#çanakkale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#çanakkale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2024 Perşembe

NENE EVLERİ

Bundan birkaç sene öncesinde Çanakkale’deki kardeşlerimi ziyarete gittiğimde Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan yeğenim beni civardaki bir köye götürmek istediğini ve orada göreceklerimden keyif alacağımı söyleyerek bir davette bulunmuştu. Ancak zaman kısıtlılığı nedeni ile bu davete katılamamıştım.

Bu sene yazında yolum tekrar Çanakkale’ye düşünce ben de programıma bu köyü aldım. Böylece köyü tanıyacak ve uzun süredir devam eden merakımı giderecektim.

Neyse kısa kesip biz köye olan gezimize dönelim ve sizlere gördüklerimi anlatmaya çalışayım.

Anadolu, eşsiz zenginlikleri ile insanı şaşırtmaya devam eden, çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmış kutsal topraklardır. Dünyada hiçbir ülke bu konuda Anadolu ile yarışamaz. İnsanlık ve medeniyetinin tarihine yön vermiş ve buluntularla elde edilen bilgilerin ışığı altında zaman zaman yazılanların değişmesine büyük katkılar sağlamış ve sağlamaya devam etmektedir. Tarihi kendi çıkarları doğrultusunda yazanların duyduğu rahatsızlığa rağmen yine de tarihe gerçekçi bir ışık tutmaktadır. Anadolu, bir tarihi gerçekler bütündür ve gerçekler hiçbir zaman saklanamaz.

Bu yazımda sizlere Göbeklitepe’den, Roma İmparatorluk harabelerinden, Greek medeniyetlerinden kalan ören yerlerinden yada Osmanlı ve Selçuklu izleri olan herhangi bir eserden söz etmeyeceğim.

Bu gün size son derece mütevazi ve hatta çok basit bir yapı topluluğundan söz edeceğim.

Bu evler, Çanakkale’in Ayvacık ilçesindeki Assos ören yerinin yakınlarındaki Çamkabalak köyünde bulunmakta. Gerçekten son derece basit yapılmışlar; usta bir duvarcının ellerinden çıkmadıkları bir bakışta anlaşılıyor. İnşaası için büyük paralar harcanmadığı, doğadaki taş, ahşap ve toprak kullanılarak, yörede yaşayan yapı ustaları tarafından inşa edildikleri bir gerçek.

Köyün meydanına geldiğimizde bu evlerden herhangi birisini hemen göremedik. Çünkü biraz yürümemiz gerekiyordu. Seneler içerisinde terk edilen ve yok olmaya bırakılan bu değerler toplu halde değiller ve köyün içerisinde dağılmış durumdalar.

Bu evlerin inşası yakın zamanda gerçekleşmiştir. Köyün bulunduğu yerdeki ilk yerleşim süreci, Çamkabalak Köyü olarak 20. yy. da Kazdağları’nda yaşayan konar-göçer grupların zorunlu iskana tabi tutulması ile gerçekleştirilmiştir. Yeğenimin ifadesine göre; köy halkı ile yapılan görüşmelerden bu evlerin ilk inşasının, 1950 yılları olduğu sonucuna varılmıştır. Çok eski bir geçmişe sahip olmamalarına rağmen Anadolu’da mevcut olan yaşamlardan farklı bir kesit olmaları açısından değerli yapıt oldukları kanaatini taşımaktayım. Biz, Hitit, Hatti, Greek, Urartu’dan kalma saraylar, kervansaraylar, camiler, köprüler derken çok yakın bir geçmişten kalma akla gelmedik yapılarla karşılaşıyoruz.

Bu yapıların arkeolojik kalıntılar olup olmadığına arkeologlar karar verebilir ama gerçeklilikleri yadsınamaz.

Hali hazırda toplam 175 kişinin yaşadığı köyün geleneksel halı ve kilim dokumacılığı ile geçimlerini sağlamaya çalışan köy halkı, bunlara ilaveten küçük ve büyük baş hayvancılık ve tarım ile de hayatlarına devam etme gayreti içerisindedir.

Durup etrafa baktığımda, köyün yerleşik alanı içerisinde dağınık şekilde yerleştirilmiş Anadolu’ya özgü konutlar, bunların etrafını saran bahçeler ve hayvanları için gerekli olan ağılları görüyorum. Hala bir Nene Evi göremedim. Köyün içerilerine doğru yürümem gerekiyor. Bu günün şartlarına uygun olarak inşa edilmiş bu evler benim ilgi alanım değiller.

Tam o sırada yeğenim bana seslenerek parmağı ile bir yeri işaret ediyor. İlk seferde gördüğüm taştan örülmüş yaklaşık 2.50 metre yüksekliğinde bir duvar. Ancak yanına doğru yaklaştığımda görüntü netleşiyor ve ortaya bir duvarı ve çatısı çökmüş ufak çapta bir bina çıkıyor. Köyde ilk gördüğüm Nene Evi de bu oluyor.

Binaya doğru yaklaşırken yeğenimin verdiği bilgilerden, Çamkabalak Köyü’nde yürütülen tespit çalışmaları sonucunda 8 adet Nene Evi’nin günümüze kadar tüm doğal olaylara ve insanların verdiği tahribatlara karşı koyarak ayakta kaldıkları öğreniyorum.

Sohbetimizde bu evlerden 2 adedinin halihazırda sahipleri tarafından aktif olarak kullanıldığını; geri kalan 6 adedinin sahiplerinin ölümü nedeni ile kullanım dışı kaldığını ve bunların da kısmen ya da tamamen tahrip olmuş durumda olduklarını sözlerine ilave diyor.

Nene Evler, düğünden sonra yeni evlilerin barınma ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla 1 yıllık bir süre içerisinde damadın babasının sorumluluğu altında tek katlı, tek mekanlı ve dörtgen olarak inşa ediliyorlar.

Binanın ölçüleri, 555 cm. x 530 cm. x 215 cm. duvar kalınlığı 60 cm. dir. Binanın dış yüzeyi sıvanmamış olup iç yüzeyleri kil kullanılarak elde edilmiş sıva ile sıvanmıştır. Gördüğüm kadarı ile Nene Evleri’nde 2 adet küçük ölçekli pencere, biri dışarıda olmak üzere 3 adet niş, ahşap hela ve de 1 adet kapı bulunmaktadır.

Nene Evleri’nin üstü, killi toprak ve otların karışımı ile elde edilmiş, yöre halkının çorak adını verdikleri 60 cm. kalınlığında, ahşap kirişlerle desteklenmiş bir tabaka ile örtülmektedir.

Esas amacı barınma olmakla beraber yaklaşık 16 metrekare olarak inşa edilen bu evlerde barınmanın yanında, beslenme, yıkanma, saklanma ve üretim ihtiyaçlarını karşılamak da düşünülmüş olup buna göre planlanarak yapılmışlardır. Üretim olarak kullanılan dokuma tezgahları, bu evlerin içinde özel bir yere sahiptir.

Evlerde yaşayanlardan hayvancılıkla geçimlerini sağlayanların evlerinin dışına, yapının ön duvarına bitişik olarak taşlardan yapımış oldukları küçükbaş hayvan ağılı dikkatimizi çeken bir ayrıntı oluyor.

Bugünkü görüntüleri hiç de hoş bir manzara arz etmeyen Nene Evleri, yöre insanının göçebe hayat tarzı olan çadırdan sofasız tek odalı geleneksel konuta geçişinin güzel bir örneğidir.

Bu evler, o zamanki konut mimarisinin de bu güne kadar gelmiş canlı belgeleridir.

Doğal olaylar, terk edilmişlik ve bunlara olan ilginin azlığından dolayı büyük tahribata uğrayarak günümüze kadar harabe olarak gelmiş bu evlerin yok olma tehlikesi içerisinde olmaları da acı bir gerçektir.

Nene Evleri’nin Troya’dan günümüze kadar gelen geleneksel konutlar oldukları göz önüne alındığında, Anadolu’nun zenginliklerinden oldukları gerçeği de göz ardı edilmemelidir.

Nene Evleri’ni görüp fotoğraflarını çektikten sonra Çamkabalak Köyü’nden ayrılmanın zamanı geldi. Aracımıza dönerken yol üzerinde rastladığımız iki genç bayanla konuşmaya başlıyoruz. Bu sırada oldukça yaşlı iki bayan da, ellerindeki değneklere dayanarak ağır adımlarla bize doğru geliyorlar. Daha sonra da iki kız çocuğu, bize katılıyor. Tam arayıpta bulamadığımız bir durum. Üç nesil bir arada. Yaşlı kadınlar, Nene Evleri’nin varlığından bu güne kadar onlarla beraber yaşamış birer tarih. Kıyafetleri, Nene Evleri’nin yapıldığı tarihteki yöresel renkli kıyafetler. Genç bayanlar ise tişort ve şalvarlı. Çocuklar ise bu güne uymuşlar. Üç nesil, bir arada ve bu nesiller arasındaki fark ortada.

Onlara ve Çamkabalak’a hoşça kalın diyerek köyden ayrılıyoruz ama içimde buruk bir tad var.

Hoşça kalın.

olay.salcan@gmail.com

olaysalcan.blogspot.com

(1)Dr.Öğr.Üyesi Erdem Salcan Kuzey Ege Kırsalında Süregelen Bir Geleneksel Konut Geleneği:Çamkabalak Köyü Nene Evleri

Fotoğraf Galerisi:















26 Şubat 2019 Salı

Destanlar Şehri Çanakkale


Yaşamaya Dair

yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, 
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, 
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.  
Nazım Hikmet 1947
Nazım’ın yaşama umuduyla özdeşleştirdiği, yüzyıllardır barışın sembolü sayılan zeytin ağacının kendi kendine yetiştiği bu toprakların, İzmir doğumlu Homeros’un yazacağı 10 yıllık bir savaş destanına ve yüzyıllar sonra da bir bağımsızlık savaşına sahne olacağını kim bilebilirdi. Kendi adıyla anılan boğazın iki yakasında yer alan, sayısız güzelliği barındıran Çanakkale’de Troya Antik Kenti ve Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı ilk gezilecek yerler arasında sayılabilir. 
Gelibolu Yarımadası’nda geçen Çanakkale Deniz ve Kara Savaşları Türk milletinin dünyanın en güçlü devletlerine karşı koyduğu bir savunma destanıdır. Toplar, siperler, kaleler ve savaşla ilgili binlerce kalıntının yanı sıra yüzlerce Türk, Avustralya, Yeni Zelanda, İngiliz ve Fransız askerlerinin mezarları ve anıtları da buradadır. Tarihin gördüğü en büyük savaşlardan olan bu deniz savaşının gemileri de Çanakkale Boğazı’nın sayısız batıkları arasındadır.

Kilitbahir köyünde bulunan Kilitbahir Kalesi 1452 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul kuşatması sırasında yaptırılmış ve Kanuni Sultan Süleyman'ın isteğiyle restore edilmiştir. Papalık Donanması’nın Bizans İmparatorluğu’na yardım etmesini engellemek amacıyla yapılan Kilitbahir Kalesi, Eceabat ilçesinde muhteşem manzarasıyla göz doldurur. 
Çimenlik Kalesi (Kale-i Sultaniye), Kilitbahir Kalesinin tam karşısında, boğazın en dar yerine İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından 1462 yılında inşa ettirilmiştir. Askeri müze olarak kullanılan yüzyıllara tanıklık etmiş kale, sağlam bir şekilde ayaktadır. Çimenlik parkı içinde bulunan 18 Mart 1915 Deniz Zaferi'nin kahramanı olan Nusrat Mayın Gemisi'nin birebir ölçekli maketi, park içinde özel olarak hazırlanan platforma yerleştirilmiş ve Çanakkale Boğaz Komutanlığı Müzesi ismi ile açılışı yapılmıştır. 

Çanakkale ilinin tarihteki ilk adı Hellepontos daha sonra Dardanelles olmuştur. Şehrin önemli iki simgesi sayılan Kale-i Sultaniye ile çanakçılık özdeşleşince şehir "Çanakkale" olarak adlandırılmaya başlamıştır.
Zeus’un doğduğu ve Yunan mitolojisinde tanrıçalar Hera, Afrodit ve Athena’nın katıldıkları güzellik yarışmasının yapıldığı yer olarak adı geçen İda Dağı Balıkesir ile birlikte Çanakkale sınırları içindedir ve bir efsaneyle bağlantılı Kaz Dağı olarak bilinir. Hikayeye göre, iyi yürekli, güzel Sarıkız kendisine atılan iftiralara inanan babası tarafından kazlarla birlikte İda Dağı’na bırakılır. Efsane bu ya, Sarıkız dağın tepesinden elini körfeze uzatarak su tasını doldurunca ve sırrı anlaşılınca oracıkta ölür. Buna çok üzülen babası da İda Dağı’nın başka bir tepesinde ölür. Bu hikayeye göre İda Dağı Kaz Dağı, dağın doruğu Sarıkız Tepesi, babanın öldüğü yer de Baba Dağı diye anılmaya başlar. 
Tarihte bilinen ilk güzellik yarışmasında Troya kralının oğlu Paris’in altın elmayı vererek seçtiği güzellik kraliçesi Tanrıça Afrodit, cüzzam hastalığına yakalanır. Güzelliği kaybolan Afrodit, İda Dağı’nda gezerken bir kurdun mağaraya girdiğini görür ve buradan çıkan şifalı sularda hergün yıkanarak hastalığından kurtulur ve eski güzelliğine yeniden kavuşur. Ayvacık İlçesi’ne bağlı Küçükkuyu Beldesi Küçükçetmi Köyü’nde bulunan Afrodit Kaplıcası çam, zeytin ve meyve ağaçları arasında sakin, sessiz ortamıyla huzur verici bir 
Güzellik yarışmasıyla başlayan hikaye 10 yıl sürecek bir savaşın başlangıcıdır aslında. Afrodit, Paris’e dünyanın en güzel kadını Helen’i vaad etmiş ve yarışmayı kazanmıştır. Sparta Kralı Menelaos’un karısı Helen’in Paris’le beraber Troya’ya kaçmasıyla başlayan savaş, sonunda Akaların tahta bir atın içinde şehre girmesiyle son bulur. İlyada Destanı’nı konu alan filmde kullanılan tahta atın görülebileceği meydan ve antik Troya şehrinin maketinin bulunduğu Morabbin Parkı şehrin merkezindedir.
Kaz Dağları’nın efsaneleri bitmez. Yöre aşiretinden bir kız ile obalı bir delikanlı evlenmek isterler. Fakat töre gereği obalı delikanlının kırk okkalık tuz çuvalını sırtından hiç indirmeden dağa çıkarması gerekir. Delikanlı Hasan, Emine ile evlenebilmek için tuz çuvalını sırtlanır. Ne yazık ki yarı yolda dağa çıkamayacağını anlar ve kendini gölete atar. Yeşilin onlarca tonunu barındıran, pınarları, küçük göletleri ve şelalesi olan Hasan Boğuldu Kaz Dağı’nın eteklerinde işte bu efsanede geçen gölettir. Sayılı oksijen depolarından olan Kaz Dağı Milli Parkı isteyene muhteşem yürüyüş parkurları olanağı tanır. 

Hristiyanlık inancını yaymak için Anadolu’yu adım adım dolaşan Aziz Pavlus Assos antik kentini de ziyaret etmiştir ve kent bu nedenle Hıristiyanlarca kutsal olarak kabul edilir. Assos Athena Tapınağı, Behram Kale, Antandros Antik Kenti, Venedik Marco Polo Meydanında kullanılan sütunların da çıkarıldığı Antik Taş Ocakları, Alexandria Troas Antik Kenti ve Limanları, Troya, Apollon Smintheus, Maydos Kilisetepe, Parion (Biga) arkeoloji meraklıları için benzersiz gezi alanlarıdır. İlyada destanında Gargaros olarak adı geçen bölge, Troya-Leleg-Midilli-Pers-Atina-Roma-Selçuklu-Osmanlı hakimiyetleri görmüştür ve bu hakimiyetlerin izlerini taşır. Adatepe Köyü yolu üzerindeki Zeus Altarı da meraklıların ilgisini çeker.  Bunların yanında, eşsiz buluntuların sergilendiği Çanakkale Arkeoloji Müzesi de unutulmamalıdır. 
Çanakkale savaşlarında bir halk türküsüne de konu olan ünlü Aynalı Çarşı, muhteşem Boğaz manzarasıyla kordon boyu, İtalyan Başkonsolosu Emilio Vitalis tarafından 1890’larda yaptırılan saat kulesi Çanakkale Merkezde görülebilir. 1905 yılında Er Hamamı olarak inşa edilen tarihi bir yapı “Seramik Şehri Çanakkale” projesi kapsamında seramik müzesi olarak yeniden düzenlenmiş ve ziyaretçilere açılmıştır.

Bozcaada Ege Denizi’nde ülkemize ait iki adadan birisidir ve Çanakkale Boğazı’nın girişinde yer alır. Eski deniz fenerinin olduğu Polente ya da  Habbele plajı Türkiye’de günbatımı manzarasını izleyebilecek en güzel yerler arasındadır. Boz görüntüsüne aldanıp arkasındaki üzüm bağlarını, bağların içindeki küçük ve sevimli bağ evlerini, küçük koyları, evinizdeymiş gibi hissedeceğiniz küçük kafeleri gözden kaçırmamak gerekir. Ağustos ayında “Bağ Bozumu Şenlikleri” yapılan Bozcaada’da, şarap fabrikaları olmakla beraber, evlerde de şarap yapılır. Zamanın yavaş aktığını düşüneceğiniz ve bu zamanıda sakin geçirmek isteyeceğiniz şirinmi şirin bir yer Bozcaada. Mavisi, yeşili, rengarenk çiçeklerle süslenmiş daracık sokakları, kumsalları, köy kahveleri, pazarı, her köşesinde bulabileceğiniz sıcacık sohbetleri ile ayrılmak istemeyeceğiniz bir dünya. Eski çağdaki adı Tenedos olan adaya Geyikli Yükyeri İskelesi'nden arabalı vapurlar kalkar.
Adaya yaklaşırken dikkat çeken Bozcaada kalesi  Fatih Sultan Mehmet döneminde, var olan kalıntılar üzerine yeniden yapılmış, görülmeye değer ayakta kalmış en güzel kalelerden biridir. 
Gökçeada Kuzey Ege’deki diğer Türk adası. İmroz adıyla da bilinen ada Türkiye’nin en batı ucu olduğu için “güneşin en son battığı yer” dir.  İlk sualtı parkı burada açılmış, denizdeki organik tarım konusunda pilot bölge olarak belirlenmiş ve doğal yaşam koruma altına alınmıştır. Türkiye’nin en temiz denizlerinden biri olarak zengin sualtı görünümüyle dalış yapanların oldukça ilgisini çeker. Gökçeada dini yapılarının çokluğu ile de dikkat çeker. Toplam 360 kilise ve manastırın olduğu ve günümüzde bunlardan sadece 7 kilise ve 50 manastırın kullanıldığı söyleniyor.

İsmini Antik Yunan döneminde bu bölgeye yerleşen bir filozofun kızı olan Lampsakos’dan aldığı sanılan Lapseki ilçesi en önemli tarım ürünü olan kirazları ve her yıl haziran ayında yapılan Kiraz Festivali ile ünlüdür. XVI. yüzyıl gezginlerinden Evliya Çelebi seyahatnamesinde Lapseki’den “Deniz kenarından uzak bir bayır ve seki üzerinde incirli bir orman vardı” diye bahseder. Lapseki’nin adıyla ilgili bir diğer söylenti de “İncirli seki” anlamında, kurulduğu bu yerden geldiğidir.
Çanakkale, destanları, kahramanlıkları ve antik kentleri kadar yöresel yemek ve tatlıları ile de ünlüdür. Ezine peyniri, sardalya balığı, piruhi, hıdrellez yahnisi, peynir helvası, simit lokumu tadılmazsa Çanakkale gezisi eksik kalır. Şehrin sofraları, börekleri ile de oldukça ünlüdür. En ünlüleri arasında kaymaklı lorlu biber böreği, kabaklı saroz böreği ve Gelibolu böreği sayılabilir.
Yazı ve fotoğraflar: Nalan ELGUŞ

11 Nisan 2017 Salı

ÇANAKKALE


Çanakkale, 130.000 kadar nüfusa sahip küçük bir kent. Bunun da 30.000 kadarını üniversite öğrencileri oluşturmakta. Kent ekonomisinin temelini, iki büyük sanayi kuruluşu bir kenara bırakılırsa, üniversite ve turizm oluşturmakta. Kente, Çanakkale savaş alanını ve Troya’yı ziyaret etmek için yılda iki milyon turist geliyormuş.
Çanakkale’ye adım atar atmaz, çağdaş bir deniz kentinde olduğunuzu anlıyorsunuz. Ana hatların neredeyse tümünde bisikletliler için yollar ayrılmış. Belediye tarafından oluşturulan merkezlerinden kredi kartı ile bile bisiklete binmek mümkün. Kordon’da bulunan üniversiteye ait Türkan Saylan Sosyal Tesisi’nde herkes son derece ehven fiyatlarla çayını-kahvesini içiyor, lezzetli Çanakkale simitini yiyor. Mümkün olan her yere çocuk oyun alanları kurulmuş, bazı yerlerde yol boyunca çocukların oynayabileceği oyuncaklar konulmuş.
İskele Meydanı’nın bir köşesine akşam üstü balık pazarı kuruluyor. O gün, hatta bir kaç saat önce tutulan balıklar neredeyse canlı canlı satılıyor. Ama, hemen söyleyeyim, fiyatlar hiç de öyle beklendiği gibi ucuz değil; hatta Ankara’dan bile pahalı!
Bütün bu görünümüyle, ne diyeyim; Çanakkale galiba bir Avrupa kenti! Kısa bir süre önce yapılan araştırmada da Türkiye’de yaşanılabilir kentler arasında 11. sırayı almış.
Nereleri Gezmeli?
Aslında Çanakkale’de gezilmesi görülmesi gereken yerler birbirine oldukça yakın; neredeyse hepsi yürüme mesafesinde.
Geziye önce müzelerden ve merkeze en uzak noktada bulunan Arkeoloji Müzesi’nden başlayalım. Çanakkale’de müzecilik faaliyetleri halkevleri döneminde 1936’da başlamış; bölgeden toplanan eserler Surp Kevork Ermeni Kilisesi’nde depolanmış. Yeni müze binası ise 1984’te hizmete girmiş. Müzede Troia, Assos, Apollon, Smintheion, Tenedos, Alexandreia Troas gibi örenyerleri ile yöredeki çeşitli höyük ve tümülüslerden ele geçen eserler sergilenmekte. Müzede flaş kullanmadan fotoğraf çekmek mümkün.


Arkeoloji Müzesi’nde kent merkezine doğru dönerken güzel bir yapı topluluğu olan Tatarlar Külliyesi’ni ziyaret edebilirsiniz.
Merkeze doğru gelince karşınıza Çimenlik Kalesi ve kale içinde yer alan Deniz Müzesi çıkmakta. Çimenlik Kalesi ya da eski adıyla Kale-i Sultaniye, Fatih Sultan Mehmet zamanında 1462’de inşa edilmiş. Bir dış sur ve ortasındaki ana kuleden oluşmakta. Kale ve çevresi 1982’de müze olarak düzenlenmiş. Bahçede çok çeşitli silahlar sergilenmekte. Bunlar arasında bir Alman denizaltısının parçaları bile bulunmakta. Kalenin ortasındaki kule de ise Çanakkale savaşları ile ilgili çok sayıda materyal ziyaretçilerini bekliyor. Fotoğraf çekimi bahçede serbest, kule içinde ise yasak. Müze de bir zamanlar, Nusrat mayın gemisinin “replika”sı da bulunuyormuş ama bir süre önce kaldırılmış. 1912’de Kiel/Almanya’da inşa edilen 1923’te Osmanlı donanmasına katılan Nusrat, 1955’e kadar donanmada kullanılmış, ardından hurdaya çıkarılarak satılmıştı. Yük taşımacılığında kullanılan gemi 1990’da Mersin’de battıktan sonra çıkarılmış ve Tarsus belediyesi tarafından satın alınmış. Gemi bugün Tarsus’ta adını taşıyan bir açık hava müzesinde sergilenmekte.

Deniz Müzesi’nin yakınında Çanakkale Kent Müzesi yer almakta. Müze binasının inşa tarihi bilinmemekte, ancak ilk iki katın 1800’lerde yapıldığı, son katın ise 1930’larda eklendiği tahmin edilmekte. Bir ara ticarethane, otel ve askerlik şubesi olarak kullanılmış. 2004’te de belediye tarafından satın alınarak Çanakkale Kent Müzesi ve Arşivi olarak değerlendirilmiş. Müzenin giriş katında zaman zaman Çanakkale ile ilgili geçici sergiler açılmakta. İkinci katta ise sabit sergi alanı bulunmakta. Burada gerçekten çok güzel objeler sergilenmekte. Üçüncü kat ise toplantı salonu olarak kullanılmakta. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde bulunan kent müzelerine kıyasla biraz küçük bir müze ama Çanakkale’ye gitmişken görmekte yarar var.
Bu arada müzenin karşısında olan 1867 tarihli Muvakkithane’ye de bir göz atabilirsiniz.


Çanakkale’deki son müze yakın zamanlarda açılmış olan Seramik Müzesi. Muhtemelen biliyorsunuzdur; literatürde “Çanakkale işi” olarak adlandırılan bir seramik mevcut. Bunlar, oldukça “naif”, hemen göze çarpan bir formu olan, günlük kullanıma yönelik, halk işi eserler. Kentin adının üretilen çanak biçimindeki seramiklerden geldiği bile söylenmekte. Üretimine XX. yüzyılın ortalarına kadar devam edilen bu ürünler, zaman içinde belki de yeterince talep olmaması ve ustaların kaybolması ile ortadan kalkmış. Müze, bu ürünlerin örneklerinin sergilenmesi amacıyla 2013’de açılmış. Müze’nin bulunduğu bina “er hamamı” olarak 1905’te inşa edilmiş, uzun yıllar kullanılmış. Daha sonra belediyeye tahsis edilmiş. Yapılar restorasyondan sonra küçük ama son derece güzel bir müze ortaya çıkmış. Giriş katında Çanakkale işi ürünlerin örnekleri sergilenmekte. İkinci kat ise geçici sergi alanı olarak düzenlenmiş. Girişi ücretsiz olan müzede fotoğraf çekimi serbest.
Cami, Kilise, Havra
Vital Cuinet, La Turquie d’Asie adlı önemli eserinde 1890’lar da Çanakkale’de 19.500 kişinin yaşadığını, bunun yarısını Müslümanların oluşturduğunu, kentte 5.500 Rum Ortodoks, 1.800 Musevi, 950 Ermeni ve 2.200 kadar çeşitli dinlere mensup yabancının bulunduğunu kaydeder. Durum böyle olunca cami, kilise ve havrayı birarada görmek şaşırtıcı olmuyor.
Çarşı içinde bulunan Yalı Cami oldukça sade bir yapıya sahip. Vaktiyle Tavil Ahmet Ağa tarafından yaptırılmış, bir yangın sonucu tahrip olunca 1854’te yenilenmiş. 
Biraz ileride Surp Kevork Ermeni Kilisesi bulunmakta. Kilise, 1873’te Abdülaziz’in emri ile yapılmış. Malum 1915 olaylarından sonra bir ara arkeoloji müzesi olmuş, daha sonra tiyatroya dönüştürülmüş. Yapıda halen çeşitli kültür-sanat faaliyetleri yürütülmekte. Hemen yanı başındaki papaz evi ise tam anlamı ile metruk vaziyette! Bitişikteki vaktiyle Aramyan adını taşıyan okul ise Truva kazılarına büyük hizmeti geçen Manfred Osman Korfmann adına açılan kütüphane olarak kullanılmakta.



Birkaç sokak ötede de İspanya’dan göç edip Çanakkale’ye yerleşen Musevilerin ibadethanesi yer almakta. Mekor Hayim [Hayat Kaynağı] adını taşıyan havranın XIX. yüzyıl sonlarında inşa edildiği tahmin edilmekte. Havra, halen Çanakkale’de ibadet etmek için gerekli sayıda Musevi bulunmadığından sadece ziyaret için açık tutulmakta. Ama, ziyaret etmek için Museviler tarafından kutsal kabul edilen Şabat’ı yani Cuma gün batımından Cumartesi gün batımına kadar olan süreyi seçmeyin, kimse kapıyı açmaz!
Ve Diğerleri…
Çanakkale’de görülmesi gereken pek çok yapı bulunmakta. Bunların bir kısmını sıralayalım:
Kentin meydanında yer alan Saat Kulesi, Cemil Paşa tarafından 1896/97’de  yaptırılmış. Elde resmi bir belge olmamasına rağmen inşaatın finansmanının İtalya fahri konsolosu ve tüccar olan Emilio Vitalis tarafından sağlandığı ileri sürülüyor.
Hemen yakınlarda 1890 tarihli Yalı Hanı bulunmakta. Han’ın avlusu gençlerin toplanma mekanı. Şehri gezerken yorulursanız burada mola vermenizi öneririm.

Mola verebileceğiniz bir diğer alan Halk Bahçesi. Halk arasında Calvert Bahçesi olarak bilinen bu alanın temelleri XIX. yüzyılın ortalarında Çanakkale’ye gelen levantenler tarafından atılır. İngiliz konsolosunun kardeşi olan Frederick Calvert, deniz kenarında bir “saray yavrusu” yaptırır, araziyi de bir İngiliz bahçesi haline getirir. Ancak zamanla, o koca konak yıkılır, arazi çeşitli nedenlerle elden çıkar ve geriye çok büyük bir bahçe kalır. Bahçede çocuklar için oyun, yetişkinler için spor alanları bulunmakta. Bir köşesi “kedi evi” olarak kullanılıyor. Ama, her hangi bir yerinde Calvert ailesinden söz eden bir levha yok!
Çanakkale’ye gitmişken “olmazsa olmaz”lardan biri de o türkülere konu olmuş Aynalı Çarşı ziyareti. Aslında küçük bir bedesten olan çarşı 1890’da Musevi cemaatinin ileri gelenlerinden Eliyau Hallio tarafından yaptırılmış. Bu nedenle Halyo Çarşısı olarak da bilinmekte. Kitabesi hem Osmanlıca, hem de İbrani harfli Ladino dilinde yazılmış. Çanakkale savaşları sırasında harap olan çarşı on yıl kadar önce onarılmış ve bugünkü halini almış. Çanakkale ile ilgili bir hatıra eşya almak isterseniz mutlaka uğramanız gerekir.
2004’de çekilen Troy filminde kullanılan tahta at Kordon’da sergilenmekte. Çevresine güzel bir alan düzenlemesi yapılmış. Kordon’da eski vali konağı ile Necip Paşa Konağı da görülmesi gereken yerler arasında.

Bir başka rotada birlikte olmak dileğiyle.

Yazı ve fotoğraflar M. Bülent Varlık