Önce Tire
Günümüzde 90 bine yaklaşan nüfusu
olan Tire’nin geçmişi birkaç bin yıl öncesine kadar uzanmakta. Kentin adının
“hisar” anlamına gelen Tyrha sözcüğünden geldiği tahmin edilmekte. Süreç içinde
Frigya, Lidya, Pers, Helen, Roma ve Bizans uygarlıklarına ev sahipliği yapmış.
Bugün görülebilen eserler genellikle Osmanlı damgasını taşımakta.
Bana kalırsa Tire gezisine
çarşıyı dolaşarak başlamak gerek. Bugün yok olmaya yüz tutmuş pek çok zanaat
Tire’de halâ yaşıyor. Keçecileri mi ararsın, nalıncıları mı, yoksa semercileri
mi? Keçeciler, bu zahmetli işin bir bölümünü artık mekanik araçlarla yapıyor,
işlerinden genellikle memnunlar. Nalın üreten ustalar plastiğe yenik düşmüş,
keserlerini süs eşyası üretmek için sallıyor. Semer ustalarının sayısı iyice
azalmış, çırak bulamadıklarını söylüyorlar.
Geçmişi oldukça eskilere dayanan
Tire Müzesi bir süredir kapalı. Ama belediyenin açtığı kent müzesi gezilebilir.
2014’te açılan kent müzesinde Tire tarihi ile ilgili fotoğraflar bulunmakta,
çeşitli etnografik malzeme sergilenmekte.
Tire’de dev bir kütüphane
bulunmakta: Necip Paşa Kütüphanesi. Özellikle yazma eserler açısından çok
zengin olan bu kütüphanede, günümüzde mevcut son teknoloji kullanılıyor.
Kütüphanede bulunan yaklaşık 1.500 yazma eserin dijital kopyaları isteyen
araştırmacılara verilmekte.
Vaktiyle “viran” halde olan Tire
deresinin çevresi belediye tarafından ıslah edilerek bir mesire yeri haline
getirilmiş. Her taraf yemyeşil ve rengârenk. “Rengârenk” deyince bir parantez
açmak gerekiyor: Anlatılır ki, Tireliler, Lâle devrinde Damat İbrahim Paşa’ya
çok güzel bir lâle soğanı göndermiş. Paşa da bir cemile olarak Tire’ye değişik
bir karanfil armağan etmiş. Tireliler de bu karanfili “işleyerek” yeni türler
üretmeye başlamış. Faik Tokluoğlu, 1964 yılında kaleme aldığı kitapta Tire’de
27 çeşit karanfilin bulunduğunu yazmakta. Ama, bugün Tire’de pek karanfil
bulunmuyor, çiçek yetiştiriciliğinde liderliği yakındaki Bayındır ilçesi ele
geçirmiş! Neyse, parantezi kapatıp tekrar Dere Kahve’ye dönelim. Gerçekten çok
güzel, çok dinlendirici bir mekân. Restore edilen bir konak kahveye
dönüştürülmüş. Burada kuş cıvıltıları ve su sesi eşliğinde bir bardak çay içmek
günün bütün yorgunluğunu almakta.
Tire sokaklarını dolaşırken yolunuz Alaybey parkına düşerse onlarca kişinin bir oyunu seyretmekte olduğunu hayretle görürsünüz. “Karambol” adını taşıyan bu oyun sadece Tire’de oynanıyor. Oyunun geçmişi oldukça eski. 1450’lerde İspanya’dan Anadolu’ya göç eden Yahudiler tarafından getirilmiş. Elle oynanan bir tür “bilardo” olan oyunda “meşe” denilen toplar ile “lek” denilen küçük çubukların vurulması amaçlanıyor. Karambol, Tireliler için hayatın bir parçası; günün her saatinde oynanıyor, iddialı karşılaşmalarda kaybeden kazanana çay ısmarlıyor.
Aslına bakarsanız Tire yemekleri üzerine sayfalar dolusu yazılabilir. Ege’nin onlarca çeşit otundan yapılan yemekler oldukça değişik tatlar içeriyor. Özellikle Kaplan köyü, Cambazlı köyü ve Toptepe’de bulunan lokantalarda radika, melengeç, deniz börülcesi, ebegümeci, ısırgan gibi otları marul yemeği, keşkek, patlıcan balığı (lalengi) gibi yerel yemekleri bulabilirsiniz. Bu noktada bir ekleme yapmak istiyorum. Ne yerseniz yiyin, ama tatlı olarak mutlaka üzerine karadut reçeli dökülmüş lorun tadına bakın. Müthiş!
Ve Birgi
Birgi’nin geçmişi oldukça gerilere uzanmakta. Yaklaşık beş bin yıllık kentin adı Lidyalılar döneminde “Zeus’un kutsal yeri” anlamına gelen Dios Hieron’muş. Romalılar ise bu adı “İsa’nın kutsal mekanı” Christopolis haline çevirmiş. Bizanslılar Pyrgion adını kullanmış. Kent, 1307 yılında Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından fethedilmiş ve adı Birgi’ye dönüştürülmüş.
Birgi’de iki büyük eser hemen dikkati çekmekte: Ulu Cami ve Çakıroğlu Konağı.
Önce camiden söz edelim. Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından yaptırılan cami kare bir plana sahip. İki duvarının son derece düzgün kesme taştan yapılmışken, diğer iki duvarın yığma taştan yapılması, bu caminin temellerinin aslında binlerce yıl öncesine ait bir kült merkezine ait olduğunu ortaya koymakta. Zaten caminin haziresinde bulunan İslamiyet öncesi birkaç mezar da bunun bir diğer göstergesi. Ayrıca, caminin bir köşesinde yer alan aslan heykeli de Roma dönemini çağrıştırmakta. Ne gariptir, neredeyse aynı aslan heykeli Seyitgazi’deki Battal Gazi külliyesinin giriş kapısında da yer almakta.
Caminin özellikle minberi inanılmaz derecede güzel. Üçbin parça ahşabın hiç çivi kullanılmadan, yani “kündekâri” tekniği ile birbirinin içine geçirilmesinden oluşan minber, Türk-İslam sanatının belki de en güzel örneklerinden birisi. Caminin çini ile yapılmış mihrabı da ayrı bir sanat eseri.
Birgi’deki ikinci önemli eser ise Çakırağa Konağı. Konak, XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Çakıroğlu Şerif Ali Ağa tarafından yaptırılmış. Bazı kaynaklarda yaptıran kişinin adı Çakırların Tahir Ağa ve Mehmet Ağa olarak da geçmekte. Bu muhteşem konak, 1950’li yıllara kadar özel mülkiyette ve kullanımda imiş. Sonra kamulaştırılmış ve restore edilerek müzeye dönüştürülmüş.
Üç katlı, çift sofalı bir yapı olan konağın hemen her tarafı zarif bezemeler ile süslü. Rivayet olunur ki, ehlikeyf bir zat olan Çakıroğlu’nun iki eşi varmış. Eşlerinden birisi İstanbullu, diğeri de İzmirli imiş. Bölgenin zengin bir tüccarı olan Çakırağa, eşleri için iki ayrı oda yaptırmış ve her odanın duvarına da eşlere memleket hasreti çekmesin diye İstanbul ve İzmir’in manzaralarını çizdirmiş! Ama, günahı söyleyenlerin boynuna, kendisi vaktinin çoğunu Antalya’da geçirirmiş!!!
Konağın hemen arkasında bulunan mekanlarda hem bir şeyler atıştırmak, hem de hatıra eşyalar almak mümkün.
Birgi deresi kıyısındaki özgün evler de görülmesi gereken eserler arasında yer almakta.
Bir başka rotada birlikte olmak dileğiyle.
M. Bülent Varlık
mbvarlik@gmail.com




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder