11 Nisan 2017 Salı

MISIR'IN GİZİ “Nil’in suyunu içen Mısır’a geri döner”

Luxor-Asvan-Kahire
Kahire: Giza Piramitleri (Keops-Kefren-Mikerinos, Sfenks), Mısır Müzesi,  Khan el halil çarşısı
Luxor: Karnak Tapınağı, Luxor Müzesi, KrallarVadisi, Hatshepsut Tapınağı, Memnon 
Edfu-Kom Ombo
Asvan: Asvan Barajı, Philae Tapınağı 

Gece yarısına doğru uçağımız İstanbul’dan havalanıyor. “Nil’in suyunu içen Mısır’a geri döner” sözü dönüp duruyor kafamızda. Öyle böyle değil; bereketin, uygarlığın sembolü olmuş bir nehrin suyu bu. 
Mısır “en”ler ülkesi. En eski, en kalabalık, en ıssız, en büyük, diye sürüp gider Mısır’da “en”ler... 
Kahire sokaklarına bırakıyoruz kendimizi. İstanbul gibi muazzam kalabalık bir kent. Nüfusu 25 milyonlarda. Afrika’nın en büyük ve en yoğun nüfuslu kentindeyiz. Ülkenin nüfusu 7-8 ayda 1 milyon kadar artarsa varın gerisini siz düşünün. Kahire’nin içinden geçen Nil nehrinin üzerinde iki ada görüyoruz: Gizera ve Roda...Dev işgücü, tarihi anıtları ve Süveyş kanalı ülkenin en önemli kaynakları. Yurtdışında çalışan Mısırlı işçilerin gönderdiği dövizlerden sonra, Süveyş kanalı en çok döviz getiren kaynak... Körfez savaşı öncesinde bölge ülkelerinde çalışan Mısırlı sayısı 1 milyona ulaşmış. Mısır’ın mühendislerine, öğretmenlerine Arap ülkelerinde her zaman iş var. 
1960’larda 41 olan ortalama yaşam süresi günümüzde erkeklerde 70’e, kadınlarda 75’e çıkmış. Ailelerin ortalama çocuk sayısı ise 1960’larda 7 iken, günümüzde 3’e düşmüş.


İsrail’e karşı 1967 ve 1973 yenilgilerinden sonra Mısır’ın eğitim kaynakları silahlanmaya aktarılmış. Bu yüzden de ikili, hatta üçlü eğitim yapılmış okullarda. Okula gönderilmeyen kız çocuk oranı hâlâ yüksek. İngiliz işgali sırasında Kahire ve İskenderiye’de açılmış olan özel okullar son derece gözde. Mısırlı gençlerin yüzde 10 kadarı yüksek öğrenime devam ediyor.


Nobelli romancı Mahfuz ve Leyla ile Mecnun
Mısır’ın çok ünlü bir romancısı var: Necib Mahfuz... 70 yıllık kariyeri boyunca 34 roman, 350’yi aşkın öykü yayımlar. 
1957'de yazdığı Kahire Üçlemesi ile Arap edebiyatının tanınmış bir ismi olur. Bu üçlemede Kahire'de yaşayan bir ailenin üç kuşağının 1. Dünya Savaşı ve 1952'deki Nasır devrimine kadar olan dönemde yaşadıklarını ve Mısır toplumunun değişimini anlatır. Mısır devlet başkanı Enver Sedat'a İsrail ile yaptığı barış antlaşmasında verdiği açık destekten ötürü pek çok Arap ülkesinde kitapları yasaklanır. 1988’de Nobel Edebiyat Ödülü'nü alır, yasaklar kalkar. Mahfuz’un aldığı Nobel tesadüfî olmasa gerek, çünkü ünlü Leyla ile Mecnun öyküsü de Mısır kökenli.
1989’da Mısırlı kökten dinciler tarafından romancı Mahfuz hakkında ölüm fetvası çıkartılır. Aradan beş yıl kadar geçer, 1994’de Kahire'de evinin önünde bıçaklı saldırıya uğrar. Saldırıdan yaralı olarak kurtulur Mahfuz; ancak, sağ kolundaki sinirler zedelenmiştir... Yazmakta büyük güçlükler çekmeye başlar. Yine de edebiyattan kopmaz, yaralı koluyla kısa da olsa öykü yazmaya devam eder.
2006’da ölümünden bir süre önce, artık yazamadığını söyler. Çünkü romanlarının ağırlık noktasını oluşturan “Mısırlı karakteri” hızla değişime uğramaktadır. 1952 devrimi, özellikle de 1970’ler sonrasında ivme kazanan “kente göç” Mısır karakterini önemli ölçüde değiştirmiştir. 
Nil’in bolluğu sayesinde uygarlık...
Mısır Afrika kara kütlesinin yüzde 3 kadarını kaplıyor. Mısır nüfusunun yüzde 95’i ülkelerinin yalnızca yüzde 5’lik minik bir kesiminde, yani Nil çevresinde yaşıyor. Nil, Etiyopya ve Uganda göllerinden başlayıp 6.400 kilometre boyunca güneyden kuzeye doğru akıyor. Sudan ve Mısır’daki son 2.700 kilometrelik bölümü neredeyse hiç yağmur almıyor.







15-20 Temmuz arası Nil yükseliyor. Nil’in akış yönüne göre ülke coğrafi bölümlere ayrılıyor. Güneye Yukarı Mısır, kuzeye ise Aşağı Mısır deniyor. Güneyde Nil vadisi son derece dar. Çünkü nehir çok sert kaya formasyonları arasından akıyor. Kuzeye ilerledikçe kayalıklar azalıyor ve Nil 800 metre genişliğe ulaşıyor, vadisi de doğudan batıya 10 kilometreyi buluyor. 
Kahire’yi geçince, Nil kollara ayrılıyor ve bir delta oluşturuyor. Antik dönemde yedi kol varken, Nil günümüzde iki koldan denize dökülüyor. Bu iki koldan biri, Dimyat liman kenti yakınlarından Akdeniz’e dökülüyor. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olunan Dimyat, işte bu Dimyat.
Nil nehri sayesinde öyle bir bolluk olmuş ki, uygarlık bu topraklarda gelişme imkânı bulmuş. 
Önüm, arkam, sağım, solum çöl
Eski Mısırlılar için Batı ölülerin yeriydi. Savaş ve işgaller de zaten Mısır’a hep batıdan gelmiş. Eskiden Libyalılar, 2.Dünya Savaşı’nda da Almanlar Batı çölünden çıkıp gelivermişler Mısır’a.
Doğu Çölü ise Batı çölünün tersine kayalık. Nil vadisi ile 750 metreye ulaşan Kızıldeniz dağlarında altın ve diğer madenler bulunuyor. Kutsal Sina çölüne gelince... Musa’nın “10 Emir”i aldığına inanılan Sina Dağı 2,300 metreye ulaşıyor neredeyse.
Mısır birleşiyor
Biri vadide, diğeri deltada iki ülke oluşmuş. Her iki ülkenin kendi tanrıları, başkentleri ve kralları varmış. Kuzeyde Aşağı Mısır, güneyde Yukarı Mısır krallıkları arasındaki düşmanlıklar MÖ 3100’de sona ermiş. Çünkü Yukarı Mısırlılar yani güneyliler kuzeyi fethetmiş. 
Efsanevi kral Menes güneydeki vadi ile kuzeydeki deltayı birleştirerek Yukarı ve Aşağı Mısır’ın iki tacını birden takan ilk firavun olmuş. Kral Narmer, diğer adıyla Menes düşmanının kafasını parçalamak üzereyken resmedilmiş. Bundan böyle de Mısır kralları 3 bin yıl boyunca hep böyle resmedile gelmiş!
3.600 yıl kullanılan Hiyeroglifte 5 bin karakter
Günümüzde Mısır’ın yüzde 90’ı çöl. Oysa bir zamanlar Sahra Çölü verimli bir ovaymış. Avcılıkla uğraşan göçebe kabilelerin yaşamı 4 bin yıl boyunca ciddi bir değişiklik göstermeden sürüp gitmiş.  
Ne zaman ki kuraklıklar başlamış, ovalar ve ormanlar çölleşmiş. İnsanlar, kırmızı toprakları yani çölleri terk edip Nil nehri boyunca verimli siyah topraklara yerleşmişler. Eskiden ormandan beslenen avcılar Nil çevresindeki verimli toprağı işleyerek dünyanın ilk milletlerinden birini yaratmışlar. 4 bin yıl boyunca değişmeyen yaşam tarzı, yerleşik düzene geçilmesiyle hızlı bir değişim göstermiş, avcılık yerini tarıma bırakmış. Bu yerleşik yaşam MÖ 3200’lerde hiyeroglif yazının icadını getirmiş.


Hiyeroglif dünyanın en eski yazısı. MÖ 3200’lere tarihleniyor. 3.600 yıl boyunca kullanılmış. Yunanca “kutsal yazıt” anlamına geliyor. Karakter sayısı, ilk zamanlar 800 kadarken, daha sonra 5 bini aşmış. 
Biz 29 harfle ancak başa çıkabiliyoruz, Mısırlı vatandaş 5 bin karakterin hangi birini ezberlesin? Kim bilir belki de “Ben ne yapsam öğrenemem, bu kadar çok karakteri!” kaderciliği yüzünden günümüzde bile hala çok sayıda okuma yazma bilmeyen insan yaşıyor Mısır’da.
Türk’ten, Yunan’a, Lübnan’dan Fransız’a  pek çok mutfağın etkileri 
Mısır sokakları erkek ağırlıklı. Genelde Mısırlılar yemeklerini tek tip yemek yapan küçük lokantalarda yiyorlar. Bu tip yerlerde de, erkekler her zaman çoğunlukta. Sadece bayanlar için, ya da aile için ayrı bir salon bulunuyor bu lokantalarda. Mısır yemeklerinde, Türk’ten, Yunan’a, Lübnan’dan Fransız’a pek çok mutfağın etkileri hemen fark edilebiliyor.
Çeşme suyu çok klorlu. En yaygın şişe suyu markası, “nimet, hayır, dua” anlamına gelen Baraka.  Kimi açıkgöz esnaf turistlere ağzı açık şişelerde çeşme suyu satmaya çalışabiliyor. Hazır sudan açılmışken, “Nil’in suyunu içen Mısır’a geri döner” dermiş bir Mısır atasözü. 
Bir kahve lütfen! Mazbut olsun!Mısır’da tatlı isimlerine şöyle bir göz atmak ister misiniz? Mahallabiya, baklawa, kunafa. Peki qahwa nasıl olsun? Seçenekler şöyle: Saada (sade), ariha (az şekerli), mazbut (orta), ziyada (çok şekerli)... Salep istiyorsanız da “sahlab” demeniz yeterli.  
Ramazanda Mısırlılara içki satışı yasak. Hıristiyan da olsa Ramazanda Mısırlıya içki satışı yok. Zaten barlar da ramazanda kapanıyor. Yabancı pasaportla içki alınabiliyor.
Ufukta Gize piramitleri: Keops, Kefren ve Mikerinos
Gize piramitleri günümüzden 4,600 yıl öncesine tarihleniyor. “Dünyanın en çok fotoğrafı çekilen anıtları” unvanına sahip piramitler, işte tam karşımızda duruyor. İnsanlar, piramidi avucunun içine almış gibi fotoğraf çektirebilme gayreti içinde. Piramit Yolu’na girdiğimizde karşımıza ilk çıkan Khufu (Keops) Piramidi ya da en çok bilinen adıyla Büyük Piramit oluyor. Khufu, 23 yıl hüküm sürmüş bir firavun. Ona mezar olarak MÖ 2560 yıllarında, 20 yılı aşkın bir zamanda inşa edildiğine inanılıyor Keops’un.
2.3 milyon taş blok kullanılmış. Ve bir sabah kalkıp bakmış ki firavun, bu müthiş anıt 147 metreye ulaşmış. 100 bin işçi çalışmış ve buna karşın, 20 yıl sürmüş inşaat!.. Antik dünyanın yedi harikasından ayakta kalabilenler sadece piramitler olmuş. Bir zamanlar “Büyük Piramit’te piknik” yapmak pek popülermiş. Şimdilerde yasak tabi ki. 
Ortalama 2,5 ton gelen kireçtaşı bloklar düşünün. Bu nasıl bir ağırlık olsa gerek derseniz, bir arabanın ortalama 1 ton civarlarında olduğunu düşünsek... 2 küsur milyon tane arabayı bir yığın yapsak... Ortaya 6 milyon ton civarlarında bir ağırlık çıkıyor. Üstelik, o zamanlar kamyon yok, modern vinçler yok... Şaşmamak elde değil doğrusu... 


Üstelik, tabana yerleştirilen kimi blokların tek bir tanesinin 15 ton ağırlığa ulaştığı da olurmuş!

Eski krallık yöneticilerinin cesetlerinin içine konduğu lahitler gök tanrıçası Nut’un vücudu olarak sembolize edilir ve tanrıçanın korumasının temin edilmiş olduğuna inanılırmış.
Önce bir kent yapılmış, taş bloklar taşınmış ve yığılmış. Yüzeyin düzleştirilmesi için uzun zaman çalışıldığı sanılıyor. Taş blokların nasıl yerleştirildiği ise henüz tam olarak açıklanabilmiş değil.
Kimi teorilere göre, spiral bir rampadan çıkarılan taş bloklar üst üste konuyormuş. Rampa ıslatılıyor, etraf çamur olunca taş bloklar itilerek kaydırılabiliyormuş.
Dışındaki parlak koruyucu kaplama yok olduğundan 147 metrelik boyu zamanla 139 metreye düşmüş zavallı piramidin! Ama yine de 43 asır boyunca dünyanın en yüksek yapısı olarak kalmış, ancak 19. yüzyılda geçilebilmiş Keops.

Piramit çevresinde üç küçük piramit daha bulunuyor. Bir de mabet kalıntıları göze çarpıyor. Üç minik piramidin firavun Keops’un ailesine ait mezarlar olduğu sanılıyor. 
Keops’un çevresinde dev gibi bir aslan heykeliyle karşılaşıyoruz. Heykelde bir gariplik fark ediyoruz hemen! Aslanın yüzü insan yüzü çünkü! Üstelik de kral sakalı var aslanın! MÖ 2.500’lere tarihleniyor firavun yüzlü aslan.
İnanışa göre, öteki dünyada ruhların iyi durumda oluşu bedenlerinin zarar görmeden korunmasına bağlıymış. Bir teoriye göre, bu dev mezarlar bedeni koruyacakmış. Resim ve heykellerde kuş olarak ifade edilen ruhun piramitteki bedeni ziyareti sırasında piramit ağırlama işlevi görecekmiş. 
Piramit işçilerine soğanlı, pırasalı ödeme
Piramitler köleler tarafından mı inşa edilmiş? Filmlerde kırbaç altında taş taşıyan köleler gösterilir hep ama bilimsel araştırmalar pek bu kanıda değil. Piramitlerin, kendi isteğiyle, ücret karşılığı çalışan işçiler tarafından inşa edildiği ortaya çıkmış. Mercimek, soğan ve pırasa ile ödeme yapılıyormuş. İşçi ordusunu yöneten usta sayısının da birkaç binden az olamayacağı tahmin ediliyor!
Muhteşem piramitler, sadece ve sadece zenginlik ve istikrar dönemlerinde inşa edilebilmiş. Çünkü bu görkemli anıtların inşası için zorunlu olan tartışılmaz otorite ve yönetsel mükemmellik ancak refah dönemlerinde mevcutmuş.
İlk piramitler Mısır birleştiği zaman inşa edilmiş. Peki, ne zaman durmuş piramit inşası? 6. Hanedan döneminde merkezi otoritede zaaflar ortaya çıkmaya başlayınca, iç çekişmelerin derdine düşmüşler, “harç bitti, yapı paydos!” diyerek unutuvermişler piramitleri.
Mısır Müzesi’nde hırsızlık
1996 sonbaharında bir Kahirelinin aklına karpuz kabuğu düşmüş. Mısır Müzesi’nde alarm sistemi olmadığını ve geceleri alınan tek güvenlik önleminin ön kapının kilitlenmesi olduğunu öğrenmiş. Kendini akşam müzede gizlemiş ve üzerine kapılar kapanmasının hemen ardından, hangi eseri çalsam acaba, diye papatya falı açmaya başlamış.
Ertesi sabah müze açıldığında, bekçiler gece çanak çömleğin patladığını fark etmişler ve hırsızı müze dışında yakalamışlar. Tutankamun’un altın hançeri hırsızın üzerinde bulunmuş. Sorgusunda hırsız ilginç bir itirafta bulunmuş: “Bir Milyon Nasıl Çalınır?” filminden etkilenmiş meğer müze hırsızı! 
Mısır Müzesi 1858’de kurulmuş. Mevcut binaya da 1902’de taşınmış. Birinci kattaki eserlerin çoğu mezarlardan getirilmiş.
43 numaralı salondan başlayıp saat yönünde hareket ediyoruz ve tüm eserleri kronolojik sırayla izleyebiliyoruz. Tıpkı Louvre Müzesi ziyaretçilerinin Mona Lisa’ya kilitlenmesi gibi Mısır Müzesi ziyaretçileri de Tutankamun’un ünlü koleksiyonuna kilitlendiğinden birinci kat, maalesef hak ettiğinin çok altında ziyaretçiye sahip. Tutankamun hazinesi 1.700 objeden oluşuyor. Mumya hala Teb’deki mezarında.
Mumya salonu yıllarca kilit altında tutulduktan sonra 1994’te açılıyor. 18. Hanedan’dan 1. Amenophis, 4. Tuthmosis, 19. Hanedan’den 1. Seti ve 2. Ramses’in mumyalarıyla karşılaşıyoruz...
Yabancı arkeologlar boşuna kazmamış Mısır’ı. Paha biçilmez Mısır eserlerinin önemli bölümü artık Mısır’da değil, Berlin, Londra, NewYork ve Paris müzelerinde bulunuyor! Gemiler dolusu antika eser Avrupa ve Amerikan müzelerine taşınmış Mısır’dan. Anlaşılan o ki, bal tutanlar parmaklarını öyle bir yalamışlar ki, demeyin gitsin.



Kefenin cebi mi varmış o zamanlar?Eski Mısır’da kefenin cebi varmış anlaşılan. Mezarda bulunanlara dikkat buyurun lütfen: Terlik var, makyaj malzemesi var, sandalye var, küpe var, ekmek var. Mısır’ın sıcak ve kuru iklimi mezara gömülen eşyaların pek az hasarla günümüze ulaşmasını sağlamış. Kime niyet, kime kısmet. Hani mumyalar öte dünyada kullanacaktı bu eşyaları? Tutankamun mezarına oyuncaklarını bile götürmüş. Mısırlı dilberler ise mezarlarına peruktan aynaya, taraktan yelpazeye ne buldularsa taşımışlar... Kimi müzisyenler enstrümanlarıyla gömülmüş. Masa oyunlarından hoşlananlar, öteki dünyada da felekten bir gün çalmak için oyun tahtalarıyla birlikte gömülmüşler. Kimi mezarlardan 3.500 yıllık incirler çıkmış! Bir müzisyen yaşamında çaldığı bronz zilleri mezarına götürmüş
Papirüs
Bir su bitkisi olan papirüsün gövdesinden eski çağlarda yazı kâğıdı yapılırmış. Eski Mısırlılar sadece yazı kâğıdı değil yelken, bez ve hasır da üretirlermiş papirüsten. Mısırlılardan Yunanlılara ve Romalılara da geçmiş olan papirüs 3. yüzyılda yerini parşömene bırakmış.
Yunanca papirüs sözcüğü Kıptice’den ödünç alınmış ve neredeyse tüm batı dillerine girmiş. İngilizce “paper” (kâğıt) ve Türk argosunda para anlamına gelen “papel”  sözcüklerinin de kökeni “papirüs”.
Khan el-Khalili çarşısında “Mustafa, ya Mustafa...” şarkısı
Çarşıda Türk olduğumuzu anlayan esnaf bize, “Hasan Şaş, yavaş yavaş...” diye sesleniyor sürekli. Biz de onlara “Mustafa, ya Mustafa...” şarkısını söylüyoruz. Esnaf bu şarkıya tempo tutmaya başlıyor, pek alışveriş ettiğimiz yok, ama çok eğlenceli vakit geçiriyoruz doğrusu.
Gün batımından sonra Kahireliler Nil meltemini hissetmek üzere sokağa çıkmaktan hoşlanıyorlar. Akşam Khan el-Khalili çarşısında dolaşıyoruz. 1382’lere tarihlenen çarşı Orta Doğu’nun en büyüklerinden biri. Asırlar önce, ticaret kervanlarının mallarıyla, hayvanlarıyla gecelediği çok sayıda hanın çevresinde gelişmiş bir çarşı bu. 
Arap film ve tiyatrosunun merkezi Kahire. Çoğunluğu oluşturan erkek seyirciler film sırasında yemek yiyor, çay içiyor. Esas oğlan ya da esas kıza kâh tezahüratlar yapıyor, kâh lanetler yağdırabiliyormuş.
13.yüzyılda kurulan Türk Sufi tarikatının Mısırlı üyeleri çarşamba ve cumartesi akşamları Mevlevi gösterileri düzenliyorlar. Talep yoğunmuş, erken gidilmesi öneriliyor.
Sabaha karşı diyecektim, ama dilim varmadı. 02.30’da uyanıyoruz. Hızlı bir kahvaltı ardından, bagajımızı toplayıp havaalanına yöneliyoruz. 05.30’da Mısır Havayolları bizi Luxor’a uçuruyor. Luxor’a inerken, Nil’in her iki yakasının da yemyeşil olduğunu fark ediyoruz. Çöl demeye, doğrusu bin şahit ister, diye geçiriyoruz içimizden.
Havaalanından ayrılıyor ve Luxor’daki gemimize yerleşiyoruz. 240’ı aşkın gemi bulunuyor Luxor-Asvan arasında Nil turu yapan.
LUXOR - Ruhani merkez ve dünyanın en büyük açık-hava müzesi
Ve işte Mısır mimarisinin başyapıtlarını barındıran Luxor’dayız. Yeni Krallık’a MÖ 1567-1085 arasında 5 asır boyunca başkentlik yapmakla kalmamış, çok daha uzun bir süre ülkenin ruhani merkezi olma özelliğini sürdürmüş.
Luxor’un doğu yakasında Karnak Mabedi, Luxor Mabedi ve Luxor Müzesi yer alıyor. Batı yakasında ise, Krallar Vadisi, Deir al-Bahri, yanı sıra 400’ü aşkın soylular mezarları bulunuyor.
Yeni Krallık’ın başlangıcından itibaren, Amun-Ra’ya en önemli devlet tanrısı olarak tapınılır. Bu dönemde Mısır orduları Afrika ve Asya’da zaferler kazanır, fetihlerden imparatorluk başkenti Teb’e zenginlikler akar. Bu zenginliğin bir kısmı da tapınak yapımına harcanır. Bu tapınakların en muhteşemleri Karnak’taki Amun mabedi ile Luxor’daki mabettir. Doğu yakasındaki bu mabetler yanı sıra, kendi mezar mabetlerini de firavunlar Luxor’un batı yakasına inşa ederler.
Batı yakasındaki Krallar Vadisi ve Kraliçeler Vadisi’nde yer alan Yeni Krallık dönemi kraliyet mezarları inanılmaz zenginlikteki hazinelere ev sahipliği yapar. Ancak bunlar arasında mezar soyguncularının yağmasından kurtulup günümüze ulaşabilen sadece Tutankomun’un hazineleri olur.
1700’lü yıllarda köylüler, yağmalanmış mezarları ev olarak kullanırlarmış. Altın bulma hırsı hem yerlileri, hem de yabancıları mezar başlarına toplamış. Mezar bulan köylülerin bunları satma öyküleri dilden dile dolaşmış.
Luxor Mabedi
1987’de Verdi’nin Aida operası burada oynanmış. Karnak’tan farklı olarak, sadece iki kral tarafından inşa edilmiş. 18. Hanedan’dan 3. Amenophis ve 19. Hanedan’dan 2. Ramses yaptırmış. Luxor mabedi “Güneyin Haremi” olarak anılırmış. Çünkü burada tanrıça Mut ve oğlu Khonsu’nun yaşadığına inanılırmış. Tanrı Amun’un ise Karnak mabedinde ikamet edermiş! Her iki tapınak 3 kilometrelik sfenksli bir yolla birleştirilmiş. Her yıl Bereket Festivali sırasında, Amun’un heykeli Karnak’tan törenlerle alınıp karısı Mut ile birleşmesi için, kutsal teknelerle omuzda taşınarak götürülürmüş Luxor tapınağına. 
Bakar mısınız, tanrı ile tanrıçanın birleşmesi için ahali can siperane nasıl da uğraşıyor! Evet, bu birleşmenin ardından Amun heykeli gerisin geri Karnak’a taşınıyor. Bu birleşmeden önce, Amun’a mesir macunu benzeri bir afrodizyak sunuluyor muydu acaba, diye düşünmeden alamıyor insan kendini.
İnsanoğlunun ve özellikle de Mısırlı rahiplerin hayal dünyasına hayran olmamak elde değil doğrusu! Hayallerinde bir tanrı, bir de tanrıça yaratıyorlar. Bunlara güzel güzel isimler yakıştırıyorlar. Sanki gözleriyle görmüşçesine bu iki tanrıyı sembolize eden heykeller yapıyorlar. Bu da yetmiyor, “dünyada mekân, ahrette iman” düşüncesinden hareketle, tanrıların heykelleri evsiz kalmasın diye binlerce insanı işe koşup mabetler inşa ediyorlar. Üstüne de, tanrıların birleşmesi için hiç bir fedakârlıktan kaçınmayarak tanrı heykelini tanrıçanın mabedine götürmeyi de ihmal etmiyorlar...   
Luxor tapınağı fevkalade başarılı biçimde korunmuş. Nasıl mı? Sırrı kumlarda saklı! Kızgın kumlar bu mabedi sarıp sarmalayıp her türlü melanetten korumuş.
1885’te kazıların başlamasıyla çevredeki evler yavaş yavaş boşaltılmış. Ancak halk Luxor’un koruyucu azizi Abu el-Haggag’ın mezarının ve caminin başka yere taşınmasına karşı çıkmış. Sonuçta, cami ve mezar yerli yerinde kalmış.
Köpek başlı maymun heykelleriyle desteklenen dikilitaşın eşi ise Fransa kralına armağan olarak verilmiş ve Paris’in ünlü Concorde meydanına dikilmiş.
Luxor’da çok ilginç bir Mumyalama Müzesi de bulunuyor.
KARNAK - Dünyanın en büyük antik tapınağı
“Tüm Tapınakların Tapınağı” olarak anılan Karnak Tapınağı’nı ziyaret ediyoruz. Karnak adının İran’ın Havarnak kentinden geldiğini öğreniyoruz. Havarnak yüksek anıtlarıyla ünlüymüş. Araplar İran’ı ele geçirdikten sonra, Mısır’a geliyorlar. Tıpkı Havarnak’ta olduğu gibi burada da yüksek yapılarla karşılaşınca bölgeyi Havarnak’a benzetiyorlar. Zaman içerisinde de, Havarnak oluyor Karnak!
El-Karnak küçük bir köyün ismi aslında. Luksor'un 2,5 km kuzeyinde bulunan köyü hem bilim hem de turizm açısından önemli kılan, ünlü tapınak kompleksine ev sahipliği yapması. Luxor mabedi gibi kumların altında gizlenmiş Karnak. Hem de bin yıldan fazla...
Karnak aslında sürekli büyümüş bir tapınak. Her firavun, kendinden önceki firavunun yaptığı eklemelerden daha fazlasını yapmak arzusuyla yanıp tutuştuğundan Karnak'ın yapımı 13 asır sürmüş. Karnak sadece Mısır’ın değil, tüm antik dünyanın en muhteşem mabedi haline gelmiş. 
İşte bu yüzden Karnak tapınağı hem Mısır tarihi hem de mitolojisi hakkında çok önemli bilgiler içeriyor. Karnak'ta 8000 adak taşı, 450 heykel ve 10'a yakın sfenks bulunmuş. Karmak'ın süsleme sanatı kabartmadan çok kazıma tarzında. Hipostil salonundaki 134 sütun son derece etkileyici. Dünyadaki en büyük antik dini mekân olan Karnak tapınak kompleksi dev bir açık hava müzesi sanki. Gize Piramitleri’nin ardından Mısır'ın en çok ziyaret edilen antik mekânı.
Sadece dini başkent olmakla kalmamış, aynı zamanda da antik dünyanın en ünlü entelektüel merkezlerinden biri unvanına sahipmiş. Mabedin ne kadar derinlerine giderseniz, anıtlar da o derece eski dönemlere karşılık geliyor. Her bir duvardaki rölyefi incelemenin haftalar alacağına biz de inanıyoruz sonunda. 
Tanrıların emrine sunulmuş 400 bin metrekarelik bu alan 10 büyük Avrupa katedralini içinde barındırabilecek kadar büyükmüş. 19. Hanedan döneminde mabette işçi, hizmetkâr, rahip ve muhafız olarak çalışanların sayısı ne olabilir dersiniz? Garip ama gerçek! 80 bin kişi... 
LUXOR-ESNA-EDFU
Sabah kahvaltısının hemen ardından Nil’in batı yakasına geçiyoruz. Saatimin takvimine göz atıyorum; Kasım’ın 25’ini gösteriyor. Yeni Krallık firavunlarının mezarlarına ev sahipliği yapan Krallar Vadisi’ni ziyaret ediyoruz. 
Kan ter içinde kral mezarlarını geziyoruz. Peki, kimseye yaranabiliyor muyuz? Maalesef hayır! Çünkü Krallar Vadisi’ni ziyaret eden turistlerin döktüğü ter mezar duvarlarındaki boya ve sıvanın zarar görmesine neden oluyormuş.
Ancak bu mezarlardan kısıtlı bir miktarı rotasyon usulü açılıyor turistlere. Mezar duvarlarındaki dekorasyonlar da ancak cam arkasından izlenebiliyor. Bu eserleri kitle turizminin zararlarından korumak üzere çok radikal bir öneri ortaya atılmış: “Tüm mezarlar kapatılsın ve Krallar Vadisi’nin kopyası başka bir yere inşa edilsin!”
TEB’de Krallar Vadisi
Eski Mısırlılar “Gerçeğin Yeri” diye adlandırırlarmış bölgeyi. 18. Hanedan’a mensup 1.Tuthmosis’ten itibaren tüm Yeni Krallık firavunları bu vadiye gömülmüşler. Ender de olsa, bazı yüksek yöneticiler de bu vadide yerlerini almışlar.
1.Tuthmosis (MÖ 1524-1518) geleneklere sırt çevirir ve mezarını saklar. Ne Eski Krallık’taki gibi piramitler yaptırır, ne de Orta Krallık’taki gibi labirentler!.. Krallar Vadisi’nde kayalar arasına yaptırır mezarını. Ne rahipler, ne de mezar soyguncuları tarafından ziyaret edilemeyecek gizli bir mezardır bu. Kayaların arasına kazılmış derin bir mezar yaptırır kendine. Yeni Krallık sonuna dek tüm firavunlar da buraya gömülür. 
Mezar soygunları bir türlü önlenemiyor
“Kefenin cebi yoktur” sözüne firavunlar pek itibar etmiyormuş anlaşılan. Öte dünyaya hazinelerini de götürmek çabasında olmuşlar hep. Soygunculardan korunmak için mezarlarını gizlemişler. “Aç it fırın yıkar” sözünden de habersiz olan firavunlar, bin bir çeşit güvenlik önlemine karşın, soygunculara engel olamamışlar. Bir tek Tutankamun’un mezarı soyulmamış.
Firavunlar tahta çıkar çıkmaz, kendi mezarlarını kazdırmaya başlarmış. Ancak öyle zahmetli bir işmiş ki firavun mezarı kazmak, daha iç dekorasyon tamamlanamadan firavunların öte dünyaya göçü gerçekleşirmiş. Genelde ömürleri vefa etmezmiş şöyle bir dünya gözüyle mezarlarını doya doya seyretmeye!
18. ve 19. Hanedan döneminde öyle önlemler alınmış ki, mezar soyguncuları mezarlara kolay kolay yaklaşamaz olmuşlar. Ancak, 20. Hanedan’ın zayıf kralları döneminde mezar soygunculuğu almış başını yürümüş! 
Peki, bu kadar güvenlik tedbirine karşın, kimler soyunurmuş bu mezar soygunlarına? Tabi ki, kaleyi içerden fethetme prensibi burada da aynen geçerliymiş. Örneğin, mezar duvarlarını süsleyen heykeltıraşlar ya da mezar bekçileri “Mal, mülk hep firavunun olacak değil ya! Biraz da biz nasiplenelim” deyip mezar soymanın büyüsüne ve zenginlik hayallerine kapılıverirlermiş!
Yeni Krallık döneminde, rahipler mumyaları ve ölü eşyalarını eski yerlerinden çıkarıp iki gizli bölmeye yeniden gömmüşler. Bu gizleme operasyonu hayli başarılı da olmuş, çünkü ancak 1800’lü yılların sonlarında keşfedilmiş bu gizli bölümler. 
Tut Ankh Amun’un mezarı lanetli mi?
İngiliz aristokrat Lord Carnarvon ile Mısırolog Carter 1914’te Krallar Vadisi’ni kazmaya başlarlar. Aradan sekiz yıl geçer, tarihler 1922’yi gösterdiğinde, bir merdiven keşfederler. Bu merdiven bir mezara inmektedir. Hem de mühürleri açılmamış bir mezara!
Carter’ın mezarı boşaltması on yıl sürer. Ancak firavunun laneti ilkin İngiliz aristokratı vurur. Krallar Vadisi’nde bir sivrisineğin ısırdığı lort, yaranın mikrop kapması sonucu birkaç hafta içinde ölür.
62 numaralı mezarın önündeyiz. Üzerinde “Tomb of Tut Ankh Amon No. 62” yazıyor. Krallar Vadisi’nde 62 mezar bulunmuş. Ve her birine bulunma sırasına göre bir numara verilmiş. Son bulunan Tutankamun mezarı olduğu için numarası 62.
2. Ramses Anadolulu Hititlere karşı
2. Ramses 80 küsur yıl yaşamış. Eklem iltihabı, damar sertliği,  diş problemleri çekmiş. Prostat durumuyla ilgili ise herhangi bir bilgi temin edemedik maalesef.
2. Ramses 19. Hanedan’dan. 66 yıl tahtta kalıyor. İktidarının 5.yılında Hititlerle Suriye’nin önemli ticaret kenti Kadeş’te savaşa tutuşuyor. Ordusunda yabancı paralı askerler de var. Paralı askerler yani lejyonerler boynuzlu miğfer ve yuvarlak kalkanlarından hemen anlaşılıyorlarmış.
MÖ 1275’te iki tarafın da savaşta belirgin bir üstünlük kuramadığının göstergelerinden biri de şu olsa gerek: Kadeş Barışı ile 2. Ramses Hitit prensesi ile evlenir.
2. Ramses’in Karnak ve Luxor’daki anıtları muazzam. 2. Ramses inşa ettirdiği bu mabetlerin duvarlarına Kadeş Savaşı’nın muzaffer kumandanı olarak kendi resimlerini çizdirmiş. Resimlere bakılırsa, Hititler arkalarına bakmadan kaçıyor, 2. Ramses de onlara ok atıyor. Bazı resimlerde de üç bin yıldır gelenekselleşmiş çizimlerdeki gibi düşmanını kafasından tutmuş, öldürücü darbeyi indirmek üzere.... 
Yahudilerin Mısır'dan İsrail'e göç ettiği dönemin firavunun da yine II. Ramses olabileceği düşünülmektedir.
Herod’dan kaçan Kutsal aile Mısır’a vardığında Kahire’de en az dört asırdır varlığını sürdüren bir Yahudi topluluğu yaşamaktaymış. 
641’de Araplar İskenderiye’yi ele geçirdiğinde kentte 40 bin Yahudi yaşıyormuş. 1830’larda Mısır’da 150 bin kadar Kıpti, 5 bin Yahudi yaşarmış. Bunların 3-4 bini Kahire’deymiş. Günümüzde ise Yahudi sayısı anca 100 kişi civarlarında.
Yahudi toplumu Mısır’da kayboluyor. Önemli bölümü İsrail’e göç etti. Mısır’da kalanlar ise yaşlı ve yoksullar. İbadet için bile yeterli insan bir araya gelemiyor.
Mezarı hiç soyulmamış firavun Tutankhamun’un laneti
Tutankhamun tanrı Amun`un yaşayan resmi anlamına geliyormuş. MÖ 1333-1323 arasında sadece on yıl hüküm sürmüş çok genç yaşta ölmüş. Kimilerine göre, dünya tarihinin en büyük arkeolojik keşfi, Tutankamon’un mezarının ortaya çıkarılmasıymış. Oysa Tutankamon, Mısır tarihinin önemli firavunlarından biri değil. Buna karşın, Mısır’ın tanıtımında neden Tutankamon’un yüz maskesi kullanılmaktadır? Onu bu denli önemli kılan ne olsa gerektir?
Onu diğer tüm firavunlardan ayıran özellik, mezarı hiç soyulmayan ve tüm hazinesi günümüze kadar ulaşan firavun olmasıymış. Firavun mezarlarından sadece biri hiç soyulamamış, o da Tutankamon’unkiymiş.
Tutankamon’un kolyesindeki camın oluşması için atom bombasının tesirinin on binlerce katı bir patlamanın meydana gelmiş olması gerekiyormuş.
Tutankamon’un mezarı Krallar Vadisi'nde. Tutankhamun'un mumyası haricinde mezardan çıkarılanlar Kahire Müzesi’nde sergilenmektedir. Bir lahdin içindeki som altından tabuttaymış mumya. 1922’de İngiliz arkeolog Howard Carter buluyor mezarı ve som altından tabutu. Ne ilginçtir, kendisi yoksulluk içinde ölmüş.. Ayrıca mezara giren kişilerin ateşli bir hastalıktan teker teker ölmesi de firavunun laneti rivayetlerinin alıp yürümesine neden olmuş.
Kleopatra iki erkek kardeşiyle evlenir ama çocuklarını iki Romalıdan yapar
Mısır’ı yöneten ilk kadın Kleopatra değilmiş. Mısır’ın ilk bayan hakimi Nitocris MÖ 2184’te tahta oturmuş. İki bin küsur yıl sonra MÖ 51’de Yunan kökenli 7. Kleopatra, 18 yaşında Mısır’ın başına geçmiş 39 yaşına dek iktidarda kalmış. 21 yıl hüküm sürmüş. Yedi dil biliyormuş, ancak resmi belgelerde Yunanca kullanırmış. MÖ 30’da Kleopatra’nın intiharı ardından, yorgan gider kavga biter ve Mısır sonunda Roma İmparatorluğu’nun bir parçası haline geliverir.
Sezar Mısır donanmasını yenilgiye uğratır, Kleopatra’nın hem kardeşi, hem de kocası olan 13.Ptolemy boğulur. Kleopatra bu kez küçük kardeşi 14.Ptolemy ile evlenir ve Sezar’ın metresi olur ve ona Sezaryon adında bir oğul verir.
Sezar’ın ölümünden sonra iktidara gelen Mark Antony ile 11 yıl beraberliklerinden 3 çocuk doğurur. Antony ve Kleopatra’nın sonunu ise Augustus getirdi.
Antony ile Kleopatra’ya trajik son getiren Augustos acaba Mısır’a ne getirmiş? Resmi dilin Yunanca olması eskisi gibi sürmüş, ama İskenderiye’deki Yunan senatosunu kaldırmış. İskenderiyeli Yahudilere özerklik vermiş.
İskender gibi Roma imparatorları da Mısır Panteonuna dahil edilmişler!.. Evvelce, Makedon ya da Pers imparatoruna tapınan Mısırlılar bu kez bir Romalıya tapınmaya başlamış.
ESNA’da gemimiz kuşatılıyor .Esna’da seviye havuzundan geçmek için sıra beklerken, gemimiz onlarca kayık tarafından kuşatılıyor.
Kayıklar gemiye iyice bir yanaşıyorlar. Paketler açılıyor, elbiseler, tişörtler, masa örtüleri yayılıyor kayığın içine. Mısırlılar İngilizce, İtalyanca, İspanyolca kırması bir dille pazarlıyorlar mallarını. Bizim bulunduğumuz geminin güvertesi çok yüksekte, onlarsa deniz seviyesindeler. Ancak, şartlar ne olursa olsun, ticaretin engel tanımayacağı bir kez daha kanıtlanıyor. Yoksa engel tanımaması gereken aşk mıydı? Neyse, geçici bir süre için aşkın yerine ticareti koyalım Mısır’da... 
Netice olarak, paketleri geminin dördüncü katına büyük bir ustalıkla fırlatıyorlar. Bir anda, güverteye top gülleleri gibi paketler düşmeye başlıyor. Ve ardından gelsin sıkının sıkısı pazarlıklar... İade edilen kimi paketler kayıklara doğru gerisin geri gönderilseler de, kimi kez suya düştükleri de bir vakıa doğrusu. Satıcılar buna biraz kızıyorlar tabi, ama asıl sorun malın suya düşmesi değil, satışın suya düşmesi galiba... Ancak serbest ticaret ilerleyen saatlere dek tüm hızıyla sürüyor.
Dünyanın en uzun nehrinin tadını doya doya çıkarıyoruz. 6,650 km uzunluk da gerçekten öyle az buz bir mesafe değil doğrusu. Binlerce yıldır Mısır’ın en temel iletişim kanalı olmuş Nil.  
Edfu’daki Horos Tapınağı Mısır’ın en iyi korunmuş antik mabedi Luxor Asvan arasındayız. Luxor’un 115 km güneyinde, Asvan’ın 105 km kuzeyinde Edfu’dayız. Nüfus 60 bin kadar. 
Sabah ilk iş, Karnak’tan sonra Mısır’ın en büyüğü ve dünyanın en iyi korunmuşu olarak kabul gören Horus Mabedi’ni ziyaret ediyoruz. Mabet şahin-başlı tanrı Horus’a adanmış. MÖ.237-57 arasında inşa edilmiş, yani 180 yılda. Şaşkına dönüyoruz. 2,200 küsur yıllık bir mabet nasıl bu derece iyi durumda olabilir? Şaşkına dönüyoruz. Rehberimiz anlatmaya başlayınca, işte şimdi oldu, diyoruz. Çünkü mabet 1860’lara dek, yani yaklaşık iki bin yıl boyunca tamamen kuma gömülmüş meğer!   Tanrı Osiris’in cesedinden Horus’a hamile kalan İsis Edfu antik Mısır’da kutsal bir bölge olarak kabul görürmüş. Nedeni de şahin tanrı Horus’un, babası Osiris’i korkunç şekilde öldüren amcası Seth ile savaşa tutuştuğuna inanılan yer Edfu imiş.  
Osiris tanrı olarak doğmuş, insan olarak büyümüştür. Şarap içen ilk insan olduğuna inanılır. Osiris kral olunca, kız kardeşi ve aynı zamanda da karısı olan İsis kraliçe olur. Mısır’ın hem tanrılarında, hem de firavunlarında ensest ilişki son derece sıradan anlaşılan!
Her şey tıkırında giderken, erkek kardeşleri Seth had safhada bir kıskançlık krizine girer, erkek kardeşi Osiris’e nefreti öyle sınır tanımaz hale gelmiştir ki, kardeşini öldürüp cesedini 14 parçaya ayırır ve her birini Mısır’ın bir tarafına fırlatır.
Uzun çabalar sonucu İsis Osiris’in cesedinin parçalarını tek tek bulur ve Mısır’a geri getirir. Çeşitli mabetlerdeki resimlerde İsis Osiris’in cinsel organı üzerinde uçarken resmedilmiştir. İsis Osiris’i oğulları Horus’a gebe kalasıya dek hayatta tutmayı başarmıştır.
14 parçadan 13’ü Nil boyunca çeşitli yerlerde bulunmuş ancak penisi bir balık tarafından yenilmiş. İsis Seth’i kandırmak için, bulduğu her parçanın yerine balmumundan bir kopyasını bırakır. Sonunda, penis hariç tüm parçaları tanrı Anubis ve Thoth yardımıyla Abydos’ta birleştirir. Bir de erkek cinsel organı ekleyip bandajlayarak ilk mumyayı yaratmış olurlar. Horus büyüyüp delikanlı olunca, babasının intikamını amcasından alır.
Öldükten sonra, yeniden doğduğuna inanıldığı için Osiris’in vücudunun parçalarının İsis tarafından bir araya getirildiği Abydos çok önem kazanmış olur. Zengin Mısırlılar Osiris’i izleyerek cesetlerinin Abydos’a gönderilmesi için sağlıklarında avuç dolusu para dökerler. Abydos’ta mumyalanırlar. “Ağzın açılması” seremonisi ile ölünün vücuduna ruh girer. Böylece sonsuza dek Osiris’le birleşmiş olur zengin adam. 
Ancak, bu hedefe varılmadan önce, aşılması gereken pek çok tehlike vardır. Bunların bir bölümü mezar ve tabut üzerindeki süslemelerde ifade edilmiştir.
Cennete yolculuğun en kritik aşaması “kalbin tartılması” mahkemesiymiş. Bu aşamada ölüler, yaşadıkları dönemde tanrılara sundukları adak ve armağanları anımsatırlarmış mahkeme heyetine! Osiris mahkemenin başıdır. Terazinin bir kefesine ölünün kalbi, diğer kefesine ise tanrıça Maat’ın gerçeği temsil eden tüyü konuyordu. 
ASVAN
Sabah kahvaltısının ardından gemimizden ayrılıyoruz. İlkin Asvan barajını ziyaret ediyoruz. Asvan Barajı yapımı sırasında 23 tapınak suların altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalınca, 1960’larda Unesco’nun çabalarıyla başka yere taşıyarak kurtarmışlar tapınakları. Philae kurtarılan önemli mabetlerden biri. Bazı mabetler, kurtarma operasyonuna katkılarından dolayı yabancı müzelere armağan edilir. 
PHILAE - İsis Mabedi
Az buz değil, yaklaşık 7 asırda tamamlanmış mabet. Romalılar döneminde Mısır’ın en önemli hac merkeziymiş.
Eski dinin ibadete açık son mabedi imiş ve 551 yılında o da kapatılmış.
Bakın, Tanrıça İsis nasıl anılırmış: “Ana Tanrıça”, “Tüm Tanrıların ve Doğanın Büyük Anası” ya da “Bin Adlı Tanrıça”... İsis Akdeniz’deki tüm tanrıçaları bünyesinde eritmiş. Yaygın bir kanıya göre, erken Hıristiyanlık döneminde, İsa’nın annesi Meryem’e verilen büyük önem İsis’e tapan insanları Hıristiyanlığa çekebilmek amacını taşıyordu. Nasıl ki Tanrıça İsis ile Meryem özdeşleştirilmişse, aynı şekilde Horus ve İsa da özdeşleştirilmiş.

Yazı ve fotoğraflar: Murat ÖZSOY
ozsoymurat@gmail.com

4 Nisan 2017 Salı

YERYÜZÜ CENNETİ FİLİPİNLER: Manila, Cebu, Bohol, Tagaytay

Martın son haftası Filipinler Turizm Bakanlığı ve Emirates Havayolları'nın davetlisi olarak düştüm yollara. Öncesinde Filipinler hakkında çok bilgi sahibi olmadığımı itiraf edeyim. Gece hayatı meşhurdu, güzel plajları vardı iyi ama ne yapılır ne edilirdi koca bir hafta?  Dönüş yolunda "beni bırakın bu caddelerde" diye mırıldanacağımı bilmiyordum henüz. Lafı fazla uzatmadan başlıyorum Filipinler maceramı anlatmaya...
BAŞKENT MANİLA
Filipinler 7000’den fazla adadan oluşan bir Asya ülkesi. 100 milyondan fazla kişinin yaşadığı ülkede ekonomi tarım, bilgisayar donanımı üretimi ve balıkçılık ile sağlanıyor. İspanyol kralı II. Felipe'nin adını alan ülkede ilk durağımız başkent Manila.
Atatürk Havalimanı’ndan Emirates Havayolları ile Manila ve Cebu'ya ulaşmak mümkün.  Dört buçuk saatte İstanbul'dan Dubai'ye, sekiz buçuk saatte de Dubai'den Manila'ya uçtuk. Filipinler’de saat Türkiye'den 5 saat ileri. Dolayısı bile bir gün önce hangi saatte yola çıktıysak, ertesi gün aynı saatte varmış olduk. Bu gece Manila’nın Makati semtinde konaklıyoruz. 
"Buisness area" olarak anılan Makati plazaların yükseldiği, pahalı markaların mağazalarının bulunduğu alışveriş merkezlerine ve lüks otellere ev sahipliği yapan bir semt.  Manila bu şekilde keskin bölgelere bölünüş durumda. "Global City" dedikleri modern Manila yine plazaların yükseldiği, gündelik hayatın sürdüğü varlıklı bir semt.  "Entertainment City" şu anda yarı inşa halinde olan ve 2020 yılında Las Vegas ayarında olması planlanan, kumarhaneler, otel, restoran ve eğlence merkezlerini barındıran bir bölge. Buraya meşhur Boracay kumundan yapay bir plaj ve deniz yapılıyor. İnşaati Türklerden daha fazla sevdikleri yönünde bir his beliriyor içimde. Yol yapmışlar, üstüne bir yol daha yapmışlar, altına bir yol daha yapmışlar. Yollar DNA sarmalı gibi döne döne, altlı üstlü ilerliyor. Rehberimiz kentin bazı bölgelerinde arsaların yalnızca 50 yıllığına kiralandığını, süre bitiminde binanın devredilemediğini anlatıyor. Arsa her el değiştirdiğinde binalar yeniden yapılıyormuş çünkü şehir modern kalmalıymış. Kentin tarihi bölgesinin bulunduğu "Old City" de çok sayıda okul, restoran, hostel var. Şöyle bir ufka bakınca yaşamın derme çatma barakalarda sürdüğü semtlerin de olduğunu da görüyorsunuz ama biz buraları gezemedik.  
Manila’da semtler arası ekonomik farklılık o kadar büyük ki bir semtte çöpler haftada bir toplanırken bir semtte her gün toplanabiliyor. Trafik kaotik bir hal almışsa ve elektrik kabloları öbekler halinde gökyüzünü kaplamışsa yoksul bir semtte olduğunuzu anlayabiliyorsunuz. 
Başkent Manila trafiği ile ünlü bir kent. Oysa biz İstanbul görmüş bünyeler olarak bundan pek etkilenmedik. Bir yerden bir yere ulaşmak vakit alıyor zira mesafeler uzun. Trafik yavaş da olsa sıkışmıyor, akıyor. Şehrin bir metrosu yok çünkü yeraltı suları müsaade etmiyor. Amerikalılar'ın ardında bıraktıkları Jiplerin arkalarını uzatarak toplu taşım aracına dönüştürmüş, adını "Jeepney" koymuşlar. Bugün dolmuş yerine geçen bu araçları süsleyip püsledikleri dolayısı ile ülkenin sembollerinden biri yerine geçiyor.  Klimalı turistik Jeepneyler bize otantik gelse de rehberimiz "evden işe gitmek için üç jeepney değiştiriyorum" deyince işin büyüsü biraz bozuluyor. Diğer bir ulaşım seçeneği olan tricycle'lar bir bisiklet arkasına monte edilmiş bir oturma kabininden oluşuyor. Hepsinin arkasına İncil’den alıntılar be benzeri Katolik Hristiyan sözler yazılması bir tesadüf değil, zorunluluk. Eskiden Tricycle sürücüleri araçlarının arkasını erotik yazılar ve resimler ile süslermiş. İşin çığırından çıktığını düşünen hükümet bunu yasaklayarak dini yazıları zorunlu tutmuş.  Filipin nüfusunun büyük bölümü koyu katolik, bu konuyu Cebu bölümüne saklıyorum.
Manila'da ilk durağımız Intramuros. Burası ülke İspanya sömürgesi altındayken İspanyolların yerleştiği ve İspanyol olmayanları dışarıda tutmak için etrafını surlar ile çevirdikleri tarihi bölge. İçerideki lüks İspanyol evlerinden bir tanesi olan "Casa Manila Museum" bu gün müze olarak gezilebiliyor.  
İspanyolların sömürgecilikle bir dünya markası olması boşa değil. Filipinlilerin geleneksel kıyafetleri olan Barongsaya (kadınlar için) ve Barong Tagalog (erkekler için). Bu cepsiz düz beyaz gömlek İspanyol sömürgesi döneminden miras. Buradaki önemli nokta kıyafetlerin cepsiz olması. Böylece İspanyollar Filipinlilerin üzerlerinde bıçak taşımadıklarından emin olabiliyor.  Çok uzun yıllar İspanyol sömürgesi kalmalarına karşın İspanyolca konuşmamaları da planlı bir politika. İspanyollar cümle kuramasınlar diye halkın yalnızca adları öğrenmesine izin veriyor. Sıfat, yüklem bilmeyen Filipinliler İspanyolca konuşamıyor. Daha sonra Amerikalılar gelip pazarlık ile ülkeyi yarı fiyatına İspanyollardan satın alınca İngilizce eğitim dönemi başlıyor. Bu yüzden Filipinlerin ana dili Filipince ve İngilizce. Her adada farklı diyalekt kullanıldığını ve kimi bölgelerde yaşayanların diğer bölgelerdekilerin konuşmasını anlayamadığını da ekleyeyim.
UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesinde yer alan St. Augustin Kilisesi ve Manila Kilisesi de Intramuros’da bulunuyor.  Bağımsızlık anıtı, Jose Rizal anıtı ve parkı gibi tarihi ve politik açıdan önemli yerleri rehberimizden dinliyoruz. Surların etrafında at arabaları ile gezmek mümkün ancak yollar bozuk, at arabaları küçük. Rehberimiz bizi uyardı “eğer size bir aracın 6 kişilik olduğu söyleniyorsa aslında 4 kişiliktir” zira Filipinliler çok minyon insanlar. Onlar o arabaya 6 kişi sığabiliyor, ancak bizim için imkansızdı. 
CEBU ve MACTAN
Sabah erken saatte Manila’dan Cebu adasının hemen güneyinde yer alan ve adaya kara yolu ile bağlı olan Mactan adasına uçuyoruz. Uçuş 1 saat 15 dakika sürüyor. Filipinler’de havalimanlarına çakmak sokmak yasak. Varlığından haberdar olmadığımız çakmakları bulup el koyuyorlar sağ olsunlar. Bazı havalimanlarında ise ayakbastı parası alınıyor ancak Manila Havalimanı bunlardan bir tanesi değil. 


Cebu’da yapılabilecek en güzel şey snorkeling. “Island Hopping” tekneleri gelip sizi otelinizden alıyor. Tekne dediğim tenteli, irice bir sandal. Çok konforlu bir şey beklememekte fayda var. Buradan belirlenmiş noktalarda durup şnorkel, gözlük ve can yeleğinizle cam gibi sulara bırakıyorsunuz kendinizi. Rengarek balıklar, mercanlar…  Su altında çekim yapabilen bir kameranız varsa mutlaka yanınıza almalısınız. Balıklar bu berrak suda parmaklarınızın arasından geçerken bu anı ölümsüzleştirmek isteyeceksiniz. Duraklardan bir tanesi olan “Sand Bar” şnorkel alanına iskeleden girebileceğiniz, kıyıda yemeğinizi yiyip kahvenizi içebileceğiniz bir yer.
Yemek demişken Filipinlilerin damak zevkiyle bizim damak zevkimizin pek uyuşmadığını önceden kabul etmek lazım. Denizden çıkan her şeyi yiyorlar ama bunların çok az bir kısmı balık, büyük bölümü yosun ve kabuklu deniz canlılarından müteşekkil. Karides, balık, tavuk, sebze ve yağsız pilav en geleneksel restoranlarda bile bunulabiliyor. Otellerde her zaman uluslararası damak zevklerine hitap eden yemekler bulmak mümkün. Yani hiç kimse aç kalmıyor. Yalnız hiç beklenmedik yemeklerin içine şeker atabiliyorlar. Şekerli tavuk ve şekerli midyeli salata gibi şok edici tadları saymazsak Filipinler mutfağı için yorumum “lezzetsiz ama yenebilir” olur. Yine de yerel yemek yiyeceğim diye radikal kararlar almayın, bilindik yiyecekleri tercih edin derim. İnanılmaz lezzetli mango, ananas ve muzları ise mutlaka tadın.
Island Hopping turumuzun dönüş yolunda fırtınaya yakalandık ancak bu mevsimde böyle bir şeyle karşılaşmak oldukça nadirmiş. Filipinler Kasım-Nisan arasında gezilebiliyor. Nispeten serin havada gezmek için Kasım, Aralık, en kuru ve en sıcak havayı tutturmak için Mart, Nisan ideal. Bizim seyahatimiz boyunca yağmura, yer yer fırtınaya denk gelmemiz kötü şanstı o kadar. Buna rağmen gittiğimiz her sahilde denize girmekten kendimizi alamadık. Bembeyaz kumları ve buz mavisi berrak denizini unutamayacağım. 
Biz Cebu adasına üç köprü ile bağlanan Maktan Adası’nda konakladık çünkü burası hem havalimanına, hem feribotlara yakın. Adanın bir başka konaklama seçeneği ise en büyük şehri olan Cebu kenti. Görme fırsatımız olmasa da tarihi önemi olan bir şehir burası. Filipinler’in ilk şehri ayrıca İspanyolların adaya ilk ayak bastıkları yer. Kaşif Macellan; ki kendisi ilk Avrupalı turist sayılıyor, ilk kez Cebu kentine ayak basıyor, burada Hristiyanlığı yayıyor ve burada öldürülüyor. Filipinlilere İsa’yı tanıtmak içinde bir bebek İsa figürü kullanıyor. “Neden bebek” sorusuna biz bir yanıt bulamadık ancak ülkede sıkça göreceğiniz elinde asa, başında taç bulunan pelerinli bebek heykeli Filipinlilerin ilk tanıştığı İsa figürü. Bugün katı Katolik bir ülke olan Filipinler’de boşanmak ve kürtaj yasak. 
BOHOL ve PANGLAO
Bir sonraki durağımız Bohol Adası. Cebu’dan Tagbilaran Adası’na feribotla ulaşım 2 saat kadar sürüyor. Feribota ilk bindiğimizde soğuktan ne yapacağımızı şaşırdık zira klima adeta bir Ankara ayazı estiriyordu. Filipinliler sıcaktan düpedüz korkuyor, nefret ediyor. Her yerde “su için, güneş kremi ve şapka kullanın” uyarıları mevcut. İç mekanlar ise serin bile değil düpedüz soğuk. Klimayı seviyorlar.  
Bohol Adası’nda rüya gibi bir gün geçiriyoruz. Bu günkü programımız Tarsier Barınağı, Loboc Nehri’nde tekne gezisi ve Çikolata tepeleri! 

Tarsier yalnızca Malezya, Filipinler ve Endonezya’da yaşayan, armut büyüklüğünde bir primat. Rehberimiz Tarsier’in maymunların da atası olduğunu zira 45 milyon yıldır yeryüzünde yaşadıklarını söylüyor. Minnacık boyu var ama türlü türlü huyu var bu ilginç hayvanın. Baykuşlar gibi başını 180 derece çevirebiliyor, yarasa gibi çevresini kulakları ile algılıyor, insan gibi ürüyor ve bir maymun çevikliğine sahip. Ebatı ise fare kadar. Tarsier’ler çok hassas hayvanlar. Stres, acı ve esaret altında ölene kadar nefeslerini tutmak ya da bıngıldaklarını ağaçlara vurmak gibi intihar eğilimli hareketleri var. Bu nedenle barınağa girdiğimizde son derece sessiz olmaya dikkat ediyoruz. Flaşlı çekim yapmak, dokunmak yasak. Barınağın kurucusu eskiden bu hayvanları yakalamaya çalışıyormuş ancak daha sonra vicdanı rahatsız olmuş ve Tarsierlerin huzur içinde yaşayabilecekleri böyle bir ortam olmuşturmuş, bakımlarını üstlenmiş. Burada bizi görevliler gezdiriyor. Tarsierler ağaçlarını ev belleyip işleri bittikten sonra tekrar ağaçlarına döndükleri için hepsinin yerlerini ezbere biliyor görevliler. Dört tanesini görüp fotoğrafladıktan sonra buradan ayrılıyoruz.

Loboc Nehri’nde yemekli tekne gezisi bizi bekliyor. Tekne hareket eder etmez herkes karnını doyuracak kadar yiyeceği hızlıca tüketip parmaklıklara yapışıyor. Buranın doğası öylesine güzel ki lezzetli olmasına karşın gözümüz yemek görmüyor. Yemyeşil bir örtüyle sıkça dokunmuş kıyıları, durgun nehir üzerinde hafif yağmur sesi meditasyon gibi geliyor. Tekneden indikten sonra hediyelik eşya klübelerini geziyoruz.  Hediyelik ürünlerin başını magnet, tshirt ve kurutulmuş mango çekiyor. Ancak her kentte yerel, o kente ait ürünler bulmak mümkün. Şöyle genel bir “Filipinler” yazılı magnet bulmam bir haftamı aldı. 
Peki Filipinler ucuz mu? Kesinlikle pahalı değil. Ancak söz konusu turistik aktiviteler olunca çok ucuz da olmuyor. Bir fikir vermesi adına bira otellerde 2,5 Dolar, Markette 1 Dolar. Otel spalarında ücretler 10 - 65 USD arasında değişiyor. Tshirt, magnet gibi hediyelikler 1 ila 6 dolar arası. Elbette ülkede dolar değil yerel para birimleri olan Peso Kullanılıyor. Döviz bürosunun kaçtan bozduğuna göre 1 dolar 48-50 Peso arasında değişiyor.
Filipinlerin ünlü doğal yapılarından bir tanesi de Çikolata Tepeleri. Sayısız çorak tepeciğin ufka uzandığı bölgeyi görmek için bir seyir terası yapılmış durumda. Terasa çıkmak için 214 basamak tırmanmak gerekiyor ki basamakları adımlarken kendimi Kungfu Panda filminde gibi hissediyorum. Yukarıdaki manzara ise eşsiz. Çikolata tepeleri adını yaz sonuna doğru üzerindeki minik otların kuruyarak kahverengiye dönüşmesinden alıyor. Yemyeşil bir coğrafyada sayısız kahverengi damlacık oluyor terastan görülen. Mart sonunda tepeler yeşil olmasına karşın görülebilecek en ilginç doğa yapılarından bir tanesi olma özelliğini koruyor. Gece Bohol’un hemen yamacında, adaya kara yoluyla bağlanan Panglao Adası’nda konaklıyoruz.



Otelimizin muhteşem plajında denize girmeden bölgeden ayrılmak olmaz diyerek sabah saat 5.30’da kalkıyorum ancak unuttuğum bir şey var, Filipinler’de hava sabah saat 6’da aydınlanıyor. Bahaneyle bir de gün doğumu izlemiş oluyorum. Deniz henüz yükselmediğinden sığ sularda yüzüyoruz. Bu bölgede gelgit çok fazla. Deniz geceleri metrelerce çekilip sabah yavaş yavaş geri yükseliyor. Yaz olmasına karşın gün batımı da akşam 6’da. 
TAGAYTAY ve TAAL VOLKANI
Sabah erkenden Tagbilaran’dan Manila’ya uçarak Bohol Adası maceramızı burada bitiriyoruz. Hedefimiz Manila’ya iki saat mesafede, dünyanın en küçük yanardağı olan ve bir gölün içindeki adanın içindeki gölün içinde yer alan aktif Taal Volkanı’nı görmek. Volkan turu tam gün süren bir tur. Tekneyle adaya ulaşmak, adadan atlara binerek yokuşu tırmanmak gerekiyor. Söz konusu gölün bir kısmı sıcaktan fokurdarken bir kısmında insanlar yüzebiliyor. Rötardı trafikti derken programın gerisinde kalıyor, volkanı yalnızca uzaktan görebiliyoruz. Taal Volkanı halen aktif bir volkan haliyle uzmanlar her daim tetikte. Dört alarm seviyesi belirlenmiş. Taal her zaman 2. seviye alarmda tutuluyor. Eğer 3. Seviye alarm verilirse adaya gidiş yasaklanıyor. 4. Seviyede ise bölge tamamen boşaltılıyor. Buradaki otel ve turistik tesislerin görevi bölgede yaşayanları araçlarına alarak bölgeden çıkartmak. 1911 yılında patladığında külleri Manila’ya kadar yayılan dağın son püskürmesi 1993 yılına denk geliyor. Volkanik toprak nedeniyle burada yetişen meyveler inanılmaz lezzetli. Parmak boyunda muzlar ve baldan tatlı ananaslar satılıyor. Bir kilo muz yarım dolar.
Devlet çeşitli kanunlarla burayı korumak için elinden geleni yapıyor. Arazi sahiplerinin arsalarının belli bir bölümünde tarım yapmaları şart. Çocukların mezun olabilmek için en az bir ağaç dikmesi gerekiyor. Evlenmek isteyen çiftlerin başvurusu da en az iki ağaç dikmeleri karşılığında kabul ediliyor. Filipinler genelinde doğayı korumak gerçekten önemseniyor. Her yerde geri dönüşüm için ayrılmış çöp kutuları var. Plastik poşet yerine kese kağıdı ile satış yapan dükkanlar da dikkatimizi çekiyor. Yola çıkmadan önce çok daha kaotik bir ülke ile karşılaşmayı bekliyordum. Ancak tüm beklentilerimi boşa çıkartan bir yeryüzü cennetinde buldum kendimi. Dönüş günü gelip çattığında ayrılmak güç oldu.
Dönüşümüz yine Emirates Havayolları ile Dubai aktarmalı olacak. Uzun yolculukta buisness class büyük nimet. Lounge’ları, konforlu koltukları, kaliteli uçak içi hizmetleri ile yolculuğumuzu bir keyfe çeviren Emirates ailesine tekrar teşekkür ederim. 
Şu anda Filipinler'in tadı damağımda. Gördüklerime doyamadım, göremediklerim zaten aklımda. Henüz görmediyseniz Filipinler yapılacaklar listesinin en başında yerini hak eden bir coğrafya…
Yazı ve fotoğraflar: Dilara DOĞANGÜN

25 Aralık 2016 Pazar

CANLARIN RAKSI

Bütün Bilgilere Sahip Olmak, Bilgeleşmek, 
Bize Ne Kadar da Tuhaf Geliyor değil mi? Ben her şeyim dediğinde ise aşkı tanımış oluyorsun, yine eskilere göre tüm varlıkların toplamısın; Kuşlar, böcekler, yapraklar, rüzgâr, tüm doğa.. sanki böylesi sanki daha anlaşılır. 
Zaire’nin Tanganika bölgesinde  yaşayan Tabva insanı da böyle düşünür; Çıplak sırtlarına V şeklinde çizilen iyinin ve kötünün haritasıyla yaşarlar,  ve sadece birini seçerler...  
Eski Mayalar Selamlaşırken “Lak’ech ala k’in” Derdi.
Yani “Ben, Senim” Demek!
Mevlana ise Buna Kestirmeden  Biz Diyor 
 Sanırım Bu Daha Sevimli...
Çatalhöyük İnsanı Atalarıyla Birlikte Olmak İçin
Mezarlarını Yaşadıkları Eve Gömerlerdi.
Yamyamlarsa Ölülerini, Kendi Vücutlarında  Yaşasın Diye Yiyorlardı.
Birlikte Olabilmenin Birçok Yolu Var ; Ama En Zoru Aşık Olmak



Pir Yolu &Vuslat Kapısı!

Pir Kapısının önü  ekmek kırıntılarını kapışan serçeler gibi cıvıl cıvıl insan dolu! O esnada arkamdan güvenlik beni çeviriyor, kimlik lütfen diyor.Aksilik işte bir türlü bulamıyorum, aralarında konuşuyorlar ,sonra beni aradıktan sonra buyurun beyefendi diyorlar, hayretler içinde Pir kapıya doğru yürüyorum. Buraya Küstehan Kapısı da derler, dervişlikleri kabul görmeyenler bu kapıdan terk ederlermiş dergahı.Varınca  boynum bükülüyor, derin bir mahcubiyet sarıyor  içimi..Yavaş yavaş ilerliyorum huzura.Hemen karşımda Gül suyu ve Demir Hindi şerbeti ikram ediyorlar Dervişan  Kapısı önünde,Allah kabul etsin diyorum aç karnına demeyip dikiyorum şerbeti bir dikişte.Daha önceden de içmiştim fakat bu seferki acı geldi, sanırım tarçını çok koymuşlar.İçinde zencefil havlucan ve karanfil tadı alıyorum.


Başımı döndürüyor bian şadırvanın yanına geçip oturuyorum.Bir süre sonra etrafa bir göz atıyorum, çevredeki kalabalık sanki azalmış ve  tören için mevlevi kıyafeti giymiş birkaç kişi geziniyor etrafta.Baygın halimi görünce bir yanıma geliyor,  yorgunluktandır diyor.Buyurun  diyor vekaretle.Sanırım müze görevlisi  diye düşünüp peşine takılıyorum sessizce.Pardon isim neydi diye soruyorum , bana  Naim derler, girişte kimliğini kaybeden siz miydiniz diye soruyor, sonrada cevabımı beklemeden ,biraz acemiyim kelamda kusur edersek ..deyip içeri giriyoruz. İçimden ona rehberim kendim de gezebilirim demek geliyor ama edeple susuyorum.

Zira  bu vakur halet  sizi konuşturmaz yalnızca dinlemeyi öğrenirsiniz burada. Çünkü yalnızca anlatmayı bilenlerin çok şey öğrenebileceği bir yer burası.Gözleriniz kapalıyken yalnızca kafanızın içini görmeyi deneyin  ;çünkü aklından geçenleri dize getiren ,gönlüyle düşünmeyi de başarabilirler; çünkü yüreğiniz  kafanızın için henüz dar sayılır.Bir değil onsekiz kapıdan geçseniz bile!
Mevlana'nın Mesnevi'si on sekiz beyitle başlar. Mevlevi dervişi olmak için tekkede on sekiz gün hizmet edilirdi. Sonra on sekiz mumlu hücrede on sekiz gün daha çile çekilirdi. Mahabarata on sekiz kitaptır. Besmele on sekiz harf. Kuzey mitoslarının birinci Tanrısı Odin, on sekiz şey biliyordu.Ve aşkın bedende filizlendiği en güzel yaş ,onsekiz hümetine! İşte başlıyoruz!

"Vakt-i şerif hayrola!  Kulûb-ı âşıkân küşâd ola!!…

"Derviştik zordur. Çileyi Kırmak ise hiç iyi değildir. Dervişlik ateşten gömlek, demirden leblebidir. Aç kalmak, haksız yere söz işitmek vardır. Kısacası Dervişlik Ölmeden önce ölmektir. Bunlara tahammül edebileceksen çileye soyun, yoksa yol yakınken çekip git. İkrardan dönenin mahşer günü yüzü kara olur"  diyorlardı dervişlik için dergah kapısına gelenlere. Buna rağmen Nev-niyâz üç günün sonunda 1001 gün çileye soyunmak istediğini beyan ederse, yani ikrar verirse, Nev-niyâz'a Can denilir ve 1001 gün sürecek çile  böylece başlardı diye anlatıyor Naim, sonrada dergahtaki günlük hayat hakkında epeyce konuşuyoruz.

Canların Vuslatı
Naim bana içeriyi gezdiriyor.Bildiklerimden ve bana anlatılanlardan aklımda kaldığı kadarıyla Dergahtaki içtimai yaşantı şöyle oluyor:

Dergaha girmenin ilk şartı  bahsettiğimiz kurallara uymak.Madem ki şartları kabul edip dergaha alınız o halde sıradaki aşama olan çile çıkarmayı bilmemiz gerekiyor.Tarikate girmek isteyenler "Çile" yi âsitânede çıkarırlardı. Farsça'dan dilimize geçen "Âsitân" kelimesi, " Padişahların dergahı; Nebilerin, velilerin kabirleri; gibi anlamlara geliyor. Ayrıca tarikat liderinin kabrinin bulunduğu yapı.Bu sebeble Âsitâneye "Huzur-u Pir" , "Pir Evi" de denilmiş.

Dergâh" ise Farsça "Kapı, kapı mahalli, eşik, tekke, toplanılacak yer," gibi anlam geliyor. Daha geniş anlamlara ve mahiyete sahip.Asitane dergahta bulunur ve içeriğinde bir çok manevi unsur bandırır.Naim bana dergahın 7 kapısı olduğunu söylüyor.
Her daim Kur’an okunan tilavet kapısından girildiğinde Huzur-u Pir (Mevlananın makamı)’e gidildiğini,  ve çerağ kapıdan çıkıldığını söylüyor.Burada Horosan Erleri, Kibâbü'l-Aktâb (Üç büyük Mevlevi )  makamı,Gümüş eşik , mescid ve  Sema'hâne görüyoruz.Çıkışta ise  Matbah-ı Şerif , Meydân-ı Şerif Odası, Derviş Hücreleri , Türbeler, Niyaz Penceresi , Hamüşan ,Neyzenler Mezarlığı , Şeb-i Arus Havuzu , Şadırvan ,Selsebili sırasıyla görüyoruz.
Mevlevi Mezar Taşları ve türbeleri ziyaret ediyoruz. Âsitânedeki Dört avluyu dolaşıyoruz. Birincisi 'Hadîkatu'l Ervah' (Ruhlar Bahçesi) İkincisi 'Hâmuşân; diğerleri ise   Kuzey ve Doğu Avlular diyor  Naim ve devam ediyor,
Dergahın çevresinde hücrelerce gelince bu hücreler 1001 gün çilesini tamamlayan dedelere verilirmiş ve kendilerine "Hücre nişin" ve "Dede" denilirmiş. Bunlar çileyi aşka dönüştüren gönül erbaplarıymış diyor Naim  huşu içinde. Ama en çok Şeb-i Arusu merak ediyorum.Elimdeki kent rehberinden okuduğum kadarıyla, Şeb-i Arus; 
                                            
Şeb-i Arûs Nedir?
Mevlânâ Celaleddin ölüm gününü “Hakk’a vuslat”, “Düğün günü”müş.Çünkü  Mevlânâ ölümünü “Şeb-i Arûs” “Sevgiliye kavuşma” günü olarak kabullenmişti. Şeb-i Arûs; Mevlânâ’nın ölüm gününün hatırası olarak yapılan merasim hakkında kullanılan bir tabir. Şeb, Farsça; Leyle, Arapça “gece” demek olduğu için tabirlerin ikisi de aynı manâya delâlet ediyor.

Vuslat, Od , Ağu ve Çile…

Biraz önce Dergaha kabulun ön şartı olan çileden bahsetmiştik.Şimdi ise  gel gelelim çile çekmekten muradın ne olduğuna; Naim çileyi şöyle tanımlıyor:
Çile çekmek nefis terbiyesinin önemli şartlarından biri ;fakat çileyle birlikte eğitilen nefsin kıvama geldiğini en iyi raksederek görebilirsiniz, tıpkı pervanenin ateşin etrafındaki dönüşü gibi.Bu dönüşün kendine has bir adab-ı muaşeratı bulunurdu.Bu adabın en rakkase yansıması Sema yapmaktı. Naimden dayanamayıp birazda sema hakkında bilgi istiyorum. Tebessüm ederek hay hay diyor.

Sem’a
Semâ’, lügatte işitmek anlamına geliyormuş Terim olarak, mûsikî nağmelerin dinlerken vecde gelip hareket etmek, kendinden geçip dönmek kastediliyor. Sema’, sembolik olarak, kâinatın oluşumunu, insanın âlemde dirilişini, Yüce Yaratıcı’ya olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip “İnsan- ı Kâmil” e doğru yönelişini ifâde ediyormuş. Tabi Sema’nın öncesinde sıkı bir eğitimden geçmek şartmış.Naim diyor ki  diyor ki; Öncelikle Semâ talimine yeni başlayan Can, çıplak ayakla "Semâ talim çivisi"nin veya "Semâ meşk tahtası"nın yanına gelir, baş keser, sonra sol dizini yere koyar, sağ dizini bükerek çökerdi. Çivi ile görüştükten (çiviyi öptükten) sonra, bir miktar tuzu, parmaklarının arasını pişirsin ve yara olmasını önlesin diye, destur çekerek çivinin bulunduğu yere dökerdi. Sonra ayağa kalkar, sol ayağının baş parmağı ile, yanındaki parmağının arasına talim çivisini yerleştirirdi. Dökülen tuz, sol ayağının dönüş sırasında rahat kakmasını da sağlamış olurdu.Semâzenin sol ayağına "direk", sağ ayağına ise "çark' denilirdi. Direk denilen sol ayak yerinden hiç kaldırılmaz ve diz hiç bükülmezdi. Çark direğin etrafında , çivi merkez olmak üzere, sağ ayağını, sol dizinin hizasına kadar kaldırdıktan sonra, sol ayağı merkezde kalmak üzere, vücudunu 360 derece döndürür ve sağ ayağını yine kaldırdığı aynı yere gelmek üzere yere basardı. Böylece vücut, kendi ekseni etrafında bir tur atmış olurdu ki buna, "Çark atmak" denilirdi. Bu hareket 180 derecelik dönüşlerle de yapılırdı ki, buna "Yarım Çark" denilirdi. Semaya başlayanlara önce yarım çark atmak öğretilir, sonra tam çark atmaya geçilirdi. Bu alıştırma, semâzenler çivisiz devir yapmayı öğreninceye kadar devam ederdi. Direği, yerde sürümeden sabit tutarak çark atmaya, "direk tutma" denilirdi.
Artık eğitim hakkında bilgi aldığımıza göre şimdi de Sema’nın icra edildiği törenden de biraz  bahsetmekte yarar var.
Sema’ Töreni, “Nâ’t-ı Şerîf’le başlarmış. Nâ’t-ı Şerîf kâinatın yaratılmasına vesîle olan, yaratılmışların en yücesi Hz.Muhammed’i öven, Hz.Mevlânâ’nın bir şiiriymiş.
Na’t’i, kudüm darbları izler. Bu Yüce Yaratıcı’nın kâinata “ol” emridir. İslâm inanışına göre Allah, insanın önce cansız bedenini yaratmış, sonra ona kendi ruhundan üfleyerek diriltmiştir.
Na’’t’den sonra yapılan ney taksimi işte bu ilâhî nefesi temsîl eder.
Semazen üstündeki siyah hırkayı çıkararak, sembolik olarak, hakikate doğar kollarını bağlayarak bir rakkamını temsil edermiş Böylece Allah’ın birliğine şehadet edermiş.
Semâzenler tek tek şeyh efendinin elini öperek izin alır ve sema’a başlarlarmış.
Sema’, her birine “selâm” adı verilen dört bölümden oluşur ve semâzenbaşı tarafından idâre edilir. Semâzenbaşı, semâzenlerin dönüşlerini kontrol ederek intizâmı temin edermiş.
5 Selam& 7 Kapı
I.Selâm, insanın kendi kulluğunu idrâk etmesi
II.Selâm, Allah’ın büyüklüğü ve kudreti karşısında hayranlık duymayı ifâde edişi
III.Selâm bu hayranlık duygusunun aşka dönüşmesi
IV.Selâm ise insanın yaratılıştaki vazîfesine yani kulluğa dönüşü gibi anlamlara geliyormuş.. Çünkü İslâm’ da en yüce makam, kulluktur.
 IV.Selâm’ın başlaması ile “postnişîn” yani şeyh efendi de hırkasını çıkarmadan ve kollarını açmadan sema’ a girer. Postundan sema’ meydanının ortasına kadar dönerek gelir ve yine dönerek postuna gider. Buna “Post Semâ’ı” denir.En sonunda da  Kur’an-ı Kerîm’den bir bölüm yani “Aşr-ı Şerîf” okunur. Son dualar, Allah’ın adı olan “Hû” nidâları ile son selamlaşmalarla Semâ’ Töreni sona erer..Ancak sema burada bahsettiğimiz kadar kolay bir hüner değil.Sema ya katılacak  canlar önce sıkı bir eğitimden geçirilirmiş.

Semanın içinde   zikire dair bazı detaylar olsa bile zikir aslında başlı başına geniş bir konu, bu konunun inceliklerini  de yine  Naimden dinleyelim.
Zikir, Allah'ın isminin veya isimlerinden birkaçının tekrarlanması demek. Sabah namazlarından sonra, ihya geceleri denilen pazar ve perşembe geceleri ile, kandillerde yatsı namazından sonra yapılır. Zikirler eğer zikir tesbihleri ile yapılırsa "Halkaya girmek" denilirmiş. 
Zikir yapılacağı zamanlarda Şeyh mihrabın önüne serilen kırmızı postun üzerine sırtı mihraba, yüzü cemaata dönük olarak otururdu. Dervişler ise daire şeklinde (Halka halinde) yere diz çökerek otururlardı. Oturma işlemi bitince, bir derviş zikir tesbihini getirir, imamesini öperek Şeyh'e verir, sonra da diğer tesbih tanelerini halka halinde yere sererdi. Dervişler kendi önlerinde olan tesbih tanesini öperek ellerine alırlardı.
Zikir Tesbihi daha çok abanoz, ceviz veya ıhlamur ağacından yapılırdı. Teşbihlerin taneleri iri, adedi ise 1001 olurdu. Tesbihin imamesi ve durakları "Mevlevi Sikkesi" şeklinde yapılırdı.
Zikir Şeyh'in Besmele çektikten sonra, yüksek sesle "Allah" demesiyle başlardı. Dervişler her Allah dedikten sonra, ellerindeki tesbih tanesini sağa doğru yürüterek, kendi sağında oturan dervişe devrederdi.
Mukaddes Kitapta kalplerin ancak Allah'ı anmakla tatmin olacağından bahsediyor.Zaten Yaşamın eksik bıraktıkları değil midir bize düş gördüren? Bunalımlı  insanları alışveriş mağzalarında daha sık görürüz kadınların alışverişi bırakamama nedeni de sanırım bu olsa gerek , kalplerini gerçek bir yaşam kaynağıyla doldurmadıkları müddetçe, ihtiyaçlarının parlak vitrinlerde satıldığını düşünmeye devam edecekler...nedeni kendilerine karşı yabancı olmalarından kaynaklanır.Çağımızdaki yüzeysel insanların kronik hastalığıdır tekdüzelik, derinde ve yükseklikten korkma olarak başlar ve kapalı mekan fobisine kadar izimizi sürer!
Dergahta Sıradan Bir Gün: 
Dergahta Mevlevi dervişlerinin sosyal yaşam alanı olarak genelde Meydan-ı Şerif kullanılıyormuş.Günlük ödevler yerine getirilip de nefis söz dinlemeye başlayınca  bu sefer kısa bir mola için Meydan-ı Şerif tercih edilirmiş.
Mesela , Meydân-ı Şerife girenler yerlerine yerleşince, dışarı meydancısı, üstünde bir lokmalık ekmek parçalarının olduğu bir tepsi ile içeriye girerlermiş. Tepsideki ekmek parçalarını önce tarikatçı başına, sonra sağ tarafta oturanlara, daha sonra ise sol tarafta oturanlara yere diz çökerek sunarmış. Sunulan bu kuru ekmek parçalarına "çörek" denilir ve  çörek istemeyen dedeler şahadet parmağı ile tepsiye dokunup, parmağını biraz öne eğerek öpermiş. Dışarı meydancı "çörek" denilen bu ekmek parçalarından alanlara, Meydân-ı Şerifin hemen girişinde bulunan kahve ocağından sade kahve getirirmiş.
Meydân-ı Şerifte çörekler yenilir, kahveler içilir, idari meseleler görüşülürdü. Suçlu olanlara verilecek cezalar ile, yükseleceklere verilecek makam ve mevkiler burada tebliğ edilirdi. Mevlânâ'nın ölüm yıldönümlerinde havanın iyi olmadığı zamanlarda ise, "Şeb-i Arüs" töreni burada yapılırmış.
Çörekler yenilip, kahveler içildikten ve fincanlar toplandıktan sonra kalplerini boşaltırlar, ellerinin parmakları biraz açık halde, bellerine dayarlar, gözlerini yumarlar ve "Murakebe"ye dalarlardı. Bir müddet sonra tarikatçı Eüzü Besmeleyle Nasr Sûresini  okur, "Fatiha" der
Fatiha okunduktan sona şu gülbânk çekilirdi;
"Vakt-i şerif hayrola, hayırlar fethola, şerler defola, kulûb-ı âşıkân küşâd ola, demler safâlar ziyâde ola, sahibü'l hayratın rûh-ı revânları şâd ü handan ola, dem-i Hazret-i Mevtana sırr-ı Şems-i Tebrizî, Kerem-i İmâm-i Ali Hû diyelim"
Gülbânktan sonra uzatılarak "hûûû" denir, hep beraber yer öpülerek kalkılırdı, önce tarikatçı başı kapıya kadar gelir, Meydân-ı Şerife dönerek baş keserdi (selam verirdi). Meydân-ı Şerîf odasında bulunanlarda, onunla birlikte baş keserlerdi. Sonra tek tek odadan, odaya arkalarını dönmeden çıkarlardı.
Meydan-ı Şerif üstlendiği özel konumu gereği olarak nasıl önemli bir rol oynuyorsa , Dergah mutfağı da canların eğitiminde o denli önemli bir özelliğe sahipti.     
Canlar Odası & Ateş-baz Veli 
Dergahta iki tane mutfak vardı. Biri eski mutfak olup, kuzeydeki bahçede, Çelebi dairesinin yanındadır. İkincisi ise batıdaki avlunun güney batı köşesindedir. Meydân-ı Şerif ile birkaç odacığa bitişiktir. Bodrumunda kiler bulunan bu önemli yapı, tam teşekküllüdür. "Ocakbaşı", yemek yenen "Somatlık" gibi, hizmetlilerin kaldığı "Canlar Odası" da buradadır.
"Mutfak" hem aşın hem de tarikata girmek isteyen adayın kontrol edilip, ruhen pişirildiği gözde mekândır. Mübârek tutulur. Adayın kendisini denemek için belli bir süre kaldığı postun bulunduğu seki de mutfağın önemli müştemilatındandır. Mutfağın en yetkili yöneticisi, son derecede önemli makama sahip bulunan "Ateş-baz Velî" ünvanıyla anılan şahıstır. Adayın kontrollerle liyakat derecesini o tayin ederek, kalıp kalmayacağını o teklif eder idi. Onayı alana hücrede yer gösterilirdi. Dervişliğe kabul edilen kişiye "Sema" talimleri de Somatlık'daki  bu özel yerde yaptırılırdı.

Dergahın manevi havasından aldığım lezzet fevkalade! Ziyarete doyamıyorum, hele mutfak kısmını da gezdikten sonra  açlıktan olsa gerek başım iyice dönmeye başlıyor, kendime gelmem için Naim beni şadırvana götürüyor, yüzüme biraz su çarpıp kendime geleyim diyorum, sonrada tansiyonum düşsün diye gözlerimi biraz kapatıyorum.İçimden Naime ayıp olmuyodur inşallah diye geçiriyorum ama feci uyku  bastırıyor bu seferde , göz kapaklarım ağırlaşıyor.
Ama dışarıdaki sesleri duyuyorum hayel meyal!Soruyorlar ;Sen ne içtin diye?
Ansızın  dilim çözülüyor ve  sayıklarcasına  şöyle cevap veriyorum;

Düşüp bayılmışım ! göksel bir deniz içinde,
Yıldızları mahi bilmişim; hikmet kadehinden içince!
Sorarım şu  çerağcıya  uyanır mıyım  
sarhoşluğum geçince?

Yıldızlar ki burnumun dibinden,
Mahiler kalbimin içinden,
Cehennemsi sesler 
Esfelüs ‘Safilinden,
Melekler hakkın rahmetinden,
Münkerden ve de Nekirden,
Erilden ve dişiden..

Bir müddet sonra omzuma dokunan bir el ile irkiliyorum.Beyfendi kapatıyoruz diyor, gözümü açtığımda kendimi şadırvanın yanında uyuşmuş bir halde buldum, akşam olmuştu.Gözlerim biara naimi aradı ama herkes gitmişti.Çıkarken güvenlik bana Cengiz bey siz misiniz diye sordu.Evet deyince şadırvanda kimliğinizi bulduk , buyurun dedi.Hala gözüm uykulu, vücudum soğuktan uyuşmuş.teşekkür edip ayrılıyorum dergahtan.kulağımda terennüm ve deli delişmen nağmeler Şemsi görmeye gidiyorum ayaklarımı sürüyerek.Gönlüm ilham ile dolup vecde geliyor.Makama yaklaşırken  dolup taşıyor gönlüm .İçimden gelen naçizane duygularımı şöyle terennüm ediyorum:

Bari sen Söyle  Pir‘im! nedir bu iksirin envarı?
Dediler ki bu Cam-ı Nistidir.
Kadehi  ise can gibi haki ve de  diridir,
Hergiz kim ola ,

Düşüre bu kulluk kadehini  elinden,
Cam-ı Nisti kadehinde kor gibi eriyecektir,
Hergiz düşüre teslimiyet  kadehini elinden,
İblise uşak olur, asılıp da belinden,

Hergiz kim ola düşüre şükür kadehini elinden,
Mütmain olmaz sefih gönlü, 
            Abraş Dilinden,
Ve de nasibi olmaz Aynel Yakinden,
Ve de kim düşüre çalışmak kadehini elinden,
Ölesiye muzdarip olur 
            El Açıp Kederinden,
Ve de kim düşüre Umut Kadehini Elinden,
Yeisle bühtan olur can-u derinden ..
                                                               Devam edecek…..

Yazı ve fotoğraflar: Cengiz ÖZTÜRK