14 Ağustos 2014 Perşembe

YANIK ÜLKE-KULA

 Kula, Manisa’ya bağlı, yaklaşık 25.000 nüfuslu, tarihi oldukça gerilere uzanan bir ilçe. İlçenin adının “kule” sözcüğünden kaynaklandığı ile sürülmekte. Hikaye bu ya, yörenin havası ve suyu iyi olduğu için, zengin bir kişi hasta olan kızının iyileşmesi için buraya bir kule yaptırmış ve bu kule de bulunduğu yere adını vermiş.

Neden “Yanık Ülke”?
 Amasyalı hemşehrimiz, antik çağın büyük coğrafyacısı Strabon, Geographika adlı eserinde Kula’nın bulunduğu coğrafyayı “Katakekaumene” yani “yanıp bitmiş, kül olmuş” olarak tanımlar. Strabon’a göre “burada hiç ağaç yoktur; sadece kalite olarak ünlü şarapların hiçbirisinden aşağı olmayan şarabın elde edildiği bağlar vardır. Toprağın yüzü küllerle kaplıdır, dağlık ve kayalık olan ülke sanki yangından olmuş gibi siyah renktedir. Bazıları bunun yıldırımlardan ve ateşli yeraltı patlamalarından olduğunu tahmin etmektedir”. Gerçekten de yaklaşık olarak oniki bin yıl önce patlayan bir yanardağ oldukça geniş bir bölgeyi etkilemiştir. Dikkate değer jeolojik oluşumların bulunması nedeniyle bölge dünyanın 99. jeopark alanı olarak ilan edilmiş. Günümüzde volkan konisini, peri bacalarını, karstik mağaraları barındıran jeopark alanının çok küçük bir bölümü gezilebilmekte


Belediyenin girişinde jeoparkı anlatan güzel bir salon hazırlanmış. Kanımca buradaki en güzel malzeme, yanardağın patlaması sırasında kaçışan insanların küller üzerinde bıraktığı ayak izleri. Bu ayak izlerinin bir bölümü de Ankara’da MTA Tabiat Tarihi Müzesi’nde bulunmakta. Tempo Tur’un kış aylarında düzenlediği ücretsiz müze gezilerine katıldığınız takdirde, bu ayak izlerini görmeniz mümkün.
Gezginlerin Kaleminden Kula

Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde Kula’nın küçük bir kasaba olduğunu belirtir.

1830’larda bölgeyi gezen Hamilton, Researchers in Asia Minor, Pontus and Armenia’da, Kula’yı “yanık ülke” haline getiren Kara Devlit yanardağından söz eder ve “üzerinde şehrin durduğu siyah lavdan yapılmış evler, temiz ve iyi döşeli bir avluyla genelde yoldan ayrılıyor ve loş görüntüsüne katkıda bulunan yüksek bir duvarla çevriliyor” diye yazar. Şehrin nüfusunun üçte birini Rumların oluşturduğunu belirtir. 

Hamilton’dan kısa bir süre sonra Kula’yı ziyaret eden Charles Texier de Küçük Asya adlı eserinde yanardağ hakkında bilgi verdikten sonra şehirden; “ağaçlıkların arasında, beyaz duvarlarıyla gözükerek şehrin siyah volkanik taşlardan yapılmış evlerinin hüzünlü görüntüsünden sıyrılan camilerin çok sayıdaki minareleri, ağaçların üzerinden görünür. Hemen hemen bütün evler, birkaç ağaçla gölgelenmiştir. Sokaklar temizdir. Çalışkan ve sanat sahibi olan halkının, rahat içinde olduğu görülür. Yün, pamuk, afyon ve tahıllardan oluşan yerel ticareti, hemen hemen tamamen Rumların elindedir. Türkler kervan ticaretinden başka Rumlarla bir sanatı paylaşırlar ki o da iyi bir geleceği olan halı üretimidir. Bu halılar Amerika’ya kadar ihraç edilir” satırlarıyla söz eder.

Şehrin 1890’lardaki hali hakkında bilgi veren Vital Cuinet de La Turquie d’Asie’de Rum nüfusunun azalmış olduğunu, şehirde 30 cami, 2 ortodoks kilisesi, 3 hamam, 2 han, 1 çarşı, 35 dükkan, 10 kahvehane, 12 depo, 2 fırın ve 15 çeşme bulunduğunu yazar. 
Kula Evleri

Şüphesiz ki, bir kenti gezmenin en iyi yolu sokakları arşınlamaktır. Biz de öyle yapıyoruz. Kula sokaklarının dikkati çeken noktası çok sayıda tarihi eve sahip olması. Bu evleri ahşap ve taş yapılar olarak iki ana gruba ayırmak mümkün. Ahşap konaklar Müslümanlara, taş yapılar ise Gayrımüslimlere ait.
Müslümanlara ait Kula evleri genellikle bahçe içinde, iki katlı olup üst katlar sokağa doğru çıkıntılı. Çatılar çoğunlukla kiremitle örtülü. Sokaklar dar olduğu için bazı sokaklarda evler birbirinin içine girmiş durumda. Karşılıklı iki evin çatısı sokağın üstünü kapatmakta! 
Rum evleri ise taştan yapılmış ve görkemli bir dış görünüşe sahip. Kapılar oldukça yüksek.
Kula’da Türk mimarisini yansıtan konaklardan biri belediye tarafından satın alınarak daha çok etnografik eserlerin sergilendiği bir müze haline getirilmiş. 
Ahşap konaklardan biri kısa bir süre önce butik otele dönüştürülmüş. Burada bir gece konaklamak her halde ilginç olur.



Bazı ahşap konakların kapısında 1924 yılında kurulan “İtimad-ı Milli” sigorta şirketinin levhaları halâ durmakta.
Kula çarşısı hala geleneksel sanatların icre edildiği bir yer. Çarşıya yakın konumdaki Kurşunlu camii ve yakınlarındaki Roma dönemine ait çeşme görülmesi gereken yerler arasında. 
Geçmişten kalan iki kilisenin biri onarılmış ve kültür merkezine dönüştürülmüş. Bahçesinde bir kısmı Karamanlıca olan mezar taşları bulunmakta. Diğeri ise kurtarılacağı günü bekliyor. 

Bu arada belirtelim; başta Salihli olmak üzere Ege’de pek çok yerde tadabileceğiniz “odun köftesi” Kula’da da yapılmakta. Bir kilo kuzu kıymasının içine sadece yirmişer gram tuz ve un konularak yapılan köftenin özelliği meşe kömüründe pişirilmesi. Bu güzel köfteyi Kula’ya özgü ekşi maya ile yapılmış ekmekle birlikte yemek gerçekten büyük keyif!
Emre Köyü

Kula’ya kadar gitmişken Emre köyünü ziyaret etmemek olmaz. Bu küçük köyde iki önemli yapı bulunmakta. 
Bunlardan ilki Taptuk Emre Türbesi. Yunus Emre’nin Türkiye’nin çeşitli yerlerine yayılmış mekanlarından birisi de türbenin hemen önünde, tabir-i caizse “ayak ucu”nda. Yunus Emre, kırk yıl boyunca dergaha hepsi düzgün olan odunları taşımış. Bu nedenle olsa gerek Yunus Emre’nin mezarının başucuna üzerinde balta rölyefi olan bir Roma mezar taşı konulmuş!
Köydeki ikinci yapı ise 1547 yılında yapılmış olan Carullah Bin Süleyman Cami. Cami'nin son cemaat yeri ve içi tamamıyla kalem işi süslemelerle dolu. Neler resmedilmemiş ki bu süslemelerde. Çiçekler, meyveler, ağaçlar, üzüm salkımları... İnanılması güç ama bir panoda “ananas” bile var! Bir duvara yeldeğirmeni çizilmiş, karşısındaki duvarda da yelkenliler, hurma ağaçları ve “apartmanlar” resmedilmiş.



Ressam, büyük bir olasılıkla, Kuzey Afrika limanları ile bazı Avrupa kentlerini görmüş. Araştırmacılar, resimlerin bir yabancı tarafından yapılmış olması ihtimali üzerinde de durmakta. Ayrıca, bazı resimlerdeki üslup farklılıkları, çizimlerin birkaç sanatçı tarafından gerçekleştirilmiş olma olasılığını da akla getiriyor.


Cami'nin arkasında bir şadırvan ile harap vaziyette bir hamam bulunmakta.


Bir başka rotada birlikte olma dileğiyle...


M. Bülent Varlık

16 Haziran 2014 Pazartesi

Üç Antik Yöre Kilistra-Eflatun Pınar-Fasıllar

Bu gezide, pek öyle “ayak altında” olmadığı için Türkiye’nin oldukça az bilinen üç antik yöresinden söz etmek istiyorum.

Kilistra

Bunların ilki, Konya'ya 50 kilometre kadar uzaklıkta olan Kilistra. Antik harebelerin olduğu alan, günümüzde Gökyurt köyü olarak anılıyor.


Kilistra, Listra’dan gelip Mistiya’ya, Beyşehir’e doğru devam eden tarihi kral yolu “Vig Seboste” üzerinde bulunmakta. Yöredeki ilk yerleşimin 2200 yıl kadar önce başladığı tahmin edilmekte. Yöre, erken Hıristiyanlık döneminde oldukça gelişmiş. Aziz Paulus, Listra’dan Yalvaç’a giderken buraya da uğramış ve vaaz vermiş. Bugün bile bir mevki “Paulönü” olarak adlandırılmakta. Kilistra’da, Bizans döneminde yoğun bir şekilde kayalara oyulmuş evler, ibadethaneler ve diğer yapı birimleri oluşturulmuş. Öyle ki, hani bir an için kendinizi Kapadokya’da sanırsanız sakın şaşırmayın!


Kenti gezmeye Köy Konağı önünden başlayabilirsiniz. Ama önce bu ilginç Konak hakkında birkaç satır yazalım. Bina, Cumhuriyet’in ilk yıllarında “Halkevi” olarak inşa edilmiş. Cumhuriyet’in 10. kuruluş yıldönümü de bu halkevinin önünde kutlanmış. Hatta, kutlama alanını belirten taş bir “yazıt” hala duruyor. Bu arada belirtelim, aslında iki katlı olan binaya daha sonra bir kat daha çıkılmış ve köy odası olarak kullanılmaya başlanmış. Köyde otel ya da pansiyon olmadığı için gelen ziyaretçiler bu odadan yararlanabilmekte.





Arkeolojik alan hemen konağın yakınlarından başlamakta. İlk yapı büyük bir su sarnıcı. Biraz daha ileride de çifte şaraphaneler var. Bu arada nekropol alanında anıtsal kaya mezarlarını, kiliseleri ve kayalara oyulmuş yerleşim yerlerini görmek de mümkün. Yöredeki en önemli dini yapı, yaklaşık olarak 1200 yıl önce yekpare bir kaya kütlesinin oyulması ile meydana getirilen haç planlı şapel, bir diğer adıyla Sandıkkaya. Gerçekten görülmesi gereken ilginç bir eser. Etrafında, yine kayalara oyulmuş başka mekanlar da bulunmakta.




Bu arada hemen belirtelim, Kilistra gezisi sırasında, köy meydanındaki çocuklardan rehberlik hizmeti alabilirsiniz! Neredeyse her yapı hakkında iyi-kötü bir şeyler anlatıyorlar.

Eflatun Pınar Anıtı

İkinci durağımız Beyşehir’e 22 kilometre uzaklıkta bulunan Eflatun Pınar Anıtı.

Çeşme niteliğinde olan anıt takriben 3200-3300 yıl önce Hitit kralı Muvattaliş tarafından yaptırılmış. Çeşme 7 metre eninde ve 4 metre yüksekliğinde. 14 blok taştan oluşan anıtın en üst kısmında bir güneş kursu bulunmakta; uzmanların verdiği bilgiye göre bu güneş kursu ilahi adalet anlamına geliyormuş. Ortada bulunan iki sütunun üzerinde de tanrı ve tanrıca motifleri yer almakta. Tanrı motifinin Dağ Tanrısı ya da Fırtına Tanrısı Teşup’a ait olduğu tahmin edilmekte. Diğer kabartmanın ise Güneş Tanrıcası Arinna’ya ya da Tanrıca Sibel [Kibele]’e ait olabileceği düşünülmekte. 



Bu arada hemen ekleyelim; çeşmenin önünde büyük bir havuz da bulunmakta. Anıtın karşısında, büyük bir blok halinde 3 ya da 4 aslandan oluşan bir heykel grubu mevcut. Belki de, gerek bu blok, gerekse bir kenarda “istif edilmiş vaziyette” duran çok sayıdaki küçük ebadlı “Hitit aslanı” heykeli, binlerce yıl önce muhtemelen belirli bir düzen çerçevesinde havuz kenarında duruyordu. Kim bilir?

Anıt hakkında ilk bilimsel çalışmayı 1842 yılında W. J. Hamilton yapmış. Hamilton, Researches in Asia Minor adlı kitabında Eflatun Pınar’ın bir tasvirine de yer vermiş. Bölgeyi 1895 yılında gezen F. Sarre, Küçükasya Seyahati’nde Eflatun Pınar anıtını detaylı olarak irdelemiş, bir de fotoğrafını yayınlamış. İlginçtir, Sarre, bölgenin adının Konya’daki sarayda Yunan felsefesi ile uğraşan İranlı hocalar tarafından konulduğunu da ileri sürmekte.

Bu muhteşem anıt, hiç şüphesiz ki, Orta Anadolu’da kurulup gelişen Hititlerin gücünün nerelere kadar uzandığını göstermesi açısından büyük bir önem taşımakta.


Eflatun Pınar’ın yakın çevresinde öyle büyük sayılabilecek yerleşim yerleri yok. Ama, turist grupları geldiği zaman, nasıl olduğu anlaşılmaz bir şekilde, onlarca köylü kadını bohçalarını açıp el işlerini pazarlamaya başlamakta. Küçük bir parça bile alsanız çok makbule geçeceği bir gerçek!

Fasıllar

Bu ayki rotamızın son noktası yine Beyşehir yakınlarındaki bir diğer antik yerleşim yeri; Fasıllar. Beyşehir'e 18 kilometre uzaklıkta bulunan Fasıllar’da Hitit, Roma ve Bizans dönemlerine ait çok sayıda eser bulunmakta.


Tarihte Mistiya olarak anılan bölgede, hiç şüphesiz ki, bu eserlerin en önemlisi Hititlerden kalma, kelimenin tam anlamı ile dev bir heykel. Bölge halkının “Kurt Beşiği” olarak adlandırdığı yerde bulunan Hitit anıtında üstte Fırtına Tanrısı, onun altında da Dağ Tanrısı figürleri ile bir çift aslan yer almakta. 8,5 metre boyundaki heykelin 50-70 ton ağırlığında olduğu tahmin ediliyor. Bazı arkeologlar, bu dev anıtın, Eflatun Pınar’da bulunan çeşmede kullanılmak üzere yapıldığını, ama nedendir bilinmez oraya götürülemediğini ileri sürmekte. Aslına bakarsanız, gerçekten de heykelin Eflatun Pınar’a taşınması ile muhteşem bir görüntüye kavuşulabilir. Heykel bugün açık havada, toprağa uzanmış olarak duruyor ve avcıların hedefi haline gelmemesi için ayağa kaldırılmıyormuş! İvriz’de bulunan Hitit kabartmasının on yıl kadar önce “kurşunlandığı” dikkate alınırsa, her halde yerinde bir karar!!! Yeri gelmişken, bu dev heykelin bir replikasının Ankara’da Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin bahçesinde olduğunu kaydedelim


Fasıllar’daki bir diğer önemli eser Atlıkaya Kabartması. Genç yaşta ölen bir kişinin anısına yapılmış olan kabartma oldukça sağlam vaziyette. Çevrede, çok sayıda kaya mezarı ve yazıt bulunduğunu da eklemek gerekiyor. Bu haliyle Fasıllar’ı bir açık hava müzesi olarak kabul etmek yanlış olmaz.


Fasıllarda da çocuklar, taşların arasından “keçi” gibi sekerek size yolu göstermekte, çevredeki eserler hakkında bilgi vermekte.

Son Söz Yerine

Kilistra, Eflatun Pınar ve Fasıllar, daha iç turizme açılmamış bölgeler. Bu yöreleri ziyaret eden yabancıların sayısı, yerlilerden oldukça fazla. Daha önce belirttiğim gibi Kilistra’da küçük bir misafirhane mevcut, diğer iki ören yeri için ise en yakın oteller Beyşehir’de. Her üç yörede de yemek imkanları oldukça kısıtlı. Bu nedenle Konya’dan ve Beyşehir’den tedarikli çıkılmasında, artık Allah ne verdiyse nevalenin tedarik edilmesinde yarar var. Her üç yöre de gerçekten bakir. En kısa zamanda, bir bahane bulup ziyaret etmenizi öneririm.

Yazı ve Fotoğraflar :M. Bülent Varlık

5 Mayıs 2014 Pazartesi

ENDÜLÜS'TE RAKS

İSPANYA’DAKİ İSLAM MİRASI: ENDÜLÜS

711 yılında, 7 bin kişilik ordusuyla, daha sonra adını taşıyacak olan Cebelitarık Boğazı’nı geçerek İspanya’ya giren, Berberilerin efsanevi komutanı Tarık Bin Ziyad, Avrupa’nın güneyinde büyük bir uygarlığın temelini attığını bilemezdi. Ziyad’ın, askerlerinin geri dönüş seçeneğini aklından çıkarmaları için geldikleri gemileri yaktırarak tarihe geçen askeri dehası, 900 yıl kadar sürecek büyük bir uygarlığın ilk işaretiydi belki de. Aralarında ünlü felsefeci, hekim İbn Rüşd’ün de bulunduğu pek çok bilim adamı yetiştiren ve tarihe Endülüs İslam Uygarlığı olarak geçecek olan bu dönem, bilim ve sanatta Orta Çağ Avrupasını çok geride bırakmış ve kimi bilim adamlarınca Rönesans hareketinin de fitilini ateşlemiştir...
 
Endülüs’ün kültür mirasında Müslümanlar gibi önemli bir payı olan Yahudileri 1492’de sürgüne gönderen İspanya, 1609’da da Endülüs Müslümanlarını sürgün eder. Sonuçta en az yarım milyon insan yöreyi terk ederken geride zengin bir kültürel miras kalır.
 
İdari açıdan İspanya’nın 17 özerk bölgesinden biri olan, ülkenin güneyindeki Endülüs’ün başkenti Sevilla ile önemli kentlerinden Granada, Kordoba, Ronda ve Malaga’ya yapacağımız bu yolculukta; Endülüs İslam Uygarlığı olarak anılan görkemli mirasın izlerini süreceğiz.
 

























Güneş Sahili’ndeki İslam Mirası

İspanya’nın Güneş Sahili olarak anılan güney kıyılarında yer alan ve turistik Marbella kentine komşu Malaga, ünlü ressam Pablo Picasso'nun doğduğu kent. Malaga’da iki önemli İslam mirası bulunuyor; Gibralfarao Kalesi ve Alkazaba. Endülüs'te Arapların İspanyollara bıraktıkları son kalelerden Gibralfarao ve bu kale ile bağlantılı olan Alkazaba Kalesi 11. yüzyıla tarihleniyor. Malaga’da ayrıca Roma Tiyatrosu, Roma, Vizigot, Arap ve İspanyol dönemlerinden kalan surlar ile tarihi botanik bahçesi ve de Picasso Müzesi görülebilir. 






Sokakların boşaldığı, restoranlar haricindeki tüm işyerlerinin kapandığı “siesta” (öğle uykusu) saatlerinde başladığımız Endülüs gezimizde; İspanya’dan başka Portekiz, İtalya ve Yunanistan gibi Güney Avrupa ülkeleri ile Güney Amerika’nın sıcak ülkelerinde de yaygın olan bu geleneğin dünyaya Endülüs’ten yayıldığını öğreniyoruz. 

Endülüs’ün gözbebeği Elhamra
Endülüs'te, İslam Uygarlığı etkisinin hissedildiği yerlerden bir diğeri ise Sierra Nevada Dağları’nın eteklerinde yer alan ve görkemli Elhamra Sarayı’na da ev sahipliği yapan Granada’dır. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde de yer alan Elhamra Sarayı adını, kil rengi taşlarına atfedilen Arapça kırmızı anlamındaki Hamra’dan almış. Cennet-ül Arif (Bilge Cenneti) olarak adlandırılan bahçesiyle meşhur Saray, Arabesk mimarisiyle de dikkat çekiyor. Elhamra Sarayı, Granada’nın merkezinde, 700 metre yükseklikte bir tepede bulunuyor. 12-15. yüzyıllar arasında egemenliğini sürdüren Nasri Sultanlığı döneminde yapılan Saray, çiçekli bahçeleri, havuzlu iç avluları, geniş salonları, zarif sütunları, işlemeli kemerleri, özgün duvar ve tavan süslemeleriyle etkileyici bir yapı. (Nasri Sarayı, Alkazaba ve yazlık bahçe olmak üzere üç ana bölümden oluşan Elhamra kompleksi, saray bölümü saatli
olmak üzere tek bir biletle ve en az üç saatte geziliyor. Kapıda kalmamak için, giriş biletini daha önce internetten almak şart...)








Öte yandan ünlü İspanyol şair Garcia Lorca’nın da memleketi olan Granada’da görülebilecek diğer yerler olarak; Lorca’nın Evi, Granada Katedrali, Portico Sarayı, Kordoba Sarayı (Kent arşivi), daha sonra kendini de göreceğimiz Guadalqivir nehrinin kollarından Dorre’nin kıyısı ile Arap mahallesi (Albeyzin) ve Roman mahallesi (Sacromento) sayılabilir. Özellikle Albeyzin’in ara sokaklarından tırmanarak ulaşılabilen Mirador de San Nicolas tepesinden Elhamra’yı karşıdan ve kenti yukardan seyretmeden olmaz.







Tarihi Başkent

Guadalquivir’in iki kenarında yer alan ve zamanında Endülüs Emevi Devleti’nin başkentliğini yapan Kordoba’nın (Kurtuba); Roman Köprüsü, Plaza Mayor (Pza Corradera), Musevi Mahallesi, Roman Tapınağı, tipik Endülüs sokakları vb turistik yerleri arasında, İspanyollar tarafından Mezquita olarak anılan tarihi Kurtuba Camisi öne çıkar. Kurtuba Camisi de UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ndedir. 785 yılında Endülüs Emevilerince yaptırılan ve 800 sütunuyla ünlü Cami, 1523’de Katedral’e, avlusundaki minare ise çan kulesine dönüştürülmüş. 14. yüzyılda Hıristiyan Araplar tarafından yaptırılan Alkazar Sarayı ile diğer Endülüs kentlerinde de gördüğümüz hamamlar (Arabik banyo), Kordoba’nın günümüze ulaşabilen Arap Mirası arasında not edilebilir.





Endülüs turumuz devam ederken bir yandan da İspanyol Mutfağı’nı da keşfetmeye başlıyoruz. “Tapas” olarak adlandırılan ve soğuk ve sıcak çeşitleri bulunan meze/atıştırmalıklarla başladığımız yerel yemeklere bu defa sebzeli, etli, deniz ürünlü olarak da yapılan safranlı pilav “paella” ile devam ediyoruz. Bu arada kısaca meyveli şarap kokteyli olarak tarif edebileceğimiz “sangria” yı unutmuyoruz.






Bugünkü Başkent

Kordoba gibi Guadalquivir kenarında kurulan bir diğer kent olan Sevilla, bağrında Endülüs Mimarisi’nin en güzel örneklerini yaşatıyor. İslam ve Gotik üslupların bir sentezi olan Alkazar (Saray) ile bugün Katedral’e ve bu Katedral’in çan kulesine dönüşmüş olan tarihi Ulu Cami ve minaresi La Giralda, kentteki başlıca İslam eserlerinden. 12. yüzyılın sonlarında Muvahhitlerin yaptırdığı Ulu Cami 1401’de büyütülerek bugünkü Katedral’e dönüştürülmüş. Yapıldığı dönemde Avrupa’nın en büyüğü olan ve Kristof Kolomb’un da defnedildiği Katedral’in, 98 metre yükseklikteki kulesi La Gralda, Sevilla’nın sembolü. Katedral ile birlikte La Gralda’nın seyir terasından kuşbakışı seyredebileceğimiz tarihi merkezde yer alan Yerli (Amerika) Arşivi ve Alkazar 1987’den beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde. Zamanında Arap emirleri tarafından yaptırılan Alkazar, 1364’de Kraliyet 
Sarayı’na dönüştürülmüş.




Eski Yahudi Mahallesi (Santa Kruz), Çingene Mahallesi (Tirana), boğa güreşlerinin yapıldığı Arena, El Arenal semtindeki Altın Kule, eski bir tütün fabrikasında kurulan Sevilla Üniversitesi, eski bir saray bahçesi olan Maria Luisa Parkı ve bitişiğindeki Amerika Meydanı ile İspanya’nın en büyük meydanı Plaza de Espena, Sevilla’da görülebilecek diğer yerler arasında sayılabilir.







İspanya’nın, özellikle Endülüs bölgesinin olmazsa olmazlarından biri de Flâmenko izlemek olsa gerek. Arap, İspanyol, Yahudi, Çingene kültürlerinin ortak folkloru “Flamenko” hemen her kentte turistik veya otantik bir çok mekanda izlenebilir. Bizim tercihimiz Sevilla’daki Flamenko Müzesi oluyor. Bir saatten fazla süren, sonunda turistlerin sahneye davet edilmediği, sadece müzik ve danstan ibaret bu gösteriden çok memnun kalıyoruz. 





Kale-Kent

Sevilla’yı, “Güneş Sahili”ne bağlayan yol üzerindeki Ronda, Emeviler tarafından kurulmuş bir kent. Zaten kentin adı da Arapça kale-kent anlamındaki İzn Rand Onda’dan geliyor. Uçurumlarla çevrili bir tepe üzerinde yer alan Rondo’nun ortasından geçen Guadalevin nehri üzerindeki üç tarihi köprünün en büyüğü olan Puento Nuevo özellikle görülmeye değer... Ronda’daki başlıca İslam mirası ise 13. yüzyılda cami olarak inşa edilen ve Arap egemenliğinden sonra ana şapele dönüştürülen Santa Maria La Mayor Kilisesi. Ronda’da ayrıca İspanya’daki boğa güreşlerinin ilk yapıldığı yer olan Plaza de Toros, V. Felipe Kemeri, tarihi surlar ile V.Carlos ve Almocabar sur kapıları ile görülebilir






 Malaga’da başlayan ve beş günde, Endülüs’ün beş kentini gezdiğimiz turumuz gene Malaga’da sona eriyor. Endülüs’e, Münir Nurettin Selçuk’un unutulmaz bestesiyle Türk Sanat Müziği’nin klasikleri arasında de giren Yahya Kemal Beyatlı’nın ünlü şiiri “Endülüs’te Raks”ın dizeleriyle veda ediyoruz. THY ile İstanbul-Malaga yolculuğu 4 saat sürüyor. Endülüs kentlerine ayrıca Madrid veya Barselona gibi merkezlerden otobüs veya trenle de ulaşılabilir. Yeşil pasaportlara vize uygulamayan İspanya için Schengen vizesi gerekiyor


ENDÜLÜS'TE RAKS

Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...
 
Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı...

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.
İspanya neş'esiyle bu akşam bu zildedir.
Yelpaze çevrilir gibi birden dönüşleri,
İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri...

Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır;
İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır.

Alnında halka halkadır aşüfte kâkülü,
Göğsünde yosma Gırnata'nın en güzel gülü...

Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir
İspanya varlığıyla bu akşam bu güldedir.

Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi;
Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi...

Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli...
Şeytan diyor ki, sarmalı, yüz kerre öpmeli...

Gözler kamaştıran şala, meftun eden güle,
Her kalbi dolduran zile, her sineden: "Ole!"


YAZI: Timur ÖZKAN

FOTOĞRAFLAR: İhsan ALBOĞA