#tempotur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#tempotur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Şubat 2026 Salı

Tire ve Birgi

Önce Tire

Günümüzde 90 bine yaklaşan nüfusu olan Tire’nin geçmişi birkaç bin yıl öncesine kadar uzanmakta. Kentin adının “hisar” anlamına gelen Tyrha sözcüğünden geldiği tahmin edilmekte. Süreç içinde Frigya, Lidya, Pers, Helen, Roma ve Bizans uygarlıklarına ev sahipliği yapmış. Bugün görülebilen eserler genellikle Osmanlı damgasını taşımakta.
Bana kalırsa Tire gezisine çarşıyı dolaşarak başlamak gerek. Bugün yok olmaya yüz tutmuş pek çok zanaat Tire’de halâ yaşıyor. Keçecileri mi ararsın, nalıncıları mı, yoksa semercileri mi? Keçeciler, bu zahmetli işin bir bölümünü artık mekanik araçlarla yapıyor, işlerinden genellikle memnunlar. Nalın üreten ustalar plastiğe yenik düşmüş, keserlerini süs eşyası üretmek için sallıyor. Semer ustalarının sayısı iyice azalmış, çırak bulamadıklarını söylüyorlar.
Geçmişi oldukça eskilere dayanan Tire Müzesi bir süredir kapalı. Ama belediyenin açtığı kent müzesi gezilebilir. 2014’te açılan kent müzesinde Tire tarihi ile ilgili fotoğraflar bulunmakta, çeşitli etnografik malzeme sergilenmekte.
Tire’de dev bir kütüphane bulunmakta: Necip Paşa Kütüphanesi. Özellikle yazma eserler açısından çok zengin olan bu kütüphanede, günümüzde mevcut son teknoloji kullanılıyor. Kütüphanede bulunan yaklaşık 1.500 yazma eserin dijital kopyaları isteyen araştırmacılara verilmekte.
Vaktiyle “viran” halde olan Tire deresinin çevresi belediye tarafından ıslah edilerek bir mesire yeri haline getirilmiş. Her taraf yemyeşil ve rengârenk. “Rengârenk” deyince bir parantez açmak gerekiyor: Anlatılır ki, Tireliler, Lâle devrinde Damat İbrahim Paşa’ya çok güzel bir lâle soğanı göndermiş. Paşa da bir cemile olarak Tire’ye değişik bir karanfil armağan etmiş. Tireliler de bu karanfili “işleyerek” yeni türler üretmeye başlamış. Faik Tokluoğlu, 1964 yılında kaleme aldığı kitapta Tire’de 27 çeşit karanfilin bulunduğunu yazmakta. Ama, bugün Tire’de pek karanfil bulunmuyor, çiçek yetiştiriciliğinde liderliği yakındaki Bayındır ilçesi ele geçirmiş! Neyse, parantezi kapatıp tekrar Dere Kahve’ye dönelim. Gerçekten çok güzel, çok dinlendirici bir mekân. Restore edilen bir konak kahveye dönüştürülmüş. Burada kuş cıvıltıları ve su sesi eşliğinde bir bardak çay içmek günün bütün yorgunluğunu almakta.

Tire, 1920’lere kadar önemli bir ticaret merkeziymiş. Bu nedenle kentte Müslümanların yanı sıra gayrimüslimler de bulunuyormuş. Vital Cuinet, 1890 yılında Tire’de 8.200 Müslüman, 6.000 Ortodoks Rum, 300 levanten ve 10 Musevi’nin yaşadığını kaydetmekte. Levantenler özellikle şimdiki Dere Kahve’den çarşı içine doğru uzanan yol üzerinde olağanüstü güzellikte evlerde otururmuş. Bugün bir kısmı restore edilmiş olan bu evler arasında gezmek gerçekten keyif verici!
Tire sokaklarını dolaşırken yolunuz Alaybey parkına düşerse onlarca kişinin bir oyunu seyretmekte olduğunu hayretle görürsünüz. “Karambol” adını taşıyan bu oyun sadece Tire’de oynanıyor. Oyunun geçmişi oldukça eski. 1450’lerde İspanya’dan Anadolu’ya göç eden Yahudiler tarafından getirilmiş. Elle oynanan bir tür “bilardo” olan oyunda “meşe” denilen toplar ile “lek” denilen küçük çubukların vurulması amaçlanıyor. Karambol, Tireliler için hayatın bir parçası; günün her saatinde oynanıyor, iddialı karşılaşmalarda kaybeden kazanana çay ısmarlıyor.
Aslına bakarsanız Tire yemekleri üzerine sayfalar dolusu yazılabilir. Ege’nin onlarca çeşit otundan yapılan yemekler oldukça değişik tatlar içeriyor. Özellikle Kaplan köyü, Cambazlı köyü ve Toptepe’de bulunan lokantalarda radika, melengeç, deniz börülcesi, ebegümeci, ısırgan gibi otları marul yemeği, keşkek, patlıcan balığı (lalengi) gibi yerel yemekleri bulabilirsiniz. Bu noktada bir ekleme yapmak istiyorum. Ne yerseniz yiyin, ama tatlı olarak mutlaka üzerine karadut reçeli dökülmüş lorun tadına bakın. Müthiş!
Bu arada hemen belirtmem gerekir ki, Tire’de mutlaka tadına bakılması gereken yiyeceklerin başında köfte gelmekte. Tire köftesi gerçekten değişik. Kuzu eti, içine hiçbir madde katılmadan tuz ile üç kez yoğrulup dinlendirilmekte, ardından bir şişe dizilmekte, sonra da odun ateşinde pembeliğini kaybetmeden hafifçe pişirilmekte. Bu yarı-mamûl köfte, ısmarlandığı vakit, yine kömür ateşinde pişirilmekte ve üzerine tereyağlı domates sosu eklenerek servis edilmekte. Bana sorarsanız, en güzel Tire köftesi çarşı içindeki esnaf lokantalarında bulunmakta. Yine bir not: Tire köftesini yapmak için çok fazla uğraşmaya gerek yok, çünkü yarı pişmiş köfteler kasaplarda ve günümüzde büyük marketlerde satılıyor!  
Ve Birgi
Birgi’nin geçmişi oldukça gerilere uzanmakta. Yaklaşık beş bin yıllık kentin adı Lidyalılar döneminde “Zeus’un kutsal yeri” anlamına gelen Dios Hieron’muş. Romalılar ise bu adı “İsa’nın kutsal mekanı” Christopolis haline çevirmiş. Bizanslılar Pyrgion adını kullanmış. Kent, 1307 yılında Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından fethedilmiş ve adı Birgi’ye dönüştürülmüş.
Birgi’de iki büyük eser hemen dikkati çekmekte: Ulu Cami ve Çakıroğlu Konağı.
Önce camiden söz edelim. Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından yaptırılan cami kare bir plana sahip. İki duvarının son derece düzgün kesme taştan yapılmışken, diğer iki duvarın yığma taştan yapılması, bu caminin temellerinin aslında binlerce yıl öncesine ait bir kült merkezine ait olduğunu ortaya koymakta. Zaten caminin haziresinde bulunan İslamiyet öncesi birkaç mezar da bunun bir diğer göstergesi. Ayrıca, caminin bir köşesinde yer alan aslan heykeli de Roma dönemini çağrıştırmakta. Ne gariptir, neredeyse aynı aslan heykeli Seyitgazi’deki Battal Gazi külliyesinin giriş kapısında da yer almakta.
Caminin özellikle minberi inanılmaz derecede güzel. Üçbin parça ahşabın hiç çivi kullanılmadan, yani “kündekâri” tekniği ile birbirinin içine geçirilmesinden oluşan minber, Türk-İslam sanatının belki de en güzel örneklerinden birisi. Caminin çini ile yapılmış mihrabı da ayrı bir sanat eseri.
Birgi’deki ikinci önemli eser ise Çakırağa Konağı. Konak, XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Çakıroğlu Şerif Ali Ağa tarafından yaptırılmış. Bazı kaynaklarda yaptıran kişinin adı Çakırların Tahir Ağa ve Mehmet Ağa olarak da geçmekte. Bu muhteşem konak, 1950’li yıllara kadar özel mülkiyette ve kullanımda imiş. Sonra kamulaştırılmış ve restore edilerek müzeye dönüştürülmüş.
Üç katlı, çift sofalı bir yapı olan konağın hemen her tarafı zarif bezemeler ile süslü. Rivayet olunur ki, ehlikeyf bir zat olan Çakıroğlu’nun iki eşi varmış. Eşlerinden birisi İstanbullu, diğeri de İzmirli imiş. Bölgenin zengin bir tüccarı olan Çakırağa, eşleri için iki ayrı oda yaptırmış ve her odanın duvarına da eşlere memleket hasreti çekmesin diye İstanbul ve İzmir’in manzaralarını çizdirmiş! Ama, günahı söyleyenlerin boynuna, kendisi vaktinin çoğunu Antalya’da geçirirmiş!!!
Konağın hemen arkasında bulunan mekanlarda hem bir şeyler atıştırmak, hem de hatıra eşyalar almak mümkün.
Birgi deresi kıyısındaki özgün evler de görülmesi gereken eserler arasında yer almakta.
Bir başka rotada birlikte olmak dileğiyle.

M. Bülent Varlık
mbvarlik@gmail.com











14 Mayıs 2020 Perşembe

Girlevik Şelalesi


Ülkemizin doğusunda gizli kalmış, çoğumuzun adını bile bilmediği çok sayıdaki yapısal özelliklere bağlı doğal güzelliklerimiz olduğunun farkına varıldığı yerlerden birisidir.
Erzincan kent merkezinin yaklaşık otuz kilometre güneydoğusundaki Çağlayan beldesi sınırlarında bulunan şelale, her mevsim ayrı bir güzellik sunar.
Kent merkezinden şelaleye doğru ilerlerken, karşımızda tüm heybetiyle bizlere adeta hoş geldiniz diyen ve Tunceli- Erzincan arasında yer alan Munzur dağları karşılar. Değişik bir renk cümbüşü ile çeşitli çiçeklerin ve bitkilerin harmanlanmış görüntüsü huzur verir insana. Dağın eteklerinden şelaleye doğru giden yolun iki tarafını yemyeşil kavak ve söğüt ağaçlarına ekin tarlaları ve Erzincan’ın meşhur üzüm bağları eşlik ederek farklı bir manzara sunar bizlere.
Tamamen doğal olan Girlevik Şelalesi’nin suyu Munzur Dağları’nın yamacında yer alan Kalecik Köyü’nde bulunan gözelerden doğmaktadır. Su dokuz ayrı gözeden çıkar ve bir dere yatağı yoluyla şelaleye ulaşır. Şelalenin yüksekliği yaklaşık kırk metre olup, kayaların üzerinden teraslar halinde üç basamaktan dökülür.

Erzincan ovası sıcaktan kavrulurken, tepeden dökülen sular öyle bir serinletir ki, adeta büyüler insanı. Yazın suların çağıldayarak dökülüşünü izleyip, huzur bulup ruhumuzu ve bedenimizi dinlendirebileceğimiz doğal klimalı bir ortam sunar bizlere. İlk fırsatta gidip tekrar göresi gelir insanın bu güzide oluşumu neredeyse.
Şelale yazın ayrı, kışın ayrı güzelliğe sahiptir. Kışın donduğunda ise ayrı bir olağanüstü manzara çıkar ortaya. Akan suyun donarak buz sarkıtlarından oluşan bir şelale meydana getirmesi, izlemeye değer görüntüler oluşturur.
Ülkemizin dip bucak yerlerine gizlenen bu güzellikleri keşfetmeyi seven doğa aşıkları için görülmeye değer bir yer Girlevik.

Yazı: Özdal Değirmencioğlu

12 Mayıs 2020 Salı

Tunceli

Pülümürün bir dağ köyünde gördüm onu
Yaşını sordum bir giz gibi güldü
Kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz
Yüzüne baktım bir giz gibi güldü

Tunceli’den bahsedeceksek eğer Bülent Ecevit’in bir dörtlüğüyle başlayalım bu etkileyici ve doyulmaz diyara. Evet çok etkileyici bir coğrafya. Giderseniz eğer şaşırmaya ve hayran kalmaya hazır olun. Bölgenin etkileyiciliği adeta Fırat Nehrinden (Karasu) geçince başlamakta. Dar bir vadiden tırmanışa başlıyorsunuz, tırmandıkça bölge size kendini tanıtmaya başlıyor, ama kibar, naif, gururlu, ve çok sevgi dolu bir şekilde. Her şey bir şiir tadında. Şiir demişken; genelde bu gezimizde ilk durağımız Cemal Süreya’nın memleketi Pülümür oluyor. Sanırım şiir ve şiirsellik bölgenin doğasında var. Bazı yerlerde sulara bakıp bakıp, uzun hayallere ve yaşanmışlıklara dalıyoruz, bazen de etrafımızda yükselen heybetli dağların etkisiyle kendimize geliyoruz. Bir tarafımız, bizi kendine doğru çeken Munzur Dağı, bir tarafımız Düzgün Baba dağı, bir tarafımız Kırklar Dağı ve daha nicesi. Hepsinin oturup dinlemeniz gereken bir hikayesi, bir türküsü var. Anlatmakla bitmez buraların hikayesi, Kutu deresini mi anlatırsın, mercan deresini mi, yoksa Peri çayını mı ? Peki ya efsanevi Munzur suyu ?



Bölge sizi sevgi dolu karşılıyor her zaman. Ve insanları da coğrafyası kadar etkileyebiliyor. Eğitim oranın en yüksek olduğu yerlerin başında geliyor genelde. Ve aynı zamanda suç oranının en düşük olduğu yerlerden biri.

 Anadolu, inanç çeşitliliği, ve inançların doğurduğu kültürler açısından çok zengin bir yerdir ve Tunceli bu zenginliğin ilk sıralarında yer alıyor sanırım. Alevi inancının ve bu inançla yoğrulmuş kültürün en yoğun yaşandığı yerlerden bir tanesidir. Kadın faktörünün inançtan doğan sebeplerden ötürü çok önemli olması çok çok memnun edici. Bu kültür ve felsefe sizi çok derinden etkileyecek. Bölgedeki ziyaretler, çoğumuzun hayatında pek karşılaşmayacağımız ritüellere tanıklık etmemize vesile oluyor. Mumlar yakılır, aydınlığa götürecek ışıktır o, ve yaradana dua edildir, lokmalar dağıtılır, hep beraber yenilir, içilir, cinsiyetlerin, mevkilerin, paranın kapı önünde bırakıldığı, herkesin yaradanın verdiği can ile girdiği ve birbirine Can diye hitap ettiği yerlerdir. Munzur Baba'nın, Düzgün Baba'nın, Cemal Derviş’in huzuruna çıkılıp dua edilen yerlerdir.





Bozulmamış, el değmemiş doğası hayran olunası, ve bu güzelliklerin korunmasının en önemli sebebi, bölge insanının inanç felsefesinden dolayıdır. Suların, dağların, kutsal sayıldığı, bir coğrafyadır. Munzur vadisinden, kendinizi hayatın tüm dertlerinden, sıkıntılarından arındırmış bir şekilde Munzur suyunun o etkileyici sesiyle yürürken, o dağlarda serbestçe gezen bir Ceylan, bir dağ keçisi eşlik edebilir size 🙂. Yaz aylarında gitmişseniz, ve sıcaktan bunaldıysanız, yüzüp serinlemek isterseniz halk plajları var 😊( deniz olmasa bile) Munzur suyu ve Kutu Deresi'nin kenarlarına yapılan plajlarda yüzmek, insanın ömründe yapması gerekenler listesinde mutlaka yer almalı.Bu güzel diyarda buluşma dileğiyle...

Yazı ve fotoğraflar: Ahmet Kurt

Kemaliye

Orda bir köy var, uzakta
O köy bizim köyümüzdür.
Gezmesek de, tozmasak da
O köy bizim köyümüzdür...

Ahmet Kutsi Tecer’in dizeleriyle başlıyoruz Kemaliye’yi tanımaya.. Sırtını Sarıçiçek Dağları’na yaslamış, Munzurları seyreder Kemaliye. Erzincan ili sınırları içinde olan Kemaliye, Elazığ, Malatya ve Tunceli illerimiz sınırında, Fırat Nehri’nin en büyük kolu olan Karasu’nun oluşturduğu vadinin yamacına kurulmuş bir hazinedir.





Eski ismi Eğin olan Kemaliye’nin isim kökeni hakkında birçok farklı görüş bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi; Eğin isminin Ermenice bir kelime olan ve anlamı ‘’kaynak, pınar’’ olan Akn(agn)kelimesinden geldiği düşünülmektedir. Başka bir görüş ise Eğin adının Göktürk-Uygur yazıtlarında ‘’Eğin yakara saç gıdıka’’ olarak karşımıza çıktığı ve ‘’Cennet gibi güzel bahçe’’ anlamına geldiği, Evliya çelebinin anlatımında “Eğine” isimli bir prenses tarafından kurulduğu ve kente kendi ismini verdiği, son olarak bu adın Bizans döneminde buraya Egina isimli bir Yunan adasından göçmüş olan kolonistlerden geldiği düşünülmektedir. Fakat günümüzdeki ismi; Eğinlilerin milli mücadeleye vermiş oldukları maddi ve manevi destek, daha sonra kendi istekleriyle Mustafa Kemal Atatürk’ün ikinci ismi olan ‘’Kemal’’ adını yaşadıkları şehre vermek istemeleri ve bunu da Eğin Misak-ı Milli derneği başkanı Hanifizade Ömer Lütfü (ARITAN) bey tarafından çekilen bir telgrafla beyan etmeleri sonucu, Eğin ismi 21 Ekim 1922 yılında Atatürk’ün de isteği ile KEMALİYE olarak değiştirilmiştir.
Anadolu topraklarına kalıcı anlamda 1015-1021 yıllarında Türk akınları artmış bununla beraber bu topraklarda kalabilmek için savaşlar yaşanmıştır. 1058 yıllarında bölge Türk boyları ile tanışmaya başlamış ve bu dönemde Eğin Ermeni ve Rum halklarının da yaşadığı bir coğrafyadır, Anadolu Selçuklu devletinin dağılması ve sonrasında Doğu Roma devletinin denetimine giren bölge 1413 1421 yıllarında Çelebi Mehmet döneminde Osmanlı devletine katılmıştır. Yavuz Sultan Selim döneminde “et kethüdalığı”, Sultan IV. Murat döneminde ise “odun ve kömür kethüdalığı” yapmış Kemaliye, ticaret yolları üzerinde yer alması nedeniyle büyük önem taşımıştır. Ancak Tanzimat Dönemi sonrasında kapitülasyonlar ve ekonomik sistem değişikliği nedeniyle, büyük şehirlere hatta ülke dışına çok göç vermiş ve nüfusu giderek azalmıştır. Gurbete gönderilen eşler, erkek kardeşler, oğullar içindir Mani Yolu.. Kadınların, evlerinin erlerine yazdığı maniler, günümüzde mani okuma kültürünü canlı tutmak amacıya levhalara ya ılmış, gelen ziyaretçilerin okumasını beklemektedirler.. Mani Yolu’ndan şehrin dar, taş döşeli ve hatta merdivenli sokaklarından şırıl şırıl sesini uzaktan duyabildiğimiz Kadıgölü ‘ne inilir. Hala işlevini sürdüren, dokuz ayrı su kaynağıyla dönen un değirmenini görürsünüz önce. Merdivenlerin bitiminde, sağınıza dönerseniz Lökhane, solunuza dönerseniz Orta Cami ve Kadıgölü Şelalesinin en güzel karesiyle buluşursunuz..
Şehir merkezine doğru inerken, ahşap ve taş temelden oluşan ama en çok kapı süslemeleri ve tokmakları ile eşsizleşen Kemaliye evleri poz verir.. Merkezinde yer alan eski Kilise bugünkü Etnografya Müzesi gezilmeye değer yerlerdendir.
Kemaliye’yi küçük paragraflara sığdırmak çok zor. Ocak Köyü, Ahmet Kutsi Tecer’in doğduğu evin de bulunduğu Apçaağa Köyü, Sırakonaklar Köyü, Ayşe Kulin’e roman yazdıran Erzincan eski valisi merhum Recep Yazıcıoğlu’nu da konu aldığı “Köprü” romanının adı gibi köprüleriyle de meşhur, küçük, bilinmeyen bir dünya Kemaliye.




 Prof. Dr. Ali Demirsoy’un memleketi Kemaliye’ya kazandırdığı Tabiat Tarihi Müzesi kesinlikle bir diğer ziyaret noktasıdır. Endemik flora ve faunası, Karasu’da (Fırat) mevsime göre yapılan tekne turları Kemaliye’de alternatif turizm aktivitelerini doğurmaktadır. Kemaliye Karanlık Kanyon ise Fırat nehrinin oluşturduğu her iki tarafı yer yer 500-600 metre yükseklikte ortalama 9 km uzunluğunda Dünyanın en büyük 2.kanyonu olarak gösterilmektedir. Kapalı bir ekosisteme sahip doğal güzellikleri ile son yılların en önemli macera noktası haline gelmiştir.


Ahh Taş Yol.. Emeğin ve azmin 132 yıllık zaferidir taş yol. Dünyanın en zor yollarından bir tanesi olan, bölge halkının kazma kürek ve kendi yöntemleri ile 1870 yıllarında kazılmaya başlanmış, 3 Ağustos 2002 yılında tamamlanmıştır. 8.5 km uzunluğunda 4,5 km tünellerden oluşan yer yer toprak-taş bir yanı kireç taşı kayalıklar bir yanı karanlık kanyonu arşınlayan Fırat nehrine bakan ve her km de ayrı hikâyesi olan, Kemaliye’yi İç Anadolu’ya bağlamak için yapımı başlayan yol 1990’lı yıllarda eski Erzincan Valisi olan rahmetli Recep YAZICIOĞLU’NUN da destekleri ile halk ve devlet el ele vererek mutlu sona ulaşmıştır. Kemaliye halkının Ankara –İstanbul ve ticaret yaptıkları yerlere daha rahat ve kısa sürede ulaşmak aynı zamanda Kemaliye’yi çıkmaz sokak olmaktan kurtarmak için verdikleri amansız mücadelenin öyküsüdür...

Yazı ve fotoğraflar Şaheser Çelik

8 Mayıs 2020 Cuma

Marmaris, Datça, Gökova Körfezi ve Dalyan


Merhaba dostlar. Yaşadığımız bu süreçte en çok nereye tur yapmayı özledin diye sorsaydınız, kesinlikle Marmaris, Datça, Gökova Körfezi ve Dalyan derdim.
Hayal edin birlikte turdayız... Sabah erken saatlerde, güneş henüz yüzünü göstermeye başlamışken, Cevat Şakir’in, yani nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı’nın tabiriyle, “Yeryüzündeki en güzel gökyüzüne” doğru iniyoruz. İşte burası Gökova Körfezi’dir. Masmavi bir deniz karşılar bizi Ege’nin sarp dağlarından aşağı inerken. Her şeyin başladığı ve de sona ereceği yerdir burası bizim için çünkü turumuzda denizi ilk gördüğümüz ve bir hafta sonra, onca şey yaşamış evimize dönerken, yine denizi son kez görüp ardımızda bırakacağımız yerdir burası. Mavi yolculukların da en güzellerinin yapıldığı yerdir ayrıca. Bu körfezde onlarca koy ve ada bulunmaktadır. Yine Balıkçı’nın tabiriyle “Adalar denizi” desek yeridir. Meşhur Sedir Adası, hani şu kumlarıyla ünlü Kleopatra Plajı’nın olduğu ada, işte o da burada...


Bir adım ötemiz ise artık Marmaris. Çoğu insan için sadece marinaların ve eğlence hayatının olduğu turistik bir merkezdir burası ama bizim için öyle değil... Kızılçam ormanları ve sığla ağaçlarıyla kaplı Marmaris ve çevresi 29.000 hektarlık bir Tabiat Parkı ve aynı zamanda tarihi ve kültürel açıdan da koruma altına alınmış 15 köyüyle, birbirinden güzel koylarıyla, tertemiz havası ve deniziyle cennetten bir köşedir Marmaris. Her köşesinde ise Karya Uygarlığı’ndan izler ve efsaneler barındırır.




Biraz daha sabredelim, güzel günler çok yakında...
Daha Datça’ya gidip Can Yücel’i ziyaret edeceğiz. Datça gazozu içip, midye yiyecek biraz da bademli dondurmanın tadına bakacağız. Selimiye Köyü'nün birbirinden güzel rengarenk koylarında tekne gezisi yapıp denize gireceğiz. Ataları Giritli olan bu köyde keçi sütünden yapılan Losta Tatlısı ve doğal dondurmadan yiyeceğiz...




Bütün bunları ve daha fazlasını en kısa zamanda birlikte tekrar yaşamak dileğiyle.
Hoşçakalın, sağlıkla kalın...

Yazı ve fotoğraflar: İsmail Çetinkaya

7 Mayıs 2020 Perşembe

Nemrut Dağı

Bahar mevsimin en güzel rotalarından bir tanesini Mezopotamya’yı yani sizlerin adını
Güneydoğu Anadolu diye bildiği bölgeyi gezecek ve görecektik; evlerimize kapanmamış olsaydık…

Bereketli Hilal içerisinde birçok misafirimizle günlerce süren gezilerimiz oldu. Bu gezilerimiz içinden Nemrut’u biraz anlatmak istiyorum.
Türkiye’de iki Nemrut Dağı var. Birincisi hepimizin bildiği üzere Dünyanın sekizinci harikası olarak adlandırılan Adıyaman’daki Nemrut Dağı diğeri ise Tatvan’da bulunun volkanik oluşumlu (stratovolkan) Nemrut Dağı. İkisini karıştırmamak gerekiyor. Bu paylaşımda Adıyaman’da ki Nemrut Dağı’ndan bahsedeceğim.
Adıyaman’ın 85 km doğusunda, Kahta ilçesinin, Karadut Köyü’nde bulunmaktadır. Birçok yerden görünen tepesi üzerinde Kommagene Krallığı’na en parlak çağını yaşatmış olan Kral I.Antiochos’un tümülüsü(mezarı) bulunmaktadır. 2150 metre yükseklikte bulunan tümülüs sadece bir mezarlık değil aynı zamanda doğu- batı üzerinde kurulan ibadet alanları ile bir kült merkezdir. (Tapınma alanı)





Bir Krallık hayal edin bir yüzü doğu bir yüzü batı. Kökenleri bir taraftan Pers diğer taraftan Makedon olan bu krallık, tanrılarını da dinin düzeninde yoğurmuş. Antiochos’un mezarına kadar tırmanırken göreceğiniz Tanrı başları Yunan Mitolojisi içerisinde anlatılan Tanrılardır. Fakat üstleri tıpkı bir Persli gibi giydirilmiş Tanrılar...
Güneşin doğuşunun ve batışının en güzel halini, hava koşulları uygun olursa (şansınız varsa) Nemrut’ta izlenir.








Tempo Tur ile çok sayıda Mezopotamya turu yaptık ve güneşin doğuşunu veya batışı Nemrut’a izledik. Sizlere Nemrut’a çıkarken yada gruplarımızla bölgede çektiğimiz fotoğraflardan bir bölümünü paylaşacağım. Görmeyenleri, tekrar görmek isteyenleri sonbahar aylarında yapacağımız Güneydoğu Anadolu Turlarımıza bekliyoruz. Tarihi, kültürü, doğası ve mutfağı ile bölge sizlere her konuda unutamayacağınız anlar yaşatacaktır. 
Sağlıkla kalınız...

Yazı ve fotoğraflar: Emine Gökçe

26 Şubat 2019 Salı

Destanlar Şehri Çanakkale


Yaşamaya Dair

yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, 
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, 
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.  
Nazım Hikmet 1947
Nazım’ın yaşama umuduyla özdeşleştirdiği, yüzyıllardır barışın sembolü sayılan zeytin ağacının kendi kendine yetiştiği bu toprakların, İzmir doğumlu Homeros’un yazacağı 10 yıllık bir savaş destanına ve yüzyıllar sonra da bir bağımsızlık savaşına sahne olacağını kim bilebilirdi. Kendi adıyla anılan boğazın iki yakasında yer alan, sayısız güzelliği barındıran Çanakkale’de Troya Antik Kenti ve Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı ilk gezilecek yerler arasında sayılabilir. 
Gelibolu Yarımadası’nda geçen Çanakkale Deniz ve Kara Savaşları Türk milletinin dünyanın en güçlü devletlerine karşı koyduğu bir savunma destanıdır. Toplar, siperler, kaleler ve savaşla ilgili binlerce kalıntının yanı sıra yüzlerce Türk, Avustralya, Yeni Zelanda, İngiliz ve Fransız askerlerinin mezarları ve anıtları da buradadır. Tarihin gördüğü en büyük savaşlardan olan bu deniz savaşının gemileri de Çanakkale Boğazı’nın sayısız batıkları arasındadır.

Kilitbahir köyünde bulunan Kilitbahir Kalesi 1452 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul kuşatması sırasında yaptırılmış ve Kanuni Sultan Süleyman'ın isteğiyle restore edilmiştir. Papalık Donanması’nın Bizans İmparatorluğu’na yardım etmesini engellemek amacıyla yapılan Kilitbahir Kalesi, Eceabat ilçesinde muhteşem manzarasıyla göz doldurur. 
Çimenlik Kalesi (Kale-i Sultaniye), Kilitbahir Kalesinin tam karşısında, boğazın en dar yerine İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından 1462 yılında inşa ettirilmiştir. Askeri müze olarak kullanılan yüzyıllara tanıklık etmiş kale, sağlam bir şekilde ayaktadır. Çimenlik parkı içinde bulunan 18 Mart 1915 Deniz Zaferi'nin kahramanı olan Nusrat Mayın Gemisi'nin birebir ölçekli maketi, park içinde özel olarak hazırlanan platforma yerleştirilmiş ve Çanakkale Boğaz Komutanlığı Müzesi ismi ile açılışı yapılmıştır. 

Çanakkale ilinin tarihteki ilk adı Hellepontos daha sonra Dardanelles olmuştur. Şehrin önemli iki simgesi sayılan Kale-i Sultaniye ile çanakçılık özdeşleşince şehir "Çanakkale" olarak adlandırılmaya başlamıştır.
Zeus’un doğduğu ve Yunan mitolojisinde tanrıçalar Hera, Afrodit ve Athena’nın katıldıkları güzellik yarışmasının yapıldığı yer olarak adı geçen İda Dağı Balıkesir ile birlikte Çanakkale sınırları içindedir ve bir efsaneyle bağlantılı Kaz Dağı olarak bilinir. Hikayeye göre, iyi yürekli, güzel Sarıkız kendisine atılan iftiralara inanan babası tarafından kazlarla birlikte İda Dağı’na bırakılır. Efsane bu ya, Sarıkız dağın tepesinden elini körfeze uzatarak su tasını doldurunca ve sırrı anlaşılınca oracıkta ölür. Buna çok üzülen babası da İda Dağı’nın başka bir tepesinde ölür. Bu hikayeye göre İda Dağı Kaz Dağı, dağın doruğu Sarıkız Tepesi, babanın öldüğü yer de Baba Dağı diye anılmaya başlar. 
Tarihte bilinen ilk güzellik yarışmasında Troya kralının oğlu Paris’in altın elmayı vererek seçtiği güzellik kraliçesi Tanrıça Afrodit, cüzzam hastalığına yakalanır. Güzelliği kaybolan Afrodit, İda Dağı’nda gezerken bir kurdun mağaraya girdiğini görür ve buradan çıkan şifalı sularda hergün yıkanarak hastalığından kurtulur ve eski güzelliğine yeniden kavuşur. Ayvacık İlçesi’ne bağlı Küçükkuyu Beldesi Küçükçetmi Köyü’nde bulunan Afrodit Kaplıcası çam, zeytin ve meyve ağaçları arasında sakin, sessiz ortamıyla huzur verici bir 
Güzellik yarışmasıyla başlayan hikaye 10 yıl sürecek bir savaşın başlangıcıdır aslında. Afrodit, Paris’e dünyanın en güzel kadını Helen’i vaad etmiş ve yarışmayı kazanmıştır. Sparta Kralı Menelaos’un karısı Helen’in Paris’le beraber Troya’ya kaçmasıyla başlayan savaş, sonunda Akaların tahta bir atın içinde şehre girmesiyle son bulur. İlyada Destanı’nı konu alan filmde kullanılan tahta atın görülebileceği meydan ve antik Troya şehrinin maketinin bulunduğu Morabbin Parkı şehrin merkezindedir.
Kaz Dağları’nın efsaneleri bitmez. Yöre aşiretinden bir kız ile obalı bir delikanlı evlenmek isterler. Fakat töre gereği obalı delikanlının kırk okkalık tuz çuvalını sırtından hiç indirmeden dağa çıkarması gerekir. Delikanlı Hasan, Emine ile evlenebilmek için tuz çuvalını sırtlanır. Ne yazık ki yarı yolda dağa çıkamayacağını anlar ve kendini gölete atar. Yeşilin onlarca tonunu barındıran, pınarları, küçük göletleri ve şelalesi olan Hasan Boğuldu Kaz Dağı’nın eteklerinde işte bu efsanede geçen gölettir. Sayılı oksijen depolarından olan Kaz Dağı Milli Parkı isteyene muhteşem yürüyüş parkurları olanağı tanır. 

Hristiyanlık inancını yaymak için Anadolu’yu adım adım dolaşan Aziz Pavlus Assos antik kentini de ziyaret etmiştir ve kent bu nedenle Hıristiyanlarca kutsal olarak kabul edilir. Assos Athena Tapınağı, Behram Kale, Antandros Antik Kenti, Venedik Marco Polo Meydanında kullanılan sütunların da çıkarıldığı Antik Taş Ocakları, Alexandria Troas Antik Kenti ve Limanları, Troya, Apollon Smintheus, Maydos Kilisetepe, Parion (Biga) arkeoloji meraklıları için benzersiz gezi alanlarıdır. İlyada destanında Gargaros olarak adı geçen bölge, Troya-Leleg-Midilli-Pers-Atina-Roma-Selçuklu-Osmanlı hakimiyetleri görmüştür ve bu hakimiyetlerin izlerini taşır. Adatepe Köyü yolu üzerindeki Zeus Altarı da meraklıların ilgisini çeker.  Bunların yanında, eşsiz buluntuların sergilendiği Çanakkale Arkeoloji Müzesi de unutulmamalıdır. 
Çanakkale savaşlarında bir halk türküsüne de konu olan ünlü Aynalı Çarşı, muhteşem Boğaz manzarasıyla kordon boyu, İtalyan Başkonsolosu Emilio Vitalis tarafından 1890’larda yaptırılan saat kulesi Çanakkale Merkezde görülebilir. 1905 yılında Er Hamamı olarak inşa edilen tarihi bir yapı “Seramik Şehri Çanakkale” projesi kapsamında seramik müzesi olarak yeniden düzenlenmiş ve ziyaretçilere açılmıştır.

Bozcaada Ege Denizi’nde ülkemize ait iki adadan birisidir ve Çanakkale Boğazı’nın girişinde yer alır. Eski deniz fenerinin olduğu Polente ya da  Habbele plajı Türkiye’de günbatımı manzarasını izleyebilecek en güzel yerler arasındadır. Boz görüntüsüne aldanıp arkasındaki üzüm bağlarını, bağların içindeki küçük ve sevimli bağ evlerini, küçük koyları, evinizdeymiş gibi hissedeceğiniz küçük kafeleri gözden kaçırmamak gerekir. Ağustos ayında “Bağ Bozumu Şenlikleri” yapılan Bozcaada’da, şarap fabrikaları olmakla beraber, evlerde de şarap yapılır. Zamanın yavaş aktığını düşüneceğiniz ve bu zamanıda sakin geçirmek isteyeceğiniz şirinmi şirin bir yer Bozcaada. Mavisi, yeşili, rengarenk çiçeklerle süslenmiş daracık sokakları, kumsalları, köy kahveleri, pazarı, her köşesinde bulabileceğiniz sıcacık sohbetleri ile ayrılmak istemeyeceğiniz bir dünya. Eski çağdaki adı Tenedos olan adaya Geyikli Yükyeri İskelesi'nden arabalı vapurlar kalkar.
Adaya yaklaşırken dikkat çeken Bozcaada kalesi  Fatih Sultan Mehmet döneminde, var olan kalıntılar üzerine yeniden yapılmış, görülmeye değer ayakta kalmış en güzel kalelerden biridir. 
Gökçeada Kuzey Ege’deki diğer Türk adası. İmroz adıyla da bilinen ada Türkiye’nin en batı ucu olduğu için “güneşin en son battığı yer” dir.  İlk sualtı parkı burada açılmış, denizdeki organik tarım konusunda pilot bölge olarak belirlenmiş ve doğal yaşam koruma altına alınmıştır. Türkiye’nin en temiz denizlerinden biri olarak zengin sualtı görünümüyle dalış yapanların oldukça ilgisini çeker. Gökçeada dini yapılarının çokluğu ile de dikkat çeker. Toplam 360 kilise ve manastırın olduğu ve günümüzde bunlardan sadece 7 kilise ve 50 manastırın kullanıldığı söyleniyor.

İsmini Antik Yunan döneminde bu bölgeye yerleşen bir filozofun kızı olan Lampsakos’dan aldığı sanılan Lapseki ilçesi en önemli tarım ürünü olan kirazları ve her yıl haziran ayında yapılan Kiraz Festivali ile ünlüdür. XVI. yüzyıl gezginlerinden Evliya Çelebi seyahatnamesinde Lapseki’den “Deniz kenarından uzak bir bayır ve seki üzerinde incirli bir orman vardı” diye bahseder. Lapseki’nin adıyla ilgili bir diğer söylenti de “İncirli seki” anlamında, kurulduğu bu yerden geldiğidir.
Çanakkale, destanları, kahramanlıkları ve antik kentleri kadar yöresel yemek ve tatlıları ile de ünlüdür. Ezine peyniri, sardalya balığı, piruhi, hıdrellez yahnisi, peynir helvası, simit lokumu tadılmazsa Çanakkale gezisi eksik kalır. Şehrin sofraları, börekleri ile de oldukça ünlüdür. En ünlüleri arasında kaymaklı lorlu biber böreği, kabaklı saroz böreği ve Gelibolu böreği sayılabilir.
Yazı ve fotoğraflar: Nalan ELGUŞ