#tunceli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#tunceli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mayıs 2020 Salı

Tunceli

Pülümürün bir dağ köyünde gördüm onu
Yaşını sordum bir giz gibi güldü
Kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz
Yüzüne baktım bir giz gibi güldü

Tunceli’den bahsedeceksek eğer Bülent Ecevit’in bir dörtlüğüyle başlayalım bu etkileyici ve doyulmaz diyara. Evet çok etkileyici bir coğrafya. Giderseniz eğer şaşırmaya ve hayran kalmaya hazır olun. Bölgenin etkileyiciliği adeta Fırat Nehrinden (Karasu) geçince başlamakta. Dar bir vadiden tırmanışa başlıyorsunuz, tırmandıkça bölge size kendini tanıtmaya başlıyor, ama kibar, naif, gururlu, ve çok sevgi dolu bir şekilde. Her şey bir şiir tadında. Şiir demişken; genelde bu gezimizde ilk durağımız Cemal Süreya’nın memleketi Pülümür oluyor. Sanırım şiir ve şiirsellik bölgenin doğasında var. Bazı yerlerde sulara bakıp bakıp, uzun hayallere ve yaşanmışlıklara dalıyoruz, bazen de etrafımızda yükselen heybetli dağların etkisiyle kendimize geliyoruz. Bir tarafımız, bizi kendine doğru çeken Munzur Dağı, bir tarafımız Düzgün Baba dağı, bir tarafımız Kırklar Dağı ve daha nicesi. Hepsinin oturup dinlemeniz gereken bir hikayesi, bir türküsü var. Anlatmakla bitmez buraların hikayesi, Kutu deresini mi anlatırsın, mercan deresini mi, yoksa Peri çayını mı ? Peki ya efsanevi Munzur suyu ?



Bölge sizi sevgi dolu karşılıyor her zaman. Ve insanları da coğrafyası kadar etkileyebiliyor. Eğitim oranın en yüksek olduğu yerlerin başında geliyor genelde. Ve aynı zamanda suç oranının en düşük olduğu yerlerden biri.

 Anadolu, inanç çeşitliliği, ve inançların doğurduğu kültürler açısından çok zengin bir yerdir ve Tunceli bu zenginliğin ilk sıralarında yer alıyor sanırım. Alevi inancının ve bu inançla yoğrulmuş kültürün en yoğun yaşandığı yerlerden bir tanesidir. Kadın faktörünün inançtan doğan sebeplerden ötürü çok önemli olması çok çok memnun edici. Bu kültür ve felsefe sizi çok derinden etkileyecek. Bölgedeki ziyaretler, çoğumuzun hayatında pek karşılaşmayacağımız ritüellere tanıklık etmemize vesile oluyor. Mumlar yakılır, aydınlığa götürecek ışıktır o, ve yaradana dua edildir, lokmalar dağıtılır, hep beraber yenilir, içilir, cinsiyetlerin, mevkilerin, paranın kapı önünde bırakıldığı, herkesin yaradanın verdiği can ile girdiği ve birbirine Can diye hitap ettiği yerlerdir. Munzur Baba'nın, Düzgün Baba'nın, Cemal Derviş’in huzuruna çıkılıp dua edilen yerlerdir.





Bozulmamış, el değmemiş doğası hayran olunası, ve bu güzelliklerin korunmasının en önemli sebebi, bölge insanının inanç felsefesinden dolayıdır. Suların, dağların, kutsal sayıldığı, bir coğrafyadır. Munzur vadisinden, kendinizi hayatın tüm dertlerinden, sıkıntılarından arındırmış bir şekilde Munzur suyunun o etkileyici sesiyle yürürken, o dağlarda serbestçe gezen bir Ceylan, bir dağ keçisi eşlik edebilir size 🙂. Yaz aylarında gitmişseniz, ve sıcaktan bunaldıysanız, yüzüp serinlemek isterseniz halk plajları var 😊( deniz olmasa bile) Munzur suyu ve Kutu Deresi'nin kenarlarına yapılan plajlarda yüzmek, insanın ömründe yapması gerekenler listesinde mutlaka yer almalı.Bu güzel diyarda buluşma dileğiyle...

Yazı ve fotoğraflar: Ahmet Kurt

12 Şubat 2020 Çarşamba

Munzur Baba

Kuti Deresi
Tunceli kent merkezine girmeden önce görülmesi gereken yerlerden birisi de Kutu deresi. Yörenin geçmişteki adı “Kuti Deresi”. Bu ad, zaman içinde evrilerek günümüzdeki halini almış.
Bir küçük not: Kutu Deresi aslında Dersim’de genişçe bir bölgenin genel adı; ama günümüzde sadece Tunceli merkeze yakın bir yer için kullanılıyor. Bir ikinci not: Dersim, bir şehrin adı değil,bir coğrafi bölge adı; yüzyıllar boyunca Kürtlerin, Zazaların, Ermenilerin, Türklerin ve Alevilerin yaşadığı bir bölgenin adı. Denildiğine göre Farsça’da  “gümüş kapı” anlamına geliyormuş.


XIX. yüzyılın sonlarında yöreyi gezen Antranik Yeritsyan, Dersim Seyahatname’sinde  “Kuti Deresi, Dersim’in tam merkezinde … büyük ve korkunç bir vadidir. Bu büyük vadinin sağ ve sol tarafında yüksek, heybetli kayalarla ormanlık dağlar vardır” der ve yöredeki ormanlara pek ayak basılmadığını kaydeder. Ancak, günümüzde Kutu Deresi denilen yerde birkaç tesis mevcut, dere yaz aylarında Tunceli’nin plajı haline geliyormuş!

Nihayet Tunceli
Evet, nihayet Tunceli merkezindeyiz. Şehir merkezi, Munzur Çayı ile Pülümür Çayı'nın birleştiği, vaktiyle Mameki Köyü'nün bulunduğu yerde inşa edilmiş. Burada daha sonra Kalan kasabası oluşturulmuş. Bu nedenle, Tunceli kent merkezi pek tarihi geçmişe sahip değil. Biraz açalım: 25 Aralık 1935’te çıkan bir kanunla Pülümür, Nazımiye, Hozat, Mazgirt, Pertek, Ovacık ve Çemişgezek ilçelerinden oluşan Tunceli vilayeti kurulmuş. Bu vilayetin geçici merkezi ise Elazığ olarak belirlenmiş. Tunceli valisi Elazığ’da oturuyormuş. 1946’da bir başka kanunla vilayet merkezi Kalan kasabasına taşınmış. Yani günümüzde Tunceli olarak bildiğimiz şehir, Mameki köyü ile Kalan’ın temelleri üzerinde yükselmiş. İlk önce askeri binalar, devlet daireleri ve lojmanlar yapılmış bunları yıllar sonra diğer binalar takip etmiş.
Yeni bir kent olması hasebiyle Tunceli’de öyle görülecek pek fazla bir şey yok ama üç heykel dikkati çekmekte.
Bunlardan ilki, şehrin girişindeki Cem Evi’nin bahçesinde bulunan Pir Sultan Abdal heykeli.

İkinci heykel, Kışla meydanında olan ve Dersim “isyanı”nın lideri olarak gösterilen Seyyid Rıza’yı simgeleyen heykel. Bu meydan özellikle akşam saatlerinde Tunceli öğrenci gençliğinin “sosyalleşme mekanı” niteliğinde. Herkes orada. 1930’lardan kalma ve meydana adını veren kışla binası restore edilmiş ve inşallah yakında müze olarak kullanıma açılacakmış, artık ne zaman gerçekleşir bilmiyorum. Son gelen haberler müzenin açıldığı yönünde, ama yine de gidip görmek gerek…

Son heykel ise şehrin ana caddesine paralel bir sokakta bulunmakta. İlginç bir hikâyesi var: Seyit Hüseyin, 1930’da Mazgirt’in bir mezrasında doğar. Kerpiç ve duvar ustalığı ile geçimini sağlar. 1938’de evi bombalandığı için kapalı alanlarda kalamaz, sokaklarda kendi halinde yaşayan birisi olur; ama her zaman takım elbiseli ve kravatlıdır. Hakkında bir çok “tevatür” yayılır. Artık bir “veli”, “evliya” ya da “ermiş” gibi bir kabul edilmektedir. Adı, halk içinde zamanla “Sevuşen”e dönüşür. 1994’te öldüğünde cenaze törenine binlerce kişi katılır. Tunceli milletvekili Kamer Genç, ertesi yıl, halk tarafından “Palavra Meydanı” olarak adlandırılan eski hükümet meydanına Sevuşen’in bir heykelini diktirir. Garip ama gerçek, bu heykel şimdi bir taksi durağının çatısında bulunmakta!!!



Tunceli bu kadar! Şimdi Ovacık’a doğru yola devam ediyoruz.

Ana Fatma Çeşmesi
Biraz ileride kutsal bir mekan olan Ana Fatma çeşmesi bulunmakta. Ana Fatma, Alevilerin en sevdiği, yücelttiği hatun kişi. Ziyarete gelenler mum yakıyor, yanlarında getirdikleri bidonları-şişeleri çeşmeden akan maden suyu tadındaki su ile doldurup gidiyor. Beş-on kilometre ötede de  Halbori gözeleri [pınarları] bulunmakta; ama doğru-dürüst yolu olmadığından her mevsim ulaşabilmek pek mümkün değil! 




Munzur Baba Söylencesi

Nihayet son yıllarda “efsaneleşen” Ovacık’a ulaştık. Ama önce kutsal bir mekan olan Munzur Baba gözelerini ziyaret etmek gerekli. Dersim yöresini yazmaya başladığımızda, “burada her taşın, her suyun bir hikâyesi var” demiştik. Tabii, Munzur Baba gözelerinin de bir hikâyesi bulunmakta. Anlatılanlardan birini özetleyerek aktarmaya çalışalım: 


Efendim, anlatıldığına göre bir zamanlar tek kızı olan bir “pir” varmış. Günün birinde pirin kızı ölmüş. Pir rüyasında kızını görmüş. Kızı; “Baba, mezarımı aç. Orada bir emanet var onu al” demiş. Bunun üzerine mezarı açmışlar ve bir çocukla karşılaşmışlar. Pir ertesi gün yine rüyasında kızını görmüş, kızı bu sefer “çocuğun adını Munzur koyun” demiş. Bu istek de yerine getirilmiş. Munzur yedi yaşına gelince Koyungölü civarında yaşayan bir ağanın yanında çobanlığa başlamış. Bir süre sonra ağa hacca gitmiş. Ağanın hacda olduğu bir gün Munzur, ağanın hanımının yanına gelmiş “Hanımın, ağanın canı sıcak helva ister, yap da götüreyim” demiş. Hanım, “galiba çocuğun canı helva istedi, yapayım bari” demiş; helvayı pişirmiş, bir torbaya koyup Munzur’a vermiş.
Bütün bunlar yaşanırken, ağa hacta namaz kılıyormuş; sağa selam verirken elinde bir torba ile Munzur’u görmüş. Namazını bitirdikten sonra Munzur’a “evladım, burada ne arıyorsun?” diye sormuş. Munzur da, “Ağam, canın sıcak helva istemişti, onu getirdim” diye yanıtlamış. Ağa torbayı açıp sıcak helvayı görünce başını kaldırıp Munzur’a birşeyler söylemiş istemiş ama onu görememiş. 
Gel zaman, git zaman Ağa hacdan geri dönmüş, köydeki herkes eline bir hediye alıp ağayı ziyarete gitmiş. Munzur ise götürecek bir hediyesi olmadığından bir bakraca süt doldurup onu götürmüş. Ağa, Munzur’u görünce köylülere “asıl hacı Munzur’dur, ben onun elini öpeceğim” diyerek Munzur’a doğru koşmuş. Munzur ise, “sen benim ağamsın, elimi öpmek de demek” diyerek kaçmaya başlamış. Munzur, kaçmaya çalışırken elindeki bakracı düşürmüş ve içindeki süt dökülmüş. İşte o anda sütün döküldüğü her yerden bembeyaz sular fışkırmaya başlamış. Fışkıran sular bir ırmak oluşturmuş ve Munzur bu ırmağın ötesine geçip kayıplara karışmış.

Bir başka rotada birlikte olmak dileğiyle…

M.Bülent Varlık
mbvarlik@gmail.com

2 Ocak 2020 Perşembe

Tunceli Yolunda

Dersim bölgesindeki gezimize devam ediyoruz. Pülümür’den ayrıldık, Tunceli merkeze doğru yola koyulduk. İlk uğrayacağımız yer eski adı Bahçecik olan Hacılı Köyü.

Pir Sultan Abdal Evi
Hacılı küçük bir köy; doğa Doğu Karadeniz’i aratmayacak kadar güzel, Mayıs ayında her yer yemyeşil. Köyde görülmesi gereken mekan Pir Sultan Abdal’ın yaşadığı iddia edilen harap bir yer; halen zaman zaman kullanılan bir ocak/ibadethane.
Anlatıldığına göre, Hızır Paşa tarafından sürgün edilen Pir Sultan Abdal Horasan’a gider. Bir süre sonra Anadolu’ya dönmesi telkin edilir. Bunun üzerine Pir Sultan, Pülümür’e bağlı Hacılı köyüne gelir ve evini kurar. Günümüzdeki haliyle dam yani ibadet hane, mutfak ve tandırdan oluşan yapının ortasındaki ardıç ağacından sütunu inanışa göre Pir Sultan, Horasan’dan getirmiştir. Bu sütun, odadaki diğer sütunlardan farklı olup, üzerine çubuklar asılmıştır ve altında mum yakılmaktadır. Bu arada, odada bulunan bazı sütunların üstüne yerleştirilmiş olan ahşap parçaların ''koç başını'' andıran ilginç bir motife sahip olduğunu belirtmek gerekir.

Yaklaşık olarak 450-500 yıllık bir geçmişi olan yapı, zaman içinde çeşitli yangınlara maruz kalmış, ama hala ayakta. Anadolu’nun en eski Alevi ibadethanelerinden biri olan bu mekanı ziyaretiniz sırasında eğer şansınız varsa Pir Sultan’ın soyundan olan torunu Mehmet Çelebi ile tanışır, ondan Alevilik hakkında kapsamlı bilgiler alabilir, yöreye özgü bazı söylenceleri dinleyebilirsiniz.
Koç Biçimli Mezar Taşları
İkinci durağımız Sağlamtaş Köyü. Eski adları Serek ve Çirik olan köyün özelliği, mezarlığında koç biçimli 11 mezar taşına sahip olması. Mezarlara koç biçiminde heykeller dikilmesi Orta Asya’dan Balkanlara kadar uzanan coğrafyada belirli yörelerde görülmekte. Anadolu’da en eski örneklerine Kars civarında rastlanmakta. Hatta Kars Müzesi’nin bahçesinde Akkoyunlular ve  Karakoyunlular döneminlerinden kalma taşlar da mevcut. Dersim yöresinde de sadece Sağlamtaş’da değil, Ovacık-Hozat yolu üzerindeki bazı köylerde, Ergen köyü yakınlarındaki mezarlıkta da koç biçimli mezar taşlarına rastlanabilmekte. Bu gelenek 70-80 yıl öncesine kadar sürmekteymiş. Sağlamtaş mezarlığındaki heykellerin birkaç yüzyıllık olduğu tahmin edilmekte. Bu arada, bazı mezarların “hazine” arama amacıyla tahrip edildiğini görebilirsiniz. 


Mezar taşlarının üzerine yıldız, güneş gibi desenlerin yanısıra kılıç, bıçak, kalkan, hançer, at, tabanca, iğne, el gibi ölen kişinin cinsiyetini, mesleğini yansıtan motifler de işlenmiş. Bazı mezar taşlarının üzerindeki “zülfikar” motifi ise ölen kişinin Alevi olduğunu göstermekte.
Zenginpınar (Zağge) Şelalesi
Yörenin doğal zenginliklerinden biri de resmi adı Zenginpınar olan ama halk arasında Zağge olarak bilinen şelale. Kayseri’deki Kapuzbaşı şelalesi gibi kayaların arasından çıkan sular yolun altından geçerek Pülümün çayına karışmakta. Şelalenin yolla buluştuğu noktada, suların içeri dolmadığı zamanlarda açık olan bir çayocağı bulunmakta! Bölge, halk tarafından mesire yeri olarak kullanılıyor. Ama, siz siz olun çevreden fazla uzaklaşmayın; her an, doğada serbestçe dolaşan bir ayı ile karşılaşabilirsiniz!!!

Ağlayan Kayalar
Yol üzerindeki bir diğer doğal güzellik Ağlayan Kayalar. 5-6 metre yüksekliğinde, 20-30 metre uzunluğundaki bir kaya kütlesi, tepesinden sürekli olarak sular aktığı için “Ağlayan Kayalar” olarak anılmakta. Burası etrafta her hangi bir tesis olmamasına rağmen bir mola yeri olarak kabul edilmekte.



Ve Düzgün Baba
Düzgün Baba, Dersim yöresindeki en önemli inanç merkezlerinden biri. Nazımiye ilçesi sınırları içinde yer almakta. Yol biraz uzun, ama çevre inanılmaz derecede güzel. Şimdiye değin resimlerini bile görmediğiniz çeşit çeşit kuşu bu yolda görebilirsiniz.
Neyse konuya dönelim. Düzgün Baba hakkında dünya kadar hikâye var. Birini özetlemeye çalışalım: Şah Haydar olarak da bilinen Düzgün Baba, Derviş Mahmut Hayrani’nin oğludur. Tunceli'nin Zeve mevkiinde bulunan hayvanlarına bakmak için Zargovit tepesine bir ev yapar. Kışın en soğuk günlerinde bile keçileri gayet besilidir. Babası, böyle besili olması için oğlunun hayvanlara ne yedirdiğini merak eder; Zargovit tepesine gider. Rivayetlere göre, Şah Haydar'ın elindeki asayı değdirdiği meşe ağaçlarının hemencecik filizlendiğini görür. Derviş Mahmud Hayrani, görünmeden dönmek isterken keçilerden biri birkaç kez hapşırır. Şah Haydar, keçisine  “ne oldu babam Derviş Mahmud'u mu gördün; niye hapşırıyorsun” diye sorar. Arkasını döndüğünde de babasının kendisine görünmeden gitmek istediğini farkeder. Babasına adıyla hitap ettiği için büyük üzüntü duyar ve Düzgün Baba dağına kaçar. Yöre halkı, Şah Haydar’ın, Zargovit’ten 5 kilometre uzaklıktaki Düzgün Baba dağına üç adımda gittiğine inanır. Annesi birkaç gün eve gelmeyen Şah Haydar için endişelenir. Babasından oğlunun durumunu öğrenmesini ister. Derviş, Şah Haydar’ın durumunu öğrenmeleri için müridlerini gönderir. Gidenler döndüklerinde Şah Haydar’ın durumunun iyi, “işinin düzgün” olduğunu söyler. “İşi düzgün” sözü zaman içinde Düzgün Baba’ya dönüşür.
Yörede, Düzgün Baba’nın aslında Pir Sultan Abdal’ın oğlu Pir Gaip olduğuna inananlar da bulunmakta. 
XIX. yüzyıl sonlarında Dersim çevresini dolaşan Antranik [Yeritsyan], Dersim/Seyahatname adlı kitabında “Düzgün Baba daima Dersimlilerin koruyucu meleği olmuştur” diye yazar ve Düzgün Baba’nın görünmeyen toplarla Osmanlı ordusunu bombalayıp “anında” yerle bir ettiğini; bu topların mermilerinin de üç-dört saat uzaklıktan atılan “yusyuvarlak taşlar” olduğunu kaydeder. 
Efsanelere göre Düzgün Baba, 100-120 yıl yaşamış ve “sır” olmuştur. Türbesi bulunmamakta, sevenleri dağın tepesinde yığılı taşların bulunduğu bir alanı ziyaret etmektedir. Yakın geçmişte bazı tesislerin yapıldığı alanın ortasında çok büyük bir kaya parçası bulunmaktadır. Düzgün Baba’yı ziyaret edenler bu kayanın oyuklarında çıra [mum] yakmakta, kestikleri kurbanların boynuzlarını da kayanın üzerine yerleştirmektedir.
Bir başka rotada birlikte olmak dileğiyle…

Yazı ve fotoğraflar
M.Bülent Varlık

mbvarlik@gmail.com

10 Aralık 2019 Salı

Pülümür

2018 Mayıs ayı ortalarında, yıllardır istediğim, ama bir türlü yapamadığım Dersim ve çevresi gezisini Tempo Tur sayesinde gerçekleştirdim. Bu gezide gördüklerimi, öğrendiklerimi birkaç yazı ile aktarmaya çalışacağım:
Geziye Ankara’nın artık “eski” olarak adlandırılan tren garından başladık. Son yıllarda bir “efsane” haline dönüşen Doğu Ekspresi ile 17 saatlik keyifli bir yolculuktan sonra Erzincan’a ulaştık. Erzincan’da kısa bir Ekşi Su ziyaretinden sonra Munzur dağlarının karlı zirvelerini seyrederek, Cankurtaran geçidini aşarak Pülümür’e ulaştık.
Pülümür
Tunceli’ye bağlı ilçenin tarihi oldukça eskilere uzanmakta. Bir dönem Urartuluların egemen olduğu Pülümür’ü daha sonra Kapadokyalılar, Romalılar, Selçuklular yönetmiş. Çevrede çok sayıda Ermeni yerleşim yeri de bulunmakta. Neyse, bu tarih faslını bütün detaylarına yazarsak sayfalar dolusu sürer; o nedenle özetin özetini yazalım: Osmanlılar döneminde “Kuzucan” adıyla bilinen yöre, 1847’de Erzincan’a bağlı bir ilçedir; 1936’da da Tunceli’ye bağlanır.
Günümüzde Pülümür, 1.500 nüfuslu küçücük bir ilçe. Verilen göç nedeni ile nüfus sürekli olarak azalmakta.
İlçe, üzerinde bir kısmı silinmiş de olsa “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözlerinin yazılı olduğu Arap Kızı dağının eteklerinde kurulmuş. Yeri gelmişken belirtelim, Dersim yöresinde her coğrafi oluşumun, yerleşim yerinin, kutsal mekanın, hatta kayanın, gözenin bir hikayesi, efsanesi bulunmakta. Arap Kızı dağı da bunlardan biri. Anlatıldığına göre, özellikle şafak vakti dağın üzerinde, nasıl oluyorsa, bir Arap kızının yüzüne benzer figürler ortaya çıkıyormuş [Ama ben, bir Arap kızının yüzü nasıl olurmuş, işte onu bilmiyorum!]. 
Şiirselleştirilen Bir Metin ve Bir Şiir
Pülümür içinde görülmesi gereken tek yer şair Cemal Süreya anıtı. Cemal Süreya 1931’de Pülümür’de doğmuş, 1938’de ailesi ile birlikte sürgüne gönderilmiş. 5-6 yıl önce şehrin tek caddesi üzerine heykeltraş Murat Yeşilgöz tarafından yapılan bir anıtı yerleştirilmiş. Anıtın üzerinde Cemal Süreya’nın vaktiyle yazdığı mektupta yer alan “Bizi bir kamyona doldurdular/Tüfekli iki erin nezaretinde/Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular/Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar/Tarih öncesi köpekler havlıyordu” satırları bir şiir gibi kaydedilmiş. 

Herşey iyi, güzel hoş da, anıtın önü, arkası araçlar için park alanı haline getirilmiş; doğru-dürüst bir fotoğraf çekmek bile mümkün değil!
“Şiir” haline dönüştürülmüş bir metinden söz ettikten sonra bir de gerçek şiirden söz edelim: Bülent Ecevit’in 1969’da kaleme aldığı; “Pülümür’ün bir dağ köyünde gördüm onu/yaşını sordum bir giz gibi güldü/kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz/yüzüne baktım bir giz gibi güldü” dizeleriyle başlayan “Pülümür’ün Yaşsız Kadını” adlı şiirini her halde son dönem edebiyatımızın örnek eserlerinden biri olarak kabul etmek gerekir.
Pülümür’ü kuşbakışı seyredebileceğiniz “seyir tepesi”ne de çıkıp, Zazaca türküler dinledikten, karlı dağların gölgesindeki  inanılmaz derecede güzel yemyeşil doğayı seyrettikten sonra yola devam ettik.


Bu arada Pülümür’ün balı ile meşhur bir yer olduğunu, 20-25 yıldır Ağustos ayında “Bal Festivali” düzenlendiğini de kayda geçelim. Yani, Pülümür, her türlü hile-hurdadan azade tam canınızın istediği gibi , günümüzün yaygın tabiri ile “organik” balın üretildiği önemli bir merkez.
Gelin Odaları ve Hatun Köprüsü
Pülümür-Tunceli yolunun 3. kilometresinde, iki tarihi eser yanyana, birbirini bütünler vaziyette bulunmakta.
Bunlardan ilki Urartular döneminde kalma, halk tarafından “gelin odaları” olarak adlandırılan kaya mezarları. Kayalara oyularak yapılan odalarda bir kral tahtı, zindan ve aşağıdaki dereye inen merdivenler bulunmaktaymış. “Bulunmaktaymış” diyorum, çünkü, gerekli ekipman olmadan bu kayalıkları gezmek pek mümkün değil. 
İkinci eser ise o kaya mezarlarından inilen derenin üzerinde muhtemelen Selçuklular döneminde inşa edilen, ama resmi kayıtlara göre bir XIX. yüzyıl Osmanlı eseri olan Hatun Köprüsü [Pirde Xanime] ya da Hanım köprüsü.
Biraz önce, bu yörede her noktanın bir hikâyesi olduğunu yazmıştık. Doğal olarak Hatun köprüsü de bir hikâyeye sahip: Söylenceye göre, bölgeye hakim olan bir “hatun kişi”, Pülümür Çayı üzerine tek gözlü bir köprü yapılmasını istemiş; ama bu köprünün inşasında kullanılacak taşlarının Tercan’dan getirilmesini ve getirilen tüm taşların “ne bir eksik, ne bir fazla” olmamasını şart koşmuş. Ve de eğer bu şartlar yerine getirilirse usta ile evleneceğini, aksi halde ustanın boynunun vurulacağını açıklamış. Sonuç olarak gözü pek bir usta çıkmış, köprüyü koşullara uygun olarak inşa etmiş ve “hatun kişi” ile evlenerek muradına ermiş!


Uzun yıllar kullanıldıktan sonra harab duruma düşen köprü, bir süre define avcılarına ev sahipliği yapmış. Neden sonra da, artık kimin aklına geldiyse restore edilmesine karar verilmiş. Ve de yakın zamanlarda “restore” edilmiş! Ama ne restorasyon; hiç sormayın!!! İşi üstlenen müteahhit köprü zeminine keyfince “kayrak taşlarını” döşeyerek nerede ise “post-modern” bir “eser” yaratmış. Bir diğer gariplik de, köprünün iki yakasında da her hangi bir yolun olmayışı. Bir derenin üzerinde, hiçbir bağlantısı olmayan bir köprü; yani, günümüzde Hatun köprüsü bir “süs” olmanın ötesinde bir işleve sahip değil!
Neyse, önümüzde daha çok yol, anlatacak çok hikâye, görülecek çok yer var.
Bir başka rotada birlikte olmak dileğiyle…

Yazı ve fotoğraflar:
M.Bülent Varlık