14 Mart 2012 Çarşamba

GERMİR


GERMİR
Germir, vaktiyle bir köymüş, ama günümüzde Kayseri merkezinde yer alan Melikgazi ilçesinin bir mahallesi.

Ne Demek?
Önce “Germir” adının nereden geldiğini açıklamak gerekiyor. Köyün adı ile ilgili rivayetler muhtelif. Bazıları bu adın Rumca “Kermiria” sözcüğünden, bazıları da Ermenice’de “kırmızı” anlamını taşıyan “Garmir” sözcüğünden geldiğini ileri sürmekte. Köyün adının eski Türkçe'de “aydınlık, güneşli yerleşim yeri” anlamına geldiğini söyleyenler ya da Osmanlıca’da “harap, ıssız, terk edilmiş yer” anlamına gelen “gâmir” sözcüğünden kaynaklandığını iddia edenler de var!

Evet, rivayet muhtelif, ama, bu isim hikayesi burada bitmemekte! Köyün adı 1960’ların başında her ne hikmetse, “Konaklar” olarak değiştirilmiş. Ama, köylüler büyük bir hukuk mücadelesi vermiş ve yöre, 2000’de yeniden eski adına kavuşmuş! Zaten resmi yazışmalar dışında kimse Konaklar adını kullanmıyormuş!


Biraz Tarih

Köyün tarihi hakkında fazla bilgi yok, kayıtlar sadece 400-500 yıl öncesine kadar uzanmakta.  Ama bu kayıtlar, yirminci yüzyılın başlarına kadar Germir’de Türk, Ermeni ve Rumların birlikte yaşadığını ortaya koymakta.

1834 yılında çevreyi gezen Hamilton, Researches in Asia Minor, Pontus and Armenia adlı kitabında (c: II, s: 264), Germir’in etrafı bağ-bahçe ile çevrili büyükçe bir kasaba olduğunu, taş binaları, düzenli kaldırımları bulunduğunu belirtmekte ve bu haliyle bir “Türk kasabasına pek benzemiyor; gerçekten de nüfusun çok büyük bir kısmını Rumlar oluşturuyor” kaydını düşmektedir.

1878 tarihli Ankara Vilayeti Salnamesi [Yıllığı]’ne göre Germir’de yaklaşık olarak 1.500 Rum, 1.000 Ermeni ve 500 Müslüman yaşamaktadır. Muhtelif kaynakların aktardığına göre 1900’lerin başında köyde dört eczane, 12 doktor ve 35 mağaza varmış. Pastırma üretimi ekonomik açıdan önemliymiş. Ayrıca, çok sayıda bezirhane bulunmaktaymış. Bu vesile ile hemen belirteyim ki, bir bezirhane yakında Ağırnas’ta ziyarete açılacak, sanayi arkeolojisi ile uğraşan meraklılara duyurulur! Üretilen yağ, toprak boya ile karıştırılınca, cami ve kiliselerdeki süslemelerde, bütün tahribatlara rağmen bugün bile canlılığını koruyan renkler ortaya çıkmaktaymış. Ayrıca 2.000 kitabın olduğu bir kütüphane bulunuyormuş. Yüzyılın başında köyde, altı cami, iki Rum ve bir de Ermeni kilisesi mevcutmuş.

Öyle köy deyip geçmeyin, burada vaktiyle Willis, Chevrolet ve Ford marka araçların bayii bile varmış!

Bir çok kaynak, Germir’de yaşayan gayrimüslimlerin “Türkofon” olduğunu açıkca belirtmekte. Bir diğer ifade ile hem Rumlar, hem de Ermeniler büyük ölçüde Türkçe konuşmaktaymış. Bu nedenle mübadelede Yunanistan’a göçmek zorunda kalan Rumlar büyük sıkıntı çekmiş. Ama, yazı dilinin her topluluğun kendi alfabesi ile olduğunu da belirtmek gerekir!

Evler... Evler

Germir’de ilk dikkati çeken, bütün bakımsızlıklarına rağmen hâlâ güzel olan evler. Bir kısmı yıkılmış, geriye kalanlar yıkılmaya yüz tutmuş. Ama, bir kısmı da zamana karşı direniyor.


Çoğu yüz yılı aşan bir geçmişe sahip olan evlerin bir bölümü tek katlı, bir bölümü de iki-üç katlı. İkinci ve üçüncü katlarda mekandan kazanılması için çoğu kez çıkmalar kullanılmış. Evlerin belki de hepsinin ortak özelliği, zeminin altında da iki-üç katın bulunması. Zemin altında kalan katların bazıları ahır olarak kullanılmış, bazıları da şaraphane olarak... Bu zemin katların şaraphane olarak değil ama ahır olarak kullanımı hâlâ devam ediyor!


Çeperleri boyanmış kemerli kapılar hemen kendini göstermekte; çoğunun üstünde evin inşa tarihi kaydedilmiş. Bu arada, dış cephede pencere kepenklerinin, iç mekanda ise kapıların son derece ilginç, süslü olduğunu vurgulamak gerekir. Neredeyse tamamı renkli ve oyma desenli.


 Pencerelerdeki demir işçiliğinin estetiği de insanı büyülüyor. İnsanların evlerini süsleme geleneğinin en güzel örneklerini burada görebiliyoruz. 


Eğer şansınız olurda, birkaç evi ziyaret edebilirseniz, ki son derece konuksever olan Germirliler hiç çekinmeden kapılarını açıyor ve “girin bakın, istediğiniz gibi dolaşın” diyor, duvarlardaki süslemeleri, desenli kapıları, ocakları görmeniz mümkün!


Bazı evlerin taç kapıları da olağanüstü görkemli. Sanki bir mabedin kapısı gibi...


Bazı evlerin giriş kapısındaki rumca "Maşallah" yazısı da oldukça dikkat çekici!  


Germir, 2000’lerin başında SİT alanı olarak ilan edilmiş; o nedenle yeni yapılaşma yok. Ama, 8-10 katlı yapılar gözle görülecek yakınlığa kadar gelmiş!

Kiliseler

Germir’deki en büyük kilise Panaya adını taşıyor. Kayseri’den Germir’e doğru yol alırken ilk olarak kubbesi ile karşılaşıyorsunuz. Çatısının bir bölümü çökmüş; ne var ki yapı ana hatları ile oldukça sağlam durumda.


Avlusunda bulunan bir alçı panoya dayanarak sanıyorum bir süre cami olarak kullanılmış. Ancak, ardından uzun yıllar ahır olarak “hizmet” vermiş, kısa bir süre önce de boşaltılmış. Kilisenin duvar resimleri büyük ölçüde tahrip olmuş. Yine de sanki biraz bakım yapılsa “ayağa kalkacak” vaziyette. Hemen yanındaki çan kulesi ise ne hikmetse bütün haşmetiyle sapasağlam yerinde duruyor.


Mahalleler arasında yer alan bir diğer kilise halen ahır ve depo olarak kullanılmakta. Son derece güzel gök mavisi desenlere sahip. Kubbesi zaman içinde çökmüş, sahibi de yerine beton bir tavan yapmış. “Sahibi” diyorum, çünkü, 1940’lı yıllarda bu kiliseler kim bilir neye dayanılarak, bilinmiyor, özel mülkiyete geçirilmiş! Doğrusunu söylemek gerekirse, mevzuata göre, bu kiliseleri gezmek için sahibinden izin almak gerekli!!! Allah’tan hiç kimse “hayır, olmaz” demiyor.


Gazeteci Oral Çalışlar ve yazar Zülfü Livaneli, Panaya kilisesinin müzeye dönüştürülmesini önermekte. Sanırım, doğru bir öneri. Kimbilir belki de, bu önerinin gerçekleşmesi ile sanayide gelişmesine rağmen turizme daha yeni yeni önem vermeye çalışan Kayseri, uluslararası bir inanç ve kültür turizmi merkezlerinden biri haline gelebilir.

Yeri gelmişken belirtelim: Türkiye’de pek bilinmese de Germir, özellikle sinema severler tarafından oldukça iyi tanınan bir yöre. Şimdi “bu nereden çıktı, neden” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Çünkü, Germir, "ben ne Rumum, ne Türk, ne de Amerikalı. Ben Anadoluluyum" diyen ünlü yönetmen Elia Kazan’ın annesinin köyü!!!


Vaktiyle, ailenin bu köyde büyük bir konağı, konağın önünde de bir kuyusu varmış. Zaman içinde konak yıkılmış, sadece yeri biliniyor. Ama, kuyu hâlâ kullanılıyor.

Yolunuz Kayseri’ye düşerse, hiç değilse birkaç saatinizi ayırıp Germir’i gezin derim. Tabii bu gezi sırasında, Ahmet Gazi Ayhan tarafından derlenen ve artık yerinde yeller esen “Germir Bağları”nı anlatan,

“Gine yeşillendi Germir Bağları,
Bakarım erimez dağların karı,
Bergüzar yollamış ellerin yari,
Saçını boynuma dolar ağlarım”

türküsünü mırıldanmayı ya da dinlemeyi de ihmal etmeyin!

YAZI VE FOTOĞRAFLAR: M. BÜLENT VARLIK

9 Mart 2012 Cuma

KAYSERİ


Kayseri çevresinde bilinen en eski yerleşim  alanı, merkeze 20 kilometre kadar uzakta bulunan ve bir Hitit kenti olan olan "Kültepe" ya da eski adı ile "Kaniş."

Kaniş, biri yerli ahalinin oturduğu, diğeri Asurlu tüccarların yerleştiği “Karum” olmak üzere iki bölümden oluşmakta (hemen belirtelim, Ankara’da Tunalı Hilmi Caddesi'nin sonunda yer alan alış-veriş merkezinin adı da buradan gelmekte). Bölge ile ilgili ilk araştırmalar 1881 yılında yapılmış ama fazla bilgi edinilememiş. Anlatıldığına göre; 1925’te yörede gezen B. Hrozny,  tesadüfen bir köstebek yuvasının ağzında Hititçe tabletler bulmuş. Köylülere bu tip tabletleri “iyi fiyatla” satın alacağını bildirmiş. Ertesi yıl Kaniş’e tekrar geldiğinde kendisine yüzlerce tablet sunulmuş! Kayserililerin ticarete ne denli yatkın olduğu ta o yıllarda anlaşılmış! Bu arada, laf aramızda, Kaniş’te belki yüze yakın köstebek yuvasını gözden geçirdim ama, bir tek tablete bile rastlayamadım!

3000 yıl kadar önce Erciyes’in eteğinde bir kent kurulmuş. Kent, zaman içinde Friglerin, Kimmerlerin, Lidyalıların ve Medlerin egemenliğine girmiş. Ardından Pers yönetimi yaşanmış. Aradan yıllar yıllar geçmiş, sonunda yöreye dönemin Roma İmparatoru’nun adına izafeten “Ceasera” adı verilmiş. Ve kent, o gündür, bu gündür “Kayseri” olarak anılmış! Ardından Selçukluların başkentlerin biri olmuş, sonra Anadolu’yu istila eden Moğollardan nasibini almış. 500 yıl kadar önce de Osmanlı topraklarına katılmış.

-Günümüz Kayseri’si-

Su gibi akıp geçen geçen yılları bir kenara bırakıp, günümüz Kayseri’sine yönelirsek, görünen manzara, Kayseri’nin bir sanayi şehri olduğu. Bir zamanlar Asur ticaret kolonisinin egemenliğindeki Kayseri, artık dünyaya sanayii ile açılan bir kent. Kayserililer kendilerini Türkiye'nin Üretim Üssü” olarak tanımlamakta.
Kayseri, bir sanayi kenti olduğu için, doğrusunu söylemek gerekirse yakın zamanlara kadar, kış mevsiminde Erciyes’e kayak için gidenlerin dışında turizme pek önem vermemiş. Ancak, son zamanlarda turizmin de kente katkıda bulunacağı gerçeği kavranmış ve Kayseri’de turizmin gelişmesi için bazı çabalara girişilmiş. Ama, her şey yolunda mı, işte o tartışmalı bir konu. 

-Nasıl Gezilmeli?-

Binlerce yıllık bir geçmişi olduğu için Kayseri, gezmenin bir anlamda kolay olduğu “klasik” bir kent görünümünde. Tarihi ve “turistik” eserlerin nerede ise tamamı kentin merkezi çevresinde toplanmış durumda.

Kale
Kent merkezinde binlerce yıllık kale surlarının bir bölümü halâ ayakta. İç kalenin yaklaşık olarak 2300 yıl kadar önce inşa edildiği tahmin edilmekte. Antik kent merkezindeki surlar, Kayseri’de hayatın bir parçası olarak yer almakta. Antik kaleden kalan surlar ve  burçlar kente başka bir “hava” katmakta.


Saat Kulesi
Anadolu’nun pek çok kentinde olduğu gibi Kayseri’de de kent merkezinde bir saat kulesi bulunmakta. Yaklaşık olarak 10 metre yüksekliğinde son derece zarif olan bu eser, 1906’da mutasarrıf Haydar Bey tarafından yaptırılmış. Kulenin hemen yanı başında bir muvakkithane (A. Hamdi Tanpınar’ın deyişi ile “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”) yer almakta. Anlatıldığına göre, Milli Mücadele yıllarında Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti bu küçük yapıda faaliyette bulunmuş. Bu iddiayı kuvvetlendiren bir husus ise, Mustafa Kemal Paşa’nın, 1924 yılında Kayseri’yi ziyaret ettiğinde burada oturarak halkın taleplerini dinlemiş olması!


Saat kulesinin hemen yanı başında nefis güzellikte bir Atatürk anıtı yer almakta. Eskiden meydanın ortasında olan heykel son yıllarda kent içi ulaşımın yeniden düzenlenmesi sırasında bir kenara itilmiş, o eski ihtişamını önemli ölçüde yitirmiş!


Arkeoloji Müzesi
Şüphesiz ki ilk gezilmesi gereken yer arkeoloji müzesi. Kayseri’de ilk müze yıllar önce 1929’da Hunat Hatun Medresesi’nde oluşturulmuş. Müze yıllar sonra, 1969’da yeni binasına taşınmış. Müzenin sergi salonlarında ağırlıklı olarak Kültepe’den çıkarılan eserlere yer verilmekte. Bahçede de son derece önemli eserler sergilenmekte. Küçük ama, mutlaka gezilmesi/görülmesi gereken fakat biraz bakımsız olan bir müze.


Etnografya Müzesi
Kayseri’de mutlaka ziyaret edilmesi/görülmesi gereken bir diğer mekan Etnografya Müzesi. İlk etnografya müzesi 1983’de Hunat Hatun Medresesi içinde açılmış, ama 1998’de Güpgüpoğlu Konağına taşınmış. Bir cephesi dış kale duvarlarına yaslanan Güpgüpoğlu Konağı, Anadolu’nun belki de en eski sivil mimari eserlerinden birisi. 1417-1419 yılları arasında inşa edilmiş. Neresinden bakarsanız bakın 500 yıllık bir yapı. Bu muhteşem eser Anadolu’da “soylular”ın gündelik hayatı nasıl yaşandığını herkese göstermekte. Bu müzede Beyşehir’de bulunan Kubadabad sarayında kullanılan çinilerin benzerlerini görmeniz mümkün! Bu kadar güzel çiniler Konya’daki Karatay Medresesi’nde bile bulunmamakta!!!  
Binanın ihtişamı karşısında kişinin söyleyeceği bir söz kalmamakta! Gerçekten son derece güzel restore edilmiş müthiş güzellikte bir yapı. Konağın bahçesinde de olağanüstü güzel eserler sergilenmekte.


Hunat/Huant Hatun Külliyesi
Kent merkezinde yer alan en önemli eser hiç şüphesiz ki Hunat Hatun külliyesi. Bazı kaynaklarda “Huant Hatun” adıyla da anılan külliye, hamam, cami, türbe, imaret ve medreseden oluşmakta. Yapı, halen imaret dışında varlığını sürdüren bütünselliği ile Anadolu Selçuklu eserlerinin en güzellerinden birisi olma niteliğini taşımakta. İnşaında kesme köfeki taşı kullanılan külliye, 1237-1246 yılları arasında I. Alaaddin Keykubat'ın eşi ve II. Gıyasettin Keyhüsrev'in annesi Mahperi Hunat Hatun tarafından yaptırılmış.

Cami; dikdörtgen planlı olup 50 kadar paye/ayak arasında yer alan kemerler üzerine oturtulmuş bir yapı. İnşası, 1238 yılında tamamlanmış. Geometrik desenlerle bezeli görkemli bir taç kapısı bulunmakta. “Cümle kapısı” olarak da adlandırılan bu kapının üstünde, Kapadokya bölgesinin pek çok camiinde olduğu gibi bir “köşk minare” bulunmakta. Kapının hemen sağındaki büyük minare ise çok sonra yapılmış.  Kalenin hemen dışında, Kayseri’nin merkezinde yer alan cami, pek çok caminin aksine neredeyse tüm gün açık. İsteyen istediği vakit gelip namazını eda ediyor.


Medrese; caminin hemen yanı başına inşa edilmiş. Bu yapı da dikdörtgen plana sahip. İki eyvanı, mescidi, büyükçe bir avlusu ve bu avlunun etrafına iki sıra halinde dizilmiş onaltı dersane/ hücre bulunmakta. Bu arada belirtelim; medresenin eyvanındaki aslan başı şeklindeki “çörtenler”/yağmur olukları dikkati çekmekte. Medrese, bugün çay bahçesi ve hediyelik eşya çarşısı olarak kullanılmakta. Kent merkezinde yapacağınız bir geziden sonra soluklanmak için gerçekten güzel bir yer.
Hunat Hatun Türbesi; cami ile medresenin arasında yer alan son derece gösterişli bir mekan. Mermer bir kaide üzerine oturmuş olan türbe, sekiz köşeli bir yapı. Türbenin dış cephesini yakından görmek için önce camiye girmek gerekli. Caminin girişinin hemen yanındaki avluda bulunan türbenin girişi demir bir kapı ile kapatılmış; anahtarı da caminin imamında. O nedenle, türbeyi görmek için namaz vakitlerini seçmek doğru olur! Türbenin içini görmek isterseniz, biraz önce sözünü ettiğimiz medreseye gitmeniz gerekmekte. Giriş kapısının tam karşısındaki eyvanın sağında bulunan hediyelik eşya mağazasını açık olarak bulunsanız, karanlık bir merdivenden çıkarak türbenin içini ziyaret edebilirsiniz! Aslında türbenin içinde en büyüğü Hunat Hatun’a ait olan yan yana üç sandukadan başka bir şey olmadığını da belirtmek gerekir.


Hamam ise iki kısımdan oluşmakta. Erkekler kısmı, kadınlar kısmına göre daha büyük. Günümüzde de kullanılan hamamın mimarisi zaman içinde bazı değişiklere uğramış. Son zamanlarda yapılan restorasyon sırasında Kubadabad üslubunda çiniler bulunmuş. Güpgüpoğlu Konağı’nda bulunan Etnografya Müzesi’ndeki çinilerin kaynağı da burası!

İki Cami
Kent merkezinde bulunan iki cami de görülmeye değer nitelikte. Bunlardan ilki 1134-1143 yılları arasında inşa edilen Ulu Cami ya da diğer adıyla Cami-i Kebir. İki kubbesi olan cami son halini 1722 depreminden sonra almış. Diğer cami ise planı Mimar Sinan tarafından çizilen Kurşunlu Cami.


Döner Kümbet
Talas yolu üzerinde bir parkın içinde bulunan Döner Kümbet, Kayseri'de görülmesi gereken önemli eserler arasında yer almakta. 1276-1279 yıllarında Şah Cihan Hatun adına yaptırılmış olan bu görkemli türbe, Selçuklu eserlerinin en seçkin örneklerinden birini oluşturmakta. Özellikle dış cephede yer alan “hayat ağacı” motifleri son derece dikkat çekici.

Arkeoloji Müzesi’nin yakınlarında bulunan Seyyid Burhaneddin Türbesi de bir diğer önemli yapı. Türbenin etrafı mezarlık. Ama Kayseri Belediyesi çok ilginç bir uygulama ile bu mezarlığı bir parka dönüştürmüş: Yemyeşil. Tarihi mezar taşlarının aralarına banklar konulmuş. Ölüm ve yaşam iç içe!!!


Kapalı Çarşı/Bedesten
Anadolu’nun en büyük ikinci kapalı çarşısı Kayseri de bulunmakta. 1859’da halk tarafından yaptırılan çarşı, 100.000 m2.lik bir alanda yayılmakta. Son derece renkli bir çarşı. Çarşının içinde bir de bedesten bulunmakta. Oldukça bakımsız olsa da hala kullanılmakta. Eğer Kayseri’den halı ve kilim almak isterseniz bu bedestene uğramanızda yarar var. Tabii, pazarlık etmeyi unutmamak kaydıyla!


Gezilemeyen Müzeler!
Görülmesi gereken ama görülemeyen önemli bir yer “Tıp Tarihi Müzesi”. Selçuklu sultanı II. Kılıçaslan'ın kızı Gevher Nesibe Sultan’ın vasiyeti üzerine kardeşi Gıyaseddin Keyhusrev tarafından 1205’te yaptırılan yapı, zamanında Anadolu’nun ve Avrupa’nın ilk tıp okulu ve hastanesi olarak kullanılmış. Bir-iki yıldır restorasyon çalışmaları yapıldığı için gezilemiyor; söylendiğine göre sadece tıp fakültesinin mezuniyet töreninin yapıldığı gün açılıyormuş!

Gevher Nesibe Sultan vakfiyesinin hemen yakınında bir başka medrese daha bulunmakta. O nedenle bu iki yapı “Çifte Medrese” olarak adlandırılmakta. İkinci medrese halen “kitapçı” olarak faaliyet göstermekte. Sanırım, Türkiye’de bu denli büyük ikinci bir kitapçı dükkanı daha bulmak mümkün değil. Ve işin iyi tarafı, deyim yerinde ise medrese/dükkan “ağzına kadar” dolu.
Kent merkezinde bulunan Atatürk Müzesi de gezilemeyen yerler arasında. Diğer günleri bilmem ama, en azından hafta sonu kapalı. Ama, yine de dıştan da olsa binayı görmek güzel. Yapı, XIX. yüzyıl sonunda Raşit Ağa tarafından yaptırılmış. Mustafa Kemal, 1919 sonunda Kayseri’ye geldiğinde bu evde kalmış.


“Gezilemeyen Müzeler”i anlatırken bir not düşelim, kent merkezinde bulunan turizm ofisi de hafta sonlarında çalışmıyor!

Ne yenir?
Doğrusunu söylemek gerekirse, Kayseri tam anlamı ile bir “gurme” merkezi; müthiş bir mutfak cenneti. Ne diyeyim, bütün bir yazıyı sadece Kayseri mutfağına ayırmak da mümkün! Binlerce yıllık bir geçmişe sahip olan bu mutfakta ilk akla gelenler ise pastırma ve sucuk.


Bu arada, kalem inceliğindeki yaprak sarmayı, kendine özgü yöntemlerle pişirilen ciğeri de unutmamak gerekir. Bir kaşığa kırk adedinin sığdığı mantının da neredeyse yine kırk kadar çeşidi bulunmakta. Kent merkezindeki pek çok lokantada başta mantı olmak üzere birçok mahalli yemeği tatmanız mümkün.
Bu noktada yemekler konusunda olumsuz gelişmeleri de not etmek gerekli: Bir; talep artınca mantı el yerine makinelerde üretilir olmuş, tabii tadı biraz kaçmış! İki, fiyatlar artınca pidenin içine konan pastırma miktarı düştükçe düşmüş!!!


Söz yemekten açılmışken bir de “kağıtta pastırma” tarifi verelim: Alüminyum folyonun içini tereyağı ile sıvayın. Sonra, folyonun üstüne pastırma dilimlerini yerleştirin. Ardından üstüne dilimlenmiş domatesleri, limonları, sivri biberleri ve maydanozu yerleştirin ve orta hararetli fırında 20-25 dakika pişirin. Afiyet olsun.

YAZI VE FOTOĞRAFLAR: M. BÜLENT VARLIK

M.BÜLENT VARLIK KİMDİR?
1953'de Ankara'da doğdu. Konya Erkek Lisesi'ni ve ODTÜ/İdari İlimler Fakültesi/Ekonomi-İstatistik Bölümü'nü bitirdi. Ankara Üniviversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi'nde yüksek lisansını tamamladı. Yıllardır sürdürdüğü "iktisat, emek ve basın tarihi" üzerine çalışmaları devam etmekte.
 Yaklaşık 20 kadar kitaba imza attı. Halen "Kebikeç" dergisinin yayın kurulu ve "Mülkiye" dergisinin danışma kurulu üyesi olarak görev yapmakta. "Yemek ve Kültür" dergisinde yazıları yayınlanıyor. 40 yıldan bu yana geziyor. Gezi notları on yılı aşkın süredir "ODTÜ Mezunları Derneği Bülteni"nde yayınlanıyor. Gezi yazılarının bir bölümü "Hocam İnecek Var-1" (2005) ve "Hocam İnecek Var-2" (2007) başlıkları altında yayınlandı. Yaklaşık 20 yıllık bir Tempo Tur müdavimi olarak emekliliğinin tadını çıkarmaya çalışıyor.

8 Mart 2012 Perşembe

Küba'da Bebek Olmak...


KÜBA denilince ilk aklınıza ne geliyor?
Rom, kahve, Che Guevara , Fidel Castro, salsa...
Bir de "hamile evleri"ni ekleyin Küba hakkında bilgilerinize derim!
Küba ile ilgili belleğime kazınan en unutulmaz ve şaşırtıcı anlardan biriydi hamile evleri...

Küba'da bir kadın, hamile olduğu anlaşıldığı an izne ayrılıyor. Her kentte (kentin büyüklüğüne göre) bir ya da daha fazla "La Casa Embarazada" adı verilen "hamile evi” bulunuyor. Küba'da, sağlıklı nesil yetiştirme politikaları  nedeniyle koruyucu hekimliğe çok önem verilmiş. Anne adayı, hamileliği döneminde bebeğini beslemekte sıkıntı yaşayacağını düşündüğünde, devlete başvuruyor ve devlet tarafından doğum oluncaya kadar hamile bakım evlerinde misafir ediliyor ve bütün ihtiyaçları karşılanıyor.

Bu evlere gitmek şart değil ama gidilmesi öneriliyor çünkü bu evlerde, "doğuma kadar nasıl bir süreç sizi bekliyor?" o anlatılıyor. İş çıkışında eşlerini hamile evlerinden almaya gelen babalara da benzeri bilgiler veriliyor.  Ne kadar ilginç değil mi?


Trinidad gezimiz sırasında ziyaret ettiğim tek katlı, 30 yataklı hamile bakım evi küçük bir kadın-doğum hastanesi gibiydi. Girişte poliklinik hizmetinin verildiği bir bölüm var. Odalar 3'er yataklı olarak bir avlu etrafına sıralanıyor.


Hekimler ve hemşireler zamanlarının çoğunu gebelik takibinde ve beslenme kontrolünde geçiriyorlar. Grubumuzla bizi güler yüzle karşıladılar ve gezmemize izin verdiler.


Anne adayını,  her gün eşi ve daha önce doğmuş çocuğu varsa burada ziyaret edebiliyor. Doğum hastanede yapıldıktan sonra anne bebeğini alarak, kendi evine dönüyor.  Çocukların yüzde 99'nun  2 yıl içinde bütün aşıları bitiyor. Küba dünyada 5'li karma aşı üreten 2 ülkeden biri. Küba'da; polio, neonatal tetanoz, meningo encefalitis, difteri, boğmaca, kızamık, kızamıkçık gibi çocuk hastalıklarının tümüyle ortadan kalktığını öğrenmek mutluluk verici. 

Küba hükümeti, 1959 yılında devrimle birlikte halkına dünya standartlarında sağlık hizmeti sunmaya söz vermiş. Devrimden kısa bir süre sonra da parasız ve kaliteli sağlık hizmeti vermeye başlamış. Küba Anayasası'na göre; "sağlık, ekonomik bir kazanç değil, insan hakkıdır." Bu nedenle tüm Kübalılar, sağlık hizmetlerinden eşit ve ücretsiz  yararlanırlar. Sağlık hizmetlerinin sağlanması devletin sorumluluğundadır. Halka dayalı bu sağlık sisteminin etkin,  eşit, ucuz ve dinamik bir işleyişi var.


Küba hükümeti, sağlığa ayrılan kaynakların büyük bir bölümünü, çok ciddi ekonomik sıkıntılara rağmen özellikle anne ve bebek sağlığına, beslenmesine ayırmış durumda. Bu nedenle doğumda çocuk ölüm oranları binde 6, anne ölüm oranı on binde 5'e düşmüş.

Anne adayları hamilelikleri sırasında ortalama 15-16 kez doktor kontrolünden geçiyor ve doğumlar  hastanelerde yapılıyor. Anne adayları doğum öncesi 34 hafta, doğumdan sonra 18 hafta ücretli izin kullanıyorlar ve ağır işlerde çalışmıyorlar. Ayrıca babalar da 1 ya da 2 ay izin alabiliyorlar.



Küba’da hamilelere ne kadar özenli davrandıklarını gördük. Gelecek çocukların üzerine kurulduğu için hamileler el üstünde tutuluyor. Bir hamileye nasıl doğal, abartmadan sevgiyle yaklaşıldığını görüyorsunuz. Çocuk doğduktan sonrası için sizi delirten kaygılarınız olmadan hamile olmanın, "bebek bekleyen bir baba" olmanın ne demek olduğunu anlamaya çalışmak beni çok etkiledi. Dilerim bir gün bizim ülkemizde de tüm hamile kadınlar aynı konfora ve ayrıcalığa sahip olurlar.
YAZI VE FOTOĞRAFLAR: SIDIKA SONGÜR

SIDIKA SONGÜR KİMDİR?
1951 yılında Isparta'da doğdu. 1971'de Hacettepe Üniversitesi, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Yüksek Okulu'ndan mezun oldu. O günden beri "Fizyoterapist" olarak mesleğini gururla yapıyor.
Seyahat kültürünü ailesinden aldığını söylüyor. Doğaya ve tarihe olan merakı nedeniyle Anadolu'nun ören yerlerini, doğal güzelliklerini  görmek ve tanımak için gezmeye başladı. 2005 yılından itibaren gezilerini "Unesco Dünya Mirası" merkezlerini görmek için yapıyor. 70 den fazla ülkede, 199 dünya mirası şehirleri ve parkları gezdi. Gezi fotoğraflarını, anılarını tazelemek ve gördüklerini arkadaşlarıyla paylaşmak için çekiyor.
Bir Çin atasözü ''Bir defa görmek,bin defa duymaktan iyidir '' der. "Ben de bu sözden yola çıkarak duymayı değil, gezmeyi, görmeyi tercih ettim." diye özetliyor seyahat tutkusunu. Bilmediği yerleri keşfetmek, yeni tadlar tatmak, dans ve müziğin değişik güzelliklerine tanıklık etmek üzere yola çıkıyor. Onu en çok etkileyen yer Anadolu.

21 Şubat 2012 Salı

"Ben Seni Sevduğumi Da Dünyalara Bildirdum"

 
Uzun zamandır aklımızdaydı Karadeniz turu yapmak. Bu yaza kısmetmiş. Kızımızı Erdek’e bırakıp eşimle Karadeniz Yaylaları'na doğru uçtuk. Ankara’dan hareket eden Tempo Tur otobüsüne Trabzon otogarından katıldık. Otobüse bir bindik ki, zannedersiniz Ankara Üniversitesi Öğretim Üyeleri "bilimsel geziye" çıkmışlar! Öyle sessiz, akademik, uyumlu ve nezih bir grup. “Sabah otobüs saat 9:00’da otelden hareket edecek “ diyor rehber, dokuza on kala tüm grup otobüste! Ne hır ne gür var bir hafta boyunca...

 


6 günde 4 ayrı otelde kaldık. Bazı otellerin odası deniz manzaralıydı, bazılarında ise  yanyana eşimle dolaşamıyorduk. Birimiz giyinirken, diğerimiz dışarıda bekliyorduk. "Kurusun" diye gece balkona astığımiz havluyu ertesi gün daha ıslak buluyorduk nemli havadan ötürü...


Bir çok yaylaya çıktık fakat adlarını öğrenemedim bir türlü. Bazı günler 3.5 saat yürüdük. Sisten burnumuzun ucunu göremediğimiz oldu. 3000 metreye çıktık yürüyerek, 2900 metrede alabalık ızgara yedik.


Sütlaçlar, laz börekleri var bir de damağımızda kalan tatlılardan... Her akşam horon oynadık. Bol bol Karadeniz türküsü dinledik.


Unutamadığım pek çok anımız oldu... Hemşin’de “Gürcü düzü” diye bir yere gittik. Taş duvar işciligi kursu alan köylülerden biriyle sohbet ettik. Adamcağızın çok hoş bir aksanı var. Ben “köylü dayı” muamelesi çekiyorum amcaya... Sonradan öğreniyorum; İstanbul’da gazetecilik okumuş, bir çok ülke gezmiş ve benden sadece 5 yaş büyük! Yaklaşımımdan utanıyorum, hiç bozmuyor beni ama... 


Fırtına Vadisi'ni korumaya çalışıyorlar. Hidroelektrik santrali (HES) yapılsın istemiyorlar. Karadenize gelen her ziyaretçiye, turiste bunu anlatıp destek istiyorlar. Karadeniz'de Lazlar var, Hemşinliler var, Oflular var… Varoğlu var. Lazlar, Hemşinlilerden hazetmiyor; Hemşinliler Lazları sevmiyor, ikisi birden Ofluları sevmiyor. Gürcüler hiçbirini sevmiyor. Fakat hepsi Trabzon Spor’u seviyor. Her yer bordo mavi buralarda. Bu sene için epey havaya girmiş Karadeniz Uşakları... Fener, Cimbom ve Kartallara önemle duyurulur.


Uzungöl'den Demirkapı Yaylası'na çıkarken   otobüsümüzün sürücüsü Ahmet Kaptan, yol boyu komik hikayeler anlattı. Çamlıhemşin Avusor Y
aylası'nda yaklaşık 2000 metrede bir barakada alacağız öğle yemeğimizi. Çatısı sarı-lacivert branda kaplı barakanın sahibine soruyorum;
-"Dayı, Fenerli misun ?" 
-“Yok” diyor, "Nereden çıkardin onu?"
Elevit Yaylası'nda yaşlı tonton bir amca, hoş sohbet... Gruptan biri soruyor;
-"Amca hiç köyden çıktin mi?"
Amca hiç bozmuyor. Başlıyor sohbet... Amca, geçen sene Boston’daymış. Türkiye’de görmediği 3 il kalmış!!!

 
Karadeniz enterasan, Karadenizli daha enterasan. Akcaabat’ta deniz kıyısında bir plajın tabelası; "Akçaabat Beach Clup Plajı" Ayder yolunda Osmanlı Restoran’ın tabelası; "Osmanlı Restoran 400 metre geride" :) 


-“Mavi arabayı gördün mü? 
“Gördüm” demiyor, “Gördim oni” diye cevap veriyor. 
-Espriyi anladın mi?
Anladim oni.
-Yemeğini yedin mi?
Yedim oni :)


Hopa'da bir Hemşinli dost bizi alıyor otelden, Sarp Sınır Kapısı'na götürüyor. "Dur aman" demeye kalmadan Gürcistan sınırı ile aradaki "tampon bölgeye" geçiyoruz. Resmen çıktık ülkeden! Türkiye’ye terkrar girmek için pasaport gerekiyor. Soruyorlar da hakkaten! Ama Hemşinli Ziya, ağız kalabalığına getiriyor, gümrük görevlisi pes ediyor. Türkiye’ye pasaportsuz giriyoruz. Üstelik o gün savaş çıkmış Gürcistan-Rusya arasında, haberimiz yok!
 
Akşam Ziya ısrar ediyor gruptaki 3 erkek için hanımlarına; "Ha ben bunlari bu akşam Hopa'nın caddelerini gezdireyum daa..." Hanımlar "biz de gelelim" diyor. Ziya itiraz ediyor. "Size uygun degildur Hopa'nin caddeleri daa!!!" :))
Karadeniz’de bol yemek yedim. Tura çıkmış iki kızkardeşi keşfettim daha ilk gün... Biri vejeteryan  diğeri vejeteryan ötesi, hiç bir şey yemiyorlar. 


Onların yemeklerini de ben yedim tur boyunca... Tur tam pansiyona geldi bana :)


Bu iki kardeş her gün aynı kıyafetleri giydiler.  Oysa 3 kocaman valizle gelmişlerdi tura! Valizlerde çamaşır suyu, çarşaf, havlu, yastık kılıfı  ve ev poğaçası varmış. Giyecek koymaya yer kalmamış :) Otelde odaya girmeden önce "abla" bütün odayı kloraklıyormus! Bizim Ziya bu öğretmenlerden biri ile ilgileniyor.
-"Hocanum senin tayininu buraya aldiralum daa..."
Hocanım da memnun ilgiden; "olur" diyor. "Dönünce Ankara’ya bakayım bu ilçede boş kadro var mı?”
-"Yeter ki sen iste" diyor Ziya, "biz burada kadroyu boşaltiruz daa!!!"
Her yerde her gün horon teptik  ama Ayder Yaylası'ndaki "Çise Pub" dakini unutamam... Horon lideri devamlı bağırıyor, komut veriyor gruba; "Kır gerdanii"... "İntikal mesafesini koruuu"... "dinle tulum ne diyo?"... "Ezme arkadaşınii"... Ve bunları çok komik bir aksanla ve çok ciddi, sert bir şekilde söylüyor. Bir de horon başlayana kadar pek de kalabalık olmayan "pub” horon başlayınca doluyor. Yandaki kahvede oturanlar, restorandakiler, yoldan geçenler hemen horona katılıyor.

Horon deyince hepsi farklı... Uzungöl civarında "kemençe" ile oynanıyor, Ayder'de "tulum" ile...  Adımlar da farklı.


Bir de "kolbastı" diye bir oyun var. Trabzon’un Faroz semtinin oyunu imiş. Çok hızlı bir ritimde oynanıyor. -Oynanıyor- diyorum; oynayanlar otelin garsonları :) Burada tüm garsonlar akşam horon vuruyor, kolbastı oynuyor. Garsonlukları felaket ama güzel oynuyorlar. "Uzungöl İnan Kardeşler" tesislerindeki garsonlar 1 numaraydı. Hem oynuyorlardı, hem çok güleryüzlüydüler, hem de –inamayacaksınız ama- garsonluğu  biliyorlardı.


Son gece kaldığımız "Öztürkler"e ait tesis çok güzeldi. Özellikle bir  garsonu vardı ki aman Allahım her an sopayı yedin yiyeceksin. Kimse adamla gözgöze gelemiyor. Kimse itiraz edemiyor. Çay getiriyor içiyoruz, getirmiyor içmiyoruz. İtiraz yok :)


Bir hafta lazlarla kalınca sen de "laz" olmaya başlıyorsun.  Bir  köye giderken yolda rehberimiz uyarıyor bizi; "yoldaki tabelalara dikkat edin, çok komik  mutlaka okuyun " diye. Minibüsteki bir bayan yolcumuz bir süre sonra gürültüden şikayet ediyor; "çok ses var, tabelaları okuyamıyorum " :))


Yollara ve kaptanlara değinmezsek olmaz. Yaylalara giden yollar çok dar, eğimli, virajli ve engebeli... Böbrek taşı düşürmeye birebir. Bir kac kez sağ kenarda oturdum. Aman Allahım 10 santim ötesi 700-800 metre düz duvar uçurum. Dönüşleri yürüyerek yaptım.


Şoförler de yaman adamlar, minibusler de. O minibüsleri herhalde her sene değiştiriyorlardır. Ne motor dayanır, ne lastik o yollara. Benim seyahat öncesi Manchester’dan ucuzluktan aldığım trecking ayakkabıları sizlere ömür bir haftada...


Çayeli'nde meşhur kuru fasulyelerini de yedik. Gerçekten çok leziz, ağızda dağılıyor. Tabi herkes kuru fasulye satın almak istedi yemekten sonra.


 Lale Restoran’ın  sahibi hazırlıklı herkese ikişer üçer kilo sattı. Ama tam çıkarken söyledi acı gerçeği "yalnız bunu en az 4-5 saatte pişireceksiniz ona göre..." Haydaaa oldu mu ama?
40 kişi kuru fasulye yiyince, tüm pencereler açık seyahat ettik günün devamında :))


Karadeniz güzelliklerle dolu; her taraf yemyeşil, hiç görmedigim çiçekler yaylaları kaplamış, her yerden su akıyor, dereler, cağlayanlar…. Sisden dolayı otların, bitkilerin üzerindeki çig taneleri çok güzel görüntüler oluşturuyor.


Ağustos ayındasınız hava buz gibi, durunca üşüyorsunuz. Patikaların kenarlarında böğürtlenleri, yaban çileklerini topluyorsunuz ellerinizle, o ne lezzet, o ne koku ...


Yalnız çirkinlikler de var...  Sahildeki kasabalar, şehirler felaket. Çirkin, şekilsiz, boyasız binalar…  Yaylalarda ise etrafa atılmış çöpler; bisküvi, kola, bira, sigara paketleri, kutuları... Herkes elindekini yerlere atmış. 3000 metrede bile patika kenarları kirli. Yazık! insan üzülüyor.


Hopa yakınındaki Çağlayan Köyü, Aslantepe Köyü en iyi korunmuş köyler... Burada insanlar çok bilinçli, neredeyse etrafta çöp yok. Artvin’e dogru gittikçe ve yaylalara çıktıkca, insanlar daha modern. Şasılacak gibi ama  kaç-göç, türban deniz kenarlarında ve büyük şehirlerde başlıyor.


Dönüşte tempotur otobüsü ile sahilden Trabzon'dan Ünye’ye kadar geldik. Ünye’de Çakırtepe'de çok güzel bir pide yedik. Yanımızda devekuşları vardı. Ciddiyim! Sonra turdan ayrıldık. Aynı yolu Trabzon’a kadar Kanberoğlu şirketine ait tarifeli bir otobüs ile geri döndük. Yani 4 saat gittik aynı yolu 4 saat döndük. Gece Trabzon'dan uçağa binmek için vakit geçirmiştik. Galiba bir haftanın sonunda bize de bulaştı, laz olduk :) 


Karadeniz’de birkaç standart insan tipi var. Dikkat edince herkes birbirine benziyor. Yani bu bir kaç standart tipte herkes. Mesela bizim İstanbul'dan dostumuz, aslen Akçaabatlı Yavuz'u "en az 10 kere gördüm tur boyunca" diye yemin ederim. Hatta otobüste önümde oturan, ense, kulak, saçlar "tıpkı Yavuz" olan birine "naaber lan Yavuz " diye enseye şaplak attım.  Yolcunun hiddetinden muavin kurtardı beni!


Tabii Karadeniz turundan alışveriş yapmadan dönmek olmaz. Kuru fasulye alınacak. Rize bezi, çay, finduk, laz peyniri mutlaka alınacak. Yer kalırsa, 5 kiloluk Karadeniz ekmeği de sıkıştırılacak bir yerlere... Sonra gelip bakacaksın ki "finduk" Migros’da daha ucuz!!! Aldığın böğürtlen ezmesi kavanozunda "made in Tokat" yazıyor.

Özetle Doğu Karadeniz’i mutlaka görün. Türkülerini dinleyin, horon vurun. Gidemiyorsanız da şimdilik ; "Cerrahpaşa, Oy pusuli" türkülerini bulun dinleyin.


O yörede çok tecrübeli olan Tempo Tur'u öneririm. Denk getirebilirseniz Arif Rehber ile gidin. Kendisi Çankırılı ama sırtından hiç çıkarmadığı Trabzonspor yagmurluğu ile sıkı bir Trabzonsporlu ve yörede çok seviliyor. Horon da ögretiyor bedavaya... Tüm ekstra turlar ücretsiz yani ekstra tur yok.


Bir Karadeniz türküsü ile elveda diyelim yazımıza... 


"Sırlarumi söyledum / Dağlara dumanlara / Ben yazarken ağladum /Okurken de sen ağla
Kalem ilen çizmişler/ Sevduğumun kaşıni /Saklasun sisler benum /Gözlerimun yaşıni
Bu benum sevdugumi /Istanbul'a vermişler /Ha bu benum yazumi/Yarden ayri yazmişlar" 


YAZI: HAKAN TOPALOĞLU
FOTOĞRAFLAR: ARİF ÇAKIR (Tempo Tur -Tur Lideri)