21 Şubat 2012 Salı

"Ben Seni Sevduğumi Da Dünyalara Bildirdum"

 
Uzun zamandır aklımızdaydı Karadeniz turu yapmak. Bu yaza kısmetmiş. Kızımızı Erdek’e bırakıp eşimle Karadeniz Yaylaları'na doğru uçtuk. Ankara’dan hareket eden Tempo Tur otobüsüne Trabzon otogarından katıldık. Otobüse bir bindik ki, zannedersiniz Ankara Üniversitesi Öğretim Üyeleri "bilimsel geziye" çıkmışlar! Öyle sessiz, akademik, uyumlu ve nezih bir grup. “Sabah otobüs saat 9:00’da otelden hareket edecek “ diyor rehber, dokuza on kala tüm grup otobüste! Ne hır ne gür var bir hafta boyunca...

 


6 günde 4 ayrı otelde kaldık. Bazı otellerin odası deniz manzaralıydı, bazılarında ise  yanyana eşimle dolaşamıyorduk. Birimiz giyinirken, diğerimiz dışarıda bekliyorduk. "Kurusun" diye gece balkona astığımiz havluyu ertesi gün daha ıslak buluyorduk nemli havadan ötürü...


Bir çok yaylaya çıktık fakat adlarını öğrenemedim bir türlü. Bazı günler 3.5 saat yürüdük. Sisten burnumuzun ucunu göremediğimiz oldu. 3000 metreye çıktık yürüyerek, 2900 metrede alabalık ızgara yedik.


Sütlaçlar, laz börekleri var bir de damağımızda kalan tatlılardan... Her akşam horon oynadık. Bol bol Karadeniz türküsü dinledik.


Unutamadığım pek çok anımız oldu... Hemşin’de “Gürcü düzü” diye bir yere gittik. Taş duvar işciligi kursu alan köylülerden biriyle sohbet ettik. Adamcağızın çok hoş bir aksanı var. Ben “köylü dayı” muamelesi çekiyorum amcaya... Sonradan öğreniyorum; İstanbul’da gazetecilik okumuş, bir çok ülke gezmiş ve benden sadece 5 yaş büyük! Yaklaşımımdan utanıyorum, hiç bozmuyor beni ama... 


Fırtına Vadisi'ni korumaya çalışıyorlar. Hidroelektrik santrali (HES) yapılsın istemiyorlar. Karadenize gelen her ziyaretçiye, turiste bunu anlatıp destek istiyorlar. Karadeniz'de Lazlar var, Hemşinliler var, Oflular var… Varoğlu var. Lazlar, Hemşinlilerden hazetmiyor; Hemşinliler Lazları sevmiyor, ikisi birden Ofluları sevmiyor. Gürcüler hiçbirini sevmiyor. Fakat hepsi Trabzon Spor’u seviyor. Her yer bordo mavi buralarda. Bu sene için epey havaya girmiş Karadeniz Uşakları... Fener, Cimbom ve Kartallara önemle duyurulur.


Uzungöl'den Demirkapı Yaylası'na çıkarken   otobüsümüzün sürücüsü Ahmet Kaptan, yol boyu komik hikayeler anlattı. Çamlıhemşin Avusor Y
aylası'nda yaklaşık 2000 metrede bir barakada alacağız öğle yemeğimizi. Çatısı sarı-lacivert branda kaplı barakanın sahibine soruyorum;
-"Dayı, Fenerli misun ?" 
-“Yok” diyor, "Nereden çıkardin onu?"
Elevit Yaylası'nda yaşlı tonton bir amca, hoş sohbet... Gruptan biri soruyor;
-"Amca hiç köyden çıktin mi?"
Amca hiç bozmuyor. Başlıyor sohbet... Amca, geçen sene Boston’daymış. Türkiye’de görmediği 3 il kalmış!!!

 
Karadeniz enterasan, Karadenizli daha enterasan. Akcaabat’ta deniz kıyısında bir plajın tabelası; "Akçaabat Beach Clup Plajı" Ayder yolunda Osmanlı Restoran’ın tabelası; "Osmanlı Restoran 400 metre geride" :) 


-“Mavi arabayı gördün mü? 
“Gördüm” demiyor, “Gördim oni” diye cevap veriyor. 
-Espriyi anladın mi?
Anladim oni.
-Yemeğini yedin mi?
Yedim oni :)


Hopa'da bir Hemşinli dost bizi alıyor otelden, Sarp Sınır Kapısı'na götürüyor. "Dur aman" demeye kalmadan Gürcistan sınırı ile aradaki "tampon bölgeye" geçiyoruz. Resmen çıktık ülkeden! Türkiye’ye terkrar girmek için pasaport gerekiyor. Soruyorlar da hakkaten! Ama Hemşinli Ziya, ağız kalabalığına getiriyor, gümrük görevlisi pes ediyor. Türkiye’ye pasaportsuz giriyoruz. Üstelik o gün savaş çıkmış Gürcistan-Rusya arasında, haberimiz yok!
 
Akşam Ziya ısrar ediyor gruptaki 3 erkek için hanımlarına; "Ha ben bunlari bu akşam Hopa'nın caddelerini gezdireyum daa..." Hanımlar "biz de gelelim" diyor. Ziya itiraz ediyor. "Size uygun degildur Hopa'nin caddeleri daa!!!" :))
Karadeniz’de bol yemek yedim. Tura çıkmış iki kızkardeşi keşfettim daha ilk gün... Biri vejeteryan  diğeri vejeteryan ötesi, hiç bir şey yemiyorlar. 


Onların yemeklerini de ben yedim tur boyunca... Tur tam pansiyona geldi bana :)


Bu iki kardeş her gün aynı kıyafetleri giydiler.  Oysa 3 kocaman valizle gelmişlerdi tura! Valizlerde çamaşır suyu, çarşaf, havlu, yastık kılıfı  ve ev poğaçası varmış. Giyecek koymaya yer kalmamış :) Otelde odaya girmeden önce "abla" bütün odayı kloraklıyormus! Bizim Ziya bu öğretmenlerden biri ile ilgileniyor.
-"Hocanum senin tayininu buraya aldiralum daa..."
Hocanım da memnun ilgiden; "olur" diyor. "Dönünce Ankara’ya bakayım bu ilçede boş kadro var mı?”
-"Yeter ki sen iste" diyor Ziya, "biz burada kadroyu boşaltiruz daa!!!"
Her yerde her gün horon teptik  ama Ayder Yaylası'ndaki "Çise Pub" dakini unutamam... Horon lideri devamlı bağırıyor, komut veriyor gruba; "Kır gerdanii"... "İntikal mesafesini koruuu"... "dinle tulum ne diyo?"... "Ezme arkadaşınii"... Ve bunları çok komik bir aksanla ve çok ciddi, sert bir şekilde söylüyor. Bir de horon başlayana kadar pek de kalabalık olmayan "pub” horon başlayınca doluyor. Yandaki kahvede oturanlar, restorandakiler, yoldan geçenler hemen horona katılıyor.

Horon deyince hepsi farklı... Uzungöl civarında "kemençe" ile oynanıyor, Ayder'de "tulum" ile...  Adımlar da farklı.


Bir de "kolbastı" diye bir oyun var. Trabzon’un Faroz semtinin oyunu imiş. Çok hızlı bir ritimde oynanıyor. -Oynanıyor- diyorum; oynayanlar otelin garsonları :) Burada tüm garsonlar akşam horon vuruyor, kolbastı oynuyor. Garsonlukları felaket ama güzel oynuyorlar. "Uzungöl İnan Kardeşler" tesislerindeki garsonlar 1 numaraydı. Hem oynuyorlardı, hem çok güleryüzlüydüler, hem de –inamayacaksınız ama- garsonluğu  biliyorlardı.


Son gece kaldığımız "Öztürkler"e ait tesis çok güzeldi. Özellikle bir  garsonu vardı ki aman Allahım her an sopayı yedin yiyeceksin. Kimse adamla gözgöze gelemiyor. Kimse itiraz edemiyor. Çay getiriyor içiyoruz, getirmiyor içmiyoruz. İtiraz yok :)


Bir hafta lazlarla kalınca sen de "laz" olmaya başlıyorsun.  Bir  köye giderken yolda rehberimiz uyarıyor bizi; "yoldaki tabelalara dikkat edin, çok komik  mutlaka okuyun " diye. Minibüsteki bir bayan yolcumuz bir süre sonra gürültüden şikayet ediyor; "çok ses var, tabelaları okuyamıyorum " :))


Yollara ve kaptanlara değinmezsek olmaz. Yaylalara giden yollar çok dar, eğimli, virajli ve engebeli... Böbrek taşı düşürmeye birebir. Bir kac kez sağ kenarda oturdum. Aman Allahım 10 santim ötesi 700-800 metre düz duvar uçurum. Dönüşleri yürüyerek yaptım.


Şoförler de yaman adamlar, minibusler de. O minibüsleri herhalde her sene değiştiriyorlardır. Ne motor dayanır, ne lastik o yollara. Benim seyahat öncesi Manchester’dan ucuzluktan aldığım trecking ayakkabıları sizlere ömür bir haftada...


Çayeli'nde meşhur kuru fasulyelerini de yedik. Gerçekten çok leziz, ağızda dağılıyor. Tabi herkes kuru fasulye satın almak istedi yemekten sonra.


 Lale Restoran’ın  sahibi hazırlıklı herkese ikişer üçer kilo sattı. Ama tam çıkarken söyledi acı gerçeği "yalnız bunu en az 4-5 saatte pişireceksiniz ona göre..." Haydaaa oldu mu ama?
40 kişi kuru fasulye yiyince, tüm pencereler açık seyahat ettik günün devamında :))


Karadeniz güzelliklerle dolu; her taraf yemyeşil, hiç görmedigim çiçekler yaylaları kaplamış, her yerden su akıyor, dereler, cağlayanlar…. Sisden dolayı otların, bitkilerin üzerindeki çig taneleri çok güzel görüntüler oluşturuyor.


Ağustos ayındasınız hava buz gibi, durunca üşüyorsunuz. Patikaların kenarlarında böğürtlenleri, yaban çileklerini topluyorsunuz ellerinizle, o ne lezzet, o ne koku ...


Yalnız çirkinlikler de var...  Sahildeki kasabalar, şehirler felaket. Çirkin, şekilsiz, boyasız binalar…  Yaylalarda ise etrafa atılmış çöpler; bisküvi, kola, bira, sigara paketleri, kutuları... Herkes elindekini yerlere atmış. 3000 metrede bile patika kenarları kirli. Yazık! insan üzülüyor.


Hopa yakınındaki Çağlayan Köyü, Aslantepe Köyü en iyi korunmuş köyler... Burada insanlar çok bilinçli, neredeyse etrafta çöp yok. Artvin’e dogru gittikçe ve yaylalara çıktıkca, insanlar daha modern. Şasılacak gibi ama  kaç-göç, türban deniz kenarlarında ve büyük şehirlerde başlıyor.


Dönüşte tempotur otobüsü ile sahilden Trabzon'dan Ünye’ye kadar geldik. Ünye’de Çakırtepe'de çok güzel bir pide yedik. Yanımızda devekuşları vardı. Ciddiyim! Sonra turdan ayrıldık. Aynı yolu Trabzon’a kadar Kanberoğlu şirketine ait tarifeli bir otobüs ile geri döndük. Yani 4 saat gittik aynı yolu 4 saat döndük. Gece Trabzon'dan uçağa binmek için vakit geçirmiştik. Galiba bir haftanın sonunda bize de bulaştı, laz olduk :) 


Karadeniz’de birkaç standart insan tipi var. Dikkat edince herkes birbirine benziyor. Yani bu bir kaç standart tipte herkes. Mesela bizim İstanbul'dan dostumuz, aslen Akçaabatlı Yavuz'u "en az 10 kere gördüm tur boyunca" diye yemin ederim. Hatta otobüste önümde oturan, ense, kulak, saçlar "tıpkı Yavuz" olan birine "naaber lan Yavuz " diye enseye şaplak attım.  Yolcunun hiddetinden muavin kurtardı beni!


Tabii Karadeniz turundan alışveriş yapmadan dönmek olmaz. Kuru fasulye alınacak. Rize bezi, çay, finduk, laz peyniri mutlaka alınacak. Yer kalırsa, 5 kiloluk Karadeniz ekmeği de sıkıştırılacak bir yerlere... Sonra gelip bakacaksın ki "finduk" Migros’da daha ucuz!!! Aldığın böğürtlen ezmesi kavanozunda "made in Tokat" yazıyor.

Özetle Doğu Karadeniz’i mutlaka görün. Türkülerini dinleyin, horon vurun. Gidemiyorsanız da şimdilik ; "Cerrahpaşa, Oy pusuli" türkülerini bulun dinleyin.


O yörede çok tecrübeli olan Tempo Tur'u öneririm. Denk getirebilirseniz Arif Rehber ile gidin. Kendisi Çankırılı ama sırtından hiç çıkarmadığı Trabzonspor yagmurluğu ile sıkı bir Trabzonsporlu ve yörede çok seviliyor. Horon da ögretiyor bedavaya... Tüm ekstra turlar ücretsiz yani ekstra tur yok.


Bir Karadeniz türküsü ile elveda diyelim yazımıza... 


"Sırlarumi söyledum / Dağlara dumanlara / Ben yazarken ağladum /Okurken de sen ağla
Kalem ilen çizmişler/ Sevduğumun kaşıni /Saklasun sisler benum /Gözlerimun yaşıni
Bu benum sevdugumi /Istanbul'a vermişler /Ha bu benum yazumi/Yarden ayri yazmişlar" 


YAZI: HAKAN TOPALOĞLU
FOTOĞRAFLAR: ARİF ÇAKIR (Tempo Tur -Tur Lideri)

Bulutlar Diyarına Yolculuk...


Karadeniz, her sene “Yine mi Karadeniz!” nidaları eşliğinde koşup, sığındığım cennet. Aslında Karadeniz’le tanışalı çok uzun zaman olmadı ama o zamandan bu yana benim için vazgeçilmez bir sevda oldu. 2009’da “Baştan Başa Karadeniz”, 2010’da “Doğu Karadeniz Yayla Gezisi – Şavşat, Macahel, Meydancık” ve 2011’de “Boydan Boya Kaçkarlar”.


“Boydan Boya Kaçkarlar” bir dizi yürüyüş rotasını içeren, bir Karadeniz Trekking programı. Zorlu bir tur programı gibi görünse de biraz motivasyonla yaşanası bir deneyim.


Programa dâhil olmamla birlikte heyecanı hemen sarıp sarmalayıveriyor beni. Öylesine bir heyecan ki bu, gezi tarihine daha çok zaman olmasına rağmen yaptığım alışverişlerde, dostlarla olan sohbetlerde hep kendini hissettiriyor.


Sabırsızlıkla geçen haftaların sonunda nihayet mutlu son. Bütün detaylar düşünülmüş, hazırlıklar tamam, heyecan dorukta ve yola çıkıyoruz. Buluşma noktamız Trabzon. Gezi ekibimiz dostlardan oluşuyor. Tanıdık yüzlerin verdiği güven, yeniden birlikte olabilmenin coşkusu ve Karadeniz’i tekrar keşfedecek olmanın merakıyla düşüyoruz yollara. 

Rize-İkizdere-Şimşirli’deki mangal keyfinden sonra (buradaki küçük mekândaki mangallarda kömür yerine fındıkkabuğu kullanılıyor), gezimizin ilk gününe kısa(!)  bir yürüyüşle başlıyoruz. Çamlık (Vaşa) Yaylası’ndan iki saatlik bir yürüyüşle Demirkapı Yaylası’na iniyoruz. Karadeniz’in süsü sis (yöre halkının deyimiyle duman) karşılıyor bizi. Yoğun sis yüzünden önümüzü göremesek de, bu durum hoş fotoğraflar çekmek için bir engel değil. Ne de olsa her anın keyfini çıkarmak gerek.
                                              

Gezimizin ikinci günü oldukça zorlu geçiyor. Bugün Cimil Vadisi boyunca ilerleyip Verçenik Yaylası’na geçiyoruz. İnanılmaz olsa da 3150 metreyi görüyoruz. Kaçkarların eteklerinden içerilere doğru sokulurken ve her adımda biraz daha yükselirken hissettiğim, müthiş bir özgürlük duygusu. Manzara her an değişiyor.


Başlangıçta görebildiğim detaylar kaybolurken, en güzel manzaranın beni zirvede beklediğini biliyorum.  İşte o zaman manzaraya doyasıya bakıyorum ve şunu geçiriyorum içimden “Yaşıyorum ve iyi ki buradayım”. Ve kuşları kıskanıyorum, hani bir çift kanadım olsa da uçabilsem… Tam yeri ve zamanı o an.


Üçüncü gün yürüyüşümüz oldukça keyifli başlıyor. İnişli çıkışlı bir rota izleyerek ilerliyoruz.


Yürüyüşümüz boyunca bölgenin en güzel yaylaları diyebileceğim pek çok yaylayı görme şansımız oluyor. Elevit, Trovit, Palovit, Amlakit, Samistal, Hazindağ ve son olarak Pokut.


Sis eşliğinde bazen dere kenarındayız, bazen de orman içinde. Parkuru keyifli kılan sürekli yeşilliklerin arasında ilerliyor olmamız. Bize eşlik eden birbirinden güzel yayla çiçeklerini de unutmayalım.


Rotamızı yarılarken Hazindağ Yaylası’nda mola verip, dinleniyoruz. Hazindağ bizi otantik evleriyle karşılıyor. Sonrasında, yayla evleriyle sınırlanmış dar bir alanda top oynamaya çalışan çocuklar sarıyor etrafımızı.


Onlarla yapılan sohbetlerin tadına doyum olmuyor ama daha yolumuz uzun. Ne de olsa Pokut bizi bekliyor. Aslında daha önceden görmeyi isteyip de göremediğim Pokut Yaylasının , “Boydan Boya Kaçkarlar” programına sonradan dâhil olduğunu öğrenince çok mutlu oldum. Eğer yanlış bilmiyorsam Karadeniz’de her köyün bir yaylası var. İrili ufaklı yaylaların içinde oldukça ünlü olanları mevcut. Pokut da bu yaylalardan biri. Bu kadar ünlenmesinde oldukça fotojenik olmasının büyük payı var tabi.


Yakınında bulunan ve kısa bir yürüyüşle ulaşılabilen Sal Yaylasına hafif bir caka satan edasıyla Pokut, çok güzel bir görünüme sahip. Kaçkar dağ silsilesi içerisinde yer alan Büyük Kaçkar, Kemerli Kaçkar, Altıparmak Dağları ve Verçenik Dağlarını buradan görmenin keyfine doyum olmuyor.Bulut Dağları Kaçkar Dağları'nın KuzeyDoğu bölümünde yer alan ufak bir dağ silsilesidir. En yüksek tepesi Kemerli Kaçkar (3562 m.) Dağı'dır.

Gezimizin üçüncü gününün sonunda yürüyerek geldiğimiz Pokut’tan, dördüncü gününün sabahında yine yürüyerek ayrılacağız. Demircioğlu Pansiyon’da geçirilen oldukça eğlenceli ve bir o kadar da sohbet dolu(!)  bir gecenin ardından, Pokut’ta geçireceğim zamanı biraz uzatmak ve gün doğumunun keyfini yaşamak için sabahın dördünde fırlıyorum yataktan.

Neyse ki kimseyi uyandırmadan pansiyondan sessizce dışarıya süzülüyorum. Fotoğraf makinem ve ben, baş başa iki saat geçiriyoruz. Yaşamaktan doyasıya keyif aldığım anlardan birini daha anılara eklerken, çektiğim fotoğraflar da buna şahit oluyor.


Yaylada çeşit çeşit yöre peynirleriyle yapılan kahvaltı sonrasında tekrar yollardayız. Yürüyerek Sal Yaylasına geçip, manzaranın keyfini çıkardıktan sonra minibüsümüzle devam ediyoruz yola. Ayder’den Huser Yaylasına Karadeniz türküleri eşliğinde çıkarken, gezimizin en güzel sürprizinin yukarıda bizi beklediğini bilmiyoruz. Bakıp da gözlerime inanamadığım ve bakmaktan kendimi alamadığım eşsiz bir manzara: göz alabildiğine bulut denizi.


Bir tarafta Kaçkarlar, bir tarafta ise Ayder’e dökülen Gelin Tülü ve Ayder şelaleleri.


TEMPO TUR Karadeniz rehberi sevgili Dayza da manzaranın büyüsüne kapılmış olacak ki, bizi kırmıyor ve bu güzelliği doyasıya fotoğraflamamıza izin veriyor. Ancak doğa koşullarına göre hareket etme zorunluluğu, bizi burada gün batımını izlemekten alıkoyuyor ne yazık ki! Yüreğimin bir parçasını bırakarak, biraz buruk ayrılıyorum Huser’den.

Beşinci günümüzde bir Ayder sabahına uyanıyoruz. İtiraf etmek gerekirse biraz yoruldum ancak bedenimi yoran bu gezi, ruhumu derinlemesine dinlendiriyor. Bugün rotamız Altıparmak dağlarını gösteriyor.


Yürüyüşümüz boyunca pek çok irili ufaklı göl görüyoruz. Hepsi birbirinden güzel görüntüye sahip bu göller o kadar soğuk ki,  fırsat bulup ayaklarımızı sokabildiğimizde şok etkisi yaratıyor. Suyun doğayla olan dansı hiç bitmiyor Karadeniz’de.Kimi zaman kıvrıla kıvrıla vadilerin arasından süzülerek, kimi zaman dağların doruklarından çağlayarak, kimi zaman da köpüre köpüre taşları döverek en güzel figürlerini sunuyor bize.


Kaçkarların doruklarında buzul, güneşle buluşamadığı kuytularda kar, sabahın erken saatlerinde çiy olarak çıkıyor karşımıza.


Gezimizin 6. gününde Kaçkarlar’a veda ediyoruz. Veda ediyoruz diyorum çünkü Kaçkarlar’ı bir daha bu kadar yakından görme şansımız olmayacak.


Yine keyifli bir yürüyüşle Kemerli Kaçkar’ın dibine kadar sokuluyoruz, artık göl kenarında uzun bir molayı hak ettik. Dönüş yolunda sisin nazlı nazlı vadiyi dolduruşuna şahit oluyoruz. İşte yine bir bulut denizi. Bu güzellik karşısında biz de biraz hayal gücümüzü zorluyoruz, sonuç çekilen karelere biraz muzipçe yansıyor.


Fotoğraflara yansıyan tek muziplik sadece bizim ürünümüz değil elbette. Espri Karadeniz insanının doğasında var. Bunun örneklerine ise hemen her yerde rastlamak mümkün.


Rüya gibi bir haftanın sonunda kaçınılmaz son: ayrılık vakti! Gezimizin son gününün sabahında dostların yüzü o kadar da içten gülmüyor artık. Herkes biraz buruk. Bense burada doğmuş, hep burada yaşamış, belki de köyünden bile dışarı çıkmamış Karadeniz’in o güzel yüzlerini görüyorum.


Ve soruyorum kendi kendime, “gitmek mi zor, kalmak mı?”


YAZI VE FOTOĞRAFLAR: GAMZE BAŞTAK