26 Ekim 2022 Çarşamba

Ankara Cumhuriyet Yapıları




Sağlık Bakanlığı uluslararası mimarlık anlayışının Ankara'daki ilk temsilcisi olan bina Theodor Post ve Carl Lörcher tarafından 1927'de inşa edildi.. Günümüzde Ankara Valiliği olarak kullanılmaktadır.

Ankara Üniversitesinin Fakülte olarak kurulan ilk akademik birimi olan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin şimdiki binası, ünlü Alman mimar Bruno J.F. TAUT tarafından 1937-1938 yıllarında projelendirilerek inşa edilmiş ve 1940 Kasım ayında öğretime açılmıştır.


Mimar Sinan Anıtı... Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin bahçesinde yer alır. 1956 yılında Türkiye Emlak ve Kredi Bankası tarafından heykeltıraş Hüseyin Anka'ya yaptırılmıştır. Atatürk'ün, Türk Tarih Araştırma Kurumu'na ilettiği ve sözlerini kendi el yazısı ile “T.T.A.K. Sinan'ın heykelini yapınız.

Türk Tarih Kurumu Türk tarihinin ilk kaynaklardan araştırılması amacı ile Mustafa Kemal Atatürk'ün direktifi sonucu 12 Nisan 1931'de kurulmuş bir araştırma kurumudur.


Kız Teknik Öğretim Olgunlaşma Enstitüsü 1945 yılında açılmıştır.. Enstitülerin amacı, en az ilköğretim okulunu bitirmiş öğrencilerin Türk giyim ve el sanatları konusunda bilgi ve becerilerini geliştirmelerine imkân sağlar.

Zübeyde Hanım Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi Alman asıllı mimar Egli tarafından çizilmiş, 1925 yılında yapımına başlanmıştır.

Avrupa'nın en güçlü ve modern radyo istasyonu olarak tasarlanan bugünkü Ankara Radyosu'nun inşaatına 1937 yılında başlandı ve inşaat 1938 yılının Temmuz ayında tamamlandı.

Ankara Radyosu, 1927 yılının Kasım ayında Türk Telsiz Telefon Anonim Şirketi tarafından devreye sokulmuş ve ilk defa 1554 metre üzerinden 5 kW gücündeki vericiyle yayın hayatına başlamıştır

THK, Türkiye'de havacılık sanayisini kurmak; askerî, sivil, sportif ve turistik havacılığın gelişmesini sağlamak için 16 Şubat 1925'te Mustafa Kemal Paşa'nın emriyle kurulmuş bir dernektir.

Dernek "Türk Tayyare Cemiyeti" adını taşımaktaydı, 1935 yılında "Türk Hava Kurumu" adını aldı.

Opera Binası Şevki Balmumcu tarafından 1933-34 yıllarında yapılan Sergi Evi, 1947-48 yıllarında Alman Mimar Paul Bonatz tarafından operaya dönüştürüldü.

Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından tasarlanan Devlet Resim ve Heykel Müzesi 1927 yılında inşa edilmiştir.. İlk olarak Türk Ocakları Merkez Binası olarak inşa edilen daha sonra Ankara Halkevi olarak hizmet veren ve son olarak Resim ve Heykel Müzesi olan bina I. Ulusal Mimarlık Döneminin en güzel örneklerinden biri olarak biliniyor.


Etnografya Müzesi Atatürk'ün emri ile 1926 yılında yapılan ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk müzesi olan yapı, A. Hikmet Koyunoğlu 'nun eseri.. Atatürk'ün naaşı Anıtkabir yapılana kadar bu müzede korundu.. Bugün de müze olarak kullanılıyor.

Hariciye Vekaleti Binası günümüzde Kültür Bakanlığı'nın merkez binası olarak kullanılan yapı, Dışişleri Bakanlığı olarak Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından 1927 yılında yapıldı.


Geleneksel süslemelerin ve mimari elemanların kullanılmadığı, oldukça sade cephelere sahip olan müze binası, I. Ulusal Mimarlık Dönemi anlayışına bağlı kalınarak 1927 yılında inşa edilmiştir. 1928-1941 yılları arasında Hukuk Mektebi olarak kullanılmış, sonraki dönemlerde bir süre Ankara Kız Sanat Mektebi ve Yükseköğrenim Vakfı'na bağlı kız öğrenci yurdu olarak hizmet etmiştir. Nihayetinde Ankara Müftülüğü tarafından kiralanmış ve 2004 yılına kadar bu kurumun binası olmuştur. 2004 yılının Nisan ayında boşaltılan bina Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından müze amaçlı kullanılmak üzere alınmış ve restorasyonu yapılarak Ankara Vakıf Eserleri Müzesi olarak ziyarete açılmıştır.

Osmanlı Bankası binası 1926 yılında Giulio Mongeri (1873 – 1953)tarafından yapıldı.. İlk ulusal mimarlık uslubunda tasarlanmış olan Ulus'taki bu yapı Atatürk Bulvarıyla İstanbul Caddesi'nin kesiştiği köşededir.

Gençlik Parkı planı 1936'da Atatürk'ün başkanlığında yapılan bir Bakanlar Kurulu toplantısında onaylanmış, 19 Mayıs 1943 Gençlik ve Spor Bayramı'nda açılmıştır.


İkinci Vakıf Apartmanı Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi'nin ünlü mimarı Kemalettin Bey 'in tasarımı olan yapı 1928-30 yılları arasında başkentin konut ihtiyacını karşılamak üzere inşa edildi.. Zamanında Orhan Veli Kanık, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi yazar-şairlerin de yaşadığı bina, bugün Kültür Bakanlığı Devlet Tiyatroları Genel Müdürlük Binası, Küçük Tiyatro ve Oda Tiyatrosu olarak hizmet veriyor.

Yazı ve fotoğraflar: Ahmet Ünlükalaycı

24 Mart 2022 Perşembe

KAYSERİ'DE GÖRÜLMESİ GEREKEN YERLER.

Altı bin yıllık tarihiyle Kayseri bilinen en eski yerleşim merkezlerinden biridir. Kültepe Höyüğü'nden elde edilen bilgiler şehrin tarihinin M.Ö. 4000 yılına kadar uzandığını göstermektedir. Danişmentliler, Selçuklular, İlhanlılar, Eratnalılar, Karamanlılar, Dulkadiroğulları ve Osmanlılar gibi birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan Kayseri zengin bir kültürel mirasa sahiptir. Bu yazı dizisinde şehrin sahip olduğu kültürel zenginlikten bazı örneklere yer verilecektir.

YAMAN DEDE KÜLTÜR VE SANAT EVİ
Osmanlı’nın son dönemlerine ait nüfus kayıtları, Talas’ta halkın neredeyse yüzde sekseninin gayrimüslimlerden (Ermeni ve Rum) oluştuğunu göstermektedir.


Talas’ın konut dokusu bu çok kültürlü yaşamın izlerini günümüze taşımakta, Tablakaya Mahallesi’nde bulunan Kürtüncü Konağı geleneksel mimarinin en iyi örneklerinden biri olarak gösterilmektedir.

2011 yılında restorasyonu tamamlanan konak, Yaman Dede Kültür ve Sanat Evi olarak yeniden işlevlendirilmiştir. Talas’ın geçmişteki çok kültürlü yapısına uygun bir figür olarak görüldüğü için, konağa, Talas doğumlu Yaman Dede’nin adı verilmiştir.

Bodrum kat, bodrum kat altında kaya oyma mahzen, zemin ve birinci kat olmak üzere dört katlı ve iç sofalı plan tipinde bahçeli olarak, taş malzemeden inşa edilmiş olan konak, yoğun ve renkli süslemeleriyle dikkat çekmektedir.
Korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı olarak tescil edilen konakta 13 oda, 2 mutfak, 2 tandır, 1 şırahane, 5 banyo (dolap içi), 3 tuvalet, 1 kiler, 6 şerbetlik, 2 balkon ve 2 mahzen bulunmaktadır.

Sivil mimarlık örneği bir yapıda kullanılan ünik özellikleri iki asır öncesinden günümüze taşıyan konağın kapısında gelen misafirin erkek mi kadın mı olduğunun anlaşılmasını sağlayan iki farklı tokmak, ev sahibinin oturduğu yerden kapıyı açmasına yarayan ipli bir düzenek, yazın evin serinletilmesini sağlayan “çarh-ı alem” adı verilen doğal bir havalandırma sistemi (zemin katla mahzen arasında havalandırma kanalları) vardır.

Çocuk odasının penceresi diğer odalardan farklı olarak tavana yakındır. Evin mutfağında üzümlerin alt kattaki şırahaneye kolayca aktarılması amacıyla yapılmış bir kanal vardır. Ayrıca hemen her odada bir niş içerisinde resimlerle bezenmiş şerbetlikler bulunmaktadır.                                                    YAMAN DEDE CAMİ
Kayseri'nin Talas ilçesi Tablakaya Mahallesi’nde bulunan Yaman Dede Cami (Talas Yeni Cami olarak da adlandırılmaktadır) aslında bir Rum kilisesidir. 1886 yılında Sultan Abdülhamit’in izniyle Metropolit İonnis tarafından yaptırılmıştır. Rumların mübadelede Talas’ı terk etmesinin ardından 1925 (bazı kaynaklara göre 1926) yılında cami olarak ibadete açılmıştır.
Kapalı Yunan haçı tipindeki yapı, üzeri sıvayla kaplanmış kesme taştan inşa edilmiştir. İbadet mekanının üzerini yüksek kasnaklı merkezi bir kubbe örtmekte, özellikle giriş cephesindeki taş işçiliği dikkat çekmektedir.

Panaya Kilisesi olarak bilinen yapıya, camiye çevrildikten sonra Yaman Dede Cami adı verilmiştir. Asıl adı Diyamandi olan Yaman Dede, Osmanlı tebasına mensup Rum Ortodoks bir ailenin oğludur, 1887 yılında Talas’da doğmuştur.
Adı Rumca’da “elmas” anlamına gelen Diyamandi’nin İslamiyete duyduğu ilgi çocuk yaşta Mevlana sevgisi ile başlamış ve 1942 yılında 55 yaşındayken müslüman olması ile sonuçlanmıştır. Müslüman olduktan sonra Yaman Dede adını almıştır.

Bugün daha çok Mevlevi şair kimliği ile bilinen Yaman Dede, hukuk eğitimi almış, avukatlık ve öğretmenlik yapmıştır. İslamiyete yakınlık göstermesinden endişelenen ailesi tarafından genç yaşta Rum Patrikhanesi cemaatinden dindar bir kız ile evlendirilmiş, ancak islamiyeti kabul ettikten sonra Patrikhanenin bu evliliği artık uygun bulmaması sonucu eşinden ve kızından ayrılmak zorunda kalmıştır. İkinci evliliğini müslüman bir kadınla yapan Yaman Dede, hayatının büyük bölümünü İstanbul’da geçirmiş, 1962 yılında İstanbul’da vefat etmiş ve Karacaahmet Mezarlığına defnedilmiştir.
AĞIRNAS VE MİMAR SİNAN’IN EVİ
Kayseri’nin Melikgazi ilçesine bağlı Ağırnas, 3000 yılı aşkın geçmişinde Hitit, Roma, Bizans ve Osmanlı medeniyetlerine ev sahipliği yapmış bir yerleşim yeridir.
Sivil mimari örnekleri, çeşmeleri, Rum kilisesi, mağaraları, dehlizleri ve yer altı şehri ile zengin bir mimari dokuya sahip olan Ağırnas’ın en önemli özelliği tüm yapılarda taş malzemenin kullanılmış olmasıdır.

Mübadeleye kadar Rumlar ve Türkler’in bir arada yaşadığı Ağırnas’ta toprak verimli olmadığı için tarıma yönelemeyen halk, taş işleme, sıvacılık ve duvarcılık işlerine yönelmiş, Osmanlı İmparatorluğu’nun dört bir yanına dağılan inşaat ustalarının bir kısmı burada yetişmiştir.

Ağırnas’ta yetişen en büyük usta hiç kuşkusuz, eserlerindeki mühendislik zekası ve ince işçilikle yüzlerce yıldır tüm dünyada hayranlık uyandıran Mimar Sinan’dır.


Ağırnas’ta doğan ve 22 yaşındayken (bazı kaynaklara göre daha küçük yaşta) Yavuz Sultan Selim zamanında devşirme usulüyle marangoz çırağı olarak Acemi Oğlanlar Ocağı’na alınan Sinan, mimarbaşılığa kadar yükselmiş, 50 yılı aşkın süre kaldığı bu görevdeyken Osmanlı mimarisini zirveye taşıyan yüzlerce eşsiz eser ortaya koymuştur.
Sinan'ın doğduğu ev, restore edilip müzeye dönüştürülerek 2007 yılında ziyarete açılmıştır. Üç katlı evin üst katları yakın dönemlerde inşa edilmiştir. Sinan’ın evi volkanik taştan yapılan kemerli alt bölümdür. Evin altındaki dehlizler ve tünellerin yer altı şehri ile bağlantısı olabileceği söylenmektedir.
TARİHİ KAYSERİ EVLERİ
Coğrafi konumu, iklimi, yörede bulunan yapı malzemeleri ve 20. yüzyıl başlarına kadar sahip olduğu Hıristiyan nüfus Kayseri’nin sivil mimarisi üzerinde etkili olmuştur.
Özgün mimarileri, taş ve ahşap işçiliğini sanata dönüştüren süslemeleriyle eski Kayseri evlerinden bir kısmı günümüze kadar ulaşabilmiştir. Setenönü Mahallesi’ndeki 1800’lü yıllardan kalma konaklar örneğinde olduğu gibi bu evlerin bir kısmı restore edilmiştir.
Eski Kayseri evleri, tek veya iki katlı, avlulu, çoğunlukla sokağın iki yanında bitişik düzende yer alan yapılardır.
Evler, genellikle merkez konumundaki sofa, tokana (mutfak) ve harem (yatak odası) adı verilen üç ana bölümden oluşmakta, büyüklükleri ve süslemeleri ev sahibinin ekonomik durumuna göre değişmektedir.
Kesme taştan inşa edilen evlerin cepheleri çıkmalarla hareketlendirilmiştir. Kapılar ve balkonlar dış mekanda taş süslemenin yoğunlaştığı kısımlardır.
Kalp, yonca yaprağı, yıldız gibi çeşitli geometrik şekiller verilmiş havalandırma (ışıklandırma) delikleri cephede estetik amaçlı kullanılan küçük ayrıntılardır.

Müslüman ve Hıristiyan evleri arasında bazı üslup farlılıkları görülmektedir. Üslup farkı gösteren unsurlardan biri kar ve yağmur sularının düz toprak damlardan atılmasını sağlayan çörtenlerdir. Hıristiyan evlerinde stilize edilmiş çeşitli figürler kullanılırken, Müslüman evlerinde çörtenler düz ve sadedir.


Kayseri evlerinin iç süslemesi de dış süslemesi kadar çeşitli ve zengindir. Tandırbaşı, kahve ocakları ve şerbetliklerde daha çok taş işçiliğinin, yüklük, tavan, kapı, panjur ve merdiven korkuluklarında ahşap işçiliğinin zarif örneklerine rastlanmaktadır.

Yazı ve fotoğraflar : Serap KURBANOĞLU

25 Şubat 2022 Cuma

BİR NAZİ ÜTOPYASI- İMKANSIZI İNŞA ETMEK “VOLKSHALLE”

1. Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa ve Asya kıtasındaki ülkelerin sınırları birer birer yeniden çizilirken, yenilen devletlerde rejim değişikliği olmuş, güç dengeleri ciddi biçimde değişmiştir. Bu değişikliklerin uzun vadede doğurduğu sonuçlar içerisinde ise tüm dünyayı da derinden etkileyecek olan gelişmeler, şüphesiz ki savaşın baş aktörlerinden Almanya’da yaşanmıştır.

Savaşın hemen ardından, 1918 yılının sonlarına doğru kurulan Weimer Cumhuriyeti, 30 Ocak 1933’de Hitler’in şansölye olması ile ortadan kalkmış ve ardından, sonuçlarını bugün hepimizin yakından bildiği, “3. Reich” dönemi başlamıştır. Kısa süre içerisinde umut vadeden bir yönetim biçiminden, korku üzerine kurulu, temel vatandaşlık haklarının dahi kullanılamadığı totaliter bir rejime, oradan da hızla tüm dünyayı tehdit eden saldırgan bir devlet yapılanmasına dönüşen 3.Reich; 1945 yılında nihayete erdiğinde, ardında nesiller boyu sürecek bir yara bırakmıştı. 

Adolf Hitler

Yıkım ve katliam başlamadan çok önce, Hitler’in, ‘üstün’ Almanya ve ‘Ari’ Alman halkı için çıtası oldukça yüksek sosyoekonomik planları vardı. Yönetime ilk geldiği aylardan başlayarak, halkın bu ‘sözde’ ideallere ulaşabilmesi için birtakım düzenlemeler ve kapsamlı manüplatif propagandalar yapmaya başlayan Naziler; başta ekonomi ve hukuk olmak üzere, eğitim ve kültürü kontrol altına aldılar, hatta öyle ileri gittiler ki; Alman kiliselerini ‘bile’ yeniden düzenlemeye çalıştılar.

Propaganda Afişi – “Ulusun Mimarı Hitler – Yeni bir ulus inşa ediyor” 

Propaganda Afişi – “Tek Millet Tek Devlet Tek Lider Büyük Almanya!”

Nazi kontrolündeki kamu manipülasyonunun merkezi, başkanlığını Hitler’in en yakın arkadaşlarından olan Joseph Goebbels’ın yaptığı Kamu Aydınlanma ve Propaganda Devlet Bakanlığı’ydı. Bakanlığın en önemli görevi, Nazi mesajının; sanat, müzik, tiyatro, film, kitap, radyo ve basın tarafından başarılı bir şekilde iletilmesini sağlamaktı. 

Propaganda Afişi – “Tanrı Bizimle”

 Günlük hayatın içerisinde aklınıza gelebilecek her şeyin ustaca idare edildiği bu tehlikeli politikanın en anıtsal enstrümanlarından biri de mimariydi. Hitler’in vizyonuna göre, aynı Antik Roma ve Yunan’da olduğu gibi devletler yıkılsa dahi artlarında ihtişamlarını hatırlatacak bir miras kalmalıydı. Bu doğrultuda fikirleri ile yeniden şekillendirdiği ‘üstün’ Almanya ve nihayetinde Avrupa kıtası, taştan inşa edilecek görkemli yapıları ile de onun ideolojisine uymalıydı. Hitler’in yaratmaya çalıştığı bu ‘Yeni’ Avrupa’nın ‘meşru’ merkezi ise tabi ki Berlin’di. “Welthauptstadt Germania - Dünya Başkenti Almanya” projesi ile şehri baştan sona yeniden inşa etmek istiyordu. Nasıl ki 1. Petro St. Petersburg’u küllerinden yarattıysa, Hitler de Berlin’i ütopik amaçları doğrultusunda yeniden inşa edecekti. 


2. Dünya savaşını kazanacağına neredeyse emin olan Hitler; zaferinin vücuda gelmiş hali Berlin’i yeniden inşa etmek için en yakınlarından biri olan Silahlanma Bakanı mimar Albert Speer ile kolları sıvamıştı. Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’ne ilk katılanlardan biri olan Speer, Nürnberg’deki Reich Şansölyesi Binası ve stadyum binası başta olmak üzere Naziler için önem arz eden birçok mimari yapıyı tasarlamıştı. Dehasını partinin emrine adayan Speer ve Hitler iyi bir takım olmuşlardı zira Hitler de kendi çapında bir sanatçıydı ve Speer onun vücuda getirmek istediklerini iyi anlıyordu.  

Mimar Albert 
Hitler 

İkili Mimari’yi etkili bir ideolojik araç olarak kullanarak Naziler’ in tüm organizasyonları ile bütünleştiriyorlardı. Bunun en net örneklerinden biri Speer’in, parti için yaptığı ilk tasarımlardan olan ‘Lichtdom- Işık Katerdarli’ dir. 1933 yılındaki Nazi toplantısının düzenleneceği ancak o tarihte inşası bitmeyen Zeppelintribune için yapılan bu gösterişli ışık dekoru, yan yana getirilen 152 uçak savar ışığı ile oluşturulmuştu. Adeta inşaat halindeki yapının kusurlarını bir illüzyon ile kamufle etmek için düşünülen bu uygulamanın, bugün bile kimin yaptığı ve neden yapıldığından bağımsız olarak, dahice olduğunu kabul etmemek elde değil. 
‘Lichtdom- Işık Katerdarli’
Hitler yönetimindeki Nazi Almanya’sı mimari stili, Antik Roma İmparatorluğu’ndan ilham almıştır. Onlara göre Roma hem mimarisi hem kültürü hem de gücü ile ulaşılması gereken bir idealdir. Devasa büyüklükteki yapılar, mitolojiden alınan figürler ve obsesif bir düzen içerisinde inşa edilen yapılar adeta karşısındaki bireyin devlet ve ideoloji karşısındaki ‘acizliğini’ vurgularken, yandaşlarında hayranlık yaratarak aidiyetlerini güçlendirmekteydi. Bugün bir kısmı yıkılan, bir kısmı ayakta kalan, bir kısmı ise proje aşamasında kalan bu yapılar, hep alanlarının en büyüğü olmak için tasarlanmıştı.
VOLKSHALLE

İşte alanının en büyüğü olarak tasarlanan yapılardan biri Große Halle ya da Ruhmeshalle olarak da bilinen Volkshalle’dir. İnşa edilebilseydi bugün Avrupa’nın en ilginç yapılarından biri olacak olan bu devasa bina, “Welthauptstadt Germania - Dünya Başkenti Almanya” projesinin merkezindeydi. Hatta çevresindeki tüm binaların ona giden yolda birer ‘figüran’ olarak tasarlandığını söylersem abartmış olmam.

Welthauptstadt Germania canlandırma

Hitler’in henüz ‘Führer’ olmadığı yıllardan bu yana aklında olan bu ‘çılgın’ projeye göre yeni Berlin kuzey-güney ve doğu-batı aksı olmak üzere yeniden inşa edilecekti. Şehrin merkezi olarak tasarlanan kuzey-güney aksının her iki ucunda özellikle yabancıları etkileyecek büyüklükte devasa iki büyük tren istasyonu ve iki uzun ve çok geniş tören bulvarı bulunacaktı. Bu aksın güney ucundaki bulvar üzerinde ise Paris’teki Arc de Triomphe’un neredeyse üç katı büyüklükteki bir zafer takı olacaktı. Şehrin kuzey ucu ise tüm devlet binalarına ayrılmıştı. Bütün yapıların yan yana sıralanacağı bu yol, devasa büyüklükteki Volkshalle’ye varacaktı. 

Volkshalle ve önündeki meydan projesi

150.000 ila 180.000 kişiyi bir arada içine alabilecek şekilde tasarlanan binanın, diğer Nazi Mimarisi projelerinde olduğu gibi Roma Mimarisi’nden, özellikle de Hitler’in 7 Mayıs 1938’de ziyaret ettiği ve gençliğinden beri hayran olduğu Roma’daki Pantheon’dan izler taşıyacaktı. Bu arada Hitler’in Pantheon’a olan hayranlığı esasen ziyaretinden çok daha öncesine, ta 1925 yılında kendi tasarlayıp çizdiği çeşitli Volkshale benzeri yapıların bulunduğu eskizlere kadar gitmektedir. Küçük bir not Hitler ‘Kavgam’ kitabının ilk cildini de bu yıl yayımlamıştı.

Dev dairesel bir arenayı çevreleyen üç katlı bir yapı olarak tasarlanan Volkshalle’nin Berlin'in silüetine hâkim olacak anıtsal kubbesi diğer devasa yapılara meydan okuyacak büyüklükte olacak şekilde düşünülmüştü. Kubbesi; genişliği 315 metreye 315 metre ve yüksekliği 74 metreye ulaşan büyük bir granit podyumundan, toplamda 290 metre yüksekliğe çıkacaktı. Sadece dışı değil binanın içi de oldukça görkemliydi. Kuzey aksında bulunan 50 x 28 metre büyüklüğünde tasarlanan niş, altın mozaiklerle kaplanacak, mitolojiden figürlerle süslenecek ve Hitler kürsüsünün bulunduğu alan 24 metre yüksekliğinde bir kartal ile kuşatılacaktı. Hitler buradan bazıları arenanın içerisinde ayakta duran bazıları ise 3 katlı, yüzlerce mermer sütunla süslenmiş tirbünlerde oturan ‘halkına’ seslenecekti. Biliyorum, böyle rakamları art arda sıralayınca binayı gözde canlandırmak zor ama neredeyse 443 metre uzunluğundaki Empire State binası ile yarışacak bir büyüklük düşünürsek, sanırım binanın haşmetini biraz daha net realize edebiliriz. Yetmediyse şöyle tarif edeyim, taş kaplama ve hafif betonun doğru kullanımı ile 290 metre yüksekliğine erişecek olan Volkshalle’nin kubbesinin ortasındaki oculus (ışıklık) 46 metre uzunluğunda olacaktı ve Michelangelo tarafından tasarlanan St. Peter’s Bazilikası’nın 42 metrelik kubbesi bu açıklıktan içeri girecekti! Çok ilginç son bir örnek daha; bina o kadar devasa olacaktı ki, arenanın içerisinde Führer’ine tezahürat yapan gururlu Naziler’nin nefesleri, kubbenin alt tarafında yoğunlaşmaya neden olacak ve bu durum kubbede bulutlar yaratarak Volkshalle’nin içerisinde yağmur yağmasına sebep olabilecekti! Kendi iklimini yaratan ütopik bir bina!

 Volkshalle 

 Volkshalle savaşın kaybedilmesi sebebiyle yapılamadı ve kendini kaybetmiş bir adamın, ‘çılgın’ projesi olarak tarihin tozu sayfalarına gömüldü. Doğruyu söylemek gerekirse, onca örnek, anlatım, açıklama ve rakamsal veriye rağmen, Berlin'in düşüşünden yıllar sonra bile, Volkshalle'nin ne kadar muazzam olacağını anlamak oldukça güç.

Selva Batalloğlu
selvabattaloglu@hotmail.com