16 Mart 2012 Cuma

TALAS- GESİ- KAYABAĞ VE AĞIRNAS


-Talas-
“Kayseri’ye gitmişken Talas’a uğramamak olmaz” deyip burayı da şöyle bir gezmeye çalıştık. Ama hemen belirtelim, Kayseri’ye sırf Talas’ı gezmek için gitmek gerekli, umarım ve dilerim yakın zamanda yolumuz düşer!

Talas, günümüzde 60 bini aşan nüfusa sahip, çok katlı binaların hakim olduğu bir yöre. Gezip-görülecek yerler Kiçiköy mahallesinde ve Ali Dağı'nın eteklerinde kalmış.

Kiçiköy Mahallesi: Aşağı Talas’ta bulunan mahalledeki en önemli yapılar hemen girişte yer alan çeşme ile biraz ileride bulunan Ali Saip Paşa camii. Her iki eser de 1887’de yaptırılmış. Caminin özellikle giriş kapısı ilginç. Talas belediyesi eserlerin yer aldığı yolun bir “Osmanlı Sokağı” niteliğine bürünerek turizme kazandırılması için çalışmalar başlatmış.


Yaman Dede Camii: 1886’da inşa edilen kilise 1925’te camiye çevrilmiş. Bugün kaybolmuş olan kitabesinin Karamanlıca (Grek harfleriyle Türkçe) olarak yazıldığı bilinmekte. Talas’ın en güzel yapılarından biri olan bu caminin adının ilginç bir hikayesi var. Kısaca anlatalım: 1877’de Talas’ta doğan Kayseri Rumlarından “Dyamandi”, çocuk yaşlarından itibaren İslamiyete ilgi duyar. Eğitim için gittiği İstanbul’da bu ilgisi artar, gönlünce Müslüman olur. Bunu uzun yıllar gizledikten sonra açıklar. Adını da “Yaman Dede” olarak değiştirir. 1962’de vefat eder. Kiliseden camiye çevrilen ibadethaneye de Talaslı olması nedeniyle onun adı verilir.
 

Atatürk Köşkü: Yukarı Talas’ta bulunan köşk 1927’de yapılmış. Atatürk, 1934’te Kayseri’yi ziyaret ettiğinde burada kalmış.

Şüphesiz ki Talas’ta görülmesi gereken başka yerler de bulunmakta. Amerikan Koleji ve hastanesi bunlar arasında yer almakta. Kolejin bir bölümü Erciyes Üniversitesi tarafından kullanılmakta. Gezmek için izin almak gerekiyor.


-Gesi-
Gesi, Kayseri’nin Melikgazi ilçesine bağlı, yaklaşık olarak dört bin nüfuslu bir yerleşim yeri. Beldenin neredeyse tümü her biri 100-150 yıllık konaklar ile dolu. Ev sahipleri son derece misafirperver; sizi büyük bir keyif içinde evlerine konuk etmekte, ikramda bulunmakta.


Gesi’ye doğru giderken göreceğiniz ilk “eserler” sanki bir kule gibi yükselen “güvercinlik”ler. Yöre halkı bu yapıları “burç” olarak adlandırmakta. Güvercin gübresinin özellikle asmaların verimini olumlu yönde etkilediği bilinmekte. Bu nedenle “Gesi bağları”nın ihtiyacını karşılamak üzere, belirli yerlere “güvercin konakları” yapılmış. Bu arada güvercin gübresinin vakt-i zamanında barut yapımında kullanıldığını da ekleyelim. Neyse, günümüze dönelim: Zemini genellikle 2x2 metre olan kulelerin yüksekliği 8-10 metreye kadar ulaşmakta; bu yuvalarda binlerce güvercin konaklamakta. Güvercinliğin sahibi olan kişi, yılın belli zamanlarında yuvanın altındaki bir tünelden içeri girerek biriken gübreyi dışarı çıkarmakta ve gereken yerlerde kullanmakta.


“Gesi Bağlarında Dolanıyorum”

Bir zamanlar Gesi’de bağlar varmış; şimdi birkaç asma kütüğü görmek için çevrede epeyi dolaşmak lazım. Ama, zamanında olan bağlar, muhtemelen hepimiz tarafından bilinen bir türkünün konusu olmuş.
Anlatıldığına göre; bir genç kız Gesi’ye gelin gelir. Ama, kısa bir süre sonra kocası çalışmak için gurbete gider. Gelin, köyde yalnız kalır, kocasından da bir haber gelmez, sıkıntılı günler geçirir. İçinde bulunduğu “ruh halini” anlatmak için bir türkü yakar:

Gesi Bağları’nda dolanıyorum/Yitirdim yarimi aranıyorum/Bir çift selamına güveniyorum.
Atma garip anam beni dağlar ardına/Kimseler yanmasın anam yansım derdime/Gesi bağlarında bir top gül idim/Yağmur yağdı güneş vurdu eridim/Evvel yarin sevdiceği ben idim/Gel otur yanıma hallerimi söyleyim/Halimden bilmiyor ben o yari neyleyim.

İlk ve son “beşlik”ini aktardığımız bu türküyü ilk kez Ahmet Gazi Ayhan derlemiş. Zaman içinde yapılan eklemelerle türkü 500 dizelik bir “destan”a dönüşmüş. Bana kalırsa eşsiz bir “sosyolojik malzeme”.

-Kayabağ Köyü-
Gesi’nin hemen yanı başındaki Kayabağ köyünün eski adı Darsiyak. Bir zamanlar Rumların yaşadığı bir köymüş. 1837 tarihli “Yanartaş” kilisesi zamanın bütün tahribatına rağmen halâ ayakta. Bahçesinde ineklerin ve koyunların otladığı kilise, günümüzde özel mülkiyete ait. O nedenle, gezmek için ev sahibini bulmanız gerekli.


Anlatıldığına göre, bugün yıkılmış olan kubbenin altında bir zamanlar, Rusya’dan getirilen “yanar” bir taş varmış.


Yaklaşık iki insan boyundaki bu taş özellikle geceleri ay ışığının yansıması ile köy üzerine değişik ışıklar saçmaktaymış. Rivayete göre, Rumlar mübadelesi sırasında taşı söküp götürmüş.

Kilisenin yanındaki okul da tarihi değere sahip...


-Ve Ağırnas-
Mimar Sinan’ın doğum yeri olan Ağırnas, yaklaşık dört bin nüfuslu, Melikgazi ilçesine bağlı bir yerleşim yeri. Osmanlılar zamanında ağırlıklı olarak Rumlar yaşıyormuş; 1924 mübadelesi ile hepsi göç etmek zorunda kalmış. Gidenler Yunanistan’da “Arkides” köyünü kurmuş.


Yeraltı Şehri: Ağırnas’ta ilk gezilecek yer, Aşağı Pınarbaşı mevkiinde bulunan yeraltı şehri. Bu yapı, Ağırnas’ın geçmişinin en az iki bin yıl öncesine kadar uzandığını kanıtlamakta. Burasının aslında Kapadokya bölgesinde oldukça yaygın olarak görülen diğer yeraltı şehirlerinden pek farkı yok. Girişinde yer alan büyük değirmen taşı, gerektiğinde kapatılarak güvenlik sağlanıyor; içinde toplantı odaları, kilise, mutfak, yemek odaları gibi mekanlar bulunuyor. Bu yeraltı şehrinin 120 kilometre uzunluğunda olduğu, Kapadokya’ya kadar uzandığı yolunda söylenceler bulunmakta! Genellikle kapalı olan bu yapının gezilebilmesi için Belediye’ye haber verilmesi gerekmekte.

Burada bir parantez açarak küçük bir bilgi aktaralım: Yeraltı şehrinin çevresinde “gilaboru” olarak adlandırılan bir bitki yetişmekte. Anlatılanlara göre bu bitkinin küçük, kırmızı meyvelerinin suyu özellikle mide rahatsızlıklarına iyi gelirmiş. Doğrusunu söylemek gerekirse, ben tadına baktım, ama pek beğenmedim!  


Mimar Sinan Evi: Ağırnas’ta mutlaka gezilmesi gereken yapı Mimar Sinan’ın doğduğu ve 22 yaşına kadar kaldığı iddia edilen bina. Altında bir yeraltı şehrini andıran bölümlerin bulunduğu evin orta katı 1939’da, üst katı ise 1951’de inşa edilmiş. Söz konusu ev Ağırnas Belediyesi tarafından satın alınmış, Kayseri Valiliği, Erciyes  Üniversitesi ve ÇEKÜL’ün katkıları ile onarılarak ziyarete açılmış.


Çeşmeler: Anlatılanlara göre Mimar Sinan memleketine 3 çeşme yaptırmış, bugün bunların ikisinin bence yerini görmek mümkün. Çünkü mevcut çeşmeler pek öyle birkaç asırlık bir görünüm sergilemiyor!


Agias Prokopis Kilisesi: 1857 yılında yapılan kilise uzun yıllar depo olarak kullanılmış, daha sonra temizlenmiş ve çevresinin düzenlemesi yapılmış. Yunanistan’a göç eden Ağırnaslıların torunları “anayurt”larını ziyarete geldiğinde ibadete açılıyor!


Günümüzde Ağırnas evleri, sokakları, meydanları ile bir bütün olarak koruma altında. Beldede beton ve asfalta yer yok! Ama, en kısa zamanda bakıma ihtiyaç var!!!

Yöre ile ilgili son bir not; Ağırnas’a giderken tedbirli olmak lazım. Çünkü, burada karnınızı doyurabileceğiniz bir aşevi bile bulunmamakta; ancak çınarın altındaki kahvehanede çay-kahve içebilirsiniz!

Kayseri’den Ayrılırken

Kayseri, şüphesiz ki, sadece yazdıklarımızdan ibaret değil. Selçukluların merkezi olan bu kentte gezilecek, görülecek daha pek çok yer var. Tarihi kent merkezinde yer alan bölgelerde örneklerine rastlanılan taştan inşa edilmiş Kayseri evleri belki, başlı başına bir yazı konusu.


YAZI VE FOTOĞRAFLAR: M.BÜLENT VARLIK / mbvarlik@gmail.com

14 Mart 2012 Çarşamba

GERMİR


GERMİR
Germir, vaktiyle bir köymüş, ama günümüzde Kayseri merkezinde yer alan Melikgazi ilçesinin bir mahallesi.

Ne Demek?
Önce “Germir” adının nereden geldiğini açıklamak gerekiyor. Köyün adı ile ilgili rivayetler muhtelif. Bazıları bu adın Rumca “Kermiria” sözcüğünden, bazıları da Ermenice’de “kırmızı” anlamını taşıyan “Garmir” sözcüğünden geldiğini ileri sürmekte. Köyün adının eski Türkçe'de “aydınlık, güneşli yerleşim yeri” anlamına geldiğini söyleyenler ya da Osmanlıca’da “harap, ıssız, terk edilmiş yer” anlamına gelen “gâmir” sözcüğünden kaynaklandığını iddia edenler de var!

Evet, rivayet muhtelif, ama, bu isim hikayesi burada bitmemekte! Köyün adı 1960’ların başında her ne hikmetse, “Konaklar” olarak değiştirilmiş. Ama, köylüler büyük bir hukuk mücadelesi vermiş ve yöre, 2000’de yeniden eski adına kavuşmuş! Zaten resmi yazışmalar dışında kimse Konaklar adını kullanmıyormuş!


Biraz Tarih

Köyün tarihi hakkında fazla bilgi yok, kayıtlar sadece 400-500 yıl öncesine kadar uzanmakta.  Ama bu kayıtlar, yirminci yüzyılın başlarına kadar Germir’de Türk, Ermeni ve Rumların birlikte yaşadığını ortaya koymakta.

1834 yılında çevreyi gezen Hamilton, Researches in Asia Minor, Pontus and Armenia adlı kitabında (c: II, s: 264), Germir’in etrafı bağ-bahçe ile çevrili büyükçe bir kasaba olduğunu, taş binaları, düzenli kaldırımları bulunduğunu belirtmekte ve bu haliyle bir “Türk kasabasına pek benzemiyor; gerçekten de nüfusun çok büyük bir kısmını Rumlar oluşturuyor” kaydını düşmektedir.

1878 tarihli Ankara Vilayeti Salnamesi [Yıllığı]’ne göre Germir’de yaklaşık olarak 1.500 Rum, 1.000 Ermeni ve 500 Müslüman yaşamaktadır. Muhtelif kaynakların aktardığına göre 1900’lerin başında köyde dört eczane, 12 doktor ve 35 mağaza varmış. Pastırma üretimi ekonomik açıdan önemliymiş. Ayrıca, çok sayıda bezirhane bulunmaktaymış. Bu vesile ile hemen belirteyim ki, bir bezirhane yakında Ağırnas’ta ziyarete açılacak, sanayi arkeolojisi ile uğraşan meraklılara duyurulur! Üretilen yağ, toprak boya ile karıştırılınca, cami ve kiliselerdeki süslemelerde, bütün tahribatlara rağmen bugün bile canlılığını koruyan renkler ortaya çıkmaktaymış. Ayrıca 2.000 kitabın olduğu bir kütüphane bulunuyormuş. Yüzyılın başında köyde, altı cami, iki Rum ve bir de Ermeni kilisesi mevcutmuş.

Öyle köy deyip geçmeyin, burada vaktiyle Willis, Chevrolet ve Ford marka araçların bayii bile varmış!

Bir çok kaynak, Germir’de yaşayan gayrimüslimlerin “Türkofon” olduğunu açıkca belirtmekte. Bir diğer ifade ile hem Rumlar, hem de Ermeniler büyük ölçüde Türkçe konuşmaktaymış. Bu nedenle mübadelede Yunanistan’a göçmek zorunda kalan Rumlar büyük sıkıntı çekmiş. Ama, yazı dilinin her topluluğun kendi alfabesi ile olduğunu da belirtmek gerekir!

Evler... Evler

Germir’de ilk dikkati çeken, bütün bakımsızlıklarına rağmen hâlâ güzel olan evler. Bir kısmı yıkılmış, geriye kalanlar yıkılmaya yüz tutmuş. Ama, bir kısmı da zamana karşı direniyor.


Çoğu yüz yılı aşan bir geçmişe sahip olan evlerin bir bölümü tek katlı, bir bölümü de iki-üç katlı. İkinci ve üçüncü katlarda mekandan kazanılması için çoğu kez çıkmalar kullanılmış. Evlerin belki de hepsinin ortak özelliği, zeminin altında da iki-üç katın bulunması. Zemin altında kalan katların bazıları ahır olarak kullanılmış, bazıları da şaraphane olarak... Bu zemin katların şaraphane olarak değil ama ahır olarak kullanımı hâlâ devam ediyor!


Çeperleri boyanmış kemerli kapılar hemen kendini göstermekte; çoğunun üstünde evin inşa tarihi kaydedilmiş. Bu arada, dış cephede pencere kepenklerinin, iç mekanda ise kapıların son derece ilginç, süslü olduğunu vurgulamak gerekir. Neredeyse tamamı renkli ve oyma desenli.


 Pencerelerdeki demir işçiliğinin estetiği de insanı büyülüyor. İnsanların evlerini süsleme geleneğinin en güzel örneklerini burada görebiliyoruz. 


Eğer şansınız olurda, birkaç evi ziyaret edebilirseniz, ki son derece konuksever olan Germirliler hiç çekinmeden kapılarını açıyor ve “girin bakın, istediğiniz gibi dolaşın” diyor, duvarlardaki süslemeleri, desenli kapıları, ocakları görmeniz mümkün!


Bazı evlerin taç kapıları da olağanüstü görkemli. Sanki bir mabedin kapısı gibi...


Bazı evlerin giriş kapısındaki rumca "Maşallah" yazısı da oldukça dikkat çekici!  


Germir, 2000’lerin başında SİT alanı olarak ilan edilmiş; o nedenle yeni yapılaşma yok. Ama, 8-10 katlı yapılar gözle görülecek yakınlığa kadar gelmiş!

Kiliseler

Germir’deki en büyük kilise Panaya adını taşıyor. Kayseri’den Germir’e doğru yol alırken ilk olarak kubbesi ile karşılaşıyorsunuz. Çatısının bir bölümü çökmüş; ne var ki yapı ana hatları ile oldukça sağlam durumda.


Avlusunda bulunan bir alçı panoya dayanarak sanıyorum bir süre cami olarak kullanılmış. Ancak, ardından uzun yıllar ahır olarak “hizmet” vermiş, kısa bir süre önce de boşaltılmış. Kilisenin duvar resimleri büyük ölçüde tahrip olmuş. Yine de sanki biraz bakım yapılsa “ayağa kalkacak” vaziyette. Hemen yanındaki çan kulesi ise ne hikmetse bütün haşmetiyle sapasağlam yerinde duruyor.


Mahalleler arasında yer alan bir diğer kilise halen ahır ve depo olarak kullanılmakta. Son derece güzel gök mavisi desenlere sahip. Kubbesi zaman içinde çökmüş, sahibi de yerine beton bir tavan yapmış. “Sahibi” diyorum, çünkü, 1940’lı yıllarda bu kiliseler kim bilir neye dayanılarak, bilinmiyor, özel mülkiyete geçirilmiş! Doğrusunu söylemek gerekirse, mevzuata göre, bu kiliseleri gezmek için sahibinden izin almak gerekli!!! Allah’tan hiç kimse “hayır, olmaz” demiyor.


Gazeteci Oral Çalışlar ve yazar Zülfü Livaneli, Panaya kilisesinin müzeye dönüştürülmesini önermekte. Sanırım, doğru bir öneri. Kimbilir belki de, bu önerinin gerçekleşmesi ile sanayide gelişmesine rağmen turizme daha yeni yeni önem vermeye çalışan Kayseri, uluslararası bir inanç ve kültür turizmi merkezlerinden biri haline gelebilir.

Yeri gelmişken belirtelim: Türkiye’de pek bilinmese de Germir, özellikle sinema severler tarafından oldukça iyi tanınan bir yöre. Şimdi “bu nereden çıktı, neden” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Çünkü, Germir, "ben ne Rumum, ne Türk, ne de Amerikalı. Ben Anadoluluyum" diyen ünlü yönetmen Elia Kazan’ın annesinin köyü!!!


Vaktiyle, ailenin bu köyde büyük bir konağı, konağın önünde de bir kuyusu varmış. Zaman içinde konak yıkılmış, sadece yeri biliniyor. Ama, kuyu hâlâ kullanılıyor.

Yolunuz Kayseri’ye düşerse, hiç değilse birkaç saatinizi ayırıp Germir’i gezin derim. Tabii bu gezi sırasında, Ahmet Gazi Ayhan tarafından derlenen ve artık yerinde yeller esen “Germir Bağları”nı anlatan,

“Gine yeşillendi Germir Bağları,
Bakarım erimez dağların karı,
Bergüzar yollamış ellerin yari,
Saçını boynuma dolar ağlarım”

türküsünü mırıldanmayı ya da dinlemeyi de ihmal etmeyin!

YAZI VE FOTOĞRAFLAR: M. BÜLENT VARLIK

9 Mart 2012 Cuma

KAYSERİ


Kayseri çevresinde bilinen en eski yerleşim  alanı, merkeze 20 kilometre kadar uzakta bulunan ve bir Hitit kenti olan olan "Kültepe" ya da eski adı ile "Kaniş."

Kaniş, biri yerli ahalinin oturduğu, diğeri Asurlu tüccarların yerleştiği “Karum” olmak üzere iki bölümden oluşmakta (hemen belirtelim, Ankara’da Tunalı Hilmi Caddesi'nin sonunda yer alan alış-veriş merkezinin adı da buradan gelmekte). Bölge ile ilgili ilk araştırmalar 1881 yılında yapılmış ama fazla bilgi edinilememiş. Anlatıldığına göre; 1925’te yörede gezen B. Hrozny,  tesadüfen bir köstebek yuvasının ağzında Hititçe tabletler bulmuş. Köylülere bu tip tabletleri “iyi fiyatla” satın alacağını bildirmiş. Ertesi yıl Kaniş’e tekrar geldiğinde kendisine yüzlerce tablet sunulmuş! Kayserililerin ticarete ne denli yatkın olduğu ta o yıllarda anlaşılmış! Bu arada, laf aramızda, Kaniş’te belki yüze yakın köstebek yuvasını gözden geçirdim ama, bir tek tablete bile rastlayamadım!

3000 yıl kadar önce Erciyes’in eteğinde bir kent kurulmuş. Kent, zaman içinde Friglerin, Kimmerlerin, Lidyalıların ve Medlerin egemenliğine girmiş. Ardından Pers yönetimi yaşanmış. Aradan yıllar yıllar geçmiş, sonunda yöreye dönemin Roma İmparatoru’nun adına izafeten “Ceasera” adı verilmiş. Ve kent, o gündür, bu gündür “Kayseri” olarak anılmış! Ardından Selçukluların başkentlerin biri olmuş, sonra Anadolu’yu istila eden Moğollardan nasibini almış. 500 yıl kadar önce de Osmanlı topraklarına katılmış.

-Günümüz Kayseri’si-

Su gibi akıp geçen geçen yılları bir kenara bırakıp, günümüz Kayseri’sine yönelirsek, görünen manzara, Kayseri’nin bir sanayi şehri olduğu. Bir zamanlar Asur ticaret kolonisinin egemenliğindeki Kayseri, artık dünyaya sanayii ile açılan bir kent. Kayserililer kendilerini “Türkiye'nin Üretim Üssü” olarak tanımlamakta.
Kayseri, bir sanayi kenti olduğu için, doğrusunu söylemek gerekirse yakın zamanlara kadar, kış mevsiminde Erciyes’e kayak için gidenlerin dışında turizme pek önem vermemiş. Ancak, son zamanlarda turizmin de kente katkıda bulunacağı gerçeği kavranmış ve Kayseri’de turizmin gelişmesi için bazı çabalara girişilmiş. Ama, her şey yolunda mı, işte o tartışmalı bir konu. 

-Nasıl Gezilmeli?-

Binlerce yıllık bir geçmişi olduğu için Kayseri, gezmenin bir anlamda kolay olduğu “klasik” bir kent görünümünde. Tarihi ve “turistik” eserlerin nerede ise tamamı kentin merkezi çevresinde toplanmış durumda.

Kale
Kent merkezinde binlerce yıllık kale surlarının bir bölümü halâ ayakta. İç kalenin yaklaşık olarak 2300 yıl kadar önce inşa edildiği tahmin edilmekte. Antik kent merkezindeki surlar, Kayseri’de hayatın bir parçası olarak yer almakta. Antik kaleden kalan surlar ve  burçlar kente başka bir “hava” katmakta.


Saat Kulesi
Anadolu’nun pek çok kentinde olduğu gibi Kayseri’de de kent merkezinde bir saat kulesi bulunmakta. Yaklaşık olarak 10 metre yüksekliğinde son derece zarif olan bu eser, 1906’da mutasarrıf Haydar Bey tarafından yaptırılmış. Kulenin hemen yanı başında bir muvakkithane (A. Hamdi Tanpınar’ın deyişi ile “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”) yer almakta. Anlatıldığına göre, Milli Mücadele yıllarında Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti bu küçük yapıda faaliyette bulunmuş. Bu iddiayı kuvvetlendiren bir husus ise, Mustafa Kemal Paşa’nın, 1924 yılında Kayseri’yi ziyaret ettiğinde burada oturarak halkın taleplerini dinlemiş olması!


Saat kulesinin hemen yanı başında nefis güzellikte bir Atatürk anıtı yer almakta. Eskiden meydanın ortasında olan heykel son yıllarda kent içi ulaşımın yeniden düzenlenmesi sırasında bir kenara itilmiş, o eski ihtişamını önemli ölçüde yitirmiş!


Arkeoloji Müzesi
Şüphesiz ki ilk gezilmesi gereken yer arkeoloji müzesi. Kayseri’de ilk müze yıllar önce 1929’da Hunat Hatun Medresesi’nde oluşturulmuş. Müze yıllar sonra, 1969’da yeni binasına taşınmış. Müzenin sergi salonlarında ağırlıklı olarak Kültepe’den çıkarılan eserlere yer verilmekte. Bahçede de son derece önemli eserler sergilenmekte. Küçük ama, mutlaka gezilmesi/görülmesi gereken fakat biraz bakımsız olan bir müze.


Etnografya Müzesi
Kayseri’de mutlaka ziyaret edilmesi/görülmesi gereken bir diğer mekan Etnografya Müzesi. İlk etnografya müzesi 1983’de Hunat Hatun Medresesi içinde açılmış, ama 1998’de Güpgüpoğlu Konağına taşınmış. Bir cephesi dış kale duvarlarına yaslanan Güpgüpoğlu Konağı, Anadolu’nun belki de en eski sivil mimari eserlerinden birisi. 1417-1419 yılları arasında inşa edilmiş. Neresinden bakarsanız bakın 500 yıllık bir yapı. Bu muhteşem eser Anadolu’da “soylular”ın gündelik hayatı nasıl yaşandığını herkese göstermekte. Bu müzede Beyşehir’de bulunan Kubadabad sarayında kullanılan çinilerin benzerlerini görmeniz mümkün! Bu kadar güzel çiniler Konya’daki Karatay Medresesi’nde bile bulunmamakta!!!  
Binanın ihtişamı karşısında kişinin söyleyeceği bir söz kalmamakta! Gerçekten son derece güzel restore edilmiş müthiş güzellikte bir yapı. Konağın bahçesinde de olağanüstü güzel eserler sergilenmekte.


Hunat/Huant Hatun Külliyesi
Kent merkezinde yer alan en önemli eser hiç şüphesiz ki Hunat Hatun külliyesi. Bazı kaynaklarda “Huant Hatun” adıyla da anılan külliye, hamam, cami, türbe, imaret ve medreseden oluşmakta. Yapı, halen imaret dışında varlığını sürdüren bütünselliği ile Anadolu Selçuklu eserlerinin en güzellerinden birisi olma niteliğini taşımakta. İnşaında kesme köfeki taşı kullanılan külliye, 1237-1246 yılları arasında I. Alaaddin Keykubat'ın eşi ve II. Gıyasettin Keyhüsrev'in annesi Mahperi Hunat Hatun tarafından yaptırılmış.

Cami; dikdörtgen planlı olup 50 kadar paye/ayak arasında yer alan kemerler üzerine oturtulmuş bir yapı. İnşası, 1238 yılında tamamlanmış. Geometrik desenlerle bezeli görkemli bir taç kapısı bulunmakta. “Cümle kapısı” olarak da adlandırılan bu kapının üstünde, Kapadokya bölgesinin pek çok camiinde olduğu gibi bir “köşk minare” bulunmakta. Kapının hemen sağındaki büyük minare ise çok sonra yapılmış.  Kalenin hemen dışında, Kayseri’nin merkezinde yer alan cami, pek çok caminin aksine neredeyse tüm gün açık. İsteyen istediği vakit gelip namazını eda ediyor.


Medrese; caminin hemen yanı başına inşa edilmiş. Bu yapı da dikdörtgen plana sahip. İki eyvanı, mescidi, büyükçe bir avlusu ve bu avlunun etrafına iki sıra halinde dizilmiş onaltı dersane/ hücre bulunmakta. Bu arada belirtelim; medresenin eyvanındaki aslan başı şeklindeki “çörtenler”/yağmur olukları dikkati çekmekte. Medrese, bugün çay bahçesi ve hediyelik eşya çarşısı olarak kullanılmakta. Kent merkezinde yapacağınız bir geziden sonra soluklanmak için gerçekten güzel bir yer.
Hunat Hatun Türbesi; cami ile medresenin arasında yer alan son derece gösterişli bir mekan. Mermer bir kaide üzerine oturmuş olan türbe, sekiz köşeli bir yapı. Türbenin dış cephesini yakından görmek için önce camiye girmek gerekli. Caminin girişinin hemen yanındaki avluda bulunan türbenin girişi demir bir kapı ile kapatılmış; anahtarı da caminin imamında. O nedenle, türbeyi görmek için namaz vakitlerini seçmek doğru olur! Türbenin içini görmek isterseniz, biraz önce sözünü ettiğimiz medreseye gitmeniz gerekmekte. Giriş kapısının tam karşısındaki eyvanın sağında bulunan hediyelik eşya mağazasını açık olarak bulunsanız, karanlık bir merdivenden çıkarak türbenin içini ziyaret edebilirsiniz! Aslında türbenin içinde en büyüğü Hunat Hatun’a ait olan yan yana üç sandukadan başka bir şey olmadığını da belirtmek gerekir.


Hamam ise iki kısımdan oluşmakta. Erkekler kısmı, kadınlar kısmına göre daha büyük. Günümüzde de kullanılan hamamın mimarisi zaman içinde bazı değişiklere uğramış. Son zamanlarda yapılan restorasyon sırasında Kubadabad üslubunda çiniler bulunmuş. Güpgüpoğlu Konağı’nda bulunan Etnografya Müzesi’ndeki çinilerin kaynağı da burası!

İki Cami
Kent merkezinde bulunan iki cami de görülmeye değer nitelikte. Bunlardan ilki 1134-1143 yılları arasında inşa edilen Ulu Cami ya da diğer adıyla Cami-i Kebir. İki kubbesi olan cami son halini 1722 depreminden sonra almış. Diğer cami ise planı Mimar Sinan tarafından çizilen Kurşunlu Cami.


Döner Kümbet
Talas yolu üzerinde bir parkın içinde bulunan Döner Kümbet, Kayseri'de görülmesi gereken önemli eserler arasında yer almakta. 1276-1279 yıllarında Şah Cihan Hatun adına yaptırılmış olan bu görkemli türbe, Selçuklu eserlerinin en seçkin örneklerinden birini oluşturmakta. Özellikle dış cephede yer alan “hayat ağacı” motifleri son derece dikkat çekici.

Arkeoloji Müzesi’nin yakınlarında bulunan Seyyid Burhaneddin Türbesi de bir diğer önemli yapı. Türbenin etrafı mezarlık. Ama Kayseri Belediyesi çok ilginç bir uygulama ile bu mezarlığı bir parka dönüştürmüş: Yemyeşil. Tarihi mezar taşlarının aralarına banklar konulmuş. Ölüm ve yaşam iç içe!!!


Kapalı Çarşı/Bedesten
Anadolu’nun en büyük ikinci kapalı çarşısı Kayseri de bulunmakta. 1859’da halk tarafından yaptırılan çarşı, 100.000 m2.lik bir alanda yayılmakta. Son derece renkli bir çarşı. Çarşının içinde bir de bedesten bulunmakta. Oldukça bakımsız olsa da hala kullanılmakta. Eğer Kayseri’den halı ve kilim almak isterseniz bu bedestene uğramanızda yarar var. Tabii, pazarlık etmeyi unutmamak kaydıyla!


Gezilemeyen Müzeler!
Görülmesi gereken ama görülemeyen önemli bir yer “Tıp Tarihi Müzesi”. Selçuklu sultanı II. Kılıçaslan'ın kızı Gevher Nesibe Sultan’ın vasiyeti üzerine kardeşi Gıyaseddin Keyhusrev tarafından 1205’te yaptırılan yapı, zamanında Anadolu’nun ve Avrupa’nın ilk tıp okulu ve hastanesi olarak kullanılmış. Bir-iki yıldır restorasyon çalışmaları yapıldığı için gezilemiyor; söylendiğine göre sadece tıp fakültesinin mezuniyet töreninin yapıldığı gün açılıyormuş!

Gevher Nesibe Sultan vakfiyesinin hemen yakınında bir başka medrese daha bulunmakta. O nedenle bu iki yapı “Çifte Medrese” olarak adlandırılmakta. İkinci medrese halen “kitapçı” olarak faaliyet göstermekte. Sanırım, Türkiye’de bu denli büyük ikinci bir kitapçı dükkanı daha bulmak mümkün değil. Ve işin iyi tarafı, deyim yerinde ise medrese/dükkan “ağzına kadar” dolu.
Kent merkezinde bulunan Atatürk Müzesi de gezilemeyen yerler arasında. Diğer günleri bilmem ama, en azından hafta sonu kapalı. Ama, yine de dıştan da olsa binayı görmek güzel. Yapı, XIX. yüzyıl sonunda Raşit Ağa tarafından yaptırılmış. Mustafa Kemal, 1919 sonunda Kayseri’ye geldiğinde bu evde kalmış.


“Gezilemeyen Müzeler”i anlatırken bir not düşelim, kent merkezinde bulunan turizm ofisi de hafta sonlarında çalışmıyor!

Ne yenir?
Doğrusunu söylemek gerekirse, Kayseri tam anlamı ile bir “gurme” merkezi; müthiş bir mutfak cenneti. Ne diyeyim, bütün bir yazıyı sadece Kayseri mutfağına ayırmak da mümkün! Binlerce yıllık bir geçmişe sahip olan bu mutfakta ilk akla gelenler ise pastırma ve sucuk.


Bu arada, kalem inceliğindeki yaprak sarmayı, kendine özgü yöntemlerle pişirilen ciğeri de unutmamak gerekir. Bir kaşığa kırk adedinin sığdığı mantının da neredeyse yine kırk kadar çeşidi bulunmakta. Kent merkezindeki pek çok lokantada başta mantı olmak üzere birçok mahalli yemeği tatmanız mümkün.
Bu noktada yemekler konusunda olumsuz gelişmeleri de not etmek gerekli: Bir; talep artınca mantı el yerine makinelerde üretilir olmuş, tabii tadı biraz kaçmış! İki, fiyatlar artınca pidenin içine konan pastırma miktarı düştükçe düşmüş!!!


Söz yemekten açılmışken bir de “kağıtta pastırma” tarifi verelim: Alüminyum folyonun içini tereyağı ile sıvayın. Sonra, folyonun üstüne pastırma dilimlerini yerleştirin. Ardından üstüne dilimlenmiş domatesleri, limonları, sivri biberleri ve maydanozu yerleştirin ve orta hararetli fırında 20-25 dakika pişirin. Afiyet olsun.

YAZI VE FOTOĞRAFLAR: M. BÜLENT VARLIK

M.BÜLENT VARLIK KİMDİR?
1953'de Ankara'da doğdu. Konya Erkek Lisesi'ni ve ODTÜ/İdari İlimler Fakültesi/Ekonomi-İstatistik Bölümü'nü bitirdi. Ankara Üniviversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi'nde yüksek lisansını tamamladı. Yıllardır sürdürdüğü "iktisat, emek ve basın tarihi" üzerine çalışmaları devam etmekte.
 Yaklaşık 20 kadar kitaba imza attı. Halen "Kebikeç" dergisinin yayın kurulu ve "Mülkiye" dergisinin danışma kurulu üyesi olarak görev yapmakta. "Yemek ve Kültür" dergisinde yazıları yayınlanıyor. 40 yıldan bu yana geziyor. Gezi notları on yılı aşkın süredir "ODTÜ Mezunları Derneği Bülteni"nde yayınlanıyor. Gezi yazılarının bir bölümü "Hocam İnecek Var-1" (2005) ve "Hocam İnecek Var-2" (2007) başlıkları altında yayınlandı. Yaklaşık 20 yıllık bir Tempo Tur müdavimi olarak emekliliğinin tadını çıkarmaya çalışıyor.

8 Mart 2012 Perşembe

Küba'da Bebek Olmak...


KÜBA denilince ilk aklınıza ne geliyor?
Rom, kahve, Che Guevara , Fidel Castro, salsa...
Bir de "hamile evleri"ni ekleyin Küba hakkında bilgilerinize derim!
Küba ile ilgili belleğime kazınan en unutulmaz ve şaşırtıcı anlardan biriydi hamile evleri...

Küba'da bir kadın, hamile olduğu anlaşıldığı an izne ayrılıyor. Her kentte (kentin büyüklüğüne göre) bir ya da daha fazla "La Casa Embarazada" adı verilen "hamile evi” bulunuyor. Küba'da, sağlıklı nesil yetiştirme politikaları  nedeniyle koruyucu hekimliğe çok önem verilmiş. Anne adayı, hamileliği döneminde bebeğini beslemekte sıkıntı yaşayacağını düşündüğünde, devlete başvuruyor ve devlet tarafından doğum oluncaya kadar hamile bakım evlerinde misafir ediliyor ve bütün ihtiyaçları karşılanıyor.

Bu evlere gitmek şart değil ama gidilmesi öneriliyor çünkü bu evlerde, "doğuma kadar nasıl bir süreç sizi bekliyor?" o anlatılıyor. İş çıkışında eşlerini hamile evlerinden almaya gelen babalara da benzeri bilgiler veriliyor.  Ne kadar ilginç değil mi?


Trinidad gezimiz sırasında ziyaret ettiğim tek katlı, 30 yataklı hamile bakım evi küçük bir kadın-doğum hastanesi gibiydi. Girişte poliklinik hizmetinin verildiği bir bölüm var. Odalar 3'er yataklı olarak bir avlu etrafına sıralanıyor.


Hekimler ve hemşireler zamanlarının çoğunu gebelik takibinde ve beslenme kontrolünde geçiriyorlar. Grubumuzla bizi güler yüzle karşıladılar ve gezmemize izin verdiler.


Anne adayını,  her gün eşi ve daha önce doğmuş çocuğu varsa burada ziyaret edebiliyor. Doğum hastanede yapıldıktan sonra anne bebeğini alarak, kendi evine dönüyor.  Çocukların yüzde 99'nun  2 yıl içinde bütün aşıları bitiyor. Küba dünyada 5'li karma aşı üreten 2 ülkeden biri. Küba'da; polio, neonatal tetanoz, meningo encefalitis, difteri, boğmaca, kızamık, kızamıkçık gibi çocuk hastalıklarının tümüyle ortadan kalktığını öğrenmek mutluluk verici. 

Küba hükümeti, 1959 yılında devrimle birlikte halkına dünya standartlarında sağlık hizmeti sunmaya söz vermiş. Devrimden kısa bir süre sonra da parasız ve kaliteli sağlık hizmeti vermeye başlamış. Küba Anayasası'na göre; "sağlık, ekonomik bir kazanç değil, insan hakkıdır." Bu nedenle tüm Kübalılar, sağlık hizmetlerinden eşit ve ücretsiz  yararlanırlar. Sağlık hizmetlerinin sağlanması devletin sorumluluğundadır. Halka dayalı bu sağlık sisteminin etkin,  eşit, ucuz ve dinamik bir işleyişi var.


Küba hükümeti, sağlığa ayrılan kaynakların büyük bir bölümünü, çok ciddi ekonomik sıkıntılara rağmen özellikle anne ve bebek sağlığına, beslenmesine ayırmış durumda. Bu nedenle doğumda çocuk ölüm oranları binde 6, anne ölüm oranı on binde 5'e düşmüş.

Anne adayları hamilelikleri sırasında ortalama 15-16 kez doktor kontrolünden geçiyor ve doğumlar  hastanelerde yapılıyor. Anne adayları doğum öncesi 34 hafta, doğumdan sonra 18 hafta ücretli izin kullanıyorlar ve ağır işlerde çalışmıyorlar. Ayrıca babalar da 1 ya da 2 ay izin alabiliyorlar.



Küba’da hamilelere ne kadar özenli davrandıklarını gördük. Gelecek çocukların üzerine kurulduğu için hamileler el üstünde tutuluyor. Bir hamileye nasıl doğal, abartmadan sevgiyle yaklaşıldığını görüyorsunuz. Çocuk doğduktan sonrası için sizi delirten kaygılarınız olmadan hamile olmanın, "bebek bekleyen bir baba" olmanın ne demek olduğunu anlamaya çalışmak beni çok etkiledi. Dilerim bir gün bizim ülkemizde de tüm hamile kadınlar aynı konfora ve ayrıcalığa sahip olurlar.
YAZI VE FOTOĞRAFLAR: SIDIKA SONGÜR

SIDIKA SONGÜR KİMDİR?
1951 yılında Isparta'da doğdu. 1971'de Hacettepe Üniversitesi, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Yüksek Okulu'ndan mezun oldu. O günden beri "Fizyoterapist" olarak mesleğini gururla yapıyor.
Seyahat kültürünü ailesinden aldığını söylüyor. Doğaya ve tarihe olan merakı nedeniyle Anadolu'nun ören yerlerini, doğal güzelliklerini  görmek ve tanımak için gezmeye başladı. 2005 yılından itibaren gezilerini "Unesco Dünya Mirası" merkezlerini görmek için yapıyor. 70 den fazla ülkede, 199 dünya mirası şehirleri ve parkları gezdi. Gezi fotoğraflarını, anılarını tazelemek ve gördüklerini arkadaşlarıyla paylaşmak için çekiyor.
Bir Çin atasözü ''Bir defa görmek,bin defa duymaktan iyidir '' der. "Ben de bu sözden yola çıkarak duymayı değil, gezmeyi, görmeyi tercih ettim." diye özetliyor seyahat tutkusunu. Bilmediği yerleri keşfetmek, yeni tadlar tatmak, dans ve müziğin değişik güzelliklerine tanıklık etmek üzere yola çıkıyor. Onu en çok etkileyen yer Anadolu.