük hayatımızda kullandığımız yüzlerce belki binlerce kelime Fransızcadan geçme. Birkaç örnek mi istersiniz? Peki o zaman, buyurun: elektrik, elektronik, mekanik, teknisyen, asansör, üniversite, fakülte, legal, illegal, otobüs, minibüs, metro, trajik, komedi, dram, telepati, fizik, matematik, branş, jeton, füme, balon, televizyon, radyo, astronomi, otomobil, tren, karavan, kamp, opera, dans, bale, balerin, pantomim... O kadar çok ki... Nedeni de su olabilir mi acaba? Cumhuriyetin ilk yıllarında Osmanlıca/Fransızca yerine Öztürkçe kelimeler aramış TDK, ama mesela hostes yerine gökkonuksal avrat üretilince... :)

Aslında anavatanı Anadolu’muz olan şarabı niye gidip Fransa’da arıyoruz ki? Dionizos/Bakus kültünün doğduğu topraklarımızdan taa Bordeaux'ya... Dünyanın en güzel şaraplarının çıktığı Saint Emilion'a... Burada yazması hem çok uzun sürer, hem de orada yeni vatanında misafir olanlara kendini ifşa edecek zaten Tanrıların kanı...

Artık şatolarda üretilip dünyaya sunuluyor kristal kadehlerde... Gene de kısaca bahsetmeden olmaz: şarap degustasyonu bir sanat / teknik / bilim olarak algılanır Güney Fransa’da. Yapanlara burun denir ve burunları büyük olmasa da milyonlarca Euro’ya sigortalanacak kadar değerlidir. Bazılarına burnu büyük de diyebiliriz gerçi... Ülkenin hatta dünyanın en çok kazananlarından olunca. Peki, ne yapar bu burunlar? Sadece kadehleri güneşe tutup, burunlarını kadehlere sokup, biraz tadıp, tükürüp, ağızlarını suyla çalkalayıp mı b kadar parayı alırlar? Tabii ki hayır... Fransa’nın en önemli satış kalemi sayılabilecek olan şarap onların izniyle bu halini bulmuştur... Nasıl mı? Devamı turumuzda...

Parfüm... Belki anavatanı biz değiliz ama... Bizim Isparta'mızda üretilen gülyağı parfümün olmazsa olmazı... Çoğunu da zaten parfüm üretimi için Fransa’ya yolluyoruz. Oralardan bize/dünyaya geri dönüşünün hikâyesi gene gezeceğimiz yerlerde saklı...

Ve son olarak: bir zamanlar ülke aristokrasisinin rezidansları olan birbirinden güzel şatolar artık çoğunlukla birer müzeye dönüşmüş durumda. Gerçi hala daha hali vakti yerinde olup şatosunda oturmaya devam edenler de yok değil ama düşünsenize bir kere lütfen... ''Catherine uzaktan kumandayı bulamıyorum gördün mü?'' . '' Evet, en son 3.kattaki 5 numaralı misafir odasında görmüştüm'' ... ''İnerken getirebilir misin, yoksa Sebastian ' ımı çağırayım? ''




UNESCO'nun dünya kültür mirası listesine aldığı Les Chateaux de La Loire yani Şatolar Vadisinin en meşhur şatolarını keşfedeceğiz hep beraber... En büyüğü Chambord Şatosundan, kimilerine göre en güzeli Chenonceau'ya... Gerçi zevkler ve renkler tartışılmaz demiş atalarımız... Bakalım sizler ne düşüneceksiniz? Veee... Oralara kadar gitmişken olmazsa olmaz bir yer var ki... Hepimizin aklında yer edecek. Clos Luce köşkü. Bir zamanlar Fransa kraliyet ailesine baş mimar olarak görev yapan İtalya'nın Vinci şehri doğumlu büyük üstat Leonardo da Vinci'nin Fransa’da üç sene yaşadığı yer...

 
Şarabın, parfümün Fransa'ya kazandırdığı Renault’tan, Peugeot'dan daha çok desek inanır mıydınız? İnanılmaz ama gerçek... Bunun arkasındaki ekonomik, sosyal, kültürel, turistik ve romantik gerçeği keşfetmeye hazır mısınız?
 Olaylara Fransız kalmayalım diyorsanız eğer... En, de, tura... bir iki üç... :)

Yazan: Tur Rehberi Orhan Dertsavar

11 Nisan 2017 Salı

ÇANAKKALE


Çanakkale, 130.000 kadar nüfusa sahip küçük bir kent. Bunun da 30.000 kadarını üniversite öğrencileri oluşturmakta. Kent ekonomisinin temelini, iki büyük sanayi kuruluşu bir kenara bırakılırsa, üniversite ve turizm oluşturmakta. Kente, Çanakkale savaş alanını ve Troya’yı ziyaret etmek için yılda iki milyon turist geliyormuş.
Çanakkale’ye adım atar atmaz, çağdaş bir deniz kentinde olduğunuzu anlıyorsunuz. Ana hatların neredeyse tümünde bisikletliler için yollar ayrılmış. Belediye tarafından oluşturulan merkezlerinden kredi kartı ile bile bisiklete binmek mümkün. Kordon’da bulunan üniversiteye ait Türkan Saylan Sosyal Tesisi’nde herkes son derece ehven fiyatlarla çayını-kahvesini içiyor, lezzetli Çanakkale simitini yiyor. Mümkün olan her yere çocuk oyun alanları kurulmuş, bazı yerlerde yol boyunca çocukların oynayabileceği oyuncaklar konulmuş.
İskele Meydanı’nın bir köşesine akşam üstü balık pazarı kuruluyor. O gün, hatta bir kaç saat önce tutulan balıklar neredeyse canlı canlı satılıyor. Ama, hemen söyleyeyim, fiyatlar hiç de öyle beklendiği gibi ucuz değil; hatta Ankara’dan bile pahalı!
Bütün bu görünümüyle, ne diyeyim; Çanakkale galiba bir Avrupa kenti! Kısa bir süre önce yapılan araştırmada da Türkiye’de yaşanılabilir kentler arasında 11. sırayı almış.
Nereleri Gezmeli?
Aslında Çanakkale’de gezilmesi görülmesi gereken yerler birbirine oldukça yakın; neredeyse hepsi yürüme mesafesinde.
Geziye önce müzelerden ve merkeze en uzak noktada bulunan Arkeoloji Müzesi’nden başlayalım. Çanakkale’de müzecilik faaliyetleri halkevleri döneminde 1936’da başlamış; bölgeden toplanan eserler Surp Kevork Ermeni Kilisesi’nde depolanmış. Yeni müze binası ise 1984’te hizmete girmiş. Müzede Troia, Assos, Apollon, Smintheion, Tenedos, Alexandreia Troas gibi örenyerleri ile yöredeki çeşitli höyük ve tümülüslerden ele geçen eserler sergilenmekte. Müzede flaş kullanmadan fotoğraf çekmek mümkün.


Arkeoloji Müzesi’nde kent merkezine doğru dönerken güzel bir yapı topluluğu olan Tatarlar Külliyesi’ni ziyaret edebilirsiniz.
Merkeze doğru gelince karşınıza Çimenlik Kalesi ve kale içinde yer alan Deniz Müzesi çıkmakta. Çimenlik Kalesi ya da eski adıyla Kale-i Sultaniye, Fatih Sultan Mehmet zamanında 1462’de inşa edilmiş. Bir dış sur ve ortasındaki ana kuleden oluşmakta. Kale ve çevresi 1982’de müze olarak düzenlenmiş. Bahçede çok çeşitli silahlar sergilenmekte. Bunlar arasında bir Alman denizaltısının parçaları bile bulunmakta. Kalenin ortasındaki kule de ise Çanakkale savaşları ile ilgili çok sayıda materyal ziyaretçilerini bekliyor. Fotoğraf çekimi bahçede serbest, kule içinde ise yasak. Müze de bir zamanlar, Nusrat mayın gemisinin “replika”sı da bulunuyormuş ama bir süre önce kaldırılmış. 1912’de Kiel/Almanya’da inşa edilen 1923’te Osmanlı donanmasına katılan Nusrat, 1955’e kadar donanmada kullanılmış, ardından hurdaya çıkarılarak satılmıştı. Yük taşımacılığında kullanılan gemi 1990’da Mersin’de battıktan sonra çıkarılmış ve Tarsus belediyesi tarafından satın alınmış. Gemi bugün Tarsus’ta adını taşıyan bir açık hava müzesinde sergilenmekte.

Deniz Müzesi’nin yakınında Çanakkale Kent Müzesi yer almakta. Müze binasının inşa tarihi bilinmemekte, ancak ilk iki katın 1800’lerde yapıldığı, son katın ise 1930’larda eklendiği tahmin edilmekte. Bir ara ticarethane, otel ve askerlik şubesi olarak kullanılmış. 2004’te de belediye tarafından satın alınarak Çanakkale Kent Müzesi ve Arşivi olarak değerlendirilmiş. Müzenin giriş katında zaman zaman Çanakkale ile ilgili geçici sergiler açılmakta. İkinci katta ise sabit sergi alanı bulunmakta. Burada gerçekten çok güzel objeler sergilenmekte. Üçüncü kat ise toplantı salonu olarak kullanılmakta. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde bulunan kent müzelerine kıyasla biraz küçük bir müze ama Çanakkale’ye gitmişken görmekte yarar var.
Bu arada müzenin karşısında olan 1867 tarihli Muvakkithane’ye de bir göz atabilirsiniz.


Çanakkale’deki son müze yakın zamanlarda açılmış olan Seramik Müzesi. Muhtemelen biliyorsunuzdur; literatürde “Çanakkale işi” olarak adlandırılan bir seramik mevcut. Bunlar, oldukça “naif”, hemen göze çarpan bir formu olan, günlük kullanıma yönelik, halk işi eserler. Kentin adının üretilen çanak biçimindeki seramiklerden geldiği bile söylenmekte. Üretimine XX. yüzyılın ortalarına kadar devam edilen bu ürünler, zaman içinde belki de yeterince talep olmaması ve ustaların kaybolması ile ortadan kalkmış. Müze, bu ürünlerin örneklerinin sergilenmesi amacıyla 2013’de açılmış. Müze’nin bulunduğu bina “er hamamı” olarak 1905’te inşa edilmiş, uzun yıllar kullanılmış. Daha sonra belediyeye tahsis edilmiş. Yapılar restorasyondan sonra küçük ama son derece güzel bir müze ortaya çıkmış. Giriş katında Çanakkale işi ürünlerin örnekleri sergilenmekte. İkinci kat ise geçici sergi alanı olarak düzenlenmiş. Girişi ücretsiz olan müzede fotoğraf çekimi serbest.
Cami, Kilise, Havra
Vital Cuinet, La Turquie d’Asie adlı önemli eserinde 1890’lar da Çanakkale’de 19.500 kişinin yaşadığını, bunun yarısını Müslümanların oluşturduğunu, kentte 5.500 Rum Ortodoks, 1.800 Musevi, 950 Ermeni ve 2.200 kadar çeşitli dinlere mensup yabancının bulunduğunu kaydeder. Durum böyle olunca cami, kilise ve havrayı birarada görmek şaşırtıcı olmuyor.
Çarşı içinde bulunan Yalı Cami oldukça sade bir yapıya sahip. Vaktiyle Tavil Ahmet Ağa tarafından yaptırılmış, bir yangın sonucu tahrip olunca 1854’te yenilenmiş. 
Biraz ileride Surp Kevork Ermeni Kilisesi bulunmakta. Kilise, 1873’te Abdülaziz’in emri ile yapılmış. Malum 1915 olaylarından sonra bir ara arkeoloji müzesi olmuş, daha sonra tiyatroya dönüştürülmüş. Yapıda halen çeşitli kültür-sanat faaliyetleri yürütülmekte. Hemen yanı başındaki papaz evi ise tam anlamı ile metruk vaziyette! Bitişikteki vaktiyle Aramyan adını taşıyan okul ise Truva kazılarına büyük hizmeti geçen Manfred Osman Korfmann adına açılan kütüphane olarak kullanılmakta.



Birkaç sokak ötede de İspanya’dan göç edip Çanakkale’ye yerleşen Musevilerin ibadethanesi yer almakta. Mekor Hayim [Hayat Kaynağı] adını taşıyan havranın XIX. yüzyıl sonlarında inşa edildiği tahmin edilmekte. Havra, halen Çanakkale’de ibadet etmek için gerekli sayıda Musevi bulunmadığından sadece ziyaret için açık tutulmakta. Ama, ziyaret etmek için Museviler tarafından kutsal kabul edilen Şabat’ı yani Cuma gün batımından Cumartesi gün batımına kadar olan süreyi seçmeyin, kimse kapıyı açmaz!
Ve Diğerleri…
Çanakkale’de görülmesi gereken pek çok yapı bulunmakta. Bunların bir kısmını sıralayalım:
Kentin meydanında yer alan Saat Kulesi, Cemil Paşa tarafından 1896/97’de  yaptırılmış. Elde resmi bir belge olmamasına rağmen inşaatın finansmanının İtalya fahri konsolosu ve tüccar olan Emilio Vitalis tarafından sağlandığı ileri sürülüyor.
Hemen yakınlarda 1890 tarihli Yalı Hanı bulunmakta. Han’ın avlusu gençlerin toplanma mekanı. Şehri gezerken yorulursanız burada mola vermenizi öneririm.

Mola verebileceğiniz bir diğer alan Halk Bahçesi. Halk arasında Calvert Bahçesi olarak bilinen bu alanın temelleri XIX. yüzyılın ortalarında Çanakkale’ye gelen levantenler tarafından atılır. İngiliz konsolosunun kardeşi olan Frederick Calvert, deniz kenarında bir “saray yavrusu” yaptırır, araziyi de bir İngiliz bahçesi haline getirir. Ancak zamanla, o koca konak yıkılır, arazi çeşitli nedenlerle elden çıkar ve geriye çok büyük bir bahçe kalır. Bahçede çocuklar için oyun, yetişkinler için spor alanları bulunmakta. Bir köşesi “kedi evi” olarak kullanılıyor. Ama, her hangi bir yerinde Calvert ailesinden söz eden bir levha yok!
Çanakkale’ye gitmişken “olmazsa olmaz”lardan biri de o türkülere konu olmuş Aynalı Çarşı ziyareti. Aslında küçük bir bedesten olan çarşı 1890’da Musevi cemaatinin ileri gelenlerinden Eliyau Hallio tarafından yaptırılmış. Bu nedenle Halyo Çarşısı olarak da bilinmekte. Kitabesi hem Osmanlıca, hem de İbrani harfli Ladino dilinde yazılmış. Çanakkale savaşları sırasında harap olan çarşı on yıl kadar önce onarılmış ve bugünkü halini almış. Çanakkale ile ilgili bir hatıra eşya almak isterseniz mutlaka uğramanız gerekir.
2004’de çekilen Troy filminde kullanılan tahta at Kordon’da sergilenmekte. Çevresine güzel bir alan düzenlemesi yapılmış. Kordon’da eski vali konağı ile Necip Paşa Konağı da görülmesi gereken yerler arasında.

Bir başka rotada birlikte olmak dileğiyle.

Yazı ve fotoğraflar M. Bülent Varlık

MISIR'IN GİZİ “Nil’in suyunu içen Mısır’a geri döner”

Luxor-Asvan-Kahire
Kahire: Giza Piramitleri (Keops-Kefren-Mikerinos, Sfenks), Mısır Müzesi,  Khan el halil çarşısı
Luxor: Karnak Tapınağı, Luxor Müzesi, KrallarVadisi, Hatshepsut Tapınağı, Memnon 
Edfu-Kom Ombo
Asvan: Asvan Barajı, Philae Tapınağı 

Gece yarısına doğru uçağımız İstanbul’dan havalanıyor. “Nil’in suyunu içen Mısır’a geri döner” sözü dönüp duruyor kafamızda. Öyle böyle değil; bereketin, uygarlığın sembolü olmuş bir nehrin suyu bu. 
Mısır “en”ler ülkesi. En eski, en kalabalık, en ıssız, en büyük, diye sürüp gider Mısır’da “en”ler... 
Kahire sokaklarına bırakıyoruz kendimizi. İstanbul gibi muazzam kalabalık bir kent. Nüfusu 25 milyonlarda. Afrika’nın en büyük ve en yoğun nüfuslu kentindeyiz. Ülkenin nüfusu 7-8 ayda 1 milyon kadar artarsa varın gerisini siz düşünün. Kahire’nin içinden geçen Nil nehrinin üzerinde iki ada görüyoruz: Gizera ve Roda...Dev işgücü, tarihi anıtları ve Süveyş kanalı ülkenin en önemli kaynakları. Yurtdışında çalışan Mısırlı işçilerin gönderdiği dövizlerden sonra, Süveyş kanalı en çok döviz getiren kaynak... Körfez savaşı öncesinde bölge ülkelerinde çalışan Mısırlı sayısı 1 milyona ulaşmış. Mısır’ın mühendislerine, öğretmenlerine Arap ülkelerinde her zaman iş var. 
1960’larda 41 olan ortalama yaşam süresi günümüzde erkeklerde 70’e, kadınlarda 75’e çıkmış. Ailelerin ortalama çocuk sayısı ise 1960’larda 7 iken, günümüzde 3’e düşmüş.


İsrail’e karşı 1967 ve 1973 yenilgilerinden sonra Mısır’ın eğitim kaynakları silahlanmaya aktarılmış. Bu yüzden de ikili, hatta üçlü eğitim yapılmış okullarda. Okula gönderilmeyen kız çocuk oranı hâlâ yüksek. İngiliz işgali sırasında Kahire ve İskenderiye’de açılmış olan özel okullar son derece gözde. Mısırlı gençlerin yüzde 10 kadarı yüksek öğrenime devam ediyor.


Nobelli romancı Mahfuz ve Leyla ile Mecnun
Mısır’ın çok ünlü bir romancısı var: Necib Mahfuz... 70 yıllık kariyeri boyunca 34 roman, 350’yi aşkın öykü yayımlar. 
1957'de yazdığı Kahire Üçlemesi ile Arap edebiyatının tanınmış bir ismi olur. Bu üçlemede Kahire'de yaşayan bir ailenin üç kuşağının 1. Dünya Savaşı ve 1952'deki Nasır devrimine kadar olan dönemde yaşadıklarını ve Mısır toplumunun değişimini anlatır. Mısır devlet başkanı Enver Sedat'a İsrail ile yaptığı barış antlaşmasında verdiği açık destekten ötürü pek çok Arap ülkesinde kitapları yasaklanır. 1988’de Nobel Edebiyat Ödülü'nü alır, yasaklar kalkar. Mahfuz’un aldığı Nobel tesadüfî olmasa gerek, çünkü ünlü Leyla ile Mecnun öyküsü de Mısır kökenli.
1989’da Mısırlı kökten dinciler tarafından romancı Mahfuz hakkında ölüm fetvası çıkartılır. Aradan beş yıl kadar geçer, 1994’de Kahire'de evinin önünde bıçaklı saldırıya uğrar. Saldırıdan yaralı olarak kurtulur Mahfuz; ancak, sağ kolundaki sinirler zedelenmiştir... Yazmakta büyük güçlükler çekmeye başlar. Yine de edebiyattan kopmaz, yaralı koluyla kısa da olsa öykü yazmaya devam eder.
2006’da ölümünden bir süre önce, artık yazamadığını söyler. Çünkü romanlarının ağırlık noktasını oluşturan “Mısırlı karakteri” hızla değişime uğramaktadır. 1952 devrimi, özellikle de 1970’ler sonrasında ivme kazanan “kente göç” Mısır karakterini önemli ölçüde değiştirmiştir. 
Nil’in bolluğu sayesinde uygarlık...
Mısır Afrika kara kütlesinin yüzde 3 kadarını kaplıyor. Mısır nüfusunun yüzde 95’i ülkelerinin yalnızca yüzde 5’lik minik bir kesiminde, yani Nil çevresinde yaşıyor. Nil, Etiyopya ve Uganda göllerinden başlayıp 6.400 kilometre boyunca güneyden kuzeye doğru akıyor. Sudan ve Mısır’daki son 2.700 kilometrelik bölümü neredeyse hiç yağmur almıyor.







15-20 Temmuz arası Nil yükseliyor. Nil’in akış yönüne göre ülke coğrafi bölümlere ayrılıyor. Güneye Yukarı Mısır, kuzeye ise Aşağı Mısır deniyor. Güneyde Nil vadisi son derece dar. Çünkü nehir çok sert kaya formasyonları arasından akıyor. Kuzeye ilerledikçe kayalıklar azalıyor ve Nil 800 metre genişliğe ulaşıyor, vadisi de doğudan batıya 10 kilometreyi buluyor. 
Kahire’yi geçince, Nil kollara ayrılıyor ve bir delta oluşturuyor. Antik dönemde yedi kol varken, Nil günümüzde iki koldan denize dökülüyor. Bu iki koldan biri, Dimyat liman kenti yakınlarından Akdeniz’e dökülüyor. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olunan Dimyat, işte bu Dimyat.
Nil nehri sayesinde öyle bir bolluk olmuş ki, uygarlık bu topraklarda gelişme imkânı bulmuş. 
Önüm, arkam, sağım, solum çöl
Eski Mısırlılar için Batı ölülerin yeriydi. Savaş ve işgaller de zaten Mısır’a hep batıdan gelmiş. Eskiden Libyalılar, 2.Dünya Savaşı’nda da Almanlar Batı çölünden çıkıp gelivermişler Mısır’a.
Doğu Çölü ise Batı çölünün tersine kayalık. Nil vadisi ile 750 metreye ulaşan Kızıldeniz dağlarında altın ve diğer madenler bulunuyor. Kutsal Sina çölüne gelince... Musa’nın “10 Emir”i aldığına inanılan Sina Dağı 2,300 metreye ulaşıyor neredeyse.
Mısır birleşiyor
Biri vadide, diğeri deltada iki ülke oluşmuş. Her iki ülkenin kendi tanrıları, başkentleri ve kralları varmış. Kuzeyde Aşağı Mısır, güneyde Yukarı Mısır krallıkları arasındaki düşmanlıklar MÖ 3100’de sona ermiş. Çünkü Yukarı Mısırlılar yani güneyliler kuzeyi fethetmiş. 
Efsanevi kral Menes güneydeki vadi ile kuzeydeki deltayı birleştirerek Yukarı ve Aşağı Mısır’ın iki tacını birden takan ilk firavun olmuş. Kral Narmer, diğer adıyla Menes düşmanının kafasını parçalamak üzereyken resmedilmiş. Bundan böyle de Mısır kralları 3 bin yıl boyunca hep böyle resmedile gelmiş!
3.600 yıl kullanılan Hiyeroglifte 5 bin karakter
Günümüzde Mısır’ın yüzde 90’ı çöl. Oysa bir zamanlar Sahra Çölü verimli bir ovaymış. Avcılıkla uğraşan göçebe kabilelerin yaşamı 4 bin yıl boyunca ciddi bir değişiklik göstermeden sürüp gitmiş.  
Ne zaman ki kuraklıklar başlamış, ovalar ve ormanlar çölleşmiş. İnsanlar, kırmızı toprakları yani çölleri terk edip Nil nehri boyunca verimli siyah topraklara yerleşmişler. Eskiden ormandan beslenen avcılar Nil çevresindeki verimli toprağı işleyerek dünyanın ilk milletlerinden birini yaratmışlar. 4 bin yıl boyunca değişmeyen yaşam tarzı, yerleşik düzene geçilmesiyle hızlı bir değişim göstermiş, avcılık yerini tarıma bırakmış. Bu yerleşik yaşam MÖ 3200’lerde hiyeroglif yazının icadını getirmiş.


Hiyeroglif dünyanın en eski yazısı. MÖ 3200’lere tarihleniyor. 3.600 yıl boyunca kullanılmış. Yunanca “kutsal yazıt” anlamına geliyor. Karakter sayısı, ilk zamanlar 800 kadarken, daha sonra 5 bini aşmış. 
Biz 29 harfle ancak başa çıkabiliyoruz, Mısırlı vatandaş 5 bin karakterin hangi birini ezberlesin? Kim bilir belki de “Ben ne yapsam öğrenemem, bu kadar çok karakteri!” kaderciliği yüzünden günümüzde bile hala çok sayıda okuma yazma bilmeyen insan yaşıyor Mısır’da.
Türk’ten, Yunan’a, Lübnan’dan Fransız’a  pek çok mutfağın etkileri 
Mısır sokakları erkek ağırlıklı. Genelde Mısırlılar yemeklerini tek tip yemek yapan küçük lokantalarda yiyorlar. Bu tip yerlerde de, erkekler her zaman çoğunlukta. Sadece bayanlar için, ya da aile için ayrı bir salon bulunuyor bu lokantalarda. Mısır yemeklerinde, Türk’ten, Yunan’a, Lübnan’dan Fransız’a pek çok mutfağın etkileri hemen fark edilebiliyor.
Çeşme suyu çok klorlu. En yaygın şişe suyu markası, “nimet, hayır, dua” anlamına gelen Baraka.  Kimi açıkgöz esnaf turistlere ağzı açık şişelerde çeşme suyu satmaya çalışabiliyor. Hazır sudan açılmışken, “Nil’in suyunu içen Mısır’a geri döner” dermiş bir Mısır atasözü. 
Bir kahve lütfen! Mazbut olsun!Mısır’da tatlı isimlerine şöyle bir göz atmak ister misiniz? Mahallabiya, baklawa, kunafa. Peki qahwa nasıl olsun? Seçenekler şöyle: Saada (sade), ariha (az şekerli), mazbut (orta), ziyada (çok şekerli)... Salep istiyorsanız da “sahlab” demeniz yeterli.  
Ramazanda Mısırlılara içki satışı yasak. Hıristiyan da olsa Ramazanda Mısırlıya içki satışı yok. Zaten barlar da ramazanda kapanıyor. Yabancı pasaportla içki alınabiliyor.
Ufukta Gize piramitleri: Keops, Kefren ve Mikerinos
Gize piramitleri günümüzden 4,600 yıl öncesine tarihleniyor. “Dünyanın en çok fotoğrafı çekilen anıtları” unvanına sahip piramitler, işte tam karşımızda duruyor. İnsanlar, piramidi avucunun içine almış gibi fotoğraf çektirebilme gayreti içinde. Piramit Yolu’na girdiğimizde karşımıza ilk çıkan Khufu (Keops) Piramidi ya da en çok bilinen adıyla Büyük Piramit oluyor. Khufu, 23 yıl hüküm sürmüş bir firavun. Ona mezar olarak MÖ 2560 yıllarında, 20 yılı aşkın bir zamanda inşa edildiğine inanılıyor Keops’un.
2.3 milyon taş blok kullanılmış. Ve bir sabah kalkıp bakmış ki firavun, bu müthiş anıt 147 metreye ulaşmış. 100 bin işçi çalışmış ve buna karşın, 20 yıl sürmüş inşaat!.. Antik dünyanın yedi harikasından ayakta kalabilenler sadece piramitler olmuş. Bir zamanlar “Büyük Piramit’te piknik” yapmak pek popülermiş. Şimdilerde yasak tabi ki. 
Ortalama 2,5 ton gelen kireçtaşı bloklar düşünün. Bu nasıl bir ağırlık olsa gerek derseniz, bir arabanın ortalama 1 ton civarlarında olduğunu düşünsek... 2 küsur milyon tane arabayı bir yığın yapsak... Ortaya 6 milyon ton civarlarında bir ağırlık çıkıyor. Üstelik, o zamanlar kamyon yok, modern vinçler yok... Şaşmamak elde değil doğrusu... 


Üstelik, tabana yerleştirilen kimi blokların tek bir tanesinin 15 ton ağırlığa ulaştığı da olurmuş!

Eski krallık yöneticilerinin cesetlerinin içine konduğu lahitler gök tanrıçası Nut’un vücudu olarak sembolize edilir ve tanrıçanın korumasının temin edilmiş olduğuna inanılırmış.
Önce bir kent yapılmış, taş bloklar taşınmış ve yığılmış. Yüzeyin düzleştirilmesi için uzun zaman çalışıldığı sanılıyor. Taş blokların nasıl yerleştirildiği ise henüz tam olarak açıklanabilmiş değil.
Kimi teorilere göre, spiral bir rampadan çıkarılan taş bloklar üst üste konuyormuş. Rampa ıslatılıyor, etraf çamur olunca taş bloklar itilerek kaydırılabiliyormuş.
Dışındaki parlak koruyucu kaplama yok olduğundan 147 metrelik boyu zamanla 139 metreye düşmüş zavallı piramidin! Ama yine de 43 asır boyunca dünyanın en yüksek yapısı olarak kalmış, ancak 19. yüzyılda geçilebilmiş Keops.

Piramit çevresinde üç küçük piramit daha bulunuyor. Bir de mabet kalıntıları göze çarpıyor. Üç minik piramidin firavun Keops’un ailesine ait mezarlar olduğu sanılıyor. 
Keops’un çevresinde dev gibi bir aslan heykeliyle karşılaşıyoruz. Heykelde bir gariplik fark ediyoruz hemen! Aslanın yüzü insan yüzü çünkü! Üstelik de kral sakalı var aslanın! MÖ 2.500’lere tarihleniyor firavun yüzlü aslan.
İnanışa göre, öteki dünyada ruhların iyi durumda oluşu bedenlerinin zarar görmeden korunmasına bağlıymış. Bir teoriye göre, bu dev mezarlar bedeni koruyacakmış. Resim ve heykellerde kuş olarak ifade edilen ruhun piramitteki bedeni ziyareti sırasında piramit ağırlama işlevi görecekmiş. 
Piramit işçilerine soğanlı, pırasalı ödeme
Piramitler köleler tarafından mı inşa edilmiş? Filmlerde kırbaç altında taş taşıyan köleler gösterilir hep ama bilimsel araştırmalar pek bu kanıda değil. Piramitlerin, kendi isteğiyle, ücret karşılığı çalışan işçiler tarafından inşa edildiği ortaya çıkmış. Mercimek, soğan ve pırasa ile ödeme yapılıyormuş. İşçi ordusunu yöneten usta sayısının da birkaç binden az olamayacağı tahmin ediliyor!
Muhteşem piramitler, sadece ve sadece zenginlik ve istikrar dönemlerinde inşa edilebilmiş. Çünkü bu görkemli anıtların inşası için zorunlu olan tartışılmaz otorite ve yönetsel mükemmellik ancak refah dönemlerinde mevcutmuş.
İlk piramitler Mısır birleştiği zaman inşa edilmiş. Peki, ne zaman durmuş piramit inşası? 6. Hanedan döneminde merkezi otoritede zaaflar ortaya çıkmaya başlayınca, iç çekişmelerin derdine düşmüşler, “harç bitti, yapı paydos!” diyerek unutuvermişler piramitleri.
Mısır Müzesi’nde hırsızlık
1996 sonbaharında bir Kahirelinin aklına karpuz kabuğu düşmüş. Mısır Müzesi’nde alarm sistemi olmadığını ve geceleri alınan tek güvenlik önleminin ön kapının kilitlenmesi olduğunu öğrenmiş. Kendini akşam müzede gizlemiş ve üzerine kapılar kapanmasının hemen ardından, hangi eseri çalsam acaba, diye papatya falı açmaya başlamış.
Ertesi sabah müze açıldığında, bekçiler gece çanak çömleğin patladığını fark etmişler ve hırsızı müze dışında yakalamışlar. Tutankamun’un altın hançeri hırsızın üzerinde bulunmuş. Sorgusunda hırsız ilginç bir itirafta bulunmuş: “Bir Milyon Nasıl Çalınır?” filminden etkilenmiş meğer müze hırsızı! 
Mısır Müzesi 1858’de kurulmuş. Mevcut binaya da 1902’de taşınmış. Birinci kattaki eserlerin çoğu mezarlardan getirilmiş.
43 numaralı salondan başlayıp saat yönünde hareket ediyoruz ve tüm eserleri kronolojik sırayla izleyebiliyoruz. Tıpkı Louvre Müzesi ziyaretçilerinin Mona Lisa’ya kilitlenmesi gibi Mısır Müzesi ziyaretçileri de Tutankamun’un ünlü koleksiyonuna kilitlendiğinden birinci kat, maalesef hak ettiğinin çok altında ziyaretçiye sahip. Tutankamun hazinesi 1.700 objeden oluşuyor. Mumya hala Teb’deki mezarında.
Mumya salonu yıllarca kilit altında tutulduktan sonra 1994’te açılıyor. 18. Hanedan’dan 1. Amenophis, 4. Tuthmosis, 19. Hanedan’den 1. Seti ve 2. Ramses’in mumyalarıyla karşılaşıyoruz...
Yabancı arkeologlar boşuna kazmamış Mısır’ı. Paha biçilmez Mısır eserlerinin önemli bölümü artık Mısır’da değil, Berlin, Londra, NewYork ve Paris müzelerinde bulunuyor! Gemiler dolusu antika eser Avrupa ve Amerikan müzelerine taşınmış Mısır’dan. Anlaşılan o ki, bal tutanlar parmaklarını öyle bir yalamışlar ki, demeyin gitsin.



Kefenin cebi mi varmış o zamanlar?Eski Mısır’da kefenin cebi varmış anlaşılan. Mezarda bulunanlara dikkat buyurun lütfen: Terlik var, makyaj malzemesi var, sandalye var, küpe var, ekmek var. Mısır’ın sıcak ve kuru iklimi mezara gömülen eşyaların pek az hasarla günümüze ulaşmasını sağlamış. Kime niyet, kime kısmet. Hani mumyalar öte dünyada kullanacaktı bu eşyaları? Tutankamun mezarına oyuncaklarını bile götürmüş. Mısırlı dilberler ise mezarlarına peruktan aynaya, taraktan yelpazeye ne buldularsa taşımışlar... Kimi müzisyenler enstrümanlarıyla gömülmüş. Masa oyunlarından hoşlananlar, öteki dünyada da felekten bir gün çalmak için oyun tahtalarıyla birlikte gömülmüşler. Kimi mezarlardan 3.500 yıllık incirler çıkmış! Bir müzisyen yaşamında çaldığı bronz zilleri mezarına götürmüş
Papirüs
Bir su bitkisi olan papirüsün gövdesinden eski çağlarda yazı kâğıdı yapılırmış. Eski Mısırlılar sadece yazı kâğıdı değil yelken, bez ve hasır da üretirlermiş papirüsten. Mısırlılardan Yunanlılara ve Romalılara da geçmiş olan papirüs 3. yüzyılda yerini parşömene bırakmış.
Yunanca papirüs sözcüğü Kıptice’den ödünç alınmış ve neredeyse tüm batı dillerine girmiş. İngilizce “paper” (kâğıt) ve Türk argosunda para anlamına gelen “papel”  sözcüklerinin de kökeni “papirüs”.
Khan el-Khalili çarşısında “Mustafa, ya Mustafa...” şarkısı
Çarşıda Türk olduğumuzu anlayan esnaf bize, “Hasan Şaş, yavaş yavaş...” diye sesleniyor sürekli. Biz de onlara “Mustafa, ya Mustafa...” şarkısını söylüyoruz. Esnaf bu şarkıya tempo tutmaya başlıyor, pek alışveriş ettiğimiz yok, ama çok eğlenceli vakit geçiriyoruz doğrusu.
Gün batımından sonra Kahireliler Nil meltemini hissetmek üzere sokağa çıkmaktan hoşlanıyorlar. Akşam Khan el-Khalili çarşısında dolaşıyoruz. 1382’lere tarihlenen çarşı Orta Doğu’nun en büyüklerinden biri. Asırlar önce, ticaret kervanlarının mallarıyla, hayvanlarıyla gecelediği çok sayıda hanın çevresinde gelişmiş bir çarşı bu. 
Arap film ve tiyatrosunun merkezi Kahire. Çoğunluğu oluşturan erkek seyirciler film sırasında yemek yiyor, çay içiyor. Esas oğlan ya da esas kıza kâh tezahüratlar yapıyor, kâh lanetler yağdırabiliyormuş.
13.yüzyılda kurulan Türk Sufi tarikatının Mısırlı üyeleri çarşamba ve cumartesi akşamları Mevlevi gösterileri düzenliyorlar. Talep yoğunmuş, erken gidilmesi öneriliyor.
Sabaha karşı diyecektim, ama dilim varmadı. 02.30’da uyanıyoruz. Hızlı bir kahvaltı ardından, bagajımızı toplayıp havaalanına yöneliyoruz. 05.30’da Mısır Havayolları bizi Luxor’a uçuruyor. Luxor’a inerken, Nil’in her iki yakasının da yemyeşil olduğunu fark ediyoruz. Çöl demeye, doğrusu bin şahit ister, diye geçiriyoruz içimizden.
Havaalanından ayrılıyor ve Luxor’daki gemimize yerleşiyoruz. 240’ı aşkın gemi bulunuyor Luxor-Asvan arasında Nil turu yapan.
LUXOR - Ruhani merkez ve dünyanın en büyük açık-hava müzesi
Ve işte Mısır mimarisinin başyapıtlarını barındıran Luxor’dayız. Yeni Krallık’a MÖ 1567-1085 arasında 5 asır boyunca başkentlik yapmakla kalmamış, çok daha uzun bir süre ülkenin ruhani merkezi olma özelliğini sürdürmüş.
Luxor’un doğu yakasında Karnak Mabedi, Luxor Mabedi ve Luxor Müzesi yer alıyor. Batı yakasında ise, Krallar Vadisi, Deir al-Bahri, yanı sıra 400’ü aşkın soylular mezarları bulunuyor.
Yeni Krallık’ın başlangıcından itibaren, Amun-Ra’ya en önemli devlet tanrısı olarak tapınılır. Bu dönemde Mısır orduları Afrika ve Asya’da zaferler kazanır, fetihlerden imparatorluk başkenti Teb’e zenginlikler akar. Bu zenginliğin bir kısmı da tapınak yapımına harcanır. Bu tapınakların en muhteşemleri Karnak’taki Amun mabedi ile Luxor’daki mabettir. Doğu yakasındaki bu mabetler yanı sıra, kendi mezar mabetlerini de firavunlar Luxor’un batı yakasına inşa ederler.
Batı yakasındaki Krallar Vadisi ve Kraliçeler Vadisi’nde yer alan Yeni Krallık dönemi kraliyet mezarları inanılmaz zenginlikteki hazinelere ev sahipliği yapar. Ancak bunlar arasında mezar soyguncularının yağmasından kurtulup günümüze ulaşabilen sadece Tutankomun’un hazineleri olur.
1700’lü yıllarda köylüler, yağmalanmış mezarları ev olarak kullanırlarmış. Altın bulma hırsı hem yerlileri, hem de yabancıları mezar başlarına toplamış. Mezar bulan köylülerin bunları satma öyküleri dilden dile dolaşmış.
Luxor Mabedi
1987’de Verdi’nin Aida operası burada oynanmış. Karnak’tan farklı olarak, sadece iki kral tarafından inşa edilmiş. 18. Hanedan’dan 3. Amenophis ve 19. Hanedan’dan 2. Ramses yaptırmış. Luxor mabedi “Güneyin Haremi” olarak anılırmış. Çünkü burada tanrıça Mut ve oğlu Khonsu’nun yaşadığına inanılırmış. Tanrı Amun’un ise Karnak mabedinde ikamet edermiş! Her iki tapınak 3 kilometrelik sfenksli bir yolla birleştirilmiş. Her yıl Bereket Festivali sırasında, Amun’un heykeli Karnak’tan törenlerle alınıp karısı Mut ile birleşmesi için, kutsal teknelerle omuzda taşınarak götürülürmüş Luxor tapınağına. 
Bakar mısınız, tanrı ile tanrıçanın birleşmesi için ahali can siperane nasıl da uğraşıyor! Evet, bu birleşmenin ardından Amun heykeli gerisin geri Karnak’a taşınıyor. Bu birleşmeden önce, Amun’a mesir macunu benzeri bir afrodizyak sunuluyor muydu acaba, diye düşünmeden alamıyor insan kendini.
İnsanoğlunun ve özellikle de Mısırlı rahiplerin hayal dünyasına hayran olmamak elde değil doğrusu! Hayallerinde bir tanrı, bir de tanrıça yaratıyorlar. Bunlara güzel güzel isimler yakıştırıyorlar. Sanki gözleriyle görmüşçesine bu iki tanrıyı sembolize eden heykeller yapıyorlar. Bu da yetmiyor, “dünyada mekân, ahrette iman” düşüncesinden hareketle, tanrıların heykelleri evsiz kalmasın diye binlerce insanı işe koşup mabetler inşa ediyorlar. Üstüne de, tanrıların birleşmesi için hiç bir fedakârlıktan kaçınmayarak tanrı heykelini tanrıçanın mabedine götürmeyi de ihmal etmiyorlar...   
Luxor tapınağı fevkalade başarılı biçimde korunmuş. Nasıl mı? Sırrı kumlarda saklı! Kızgın kumlar bu mabedi sarıp sarmalayıp her türlü melanetten korumuş.
1885’te kazıların başlamasıyla çevredeki evler yavaş yavaş boşaltılmış. Ancak halk Luxor’un koruyucu azizi Abu el-Haggag’ın mezarının ve caminin başka yere taşınmasına karşı çıkmış. Sonuçta, cami ve mezar yerli yerinde kalmış.
Köpek başlı maymun heykelleriyle desteklenen dikilitaşın eşi ise Fransa kralına armağan olarak verilmiş ve Paris’in ünlü Concorde meydanına dikilmiş.
Luxor’da çok ilginç bir Mumyalama Müzesi de bulunuyor.
KARNAK - Dünyanın en büyük antik tapınağı
“Tüm Tapınakların Tapınağı” olarak anılan Karnak Tapınağı’nı ziyaret ediyoruz. Karnak adının İran’ın Havarnak kentinden geldiğini öğreniyoruz. Havarnak yüksek anıtlarıyla ünlüymüş. Araplar İran’ı ele geçirdikten sonra, Mısır’a geliyorlar. Tıpkı Havarnak’ta olduğu gibi burada da yüksek yapılarla karşılaşınca bölgeyi Havarnak’a benzetiyorlar. Zaman içerisinde de, Havarnak oluyor Karnak!
El-Karnak küçük bir köyün ismi aslında. Luksor'un 2,5 km kuzeyinde bulunan köyü hem bilim hem de turizm açısından önemli kılan, ünlü tapınak kompleksine ev sahipliği yapması. Luxor mabedi gibi kumların altında gizlenmiş Karnak. Hem de bin yıldan fazla...
Karnak aslında sürekli büyümüş bir tapınak. Her firavun, kendinden önceki firavunun yaptığı eklemelerden daha fazlasını yapmak arzusuyla yanıp tutuştuğundan Karnak'ın yapımı 13 asır sürmüş. Karnak sadece Mısır’ın değil, tüm antik dünyanın en muhteşem mabedi haline gelmiş. 
İşte bu yüzden Karnak tapınağı hem Mısır tarihi hem de mitolojisi hakkında çok önemli bilgiler içeriyor. Karnak'ta 8000 adak taşı, 450 heykel ve 10'a yakın sfenks bulunmuş. Karmak'ın süsleme sanatı kabartmadan çok kazıma tarzında. Hipostil salonundaki 134 sütun son derece etkileyici. Dünyadaki en büyük antik dini mekân olan Karnak tapınak kompleksi dev bir açık hava müzesi sanki. Gize Piramitleri’nin ardından Mısır'ın en çok ziyaret edilen antik mekânı.
Sadece dini başkent olmakla kalmamış, aynı zamanda da antik dünyanın en ünlü entelektüel merkezlerinden biri unvanına sahipmiş. Mabedin ne kadar derinlerine giderseniz, anıtlar da o derece eski dönemlere karşılık geliyor. Her bir duvardaki rölyefi incelemenin haftalar alacağına biz de inanıyoruz sonunda. 
Tanrıların emrine sunulmuş 400 bin metrekarelik bu alan 10 büyük Avrupa katedralini içinde barındırabilecek kadar büyükmüş. 19. Hanedan döneminde mabette işçi, hizmetkâr, rahip ve muhafız olarak çalışanların sayısı ne olabilir dersiniz? Garip ama gerçek! 80 bin kişi... 
LUXOR-ESNA-EDFU
Sabah kahvaltısının hemen ardından Nil’in batı yakasına geçiyoruz. Saatimin takvimine göz atıyorum; Kasım’ın 25’ini gösteriyor. Yeni Krallık firavunlarının mezarlarına ev sahipliği yapan Krallar Vadisi’ni ziyaret ediyoruz. 
Kan ter içinde kral mezarlarını geziyoruz. Peki, kimseye yaranabiliyor muyuz? Maalesef hayır! Çünkü Krallar Vadisi’ni ziyaret eden turistlerin döktüğü ter mezar duvarlarındaki boya ve sıvanın zarar görmesine neden oluyormuş.
Ancak bu mezarlardan kısıtlı bir miktarı rotasyon usulü açılıyor turistlere. Mezar duvarlarındaki dekorasyonlar da ancak cam arkasından izlenebiliyor. Bu eserleri kitle turizminin zararlarından korumak üzere çok radikal bir öneri ortaya atılmış: “Tüm mezarlar kapatılsın ve Krallar Vadisi’nin kopyası başka bir yere inşa edilsin!”
TEB’de Krallar Vadisi
Eski Mısırlılar “Gerçeğin Yeri” diye adlandırırlarmış bölgeyi. 18. Hanedan’a mensup 1.Tuthmosis’ten itibaren tüm Yeni Krallık firavunları bu vadiye gömülmüşler. Ender de olsa, bazı yüksek yöneticiler de bu vadide yerlerini almışlar.
1.Tuthmosis (MÖ 1524-1518) geleneklere sırt çevirir ve mezarını saklar. Ne Eski Krallık’taki gibi piramitler yaptırır, ne de Orta Krallık’taki gibi labirentler!.. Krallar Vadisi’nde kayalar arasına yaptırır mezarını. Ne rahipler, ne de mezar soyguncuları tarafından ziyaret edilemeyecek gizli bir mezardır bu. Kayaların arasına kazılmış derin bir mezar yaptırır kendine. Yeni Krallık sonuna dek tüm firavunlar da buraya gömülür. 
Mezar soygunları bir türlü önlenemiyor
“Kefenin cebi yoktur” sözüne firavunlar pek itibar etmiyormuş anlaşılan. Öte dünyaya hazinelerini de götürmek çabasında olmuşlar hep. Soygunculardan korunmak için mezarlarını gizlemişler. “Aç it fırın yıkar” sözünden de habersiz olan firavunlar, bin bir çeşit güvenlik önlemine karşın, soygunculara engel olamamışlar. Bir tek Tutankamun’un mezarı soyulmamış.
Firavunlar tahta çıkar çıkmaz, kendi mezarlarını kazdırmaya başlarmış. Ancak öyle zahmetli bir işmiş ki firavun mezarı kazmak, daha iç dekorasyon tamamlanamadan firavunların öte dünyaya göçü gerçekleşirmiş. Genelde ömürleri vefa etmezmiş şöyle bir dünya gözüyle mezarlarını doya doya seyretmeye!
18. ve 19. Hanedan döneminde öyle önlemler alınmış ki, mezar soyguncuları mezarlara kolay kolay yaklaşamaz olmuşlar. Ancak, 20. Hanedan’ın zayıf kralları döneminde mezar soygunculuğu almış başını yürümüş! 
Peki, bu kadar güvenlik tedbirine karşın, kimler soyunurmuş bu mezar soygunlarına? Tabi ki, kaleyi içerden fethetme prensibi burada da aynen geçerliymiş. Örneğin, mezar duvarlarını süsleyen heykeltıraşlar ya da mezar bekçileri “Mal, mülk hep firavunun olacak değil ya! Biraz da biz nasiplenelim” deyip mezar soymanın büyüsüne ve zenginlik hayallerine kapılıverirlermiş!
Yeni Krallık döneminde, rahipler mumyaları ve ölü eşyalarını eski yerlerinden çıkarıp iki gizli bölmeye yeniden gömmüşler. Bu gizleme operasyonu hayli başarılı da olmuş, çünkü ancak 1800’lü yılların sonlarında keşfedilmiş bu gizli bölümler. 
Tut Ankh Amun’un mezarı lanetli mi?
İngiliz aristokrat Lord Carnarvon ile Mısırolog Carter 1914’te Krallar Vadisi’ni kazmaya başlarlar. Aradan sekiz yıl geçer, tarihler 1922’yi gösterdiğinde, bir merdiven keşfederler. Bu merdiven bir mezara inmektedir. Hem de mühürleri açılmamış bir mezara!
Carter’ın mezarı boşaltması on yıl sürer. Ancak firavunun laneti ilkin İngiliz aristokratı vurur. Krallar Vadisi’nde bir sivrisineğin ısırdığı lort, yaranın mikrop kapması sonucu birkaç hafta içinde ölür.
62 numaralı mezarın önündeyiz. Üzerinde “Tomb of Tut Ankh Amon No. 62” yazıyor. Krallar Vadisi’nde 62 mezar bulunmuş. Ve her birine bulunma sırasına göre bir numara verilmiş. Son bulunan Tutankamun mezarı olduğu için numarası 62.
2. Ramses Anadolulu Hititlere karşı
2. Ramses 80 küsur yıl yaşamış. Eklem iltihabı, damar sertliği,  diş problemleri çekmiş. Prostat durumuyla ilgili ise herhangi bir bilgi temin edemedik maalesef.
2. Ramses 19. Hanedan’dan. 66 yıl tahtta kalıyor. İktidarının 5.yılında Hititlerle Suriye’nin önemli ticaret kenti Kadeş’te savaşa tutuşuyor. Ordusunda yabancı paralı askerler de var. Paralı askerler yani lejyonerler boynuzlu miğfer ve yuvarlak kalkanlarından hemen anlaşılıyorlarmış.
MÖ 1275’te iki tarafın da savaşta belirgin bir üstünlük kuramadığının göstergelerinden biri de şu olsa gerek: Kadeş Barışı ile 2. Ramses Hitit prensesi ile evlenir.
2. Ramses’in Karnak ve Luxor’daki anıtları muazzam. 2. Ramses inşa ettirdiği bu mabetlerin duvarlarına Kadeş Savaşı’nın muzaffer kumandanı olarak kendi resimlerini çizdirmiş. Resimlere bakılırsa, Hititler arkalarına bakmadan kaçıyor, 2. Ramses de onlara ok atıyor. Bazı resimlerde de üç bin yıldır gelenekselleşmiş çizimlerdeki gibi düşmanını kafasından tutmuş, öldürücü darbeyi indirmek üzere.... 
Yahudilerin Mısır'dan İsrail'e göç ettiği dönemin firavunun da yine II. Ramses olabileceği düşünülmektedir.
Herod’dan kaçan Kutsal aile Mısır’a vardığında Kahire’de en az dört asırdır varlığını sürdüren bir Yahudi topluluğu yaşamaktaymış. 
641’de Araplar İskenderiye’yi ele geçirdiğinde kentte 40 bin Yahudi yaşıyormuş. 1830’larda Mısır’da 150 bin kadar Kıpti, 5 bin Yahudi yaşarmış. Bunların 3-4 bini Kahire’deymiş. Günümüzde ise Yahudi sayısı anca 100 kişi civarlarında.
Yahudi toplumu Mısır’da kayboluyor. Önemli bölümü İsrail’e göç etti. Mısır’da kalanlar ise yaşlı ve yoksullar. İbadet için bile yeterli insan bir araya gelemiyor.
Mezarı hiç soyulmamış firavun Tutankhamun’un laneti
Tutankhamun tanrı Amun`un yaşayan resmi anlamına geliyormuş. MÖ 1333-1323 arasında sadece on yıl hüküm sürmüş çok genç yaşta ölmüş. Kimilerine göre, dünya tarihinin en büyük arkeolojik keşfi, Tutankamon’un mezarının ortaya çıkarılmasıymış. Oysa Tutankamon, Mısır tarihinin önemli firavunlarından biri değil. Buna karşın, Mısır’ın tanıtımında neden Tutankamon’un yüz maskesi kullanılmaktadır? Onu bu denli önemli kılan ne olsa gerektir?
Onu diğer tüm firavunlardan ayıran özellik, mezarı hiç soyulmayan ve tüm hazinesi günümüze kadar ulaşan firavun olmasıymış. Firavun mezarlarından sadece biri hiç soyulamamış, o da Tutankamon’unkiymiş.
Tutankamon’un kolyesindeki camın oluşması için atom bombasının tesirinin on binlerce katı bir patlamanın meydana gelmiş olması gerekiyormuş.
Tutankamon’un mezarı Krallar Vadisi'nde. Tutankhamun'un mumyası haricinde mezardan çıkarılanlar Kahire Müzesi’nde sergilenmektedir. Bir lahdin içindeki som altından tabuttaymış mumya. 1922’de İngiliz arkeolog Howard Carter buluyor mezarı ve som altından tabutu. Ne ilginçtir, kendisi yoksulluk içinde ölmüş.. Ayrıca mezara giren kişilerin ateşli bir hastalıktan teker teker ölmesi de firavunun laneti rivayetlerinin alıp yürümesine neden olmuş.
Kleopatra iki erkek kardeşiyle evlenir ama çocuklarını iki Romalıdan yapar
Mısır’ı yöneten ilk kadın Kleopatra değilmiş. Mısır’ın ilk bayan hakimi Nitocris MÖ 2184’te tahta oturmuş. İki bin küsur yıl sonra MÖ 51’de Yunan kökenli 7. Kleopatra, 18 yaşında Mısır’ın başına geçmiş 39 yaşına dek iktidarda kalmış. 21 yıl hüküm sürmüş. Yedi dil biliyormuş, ancak resmi belgelerde Yunanca kullanırmış. MÖ 30’da Kleopatra’nın intiharı ardından, yorgan gider kavga biter ve Mısır sonunda Roma İmparatorluğu’nun bir parçası haline geliverir.
Sezar Mısır donanmasını yenilgiye uğratır, Kleopatra’nın hem kardeşi, hem de kocası olan 13.Ptolemy boğulur. Kleopatra bu kez küçük kardeşi 14.Ptolemy ile evlenir ve Sezar’ın metresi olur ve ona Sezaryon adında bir oğul verir.
Sezar’ın ölümünden sonra iktidara gelen Mark Antony ile 11 yıl beraberliklerinden 3 çocuk doğurur. Antony ve Kleopatra’nın sonunu ise Augustus getirdi.
Antony ile Kleopatra’ya trajik son getiren Augustos acaba Mısır’a ne getirmiş? Resmi dilin Yunanca olması eskisi gibi sürmüş, ama İskenderiye’deki Yunan senatosunu kaldırmış. İskenderiyeli Yahudilere özerklik vermiş.
İskender gibi Roma imparatorları da Mısır Panteonuna dahil edilmişler!.. Evvelce, Makedon ya da Pers imparatoruna tapınan Mısırlılar bu kez bir Romalıya tapınmaya başlamış.
ESNA’da gemimiz kuşatılıyor .Esna’da seviye havuzundan geçmek için sıra beklerken, gemimiz onlarca kayık tarafından kuşatılıyor.
Kayıklar gemiye iyice bir yanaşıyorlar. Paketler açılıyor, elbiseler, tişörtler, masa örtüleri yayılıyor kayığın içine. Mısırlılar İngilizce, İtalyanca, İspanyolca kırması bir dille pazarlıyorlar mallarını. Bizim bulunduğumuz geminin güvertesi çok yüksekte, onlarsa deniz seviyesindeler. Ancak, şartlar ne olursa olsun, ticaretin engel tanımayacağı bir kez daha kanıtlanıyor. Yoksa engel tanımaması gereken aşk mıydı? Neyse, geçici bir süre için aşkın yerine ticareti koyalım Mısır’da... 
Netice olarak, paketleri geminin dördüncü katına büyük bir ustalıkla fırlatıyorlar. Bir anda, güverteye top gülleleri gibi paketler düşmeye başlıyor. Ve ardından gelsin sıkının sıkısı pazarlıklar... İade edilen kimi paketler kayıklara doğru gerisin geri gönderilseler de, kimi kez suya düştükleri de bir vakıa doğrusu. Satıcılar buna biraz kızıyorlar tabi, ama asıl sorun malın suya düşmesi değil, satışın suya düşmesi galiba... Ancak serbest ticaret ilerleyen saatlere dek tüm hızıyla sürüyor.
Dünyanın en uzun nehrinin tadını doya doya çıkarıyoruz. 6,650 km uzunluk da gerçekten öyle az buz bir mesafe değil doğrusu. Binlerce yıldır Mısır’ın en temel iletişim kanalı olmuş Nil.  
Edfu’daki Horos Tapınağı Mısır’ın en iyi korunmuş antik mabedi Luxor Asvan arasındayız. Luxor’un 115 km güneyinde, Asvan’ın 105 km kuzeyinde Edfu’dayız. Nüfus 60 bin kadar. 
Sabah ilk iş, Karnak’tan sonra Mısır’ın en büyüğü ve dünyanın en iyi korunmuşu olarak kabul gören Horus Mabedi’ni ziyaret ediyoruz. Mabet şahin-başlı tanrı Horus’a adanmış. MÖ.237-57 arasında inşa edilmiş, yani 180 yılda. Şaşkına dönüyoruz. 2,200 küsur yıllık bir mabet nasıl bu derece iyi durumda olabilir? Şaşkına dönüyoruz. Rehberimiz anlatmaya başlayınca, işte şimdi oldu, diyoruz. Çünkü mabet 1860’lara dek, yani yaklaşık iki bin yıl boyunca tamamen kuma gömülmüş meğer!   Tanrı Osiris’in cesedinden Horus’a hamile kalan İsis Edfu antik Mısır’da kutsal bir bölge olarak kabul görürmüş. Nedeni de şahin tanrı Horus’un, babası Osiris’i korkunç şekilde öldüren amcası Seth ile savaşa tutuştuğuna inanılan yer Edfu imiş.  
Osiris tanrı olarak doğmuş, insan olarak büyümüştür. Şarap içen ilk insan olduğuna inanılır. Osiris kral olunca, kız kardeşi ve aynı zamanda da karısı olan İsis kraliçe olur. Mısır’ın hem tanrılarında, hem de firavunlarında ensest ilişki son derece sıradan anlaşılan!
Her şey tıkırında giderken, erkek kardeşleri Seth had safhada bir kıskançlık krizine girer, erkek kardeşi Osiris’e nefreti öyle sınır tanımaz hale gelmiştir ki, kardeşini öldürüp cesedini 14 parçaya ayırır ve her birini Mısır’ın bir tarafına fırlatır.
Uzun çabalar sonucu İsis Osiris’in cesedinin parçalarını tek tek bulur ve Mısır’a geri getirir. Çeşitli mabetlerdeki resimlerde İsis Osiris’in cinsel organı üzerinde uçarken resmedilmiştir. İsis Osiris’i oğulları Horus’a gebe kalasıya dek hayatta tutmayı başarmıştır.
14 parçadan 13’ü Nil boyunca çeşitli yerlerde bulunmuş ancak penisi bir balık tarafından yenilmiş. İsis Seth’i kandırmak için, bulduğu her parçanın yerine balmumundan bir kopyasını bırakır. Sonunda, penis hariç tüm parçaları tanrı Anubis ve Thoth yardımıyla Abydos’ta birleştirir. Bir de erkek cinsel organı ekleyip bandajlayarak ilk mumyayı yaratmış olurlar. Horus büyüyüp delikanlı olunca, babasının intikamını amcasından alır.
Öldükten sonra, yeniden doğduğuna inanıldığı için Osiris’in vücudunun parçalarının İsis tarafından bir araya getirildiği Abydos çok önem kazanmış olur. Zengin Mısırlılar Osiris’i izleyerek cesetlerinin Abydos’a gönderilmesi için sağlıklarında avuç dolusu para dökerler. Abydos’ta mumyalanırlar. “Ağzın açılması” seremonisi ile ölünün vücuduna ruh girer. Böylece sonsuza dek Osiris’le birleşmiş olur zengin adam. 
Ancak, bu hedefe varılmadan önce, aşılması gereken pek çok tehlike vardır. Bunların bir bölümü mezar ve tabut üzerindeki süslemelerde ifade edilmiştir.
Cennete yolculuğun en kritik aşaması “kalbin tartılması” mahkemesiymiş. Bu aşamada ölüler, yaşadıkları dönemde tanrılara sundukları adak ve armağanları anımsatırlarmış mahkeme heyetine! Osiris mahkemenin başıdır. Terazinin bir kefesine ölünün kalbi, diğer kefesine ise tanrıça Maat’ın gerçeği temsil eden tüyü konuyordu. 
ASVAN
Sabah kahvaltısının ardından gemimizden ayrılıyoruz. İlkin Asvan barajını ziyaret ediyoruz. Asvan Barajı yapımı sırasında 23 tapınak suların altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalınca, 1960’larda Unesco’nun çabalarıyla başka yere taşıyarak kurtarmışlar tapınakları. Philae kurtarılan önemli mabetlerden biri. Bazı mabetler, kurtarma operasyonuna katkılarından dolayı yabancı müzelere armağan edilir. 
PHILAE - İsis Mabedi
Az buz değil, yaklaşık 7 asırda tamamlanmış mabet. Romalılar döneminde Mısır’ın en önemli hac merkeziymiş.
Eski dinin ibadete açık son mabedi imiş ve 551 yılında o da kapatılmış.
Bakın, Tanrıça İsis nasıl anılırmış: “Ana Tanrıça”, “Tüm Tanrıların ve Doğanın Büyük Anası” ya da “Bin Adlı Tanrıça”... İsis Akdeniz’deki tüm tanrıçaları bünyesinde eritmiş. Yaygın bir kanıya göre, erken Hıristiyanlık döneminde, İsa’nın annesi Meryem’e verilen büyük önem İsis’e tapan insanları Hıristiyanlığa çekebilmek amacını taşıyordu. Nasıl ki Tanrıça İsis ile Meryem özdeşleştirilmişse, aynı şekilde Horus ve İsa da özdeşleştirilmiş.

Yazı ve fotoğraflar: Murat ÖZSOY
ozsoymurat@gmail.com