Hazineleri ve zengin tatlarıyla Anadolu'nun her köşesi ayrıcalıklı elbette, ama turkuaz-mavi-beyaz-yeşil-eflatun-mor-pembe ve gökkuşağının tüm tonlarıyla, Göller Bölgesinin bizlere sunduğu renk cümbüşü bambaşka!
Sayısız kültürel miras ve benzersiz doğa birbiriyle kucaklaşırken, taptaze havası, koruma altındaki milli parkları ve yöresel lezzetleriyle bölge gönülleri fethediyor!
Antik dönemdeki adıyla Pisidia Bölgesi, dört mevsim gezip görmeye değer! Mayıs-Haziran'da gül hasatı, Haziran sonu ve Temmuz’da lavanta bahçeleri, antik yerleşimleri, müzeleri, lokumcuları, dokumacıları, halıcıları ve tabi ki gölleri...
Eko sistem - habitat, derinlik ve temizlik bakımından küresel ölçekte olup çok ayrıcalıklı özelliklere sahip Salda Gölü, yani beyaz çakılların doyumsuz turkuazla dansettiği Türkiye'nin Maldivleri; yaşam köyü hatta okulu ile doğa severlerin bölgedeki yeni gözdesi Dogal Proje Alani Lisinia, Citta Slow-Sakin Şehirler ağındaki Eğirdir ilçesi, Can Ada, Yeşil Ada ve deniz havası veren Eğirdir Gölü ile Burdur Gölü’nün mavisi, Kızıldağ ve Kovada Milli parklarının yeşili, hepsi bir arada eşsiz ve unutulmaz manzaralar sunuyor bizlere...
Muhteşem müzesini görmeden edemeyeceğimiz sevimli kentimiz Burdur ile, mis gibi lavanta-gül kokan bir kent, bir ilçe düşünün: Isparta ve Keçiborlu... Ardıçlı ve Kuyucak köylerinde, bizleri sımsıcak yürekleriyle ağırlamayı bekleyen Anadolu insanı...
Lavanta-gül üretimiyle birlikte, hasat dönemlerinde yaşanan festival coşkusu çekim alanları oluştururken, bölgenin ticari-ekonomik hayatı da canlanmış oluyor. Yerel üretimle, sağlıklı kozmetik ve lavanta-gül ürünlerinin satışı, alışveriş imkanı sunuyor.
Yaz-kış mükemmel iklim koşullarına sahip Göller Bölgemiz, bir Unesco Mirasi ile taçlanmayı bekliyor: Geçici listede yer alan Burdur-Ağlasun'daki Helenistik Döneme dayanan muhteşem Roma kenti Sagalassos! Eserleri Burdur müzesinde sergilenen ve antik dönemin en yüksek tiyatrosuna sahip kent, 1600-1700 metre yüksekliğe kurulmuş. Roma İmparatorluk döneminin en zengin ticaret merkezlerinden birisi olmakla birilikte, piskoposluk merkezi olarak da önem kazanmış, çömlekçilikle de öne çıkmış. Sagalassos, göz dolduran anıtsal çeşmesi ile günümüzde halen nefes kesmeye devam ediyor!
Yazı ve fotoğraflar: Yeşim Arıcı
"Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu dünyanın şahidi olmaktı." İhsan Oktay Anar/Puslu Kıtalar Atlası
20 Mayıs 2020 Çarşamba
18 Mayıs 2020 Pazartesi
Nepal
İlk başladığı günden bu yana, Tempo Tur’un, Nepal turlarının liderliğini yapıyorum. Ancak emin olun bu tura gittiğimde hiç ‘çalışıyor’ gibi hissetmiyorum!
Kim derdi ki, motosikletimle Ankara’dan yollara düşüp, ilk kez 99 senesinde gittiğim Kathmandu’ya, tekrar tekrar döneceğim?
Başkent Kathmandu’nun her sokağı ayrı bir büyüler insanı. Küçük tapınaklar, kafalarında mal taşıyan hammallar, yiyecek çalan maymunlar, aralarında köşe kapmaca oynadığınız bisiklet ve motorlar...Tempo Tur’un misafirleriyle Kathmandu Havalimanı’na iner inmez, buranın küçüklüğünü anlatmaya çalışıyorum. Etrafımızdaki dağların da Himalayalar olmadığını, Himalayalar’ın çok daha görkemli ve her daim karla kaplı olduğunu, bunların sadece Katmandu Vadisi’ni çevreleyen tepeler olduğunu söylüyorum.
Havalimanından otelimize giderken, adeta hiç oturmadan, yolun aslında kısa ama trafiğin çok yavaş aktığını anlatıyor ve otel odalarımıza girip fazla da oyalanmadan hemen kendimizi sokaklara atma fikrine herkesi ikna etmeye çalışıyorum. Çalışmalarım da işe yarıyor!
Bir başka gün, kutsal Bagmati Nehri kenarında meşhur, Pasipatinah Hindu Tapınağı’nı ve ölü yakma torenlerini seyrediyoruz. Gördüklerimiz karşısında adeta donup kalıyoruz...
Ardından, Kathmandu Vadisi’nin iki ayrı tarihi şehri, Bhaktapur ve Patan’ı geziyoruz. Artık yürümekten ayaklarımız iyice yoruluyor, otelimize dönüp bir ayak masajı yaptırıp, bir de masala çayı alıyor, cennet bahçemizde sohbete dalıyoruz...
Elbette bu günler geri geri gelecek ve biz Himalayalar’ın eteğinde tekrar buluşacağız! Sağlıkla, sıhhatle!
Yazı ve fotoğraflar: Veysel Bayam
Kim derdi ki, motosikletimle Ankara’dan yollara düşüp, ilk kez 99 senesinde gittiğim Kathmandu’ya, tekrar tekrar döneceğim?
Başkent Kathmandu’nun her sokağı ayrı bir büyüler insanı. Küçük tapınaklar, kafalarında mal taşıyan hammallar, yiyecek çalan maymunlar, aralarında köşe kapmaca oynadığınız bisiklet ve motorlar...Tempo Tur’un misafirleriyle Kathmandu Havalimanı’na iner inmez, buranın küçüklüğünü anlatmaya çalışıyorum. Etrafımızdaki dağların da Himalayalar olmadığını, Himalayalar’ın çok daha görkemli ve her daim karla kaplı olduğunu, bunların sadece Katmandu Vadisi’ni çevreleyen tepeler olduğunu söylüyorum.
Havalimanından otelimize giderken, adeta hiç oturmadan, yolun aslında kısa ama trafiğin çok yavaş aktığını anlatıyor ve otel odalarımıza girip fazla da oyalanmadan hemen kendimizi sokaklara atma fikrine herkesi ikna etmeye çalışıyorum. Çalışmalarım da işe yarıyor!
Tibet’in eteklerinde Budist hacıları da gördüğümüz Bothnah Tapınağı en sevdiğim yer belki de. Stupa’yı tavaf(kora) eden hacılara ayak uyduramayanları hemen bir kafenin terasına götürüyorum, ve onlarla manzarayı seyrederek Tibet Momo’su atıştırıyoruz.
Bir başka gün, kutsal Bagmati Nehri kenarında meşhur, Pasipatinah Hindu Tapınağı’nı ve ölü yakma torenlerini seyrediyoruz. Gördüklerimiz karşısında adeta donup kalıyoruz...
Ardından, Kathmandu Vadisi’nin iki ayrı tarihi şehri, Bhaktapur ve Patan’ı geziyoruz. Artık yürümekten ayaklarımız iyice yoruluyor, otelimize dönüp bir ayak masajı yaptırıp, bir de masala çayı alıyor, cennet bahçemizde sohbete dalıyoruz...
Elbette bu günler geri geri gelecek ve biz Himalayalar’ın eteğinde tekrar buluşacağız! Sağlıkla, sıhhatle!
Yazı ve fotoğraflar: Veysel Bayam
17 Mayıs 2020 Pazar
Petersburg
1703 yılında, Neva Nehri’nin Baltık Denizi’ne döküldüğü bölge bataklık bir araziydi. O tarihte İsveç ile savaş halinde olan Rusya’nın kale inşa edilecek bir yere ihtiyacı vardı. Bölgeye keşfe giden askerlerin başında, bizzat Rus Çarı Petro vardı. Çar için Baltık kıyısındaki bu bataklık arazi umut vaat ediyordu. Çar Petro kıyıya yakın bir noktayı seçti ve “Şehir burada olacak” dedi.
Bizim tarihimize “Deli” olarak geçen ama Rusların “Büyük” dediği Çar Petro hayallerini bu bataklıkta gerçekleştirecekti. Oysaki uçsuz bucaksız topraklara sahip bir ülkenin yeni umutlara açılacak ve doğunun penceresi olacak bir hayal şehri için bu kadar kötü iklim ve coğrafyaya sahip çok az toprak vardır herhalde.

Yirmi bin asker tüm alet ve malzeme yoksunluğuna rağmen, elleriyle kazıdıkları toprağı kıyafetlerini çuval gibi kullanarak taşıdılar ve dört aylık hırslı bir çalışmanın ardından Peter ve Paul Kalesini inşa ettiler. Bu sürede iş gücünün neredeyse yarısı öldü. Halen ayakta olan bu kale şehrin sembollerinden biridir. Siyasi hapishane olarak kullanıldığı dönemde Dostoyevski, Gorki, Troçki gibi isimler de bu kale duvarları içinde hapsedildiler.
1710’da zaferle sonuçlanan İsveç savaşlarının ardından, çeyrek milyon serf ve asker ormanı temizlemek, kanal kazmak, yolları döşemek ve sarayları yükseltmek için gece gündüz çalıştı. St.Petersburg peri masallarındaki sihirli şehirler gibi inanılmaz bir hızla büyüdü. Çar Petro şehrin planlamasını bizzat takip etti ve Avrupa başkentlerinden beğendiği saray ve kilise mimari özelliklerini uygulayarak şehri şekillendirdi. Ondokuzuncu yüzyıl yazar ve filozofu Alexander Herzen, Petersburg için “Diğer bütün Avrupa şehirlerinden, onların hepsine benzemesi ile ayrışıyor” diyecekti.
St.Petersburg, Rus insanını Avrupalı olarak yeniden yapılandıracak toplumsal ve kültürel bir değişim projesiydi. Petro’nun hayal ettiği gibi, Petersburglu olmak, karanlık ve geri kalmış Moskova adetlerini geride bırakıp, Avrupalı modern bir Rus olmaktı. İşte bu yüzden turlarımda önce Moskova’yı sonra St.Petersburg’u anlatmak isterim. Önce tarihin daha derinlerindeki Rus’u, ülkenin kuruluşunu, inanışlarını, mimarisini, sonra Avrupalı Rus’u anlatırım.
Petro ile onu takip eden Çar ve Çariçelerin bir halı deseni gibi ilmek ilmek dokuttuğu şehir, hala Rusya’nın batıya açılan penceresi olma özelliğini koruyor. Kanalları, köprüleri, sarayları ve parklarıyla şehre gelenleri büyülemeye devam ediyor.
Petersburg’u ziyaret edenler, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanında Raskolnikov’un ruhsal çelişkisinde anlatımını bulan aydınlık ve karanlığı, Nevski Caddesi’nde gösterişli binaların cepheleri ardındaki çöpler birikmiş avlularında hissederler. Muazzam sarayları gezerken devrimin neden bu topraklarda yapıldığını iliklerine kadar hissederler.
Öğrencilik yıllarımdan beri görmeye doyamadığım bu şehri, en yakın zamanda tekrar anlatabilmek, sizlerle tekrar paylaşabilmek umuduyla…
Yazı ve fotoğraflar: Dilan Tiryaki
Bizim tarihimize “Deli” olarak geçen ama Rusların “Büyük” dediği Çar Petro hayallerini bu bataklıkta gerçekleştirecekti. Oysaki uçsuz bucaksız topraklara sahip bir ülkenin yeni umutlara açılacak ve doğunun penceresi olacak bir hayal şehri için bu kadar kötü iklim ve coğrafyaya sahip çok az toprak vardır herhalde.

Yirmi bin asker tüm alet ve malzeme yoksunluğuna rağmen, elleriyle kazıdıkları toprağı kıyafetlerini çuval gibi kullanarak taşıdılar ve dört aylık hırslı bir çalışmanın ardından Peter ve Paul Kalesini inşa ettiler. Bu sürede iş gücünün neredeyse yarısı öldü. Halen ayakta olan bu kale şehrin sembollerinden biridir. Siyasi hapishane olarak kullanıldığı dönemde Dostoyevski, Gorki, Troçki gibi isimler de bu kale duvarları içinde hapsedildiler.
1710’da zaferle sonuçlanan İsveç savaşlarının ardından, çeyrek milyon serf ve asker ormanı temizlemek, kanal kazmak, yolları döşemek ve sarayları yükseltmek için gece gündüz çalıştı. St.Petersburg peri masallarındaki sihirli şehirler gibi inanılmaz bir hızla büyüdü. Çar Petro şehrin planlamasını bizzat takip etti ve Avrupa başkentlerinden beğendiği saray ve kilise mimari özelliklerini uygulayarak şehri şekillendirdi. Ondokuzuncu yüzyıl yazar ve filozofu Alexander Herzen, Petersburg için “Diğer bütün Avrupa şehirlerinden, onların hepsine benzemesi ile ayrışıyor” diyecekti.
St.Petersburg, Rus insanını Avrupalı olarak yeniden yapılandıracak toplumsal ve kültürel bir değişim projesiydi. Petro’nun hayal ettiği gibi, Petersburglu olmak, karanlık ve geri kalmış Moskova adetlerini geride bırakıp, Avrupalı modern bir Rus olmaktı. İşte bu yüzden turlarımda önce Moskova’yı sonra St.Petersburg’u anlatmak isterim. Önce tarihin daha derinlerindeki Rus’u, ülkenin kuruluşunu, inanışlarını, mimarisini, sonra Avrupalı Rus’u anlatırım.
Petro ile onu takip eden Çar ve Çariçelerin bir halı deseni gibi ilmek ilmek dokuttuğu şehir, hala Rusya’nın batıya açılan penceresi olma özelliğini koruyor. Kanalları, köprüleri, sarayları ve parklarıyla şehre gelenleri büyülemeye devam ediyor.
Petersburg’u ziyaret edenler, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanında Raskolnikov’un ruhsal çelişkisinde anlatımını bulan aydınlık ve karanlığı, Nevski Caddesi’nde gösterişli binaların cepheleri ardındaki çöpler birikmiş avlularında hissederler. Muazzam sarayları gezerken devrimin neden bu topraklarda yapıldığını iliklerine kadar hissederler.
Öğrencilik yıllarımdan beri görmeye doyamadığım bu şehri, en yakın zamanda tekrar anlatabilmek, sizlerle tekrar paylaşabilmek umuduyla…
Yazı ve fotoğraflar: Dilan Tiryaki
15 Mayıs 2020 Cuma
SAGALASSOS
Çağlar boyunca sayısız kültüre ev sahipliği yapmış Anadolu coğrafyasının en eski halklarından biri olan Pisidialılar tarafından kurulan ve Roma İmparatoru Hadrian tarafından ‘Romalıların dostu ve müttefiki ilk Pisidia kenti’ olarak tanımlanan Sagalassos antik kenti, tarihi boyunca Anadolu’nun iç kesimleri ile Akdeniz Bölgesi arasında önemli bir geçiş noktası olmuştur.
Toroslar’ın yüksek tepelerine kurulu Sagalassos’un ismi tarih sahnesinde, Büyük İskender’in MÖ 333’te kenti ele geçirmesiyle ön plana çıkmıştır. Bu dönemde düzenli bir kent haline gelen kentte Heroon, Bouleuterion, Dor düzenli tapınak ve anıtsal bir çeşme yapılmıştır.
Kent, ekonomik, siyasi ve sosyal anlamda en iyi dönemini İmparator Hadrian döneminde (117-138) yaşamıştır.
Roma Dönemi’nde Pisidia eyaletinin resmi İmparatorluk Kültü Merkezi olan kentte, Antoninler Çeşmesi, hamam, tiyatro, Neron Kütüphanesi, Macellum (Gıda Pazarı), Antoninus Pius Tapınağı gibi anıtsal ölçekte pek çok yapı inşa edilmiştir.
Antoninler Çeşmesi hem mimarisi hem de etrafındaki heykeltıraşlık eserleri ile kentin en dikkat çeken yapısı konumundadır.
18. yüzyıldan itibaren Avrupalı gezginlerin dikkatini çeken kentte 1989 yılından beri Kültür ve Turizm Bakanlığı adına, Belçika’nın Leuven Üniversitesi tarafından 2014’teki emekliliğine kadar Prof. Dr. Marc Waelkens tarafından yürütülen kazılar, günümüzde Prof. Dr. Jeroen Poblome başkanlığında sürdürülmektedir. Kazılar ve restorasyonlar sonucunda pek çok eser ve anıt ortaya çıkarılmıştır. Sagalassos antik kentinde yürütülen kazılarla sadece kenti gün ışığına çıkarmak değil, yapılan restorasyon ve konservasyon çalışmalarıyla kenti yeniden ayağa kaldırmak amaçlanmaktadır.

2007-2008 kazılarında ortaya çıkarılan İmparator Hadrian ve İmparator Marcus Aurelius’a ait devasa heykel parçaları dünyada eşine az rastlanır kalitedeki işçilikleriyle görenleri hayran bırakmış, Hadrian heykelinin keşfi 2007 yılının en önemli keşifleri arasında sayılmıştır.

Anadolu’nun en iyi korunmuş antik kentlerinden biri olan Sagalassos, 2009 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınmıştır.
Yazı ve fotoğraflar: Fazlı Karabacak
14 Mayıs 2020 Perşembe
Girlevik Şelalesi
Ülkemizin doğusunda gizli kalmış, çoğumuzun adını bile bilmediği çok sayıdaki yapısal özelliklere bağlı doğal güzelliklerimiz olduğunun farkına varıldığı yerlerden birisidir.
Erzincan kent merkezinin yaklaşık otuz kilometre güneydoğusundaki Çağlayan beldesi sınırlarında bulunan şelale, her mevsim ayrı bir güzellik sunar.
Kent merkezinden şelaleye doğru ilerlerken, karşımızda tüm heybetiyle bizlere adeta hoş geldiniz diyen ve Tunceli- Erzincan arasında yer alan Munzur dağları karşılar. Değişik bir renk cümbüşü ile çeşitli çiçeklerin ve bitkilerin harmanlanmış görüntüsü huzur verir insana. Dağın eteklerinden şelaleye doğru giden yolun iki tarafını yemyeşil kavak ve söğüt ağaçlarına ekin tarlaları ve Erzincan’ın meşhur üzüm bağları eşlik ederek farklı bir manzara sunar bizlere.
Tamamen doğal olan Girlevik Şelalesi’nin suyu Munzur Dağları’nın yamacında yer alan Kalecik Köyü’nde bulunan gözelerden doğmaktadır. Su dokuz ayrı gözeden çıkar ve bir dere yatağı yoluyla şelaleye ulaşır. Şelalenin yüksekliği yaklaşık kırk metre olup, kayaların üzerinden teraslar halinde üç basamaktan dökülür.
Erzincan ovası sıcaktan kavrulurken, tepeden dökülen sular öyle bir serinletir ki, adeta büyüler insanı. Yazın suların çağıldayarak dökülüşünü izleyip, huzur bulup ruhumuzu ve bedenimizi dinlendirebileceğimiz doğal klimalı bir ortam sunar bizlere. İlk fırsatta gidip tekrar göresi gelir insanın bu güzide oluşumu neredeyse.
Şelale yazın ayrı, kışın ayrı güzelliğe sahiptir. Kışın donduğunda ise ayrı bir olağanüstü manzara çıkar ortaya. Akan suyun donarak buz sarkıtlarından oluşan bir şelale meydana getirmesi, izlemeye değer görüntüler oluşturur.
Ülkemizin dip bucak yerlerine gizlenen bu güzellikleri keşfetmeyi seven doğa aşıkları için görülmeye değer bir yer Girlevik.
Yazı: Özdal Değirmencioğlu
12 Mayıs 2020 Salı
Tunceli
Pülümürün bir dağ köyünde gördüm onu
Yaşını sordum bir giz gibi güldü
Kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz
Yüzüne baktım bir giz gibi güldü
Tunceli’den bahsedeceksek eğer Bülent Ecevit’in bir dörtlüğüyle başlayalım bu etkileyici ve doyulmaz diyara. Evet çok etkileyici bir coğrafya. Giderseniz eğer şaşırmaya ve hayran kalmaya hazır olun. Bölgenin etkileyiciliği adeta Fırat Nehrinden (Karasu) geçince başlamakta. Dar bir vadiden tırmanışa başlıyorsunuz, tırmandıkça bölge size kendini tanıtmaya başlıyor, ama kibar, naif, gururlu, ve çok sevgi dolu bir şekilde. Her şey bir şiir tadında. Şiir demişken; genelde bu gezimizde ilk durağımız Cemal Süreya’nın memleketi Pülümür oluyor. Sanırım şiir ve şiirsellik bölgenin doğasında var. Bazı yerlerde sulara bakıp bakıp, uzun hayallere ve yaşanmışlıklara dalıyoruz, bazen de etrafımızda yükselen heybetli dağların etkisiyle kendimize geliyoruz. Bir tarafımız, bizi kendine doğru çeken Munzur Dağı, bir tarafımız Düzgün Baba dağı, bir tarafımız Kırklar Dağı ve daha nicesi. Hepsinin oturup dinlemeniz gereken bir hikayesi, bir türküsü var. Anlatmakla bitmez buraların hikayesi, Kutu deresini mi anlatırsın, mercan deresini mi, yoksa Peri çayını mı ? Peki ya efsanevi Munzur suyu ?
Bölge sizi sevgi dolu karşılıyor her zaman. Ve insanları da coğrafyası kadar etkileyebiliyor. Eğitim oranın en yüksek olduğu yerlerin başında geliyor genelde. Ve aynı zamanda suç oranının en düşük olduğu yerlerden biri.
Anadolu, inanç çeşitliliği, ve inançların doğurduğu kültürler açısından çok zengin bir yerdir ve Tunceli bu zenginliğin ilk sıralarında yer alıyor sanırım. Alevi inancının ve bu inançla yoğrulmuş kültürün en yoğun yaşandığı yerlerden bir tanesidir. Kadın faktörünün inançtan doğan sebeplerden ötürü çok önemli olması çok çok memnun edici. Bu kültür ve felsefe sizi çok derinden etkileyecek. Bölgedeki ziyaretler, çoğumuzun hayatında pek karşılaşmayacağımız ritüellere tanıklık etmemize vesile oluyor. Mumlar yakılır, aydınlığa götürecek ışıktır o, ve yaradana dua edildir, lokmalar dağıtılır, hep beraber yenilir, içilir, cinsiyetlerin, mevkilerin, paranın kapı önünde bırakıldığı, herkesin yaradanın verdiği can ile girdiği ve birbirine Can diye hitap ettiği yerlerdir. Munzur Baba'nın, Düzgün Baba'nın, Cemal Derviş’in huzuruna çıkılıp dua edilen yerlerdir.
Bozulmamış, el değmemiş doğası hayran olunası, ve bu güzelliklerin korunmasının en önemli sebebi, bölge insanının inanç felsefesinden dolayıdır. Suların, dağların, kutsal sayıldığı, bir coğrafyadır. Munzur vadisinden, kendinizi hayatın tüm dertlerinden, sıkıntılarından arındırmış bir şekilde Munzur suyunun o etkileyici sesiyle yürürken, o dağlarda serbestçe gezen bir Ceylan, bir dağ keçisi eşlik edebilir size 🙂. Yaz aylarında gitmişseniz, ve sıcaktan bunaldıysanız, yüzüp serinlemek isterseniz halk plajları var 😊( deniz olmasa bile) Munzur suyu ve Kutu Deresi'nin kenarlarına yapılan plajlarda yüzmek, insanın ömründe yapması gerekenler listesinde mutlaka yer almalı.Bu güzel diyarda buluşma dileğiyle...
Yazı ve fotoğraflar: Ahmet Kurt
Yaşını sordum bir giz gibi güldü
Kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz
Yüzüne baktım bir giz gibi güldü
Tunceli’den bahsedeceksek eğer Bülent Ecevit’in bir dörtlüğüyle başlayalım bu etkileyici ve doyulmaz diyara. Evet çok etkileyici bir coğrafya. Giderseniz eğer şaşırmaya ve hayran kalmaya hazır olun. Bölgenin etkileyiciliği adeta Fırat Nehrinden (Karasu) geçince başlamakta. Dar bir vadiden tırmanışa başlıyorsunuz, tırmandıkça bölge size kendini tanıtmaya başlıyor, ama kibar, naif, gururlu, ve çok sevgi dolu bir şekilde. Her şey bir şiir tadında. Şiir demişken; genelde bu gezimizde ilk durağımız Cemal Süreya’nın memleketi Pülümür oluyor. Sanırım şiir ve şiirsellik bölgenin doğasında var. Bazı yerlerde sulara bakıp bakıp, uzun hayallere ve yaşanmışlıklara dalıyoruz, bazen de etrafımızda yükselen heybetli dağların etkisiyle kendimize geliyoruz. Bir tarafımız, bizi kendine doğru çeken Munzur Dağı, bir tarafımız Düzgün Baba dağı, bir tarafımız Kırklar Dağı ve daha nicesi. Hepsinin oturup dinlemeniz gereken bir hikayesi, bir türküsü var. Anlatmakla bitmez buraların hikayesi, Kutu deresini mi anlatırsın, mercan deresini mi, yoksa Peri çayını mı ? Peki ya efsanevi Munzur suyu ?
Bölge sizi sevgi dolu karşılıyor her zaman. Ve insanları da coğrafyası kadar etkileyebiliyor. Eğitim oranın en yüksek olduğu yerlerin başında geliyor genelde. Ve aynı zamanda suç oranının en düşük olduğu yerlerden biri.
Anadolu, inanç çeşitliliği, ve inançların doğurduğu kültürler açısından çok zengin bir yerdir ve Tunceli bu zenginliğin ilk sıralarında yer alıyor sanırım. Alevi inancının ve bu inançla yoğrulmuş kültürün en yoğun yaşandığı yerlerden bir tanesidir. Kadın faktörünün inançtan doğan sebeplerden ötürü çok önemli olması çok çok memnun edici. Bu kültür ve felsefe sizi çok derinden etkileyecek. Bölgedeki ziyaretler, çoğumuzun hayatında pek karşılaşmayacağımız ritüellere tanıklık etmemize vesile oluyor. Mumlar yakılır, aydınlığa götürecek ışıktır o, ve yaradana dua edildir, lokmalar dağıtılır, hep beraber yenilir, içilir, cinsiyetlerin, mevkilerin, paranın kapı önünde bırakıldığı, herkesin yaradanın verdiği can ile girdiği ve birbirine Can diye hitap ettiği yerlerdir. Munzur Baba'nın, Düzgün Baba'nın, Cemal Derviş’in huzuruna çıkılıp dua edilen yerlerdir.
Bozulmamış, el değmemiş doğası hayran olunası, ve bu güzelliklerin korunmasının en önemli sebebi, bölge insanının inanç felsefesinden dolayıdır. Suların, dağların, kutsal sayıldığı, bir coğrafyadır. Munzur vadisinden, kendinizi hayatın tüm dertlerinden, sıkıntılarından arındırmış bir şekilde Munzur suyunun o etkileyici sesiyle yürürken, o dağlarda serbestçe gezen bir Ceylan, bir dağ keçisi eşlik edebilir size 🙂. Yaz aylarında gitmişseniz, ve sıcaktan bunaldıysanız, yüzüp serinlemek isterseniz halk plajları var 😊( deniz olmasa bile) Munzur suyu ve Kutu Deresi'nin kenarlarına yapılan plajlarda yüzmek, insanın ömründe yapması gerekenler listesinde mutlaka yer almalı.Bu güzel diyarda buluşma dileğiyle...
Yazı ve fotoğraflar: Ahmet Kurt
Kemaliye
Orda bir köy var, uzakta
O köy bizim köyümüzdür.
Gezmesek de, tozmasak da
O köy bizim köyümüzdür...
Ahmet Kutsi Tecer’in dizeleriyle başlıyoruz Kemaliye’yi tanımaya.. Sırtını Sarıçiçek Dağları’na yaslamış, Munzurları seyreder Kemaliye. Erzincan ili sınırları içinde olan Kemaliye, Elazığ, Malatya ve Tunceli illerimiz sınırında, Fırat Nehri’nin en büyük kolu olan Karasu’nun oluşturduğu vadinin yamacına kurulmuş bir hazinedir.
Eski ismi Eğin olan Kemaliye’nin isim kökeni hakkında birçok farklı görüş bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi; Eğin isminin Ermenice bir kelime olan ve anlamı ‘’kaynak, pınar’’ olan Akn(agn)kelimesinden geldiği düşünülmektedir. Başka bir görüş ise Eğin adının Göktürk-Uygur yazıtlarında ‘’Eğin yakara saç gıdıka’’ olarak karşımıza çıktığı ve ‘’Cennet gibi güzel bahçe’’ anlamına geldiği, Evliya çelebinin anlatımında “Eğine” isimli bir prenses tarafından kurulduğu ve kente kendi ismini verdiği, son olarak bu adın Bizans döneminde buraya Egina isimli bir Yunan adasından göçmüş olan kolonistlerden geldiği düşünülmektedir. Fakat günümüzdeki ismi; Eğinlilerin milli mücadeleye vermiş oldukları maddi ve manevi destek, daha sonra kendi istekleriyle Mustafa Kemal Atatürk’ün ikinci ismi olan ‘’Kemal’’ adını yaşadıkları şehre vermek istemeleri ve bunu da Eğin Misak-ı Milli derneği başkanı Hanifizade Ömer Lütfü (ARITAN) bey tarafından çekilen bir telgrafla beyan etmeleri sonucu, Eğin ismi 21 Ekim 1922 yılında Atatürk’ün de isteği ile KEMALİYE olarak değiştirilmiştir.
Anadolu topraklarına kalıcı anlamda 1015-1021 yıllarında Türk akınları artmış bununla beraber bu topraklarda kalabilmek için savaşlar yaşanmıştır. 1058 yıllarında bölge Türk boyları ile tanışmaya başlamış ve bu dönemde Eğin Ermeni ve Rum halklarının da yaşadığı bir coğrafyadır, Anadolu Selçuklu devletinin dağılması ve sonrasında Doğu Roma devletinin denetimine giren bölge 1413 1421 yıllarında Çelebi Mehmet döneminde Osmanlı devletine katılmıştır. Yavuz Sultan Selim döneminde “et kethüdalığı”, Sultan IV. Murat döneminde ise “odun ve kömür kethüdalığı” yapmış Kemaliye, ticaret yolları üzerinde yer alması nedeniyle büyük önem taşımıştır. Ancak Tanzimat Dönemi sonrasında kapitülasyonlar ve ekonomik sistem değişikliği nedeniyle, büyük şehirlere hatta ülke dışına çok göç vermiş ve nüfusu giderek azalmıştır. Gurbete gönderilen eşler, erkek kardeşler, oğullar içindir Mani Yolu.. Kadınların, evlerinin erlerine yazdığı maniler, günümüzde mani okuma kültürünü canlı tutmak amacıya levhalara ya ılmış, gelen ziyaretçilerin okumasını beklemektedirler.. Mani Yolu’ndan şehrin dar, taş döşeli ve hatta merdivenli sokaklarından şırıl şırıl sesini uzaktan duyabildiğimiz Kadıgölü ‘ne inilir. Hala işlevini sürdüren, dokuz ayrı su kaynağıyla dönen un değirmenini görürsünüz önce. Merdivenlerin bitiminde, sağınıza dönerseniz Lökhane, solunuza dönerseniz Orta Cami ve Kadıgölü Şelalesinin en güzel karesiyle buluşursunuz..
Şehir merkezine doğru inerken, ahşap ve taş temelden oluşan ama en çok kapı süslemeleri ve tokmakları ile eşsizleşen Kemaliye evleri poz verir.. Merkezinde yer alan eski Kilise bugünkü Etnografya Müzesi gezilmeye değer yerlerdendir.
Kemaliye’yi küçük paragraflara sığdırmak çok zor. Ocak Köyü, Ahmet Kutsi Tecer’in doğduğu evin de bulunduğu Apçaağa Köyü, Sırakonaklar Köyü, Ayşe Kulin’e roman yazdıran Erzincan eski valisi merhum Recep Yazıcıoğlu’nu da konu aldığı “Köprü” romanının adı gibi köprüleriyle de meşhur, küçük, bilinmeyen bir dünya Kemaliye.
Prof. Dr. Ali Demirsoy’un memleketi Kemaliye’ya kazandırdığı Tabiat Tarihi Müzesi kesinlikle bir diğer ziyaret noktasıdır. Endemik flora ve faunası, Karasu’da (Fırat) mevsime göre yapılan tekne turları Kemaliye’de alternatif turizm aktivitelerini doğurmaktadır. Kemaliye Karanlık Kanyon ise Fırat nehrinin oluşturduğu her iki tarafı yer yer 500-600 metre yükseklikte ortalama 9 km uzunluğunda Dünyanın en büyük 2.kanyonu olarak gösterilmektedir. Kapalı bir ekosisteme sahip doğal güzellikleri ile son yılların en önemli macera noktası haline gelmiştir.
Ahh Taş Yol.. Emeğin ve azmin 132 yıllık zaferidir taş yol. Dünyanın en zor yollarından bir tanesi olan, bölge halkının kazma kürek ve kendi yöntemleri ile 1870 yıllarında kazılmaya başlanmış, 3 Ağustos 2002 yılında tamamlanmıştır. 8.5 km uzunluğunda 4,5 km tünellerden oluşan yer yer toprak-taş bir yanı kireç taşı kayalıklar bir yanı karanlık kanyonu arşınlayan Fırat nehrine bakan ve her km de ayrı hikâyesi olan, Kemaliye’yi İç Anadolu’ya bağlamak için yapımı başlayan yol 1990’lı yıllarda eski Erzincan Valisi olan rahmetli Recep YAZICIOĞLU’NUN da destekleri ile halk ve devlet el ele vererek mutlu sona ulaşmıştır. Kemaliye halkının Ankara –İstanbul ve ticaret yaptıkları yerlere daha rahat ve kısa sürede ulaşmak aynı zamanda Kemaliye’yi çıkmaz sokak olmaktan kurtarmak için verdikleri amansız mücadelenin öyküsüdür...
Yazı ve fotoğraflar Şaheser Çelik
O köy bizim köyümüzdür.
Gezmesek de, tozmasak da
O köy bizim köyümüzdür...
Ahmet Kutsi Tecer’in dizeleriyle başlıyoruz Kemaliye’yi tanımaya.. Sırtını Sarıçiçek Dağları’na yaslamış, Munzurları seyreder Kemaliye. Erzincan ili sınırları içinde olan Kemaliye, Elazığ, Malatya ve Tunceli illerimiz sınırında, Fırat Nehri’nin en büyük kolu olan Karasu’nun oluşturduğu vadinin yamacına kurulmuş bir hazinedir.
Eski ismi Eğin olan Kemaliye’nin isim kökeni hakkında birçok farklı görüş bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi; Eğin isminin Ermenice bir kelime olan ve anlamı ‘’kaynak, pınar’’ olan Akn(agn)kelimesinden geldiği düşünülmektedir. Başka bir görüş ise Eğin adının Göktürk-Uygur yazıtlarında ‘’Eğin yakara saç gıdıka’’ olarak karşımıza çıktığı ve ‘’Cennet gibi güzel bahçe’’ anlamına geldiği, Evliya çelebinin anlatımında “Eğine” isimli bir prenses tarafından kurulduğu ve kente kendi ismini verdiği, son olarak bu adın Bizans döneminde buraya Egina isimli bir Yunan adasından göçmüş olan kolonistlerden geldiği düşünülmektedir. Fakat günümüzdeki ismi; Eğinlilerin milli mücadeleye vermiş oldukları maddi ve manevi destek, daha sonra kendi istekleriyle Mustafa Kemal Atatürk’ün ikinci ismi olan ‘’Kemal’’ adını yaşadıkları şehre vermek istemeleri ve bunu da Eğin Misak-ı Milli derneği başkanı Hanifizade Ömer Lütfü (ARITAN) bey tarafından çekilen bir telgrafla beyan etmeleri sonucu, Eğin ismi 21 Ekim 1922 yılında Atatürk’ün de isteği ile KEMALİYE olarak değiştirilmiştir.
Anadolu topraklarına kalıcı anlamda 1015-1021 yıllarında Türk akınları artmış bununla beraber bu topraklarda kalabilmek için savaşlar yaşanmıştır. 1058 yıllarında bölge Türk boyları ile tanışmaya başlamış ve bu dönemde Eğin Ermeni ve Rum halklarının da yaşadığı bir coğrafyadır, Anadolu Selçuklu devletinin dağılması ve sonrasında Doğu Roma devletinin denetimine giren bölge 1413 1421 yıllarında Çelebi Mehmet döneminde Osmanlı devletine katılmıştır. Yavuz Sultan Selim döneminde “et kethüdalığı”, Sultan IV. Murat döneminde ise “odun ve kömür kethüdalığı” yapmış Kemaliye, ticaret yolları üzerinde yer alması nedeniyle büyük önem taşımıştır. Ancak Tanzimat Dönemi sonrasında kapitülasyonlar ve ekonomik sistem değişikliği nedeniyle, büyük şehirlere hatta ülke dışına çok göç vermiş ve nüfusu giderek azalmıştır. Gurbete gönderilen eşler, erkek kardeşler, oğullar içindir Mani Yolu.. Kadınların, evlerinin erlerine yazdığı maniler, günümüzde mani okuma kültürünü canlı tutmak amacıya levhalara ya ılmış, gelen ziyaretçilerin okumasını beklemektedirler.. Mani Yolu’ndan şehrin dar, taş döşeli ve hatta merdivenli sokaklarından şırıl şırıl sesini uzaktan duyabildiğimiz Kadıgölü ‘ne inilir. Hala işlevini sürdüren, dokuz ayrı su kaynağıyla dönen un değirmenini görürsünüz önce. Merdivenlerin bitiminde, sağınıza dönerseniz Lökhane, solunuza dönerseniz Orta Cami ve Kadıgölü Şelalesinin en güzel karesiyle buluşursunuz..
Şehir merkezine doğru inerken, ahşap ve taş temelden oluşan ama en çok kapı süslemeleri ve tokmakları ile eşsizleşen Kemaliye evleri poz verir.. Merkezinde yer alan eski Kilise bugünkü Etnografya Müzesi gezilmeye değer yerlerdendir.
Kemaliye’yi küçük paragraflara sığdırmak çok zor. Ocak Köyü, Ahmet Kutsi Tecer’in doğduğu evin de bulunduğu Apçaağa Köyü, Sırakonaklar Köyü, Ayşe Kulin’e roman yazdıran Erzincan eski valisi merhum Recep Yazıcıoğlu’nu da konu aldığı “Köprü” romanının adı gibi köprüleriyle de meşhur, küçük, bilinmeyen bir dünya Kemaliye.
Ahh Taş Yol.. Emeğin ve azmin 132 yıllık zaferidir taş yol. Dünyanın en zor yollarından bir tanesi olan, bölge halkının kazma kürek ve kendi yöntemleri ile 1870 yıllarında kazılmaya başlanmış, 3 Ağustos 2002 yılında tamamlanmıştır. 8.5 km uzunluğunda 4,5 km tünellerden oluşan yer yer toprak-taş bir yanı kireç taşı kayalıklar bir yanı karanlık kanyonu arşınlayan Fırat nehrine bakan ve her km de ayrı hikâyesi olan, Kemaliye’yi İç Anadolu’ya bağlamak için yapımı başlayan yol 1990’lı yıllarda eski Erzincan Valisi olan rahmetli Recep YAZICIOĞLU’NUN da destekleri ile halk ve devlet el ele vererek mutlu sona ulaşmıştır. Kemaliye halkının Ankara –İstanbul ve ticaret yaptıkları yerlere daha rahat ve kısa sürede ulaşmak aynı zamanda Kemaliye’yi çıkmaz sokak olmaktan kurtarmak için verdikleri amansız mücadelenin öyküsüdür...
Yazı ve fotoğraflar Şaheser Çelik
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















































