3 Aralık 2015 Perşembe

KEŞFEDİLMEYİ BEKLEYEN MÜCEVHER: PORTO


Bir yanda “Avrupa Yakası”- Eski Kent/Riberia, UNESCO Dünya Miras Listesi'nde. Diğer yanda “Anadolu Yakası”-Gaia,  her biri birkaç yüzyıllık olan şarap fabrikaları ile biliniyor. Üzümün yetiştirildiği Alto Douro Bağları 2000 yıllık.  





Bölgede Quinta adı verilen çiftlikler kendi şarap markaları için yetiştirdiği üzümlerin yanı sıra bu fabrikalara da üzüm sağlıyorlar. Bağların bulunduğu bölgenin tamamı UNESCO Dünya Miras Listesi'nde. Burası, güzellikleri yok olan İstanbul’u yeniden hatırlatan bir şehir ya da diğer bir deyişle küçük İstanbul. Portekizliler gibi söyleyecek olursak Oporto veya bilen adıyla Porto. İstanbul’dan farkı, içinden deniz yerine nehir geçiyor olması ve de okyanusa kıyısı olması.









Tüm dünyaca ünlü, içildiğinde kendinizi “güzel” hissedeceğiniz, yüzyıllar önce İngiliz gemiciler tarafından tamamen tesadüf sonucu icat edilen ve şehrin adıyla isteyeceğiniz şarap burada üretiliyor : 
“Porto”, İngiliz gemiciler Portekiz’den yükledikleri ve henüz şaraba dönüşmemiş fermantasyon sürecinin ortasındaki yarı şekerli yarı alkollü “şaraba” brendi eklemişler. İngiltere’ye ulaştıklarında artık  geleneksel şarap yerine biraz tatlı ama aynı zamanda sert şahane bir şarap varmış ahşap fıçılarda. İşte Porto Şarabı'nın kısa hikayesi.
Nehrin üzerinde birkaç tane çelik köprü var ikişer katlı.
Bunlardan Dom Luis I köprüsü çok ünlü, bir ayağı Gustavo Eiffel Bulvarı üzerinde diğer ayağı Gaia’da. Çelik konstrüksüyon.  Eiffel’in izinden giden Theophile Seyrig tarafından yapılmış.





Nehrin kenarları kafe, restoran ve şarap fabrikaları ile dolu… 

İki yakayı bölen Douro Nehri kilometrelerce uzunluğunda, şehrin içinden geçip kuş uçuşu birkaç kilometre sonra Atlantik Okyanusu’na dökülüyor.
(Nehir boyunca vadinin içlerine kadar tarifeli trenlerle yolculuk yapmak mümkün, günde birkaç tren seferi var. Ara istasyonlarda da durup etrafı gezebilirsiniz. Yerel halkın gittiği restoranlar hem ucuz hem de en iyileri. Regua bu bölgenin en merkezi şehri. Şarabın da merkezi bence yemeğin de. İçtiğim sofra şarabı ve yemekler inanılmazdı. Fiyatlar burada daha da düştü üstelik dünyaları yediğim halde!.. )






















Şehrin Yeni Kapısı Afurada, Gaia tarafında ve karşıdan motorla geçiliyor bölgeye!...





Şehrin her iki yakası geniş ve modern metro ağıyla örülü. Metro’nun Povoa de Varzim hattı sizi okyanusun plajlarına götürüyor. Metro istasyonlarındaki bilet makinalarından tek seferlik bilet alınabileceği gibi, yeniden doldurulabilen “Andante Card'' almak en pratik olanı.











Porto’ya 45 dakika uzaklıkta bulunan şehirler Urbano Network’e dahil ve şehir içi iki bilet tutarında.  İki saat mesafede olan şehirler ise yaklaşık şehir içi 4/5 bilet tutarı kadar. Porto dışına çıkacaksanız (örneğin Guimaraes ve Coimbra ya da Braga)biletler Campanha İstasyonu'nda satılıyor. Porto’nun ortasında bulunan tarihi Sao Bento İstasyonu'ndan bir istasyon sonra Campanha İstasyonu.





Porto’ya bir saat mesafede UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde iki kent daha var, Guimaraes ve Coimbra. İkisi de ayrı güzel ve ünlü. Guimaraes film seti gibi bir şehir, gezerken tarihi bir filmin başrolünde oynuyormuş hissine rahatlıkla kapılabilirsiniz. Coimbra, Pascal Mercier’in tüm dünyada iki milyondan fazla satan Lizbon’a Gece Treni romanında bolca adı geçen 725 yıllık üniversitesi ile çok ünlü. UNESCO Dünya Miras Listesi'nde bulunan üniversite artık aynı zamanda neredeyse bir darphane. Romanın da etkisiyle, büyüleyici kütüphanesi ve mimarisiyle göz kamaştıran üniversiteyi görebilmek için turistler, uzun kuyruklar oluşturuyorlar. Öğrenciler ise oyunun bir parçası olarak 700 yıllık  geleneklerini sergileyen gösteriler yapıyorlar turistlere!..






  










Şarapları, peynirleri, deniz ürünleri ve yerel yemekleriyle Fransızlarla yarışıyor. Fiyatlar ise hakikaten çok uygun gün ortasında şehri gezerken içebileceğiniz kocaman bir tas çorba ve ekmek sadece 1.5 €. 5 € ise çorbalı, balıklı ve yanında bira/kadeh şaraplı, kahveli mönü demek. Porto yeme içmenin mabedi. Otelde bir akşam yemeği olarak tabağınıza marketten aldığınız bir kutu sardalye/ahtapot konservesi,  şahane peynirlerinden birkaç dilim, bir parça lezzetli ve sıcacık ekmek yanına da bir şişe kırmızı, yemeğin sonunda da parlatmak için bir kadeh Porto. 5-6€’ya paha biçilemez bir lezzet.




Ben nehrin kenarında yemek istiyorum derseniz paşa gönlünüz bilir. Aşağı yukarı her mönüde mutlaka çorba bulunur. Bir ana yemek, yanında su ekmek, bir kadeh şarabı ve sonunda da kahvesi… 10-12 €’ya çıkarsınız.
























İnsanları ise şahane.  Güleryüzlü ve sıcak. 

Kazıklanma ve aldatılma duygusuna hiç kapılmaz, sadece bu nedenle bile, bu coğrafyanın insanına içten içe teşekkür edersiniz. Hele bir de bir Portolu’ya “Porto’yu sevdiğiniz”i söyleyin. Hiçbir şey olmasa bile bir sonra ki gidişinizde muhakkak sizi hatırlarlar!..
Birkaç kelime de Casa Musica için etmeden olmaz. Burası da müziğin mabedi. 7 katlı muhteşem binanın her katında başka etkinlik var. Büyük senfoni orkestralarından, caz konserlerine, flamenko’dan, fado’ya ne ararsanız hepsini bulabilirsiniz. Aylık çıkan programa bir göz atmanız yeterli. Biletler ikinci katta satılıyor. Fiyatları da son derece uygun. Koskoca senfoni orkestrası konseri sadece 10€. Buradan pay biçin. Gittiğim Fado konseri ise istisna olarak 35€ idi. Program, kokteyl ile başladı. Bir bar ile ikiye bölünmüş salonun giriş bölümünde bir saat süren kokteyl boyunca her çeşit şarap ve çeşitli deniz ürünlerinden oluşan atıştırmalıklar güzel geçecek gecenin habercisi gibiydiler ve sadece bu bölüm bile verilen paraya değerdi. Sonrasında, adıma ayrılmış ve sahnenin hemen yanındaki masama oturduğumda servis de başladı. Çorbalı, ana yemekli, şaraplı, tatlılı ve kahveli nefis bir yemeğin ardından konser başladığında zaten hayatın şahane olduğuna çoktan kanaat getirmiştim ki, üç ayrı Fado şarkıcısının Fadolarıyla, iyice emin oldum. Ne yapın edin, sakın Casa de Musica’ya uğramadan dönmeyin. Metro durağının dibinde ve metro da geç saatlere kadar çalışıyor. Üstelik metro durağı ile Casa de Musica arasında bulunan bir Cafe-restoranda Porto’nun en iyi kruvasan'ını da yapıyorlar.


























İspanya’nın gölgesinde kalan Portekiz, Lizbon’un da gölgesinde kalan Porto gerçek bir inci keşfedilmeyi bekleyen.  
Son sözüm de futbolla ilgilenenlere. Porto FC, bir kulüpten daha fazlası. Yıllar süren Salazar Diktatörlüğü'ne karşı verdiği mücadeleyle anılıyor. Müzeleri,  Estadio do Dragao’nun içinde. Futbolla ilginiz yoksa bile Portekiz tarihini öğrenebileceğiniz bir bölüm var müzede. Ayrıca restoranı da hiç fena gelmiyor müze gezisi sonrası acıktığınızda… Metro Hattı : Estadio do Dragao!!!


























Obrigado Porto…

Yazı ve Fotoğraflar: Murat Baturaygil

13 Kasım 2015 Cuma

ÜRDÜN NOTLARI PETRA, WADİ RUM, AKABE

Tempo Tur ile yaptığımız Ürdün gezileri başta Petra Antik Kenti ve Wadi Rum gibi dünyaca meşhur bölgeleri kapsaması sebebiyle çok ilgi görüyor.  Tarihsel olarak bizimle çok yakın bir ilişkisi olan Ürdün, turistik anlamda da son derece ilgi çekici bir ülke. Nüfusu 7.000.000 civarında olan Ürdün’ün nüfusunun yarısı Filistin asıllı Araplardan oluşuyor. Kalanı ise, Çerkes, Kırgız, Dürzi, Ermeni ve Bedevilerden oluşmakta.



1.Dünya Savaşı sonrası önce Osmanlı’dan ayrılan Ürdün 1946’ya kadar İngiliz mandası olarak yaşıyor. Kral Şerif  Hüseyin kurucu Kral kabul ediliyor ve annesinin de bir Türk asıllı kadın olduğu anlatılıyor. Hüseyin’ den sonra yerine oğlu Abdullah geçiyor ancak, İngilizlerden bağımsız hareket etmek isteyince 1951 yılında bir suikast ile öldürülüyor. İki sene boyunca ülkeyi idare edecek olan oğlu Tallal, akıl sağlığını yitirince yerine 1953’de Kral Hüseyin  geçiyor. 1999 yılına kadar ülkeyi idare eden kral Hüseyin kanserden ölünce yerine şu andaki Kral Abdullah geçiyor. Ülkenin modern mimarı olarak kabul ediliyor genç Kral Abdullah.
Ürdün öyle bir ülke ki topraklarının %82’si çöl. Dolayısıyla yeraltı suları çok önemli. Tarım yapılan toprak %4 civarında. Depremler neticesinde oluşmuş bir çok kanyon coğrafi yapıyı oluşturuyor. En yüksek yeri 1600 mt civarında olup Lut Gölü civarında ise rakım -400 metreye kadar düşüyor.


Bu zor coğrafyada Osmanlı döneminde ünlü Hicaz Demiryolu projesi kapsamında 1906 yılında Sultan Abdülhamit tren yolu inşa ettiriyor. Bugün bile kullanılan bu demiryolu yolcu taşımacılığından ziyade yük trenleri için kullanılıyor. 
Ülkenin ekonomisi tamamen diğer Arap ülkelerinden gelen dış yardımlarla sağlanıyor. Bunların başında da hiç kuşkusuz Suudi Arabistan geliyor.
Kızıldeniz’e kıyısı olan Ürdün’ün adı JOR-DAN kökünden geliyor ki hayat veren su vadisi anlamında olan bu deyim aynı isimdeki Ürdün Nehri’ni de tanımlıyor.
Kızıldeniz kıyısındaki en önemli yerleşim yeri Akabe. Engel anlamına gelen bu kelime şehrin sırtını yasladığı dağlardan adını alıyor. Önemli bir liman kenti olan Akabe 125.000 nüfusa sahip. Şehrin hemen karşısında İsrail’in Eliyat kenti var. Gece olunca Eliyat’ın ışıkları pırıl pırıl parlarken Akabe biraz mahzun kalıyor. Dediğimiz gibi, ülke son 15 yılda gelişebilmiş. Turizm yatırımları son hız devam ediyor. Özellikle Kızıldeniz kıyısında birçok tesis inşa edilmekte.  Akabe’de mercan resiflerini görmek için yapılan çok güzel tekne gezileri düzenleniyor. Altı cam olan tekneler ile hem mercan resiflerini görüyor hem de açıkta dalabiliyorsunuz.

Ürdün denince akla gelen ilk turistik yer hiç kuşkusuz Petra. Bir tam günü ayırmak gerekiyor buraya. Sabah erken saatlerde Petra kasabasının içinden geziye başlıyor ve 4 ila 5 saat arası yürüyerek gezilen bir vadiye giriyorsunuz. Ancak, geziye başlamadan burada yaşamış olan eski medeniyeti iyi anlamak gerekiyor. Bu nedenle gezinin başlangıç noktasında çok iyi tasarlanmış bir ufak müze bizlere Nebati medeniyetini tanıtıyor.

Peki kim bu Nebatiler?
Yaklaşık olarak 2400 sene önce Yemen’ den buraya doğru göç etmiş bir Arap topluluğu. Ama, en önemli yanı ticaret erbabı olmaları. Arabistan’ı kendilerine merkez yapan, en stratejik göç yollarını ele geçiren kervancılıkla uğraşan bir halk topluluğu Nebatiler. Ticaret rotalarını, pazarlanacak emtiayı çok iyi biliyorlar ve kervancılık, kervan koruyuculuğu, mihmandarlık, sevkiyat, lojistik, depolama, pazarlama, açık pazar konularındaki başarıları güney Ürdün’de Nebatileri söz sahibi bir duruma getiriyor. En önemli ihraç malları mür dedikleri yağ, Hint baharatları, Çin ipeği, Afrika fildişleri, hayvan derileridir. Haritaya baktığımızda Petra’nın; Çin ve Hindistan’ı Akdeniz’e bağlayan en stratejik yer olduğunu kolaylıkla görebiliyoruz. Sina Yarımadası, Şam, Negev Çölü ve Arap Yarımadasının büyük bölümünü kontrol ediyorlar Tabi ki bu zenginlik Roma İmparatorluğunun da iştahını kabartıyor ve MS 2. Yüzyılda burayı ele geçiriyorlar.4. yy’da Roma’nın zayıflaması ile birlikte buralar terk ediliyor. 14.yy dan itibaren; 1812’de İsveçli gezgin Burckhardt burayı yeniden keşfedene kadar tamamen unutuluyor... Daha sonra dünyaca tanınıyor, modern zamanların birçok filmi de burada çekiliyor. Son derece etkileyici ve mistik bir yer Petra. Giriş ücreti 90 USD. Biraz pahalı ancak karşılığını hakediyor. 

Ürdün’ün bizim tarihimizde çok önemli yeri var. 1516 Mercidabık savaşı ile Osmanlı’ya bağlanan bu topraklar 1918’de tamamen elimizden çıkıyor. Bunun da öncüsü Arabistan’lı Lawrence denilen İngiliz ajanıdır. Ajan demek yetmiyor, hem arkeolog, hem asker, hem stratejist hem de yazar.  Önce casus olarak geldiği bu topraklarda Bedevi ve Arap halkını Türklere karşı kışkırtıp bağımsızlık hareketinin öncüsü durumuna geçiyor. İyi Arapça biliyor ve Arap kültürünü çok iyi tanıyor Lawrence Hicaz Demiryolu’na sabotajlar düzenliyor, gerilla savaşının mucidi olarak kabul ediliyor. Mekke şerifi Hüseyin bin Ali’nin oğlu Faysal ile de arkadaşlık derecesinde ilişkisi olması sebebiyle giyimini bile Araplaştırıyor. Koyu bir Türk düşmanı olan Lawrence emelini gerçekleştiriyor ve bu toprakların Osmanlı’dan kopmasını sağlıyor. 46 yaşındayken geçirdiği bir motorsiklet kazasında ölüyor ve İngiltere’deki St. Paul kilisesine defnediliyor.
Wadi Rum dediğimiz bölgede çöl safarisini yapmak üzere gittiğimiz bölgede bir Osmanlı tren istasyonunda Arabistanlı Lawrence filminin çekiminde kullanılmış treni görüyoruz. Ecdadımızın yaptırmış olduğu tren yolunda bir tren vagonunda halen al bayrağımız dalgalanıyor.

Wadi Rum muhteşem bir çöl. Kayaların üstünde tarih öncesi dönemlere ait yazılar, resimler görülüyor. 4X4 araçlarla çölde gezerken fotoğraf molaları veriyoruz, çöl kumunun üstünde çıplak ayak yürüyoruz ve güneşin batışını seyrediyoruz. Bu esnada olağanüstü güzellikte fotoğraf çekme imkanı yakalıyoruz. Geceyi bedevilerin işlettiği bir çadırda geçirirken yöreye has yiyeceklerden tadıyor, Arap yalellisi dinliyoruz. Aynı ve yeknesak ritimde akıp giden müzikle dans eden Arap Bedevileri’nin bu dansı görülmeye değer.
Ülke nüfusunun sadece %3’ü Hristiyan olan Ürdün her ne kadar İslam ülkesi olsa da şeriat hükümleri tam olarak uygulanmıyor. Bizleri en çok şaşırtan şey ise Akabe’nin nerdeyse her köşesinde satılan ve ülkemize kıyasla, son derece ucuz olan alkollü içki çeşitleri. Bu da 1999’da işbaşına geçen Kral Abdullah’la birlikte elde edilen bir kazanım olarak görülüyor. Bundan dolayı Kral Ürdün halkı tarafından çok seviliyor. Her yerde kendisi ve oğlunun fotoğraflarını görebilirsiniz.
Ürdün, gerçekten gezilmeye ve görülmeye değer bir ülke. Gezi dönüşü çektiğimiz fotoğraflara bakarken bunu daha iyi anlıyoruz.

YAZI : Nezih YILMAZ

29 Eylül 2015 Salı

ERMENEK,GÖKSU ŞELALESİ, HADİM


Bu yazıda Tempo Tur’un ilk kez düzenlediği iki günlük bir gezinin notlarını aktarmaya çalışacağız.

Göksu Şelalesi

Gece yarısı Ankara’dan ayrıldıktan sonra sabahın erken saatlerinde ilk durağımız, gerçek bir doğa harikası olan Göksu şelalesi. 20 metreden dökülen şelale, çevresindeki ilginç jeolojik oluşumlarla da görsel bir şölen sunmakta. Göksu’nun kollarından biri üzerinde olan şelalenin yakınlarına piknik alanı olarak kullanılması amacıyla bir tesis de yapılmış ama yeterli olduğunu söylemek pek mümkün değil. Bir de şelalenin görüntülebileceği yerlerde hiçbir emniyet tedbiri alınmamış, dikkatli olmak gerekiyor!



Hadim

Daha sonraki durağımız Konya’nın yaklaşık 13 bin nüfuslu bir ilçesi olan Hadim. İlçenin adı yakın zamana kadar adı “kısırlaştırılmış” anlamına gelen “Hadım”dı. Ama, bu isim beğenilmediği için 2005’te “hizmetkâr” anlamına gelen “Hadim” olarak değiştirildi.
Eğer mevsiminde giderseniz son derece kaliteli olan kirazın tadına bakabilirsiniz. Yeri gelmişken küçük bir not: Hepimizin “Napolyon kirazı” olarak bildiğimiz kirazın gerçek adı “Apollon”. Bu tür kiraz ilk defa Bursa’nın yakınlarındaki Apollon gölü çevresinde yetiştirildiği için bu adı almış, ama zaman için muhtemelen söyleme kolaylığından dolayı Napolyon’a dönüşmüş! Hadim’de üretilen kirazın neredeyse tamamı ihraç edilmekte. Ancak, son yıllarda üretim, gençlerin tarım ile uğraşmak istememesi nedeniyle düşüyormuş.


Taşkent

Ermenek’e doğru giderken kısa bir mola verebileceğiniz yerlerden biri de Taşkent. İlçenin vaktiyle “Pirlerkondu” olan adı 1934’te bugünkü şeklini almış. Taşkent’te Sultan Çeşmesi’nde durarak Toroslardan gelen suyun tadına bakabilirsiniz.

Ve Ermenek

Torosların ortasında yer alan Ermenek’in geçmişi birkaç bin yıl öncesine kadar uzanmakta. Çevrede bazı Hitit eserlerini görmek mümkün. Yörenin neredeyse tüm dağları erken Hıristiyanlık ve Roma döneminde yerleşim yeri olarak kullanılmış. Yörenin Romalılar dönemindeki adı Germanikopolis.
Şehir, bir dağın eteklerinde kurulmuş. Dağın ortalarında bir yerlerde ise Evliya Çelebi’nin öve öve bitiremediği Firan kalesi yer almakta. Kalenin içine girmek için 50-60 santimetre genişliğinde bir yoldan sürünerek geçmek gerekli. Yolun bir tarafı ise belki 80-100 metre yüksekliğinde uçurum. Kalenin duvarları kerpiçten yapılmış ve kerpiçin içine pelit yani meşe palamutu taneleri konmuş. İçinde kaynak suyunun da bulunduğu kalenin zemininin altında çok büyük bir mağara yer almakta. Yani gerekli zahire buraya depolandığında aylarca savunma yapmak mümkün. Günümüzde kaleye giriş tehlikeli olduğu için yasak. Yukarıda kaydettiğim gözlemleri ise 45 yıl önce, gençlik günlerinde kaleyi gezmeme borçluyum!

Vital Cuinet, 1890’larda Ermenek’te 11 cami, 6 medrese, bir tekke, bir hamam ve 2 han olduğunu yazmakta. Günümüzde ayakta kalan cami sayısı ise sadece 3. Kentin ortasında bulunan Sipas Camii geçtiğimiz yıllarda yıkılıp yeniden yapılmış. Caminin avlusundaki 600-700 yıllık çınar ağacı dikkati çekmekte. Meydan Camii bir Karamanoğulları eseri. İmamın sadece namaz vakitlerinde açtığı Ulu Cami de oldukça elden geçirilmiş. Cuinet’in sözünü ettiği hamam, tamamıyla harap vaziyette. Medreselerden ise sadece Tol Medrese ya da diğer adıyla Musa Bey Medresesi ayakta. Medresede vaktiyle dinî ilimlerin yanısıra matematik ve astronomi eğitimi de verilmekteymiş. Hatırlıyorum, 1970’lerde restore edilen yapının bazı hücreleri yani odaları kütüphane olarak kullanılıyordu. Ama zaman içinde kütüphane kaldırılmış, medresenin kapısına da kilit vurulmuş. Medrese, çevrede ele geçen bazı arkeolojik ve etnografik eserler için depo haline çevrilmiş. Bakıma muhtaç olduğu söylenebilir.

Son zamanlarda başlatılan kazılarda, şehir merkezinde birkaç kaya mezarı ortaya çıkarılmış. Burada bulunan geyik avlayan aslan motifli iki lahit kapağı park haline getirilen bir alanda sergilenmekte.

Türkiye’nin en önemli mağaralarından biri olan Meraspoli de Ermenek’te bulunmakta. Vaktiyle jeolog Temuçin Aygen’in bilim dünyasına tanıttığı mağaradan çıkan su bir yandan kentin ihtiyacını karşılarken, bir yandan da elektrik üretimi için kullanılmakta. Ermenek, Akşehir ve Tarsus’tan sonra Türkiye’nin elektrik ile aydınlanan üçüncü ilçesi. 1934’te kurulan elektrik santralı hala görev yapmakta. Sanayi arkeolojisi açısından ilginç bir mekan. 
Kentte, XX. yüzyılın ortalarından kalma birkaç sivil mimari örneği de bulunmakta.

Zeyve Pazarı

Zeyve, Ermenek’in önemli bir mesire alanı. Her tarafından suların aktığı alanda 300 kadar tescilli çınar ağacı bulunmakta. Eğer mevsiminde gidilirse her çeşit taze sebze ve meyveyi, nane, kekik, fesleğen gibi aromatik bitkiyi bulmanız mümkün.

Ermenek Barajı

Türkiye’nin en yüksek barajı Ermenek’te bulunmakta. 218 metre yüksekliğindeki baraj, Göksu nehri üzerine kurulmuş. Barajın inşası ile, Ermenek, son derece güzel bir göl manzarasına kavuşmuş. Ama, Ermenekliler yapılandan pek hoşnut değil. Çünkü, barajdan üretilen enerji başka bölgelere veriliyormuş ve barajın yöre istihdamına pek katkısı olmamış! Ayrıca, iklimde önemli değişiklikler olmuş, kar yağışı azalmış, üzüm çubuklarında küflenmeler görülmüş! 

Gökçeseki Harabeleri

Yöredeki son durağımız Mut yolu üzerinde Romalılardan kalma bir ören yeri. Ören yerinin “Philadelphia” antik kenti olduğu tahmin edilmekte. Eski adı “İmsi” olan köyde kısa bir süre önce başlatılan kazılarda üç basamaklı bir platform üzerinde birkaç lahit gün ışığına çıkarılmış. Platformun hemen yanıbaşında çoğu yanmış vaziyette binlerce seramik parçası bulunmakta. Çalışmalar henüz başlangıç safhasında. Şimdilik “nekropol” yani mezarlık alanında yapılan çalışmaların genişletilmesi ile önümüzdeki yıllarda burada Anadolu tarihine ışık tutacak eserlerin bulunması beklenebilir.

Son Notlar
Ermenek’te gayet iyi bir otel bulunmakta. Ama, burada kalmak için önceden yer ayırtılması kesinlikle gerekli. Merkezdeki bir lokantada da “arabaşı çorbası”, patatesli hamurla yapılan “delibörek” ve “bulgurca” gibi yerel yemekleri tadabilmeniz mümkün. Çarşıdan da sadece tahin ve pekmezle yapılan helvadan almanızı öneririm. Yerel zeytinyağının tadı da oldukça iyi.

Bir başka rotada birlikte olmak dileğiyle.

Yazı ve fotoğraflar: M. Bülent Varlık

15 Eylül 2015 Salı

BİR HAFTA SONU RÜYASI: KAPADOKYA

Kapadokya ünü Türkiye sınırlarını aşmış, dünyanın dört bir yanında bilinen bir bölge. Burayı  böylesine özel kılan ise hem coğrafyasının hem tarihinin eşsizliği. Elbette bu ikisini birbirinden ayırmak olanaksız.  Zira coğrafi özelliklerin tarih boyunca bu topraklardaki yaşama nasıl yön verdiğini gözle görmek mümkün. 
Kapadokya’ya tüm ziyaretlerim çocukluğuma denk geliyor. Hatırlamıyorum. Şimdi Tempo Tur rehberliğinde gezme, öğrenme, anlama vakti. Tunalı’dan kalkan otobüsümüzün ilk mola yeri Tuz gölü. Sonra ver elini Ihlara vadisi. 

Her ne kadar vadi içinde seyrekleşse de müze girişleri bir hayli kalabalık. Hafta sonlarına, hatta özellikle resmi tatillere denk gelen zamanlarda gezilecekse müze kartları önceden almakta fayda var çünkü Kapadokya genelinde tüm girişlerde uzun bekleyişler yaşanabiliyor. Nihayet içeri girdiğimizde ise vadiye tepeden bakan bir terastayız. Burada fotoğraf çektirmemek olmaz. 


Bu sırada rehberimiz vadinin tarihini anlatıyor. Burası 3. Yüzyıldan itibaren keşişlerin inziva ve ibadet yeri. Elbette medeniyetten el etek çekip böyle izole bir yere yerleşmelerinin bir diğer nedeni de güvenlik. Zira ilk yerleştikleri dönemlerde Hristiyanlık bu bölgede kabul görmüyor. 
Vadiye merdivenlerden iniliyor. Tam 380 basamak olduğunu vadiye ters yönden girip basamakları çıkmak zorunda kalanlardan öğreniyorum. Çocukların adımlarını saydığını duyuyorum “doksan beş, doksan altı…”  Neyse ki bizim çıkış yönümüz farklı. Melendiz Çayı'nı takip ederek ilerliyoruz derinliği yer yer 100 metreyi bulan vadide. Burada taşlara oyulmuş sağlı sollu pek çok kilise var. Kiliseler küçük ancak güzel korunmuş. Öyle ki rehberimiz bize ikonalar üzerinden Hristiyanlık inancını anlatabiliyor. Daha ilk durağımızda gördüğümüz resmin kim olduğunu tanıyabilir hale geliyoruz. Kiliseleri gezdikten sonra vadinin çıkışına doğru keyifli bir yürüyüş var.  Bir sonraki durağımız yeraltı şehirleri.

Kapadokya’nın beni en çok heyecanlandıran  yerlerinden biri bu yeraltı şehirleri.  Derinkuyu yeraltı şehrine giriyoruz. İçeriye atılan ilk adımdan itibaren ruh halleri değişiyor. Yer altında yaşamak nasıl bir şeydir herkes bunu konuşuyor. Burası Kapadokya’nın en büyük yeraltı şehri. Sekiz katlı şehrin ilk yerleşimcilerinin kim olduğu tam olarak bilinmese de amaç belli: saldırılardan korunmak. Burası tıpkı bir kale gibi içerdekileri güvende tutmak üzere tasarlanmış. Kolay bulunamayacak girişler, belli aralıklarla tünelleri tıkamak üzere kurulmuş mekanizmalar, içeri gireni sıkıştırabilecekleri dar geçişler…  Tüm bunların yanında gündelik yaşamın parçası olan mutfak, ahır, kilise gibi bölümler… Şehrin en alt katına indiğimizde artık kabul ediyorum; burası gerçekten klostrofobik bir yer. Hayatta kalabilmek için yerin onlarca metre altına inip gökyüzü ile tüm bağlantısını kesebilmiş yerleşimcilere üzülüyorum.  Şehrin kapanmasına yakın bizim de gezimiz bitiyor. Otele dönüp dinlenme vakti.

Kapadokya’da ilk sabahımız. Gökyüzünü kaplayan sıcak hava balonlarını seyredebilmek için gün doğarken kalkmak gerekiyor. Binmek içinse yoğun dönemlerde birkaç gün öncesinden rezervasyon yaptırmak  gerekli. Uyuyup dinlenmek bana daha cazip geliyor çünkü daha gezilip görülecek çok yer var. Kahvaltıdan sonraki durağımız Göreme açık hava müzesi. İnşa edilmemiş, yalnızca oyulmuş koca bir şehir gibi. Dördüncü yüzyılda dini bir merkez olarak kurulmuş ve bin yıl boyunca büyüyerek varlığını sürdürmüş. Buradan çıkınca meşhur Avanos çömleklerinin yapımını görüp Uçhisar kalesine doğru yola çıkıyoruz.
Kaleye çıkmak biraz zahmetli. Fakat yukarıdaki manzaraya değiyor. Çok geniş bir coğrafyayı panoramik olarak ayaklarınızın ucuna seren kaleden hem coğrafyayı hem yerleşimleri uzun uzun incelemek mümkün. Sıradaki durağımız Zelve Vadisi de Kapadokya’nın en güzel yerlerinden biri. Yine kayalara oyulmuş bir yerleşim yeri olan vadi hem en eski hem de en uzun süre kullanılmış şehirlerden biri. Bölgedeki insanlar 1950’lere kadar burayı evleri olarak kullanmışlar.  Neredeyse her taşın ardında tüneller, evler, ibadethaneler var. Yol boyunca tepelere oyulmuş pencereler bakıyor size. Tıpkı modern bir şehrin sokaklarında yürümek gibi. Ancak evlerin yerinde tam oluşmamış peri bacaları var. 

Henüz Zelve’nin bıraktığı hayal dünyası etkisinden çıkamadan Paşabağ Vadisine gidiyoruz. Bu Vadi de eski bir yerleşim ancak asıl özelliği irili ufaklı peri paçaları ile çevrili olması. Kimi oluşma aşamasında, kimi ömrünün sonuna gelmiş, irili ufaklı peri bacaları arasında dar yollar var. Gün biterken mutlaka yapılması gereken bir şey daha var: bu muhteşem coğrafyada gün batımı izlemek. Rehberimiz bizleri gün batımını ayaklar önüne süren bir tepeye çıkartıyor. Masalar sandalyeler konulmuş, ağaçlar nazar boncukları ile süslenmiş… Bize de çayımızı alıp gökyüzünün yavaşça kızıla dönmesini seyretmek kalıyor. Bu gece Kapadokya’da son gecemiz.
Sabah erkenden yola çıkıyoruz. Bu gün ilk durağımız Keşlik Manastırı. Burada çok değerli bir insanla tanışma fırsatı buluyoruz. Cabir Coşkuner yıllardır manastırın rehberliğini ve koruyuculuğunu yapıyor. Hem keşfedilmesinde hem tanıtılmasında emek sahibi olduğu Manastırı bize Cabir Bey anlatıyor. Yalnızca ikonaları değil ikonalardaki tahribatları da anlatıyor bize. Gözleri oyulmuş bir ikonanın zarar vermek için değil, boyayı kaynatıp içerek şifa bulmak isteyen inançlı insanlar tarafından o hale getirildiğini tahmin edebilir miydiniz? Yemekhanesini ve evleri de gezdikten sonra Manastırdan ayrılıyoruz. 

Buraya gelmişken Mustafapaşa’yı ya da eski adıyla Sinasos’u görmemek olmaz.  1920’li yıllarda üç bin nüfuslu bir Rum kasabası olan Sinasos bu gün eski ve yeninin bir arada bulunduğu kendine has mimarisi ile ünlü bir durak. Yorgunuz ama gezmeye doyamıyoruz. Öğlen yemeğinin ardından sıra Soğanlı vadisinde yapacağımız kısa yürüyüşte. Soğanlı vadisi doğa yürüyüşçüleri için bilindik bir rota. Biz yürürken tozlukları ve batonları ile yürüyüşlerinin kim bilir kaçıncı kilometresinde olan yabancılar geçip gidiyor yanımızda. Bizimki naçizane bir manzaranın tadını çıkartma.
 Roma döneminden itibaren yerleşimin başladığı vadide bu kez peri bacalarının yalnız içinin değil dışının da oyulduğunu görmek mümkün. Böylece kubbeli binalar ortaya çıkıyor ve bu genellikle kiliselerde görülüyor. Soğanlı vadisinin bir özelliği de Kapadokya ile özdeşleyen bez bebeklerin çıkış yeri olması.

Artık dönme vakti. Yol üzerinde Gümüşlük manastırına da uğradıktan sonra son kez biniyoruz otobüsümüze.  Ankara giderek yaklaşıyor, güzel atlar diyarı Kapadokya giderek arkamızda kalıyor. Kapadokya’yı yalnıza tanımak bilmek yetmiyor. Deneyimlemenin verdiği o muhteşem his kalıyor yanıma. 
Yazı ve Fotoğraflar: Dilara DOĞANGÜN

27 Ağustos 2015 Perşembe

MSC İLE EGE, ADRİYATİK TURU -2


Tempo Tur’un deneyimi ve MSC CRUISES ile başladığımız muhteşem seyahatte Adriyatik akşamının kızıl ışıklarında; Albatros’ların veda çığlıkları eşliğinde Venedik’ten ayrılarak çizmenin uç kısmına Bari’ye doğru yol aldığımız yerde noktalamıştık yazımızı. Kaldığımız rotadan enginlere yol almaya devam edelim...





Adriyatik’in uçsuz bucaksız turkuaz rengi sularında uyandığınız görkemli sabahları MSC’nin kuş sütünün bile eksik olmadığı muhteşem kahvaltı ile taçlandırın. Eeee mademki buradasınız; o halde tatil mutluluğun doruklarına çıkacağınız ve kendinizi özel hissedeceğiniz için sizin düşünülen-sunulan her türlü konforun merkezinde olduğunuzu sakın unutmayın. Eğer ‘Bu gemide ah bende olsaydım, açık denizlere yol alsaydım…’ diye kocaman bir aaah çekmek istemiyorsanız geç kalmış sayılmazsınız. Tempo Tur sizi bekliyor…  
 Vee artık Puglia Bölgesinin genel merkezi, Adriyatik kıyısının en gelişmiş şehirlerinden; özellikle de Akdeniz'in doğu kesimiyle ilişkilerinde  önemli bir ticaret ‘Levante Fuarı’ kenti olan Bari İtalya’nın güney yarımadasındaki Napoli'den sonra ikinci büyük kenti Bari’ deyiz. Bari; son zamanlarda geleneksel sanayilere, besin, kimya, dokuma ve makine sanayileri de eklenmiş.  Eski kentin yer aldığı burun dama tahtası şeklinde bir plana göre kurulmuştur, eski ve yeni limanları ayırır. Modern bölge ve ortaçağ ile Rönesans anıtlarını kapsayan eski şehrin kapalı alanları, kuleleri ve daracık sokakları tam bir labirent gibidir.





Gemi limana geldiğinde şehir merkezinden yaklaşık olarak on beş dakikalık bir yürüme mesafesindedir, liman terminalinden Piazza Mercantile’ ye bir shuttlebus (otobüs servisi) hazırlanmıştır. Bu arada çıkış işlemleri için liman yetkililerinden onay bekleyen gemi personeline sizlere gemiye verilen ve dışarda (bazı yerlerde) pasaport taşımanıza gerek kalmayacak olan MSC Gemi Kart’larınızı göstermeden çıkmamalısınız.  Shuttlebus’lar yaklaşık 8,5- 9 euro civarında olup tüm gün 15-20 dakikada bir servis yapar. Biletiniz tüm gün geçerlidir. Eğer turlarına katılacaksanız karaya iner inmez zaten sizi tur otobüslerine aktaracaklardır.

Roma döneminde bir karayolları kavşağı olan Bari, önce Lombardların sonra da Bizanslıların eline geçmiş.  841’de ise Araplar tarafından fethedilerek 871'e dek Abbasi egemenliğinde kalmış. 11. yüzyılın başında özgür bir kentken, 1071'de RobertoGuiscardo tarafından ele geçirilmiş, Ortaçağ'da Haçlı seferlerinin başlangıç noktası olan zengin bir kentmiş. 1813'te de Napoléon'un generallerinden olan Murat kente bugünkü ilk şeklini vermiş. Modern kent ise 1860'tan sonra hızla gelişmiş.

 St. Nicolas (yani Noel Baba)’nın kemikleri Demre’den alınıp buraya getirilmiş, her yıl bu tarihte ise kutlamalar yapılıyormuş. Basilikadi San Nicola görmek isteyenler için. Ayrıca önemli bir bilgi dahaaa... Pavoretti bizim opera’mızda yeterli bulmayıpta!... yol verildiğinde  kalkmış Bari’nin en büyük, İtalya’nın ise dördüncü büyük tiyatrosu olan Teatro Petruzelli’ye gelip işe başlamış ve dünyaca ünlendiği yer de burası olmuş...



Milyonlarca zeytin ağacının olduğu bölge olan Bari’de ‘extravirgin’ olarak bildiğimiz yağlık zeytin üretimi yapılarak tüm dünyaya ihraç ediliyor. Bu bölgede aynı zamanda badem, vişne, kiraz, kayısı ve diğer meyveler ve tabii ki üzüm de üretiliyor. Ve vişne, kiraz gibi meyveler; mutluluğun ağızda eriyen hali tutkunu olduğumuz çikolataların yapımı için ihraç ediliyor. Badem şekeri ise buradan tüm dünyaya yayılmış. Badem likörü de tadılması gerekenlerden. Gerçi İspanya’da badem likörleri ile çok ünlü. Bölge çok bereketli ve bu tür meyveler için uygun bir iklime sahip. Toprağın ve iklimin kalitesini tamamen etkilediği  bölgede ise üzümler özel bir sistemle kurulan bağlarda yerden kurtarılarak yukarıya alınıp oluşturulan mikro klima sistem ile hem daha iri ve kaliteli, hem de kuşlardan korunarak olgunlaştılıyor. 

ALBEROBELLO (Masal Kent)
Alberobello’ya giderken Putignano kasabasından geçeceksiniz. Bu küçük, şirin kasaba’nın çook ta büyük bir ünü var aslında. Yolun iki yanında yer alan gelinlik dükkanları ve butikler her yıl neredeyse tüm dünyanın en ünlü modacılarına gelinlik modelleri konusunda ilham verir olmuş. Her yıl sonbaharda başlayan ve uzunca bir süre devam eden festivalde her biri diğerinden emsalsiz binlerce gelinlik neredeyse % 80’lere varan indirimlerle satılıyormuş. Genç kızlara, kızı ve gelin adayı olanlara tüyo… Elmaslarla bezenen dünyanın en pahalı gelinliği de burada dikilmiş.
Taranto yönünden Bari ye bir buçuk saat uzaklıkta olan ve 1995’te UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne giren ‘Trulli’  denilen konik evleriyle ünlü Alberobelloise  gerçekten görülmeye değer bir yer. Halkı tarımla uğraşan beyaz badanalı yuvarlak evler, gri renkli konik çatıları, spiral plan üzerinde ve yine bu bölgeden çıkarılan küçük kireç taşlarının harç koymadan üst üste yerleştirilmesiyle oluşturulmuş. Kendinizi neredeyse şirinler’in masal kentinde hissedeceğiniz Alberobello’da Trulli evlerinin ilginç bir öyküsü var… Kralın 13. yy. sonlarında çıkardığı bir kanunla daha fazla vergi almak amacıyla verdiği emir gereği 2. Acquauia Dük’ü Girolamo’nun izinsiz yerleşim kurulmasını yasaklar… Çünkü yerli halk artık daha fazla vergi ödeyecektir Alberobello’ya yeni yerleşenler gün geçtikçe artınca da Dük Girolamo, vergi ödememek için halka Trulli şeklinde evler yapmalarını şart koyar... Çünkü bu evlerde harç kullanılmamaktadır. Vergi memurları sadece koni şeklindeki çatısız yapıları evden saymıyor ve bunlardan vergi almıyordu. Ve böylece Kralın vergi memurları geldiğinde yığma taş evlerin çatısı üzerinde bulunan kilit taşları bir ipe bağlı olduğundan çekildiğinde kolayca yıkılabileceği şekilde harç koyulmadan yapıldığı için halk vergi ödemekten kurtuluyordu. Taş taş üstünde görmeyen vergi memurları da geri dönmek zorunda kalıyordu. Böylece Alberobello’daki tüm yapıların çatısında harç kullanılmadan sadece yığma kireç taşı olarak yapılmaya devam edilmiş;  bu da bir gelenek haline gelmiş. Bölgedeki en eski evin geçmişi 16’ncı yüzyıla kadar uzanıyor. Aslında bu evler Harran evlerine benzeyen bir çatı yapısına sahip, ama tarihleri çok daha eskiye dayanıyor.
Yörede likörü yapılmayan hiç bir şey yok dersem şaşırmayın. Kaktüs ve kavun likörünü kesinlikle öneririm. Bunların yanında birbirinden farklı hediyelik eşyaları, dantelleri, ünlü kırmızı biberleri, seramikleri ve rengarenk makarnaları görülmeye, bir kaçından da almaya değer tabii ki... Bu arada İtalya’nın geleneksel Tarantelladansı’nın da adını Taranto’dan aldığını anımsatmalıyım.
Saat 15.30 civarında  gemiye geri dönerek, sıcak enfes kahvemizin yanında atıştırmalık lezzetlerle yörenin ünlü ezgileri eşliğinde muhteşem manzarayı seyrederek limandan ayrılıyoruz. Puglia kıyısından, Bari’nin Mola şehrinden, Monopoli’den ve sağ yandaki Birindisi’den yaklaşık 7 milli mesafeden;saat 22.00 civarında ise ‘Otranto’ Burnu’ndan geçerek İtalya sularından ve Adriyatik’ten çıkıp İyonya Denizi’ne; Yunanistan kıyılarına doğru ilerliyoruz. Bu arada yolculuğunuz boyunca saatlerinizin ileri-geri ayarlarını yapmayı unutmamalısınız.
KATAKOLON - YUNANİSTAN

Katakolon Batı İllia’da bulunan Pygros eyaletinin çok küçücük bir Akdeniz kasabasıdır. Ancak gemilerden liman vergisini az alıyor olmaları koca gemilerin uğrak noktası olmasını sağlamış. Merkezi İyonya denizine bakmaktadır. Katakolon yarım ada üzerindedir ve ilk kez 1865’te açılan Denizfeneri’ni güneybatı kısmında görebilirsiniz.Olimpiya’ya açılan bir kapı olan Katakolon’da olimpiyat oyunlarının başladığı ilk yer olarak bilinen Olimpia antik şehrinin bulunması ayrı bir önem kazandırıyor. Burada eski Yunanlılar bin yıldan bu yana dört yılda bir mitolojiye göre Tanrılar Tanrısı olan Zeus’a adanan kutsal oyunları düzenliyorlar,tapınak kalıntıları, atletik kare stadyumları (atletik oyunların yapıldığı alan), tapınaklar ve hazineler, şimdi modern arkeoloji müzesi, eski klasik heykelleri ve zafer heykeli olan ünlü Niki heykeli yer alıyor, tura katılırsanız görebilirsiniz.
Katakolonlular sıcak, samimi ve yardıma hazır insanlar. Üstelik alışverişlerinizde pazarlığı da rahatlıkla yapabilirsiniz. Bir çoğu Türkiye’ye gelmiş- yaşamış, ya da mutlaka ailelerinden birileri ülkemizden gitmiş. Kıyıda bulunan kafelerde denizin sessiz maviliğini ve duruluğunun tadını çıkararak sokak çalgıcılarından Yunan müziklerini keyifle dinleyebilir, içeceklerinizi yudumlayabilirsiniz.
Katakolon İzmir arası mesafe 389 deniz mili. Yunanistan kıyıları boyunca seyahatinizde gece Cephalonia adasını, İyonua’nın bir bölümü olan ve Peleponnese kıyısında bulunan Zakinto, daha sonra Sapienza adasını görebilirsiniz. MSC Cruise akşamüstü Tainaro burnundan geçtikten sonra 20.00’ye doğru Maleas burnunu transit geçip, Ege Denizinin Parapoia, Kea, Falkonera, Dimitros ve Kefalos gibi adaları arasında güneş doğarken Türk karasularına ulaşıyor, Karaburun yarımadasından İzmir Körfezi’ne yöneliyor.
Türkiye kara sularına girdikten sonra sabah yedi civarında İzmir limanına demirleyecek olan gemide artık gezinizin sonlarına geldiğinizi üzülerek fark ediyorsunuz. Rüya gibi geçen gezinin ardından diğer limanlardan binen bir yabancı konuklar Efes turuna katılmak üzere karaya çıkıyor. Eğer daha önce görmediyseniz siz de katılabilirsiniz, ancak gemide kalıp son an’ların keyfini çıkartmakta göz ardı edilemeyecek kadar güzel bir fikir...Çünkü bu kadar zamana rağmen gemide hala gezip göremediğiniz yerler olduğunu göreceksiniz. İzmir gezisi ardından yine demir alıp Çanakkale Boğazına ve İstanbul’a doğru yol alıyoruz.Gece saatlerinde stratejik açıdan büyük önemi olan ve ünlü Çanakkale savaşlarına da sahne olan Çanakkale boğazına girerek, kılavuz kaptanı gemiye alıp yaklaşık 3 saat boyunca İstanbul’a doğru yol alıyoruz. Boğazdan Marmara denizine girip Avrupa ve Asya‘yı birbirinden ayıran boğaza girerek Avrupa yakasına ulaşıyoruz. İstanbul’da sabah 9.00 civarında pasaportlarımız ve İstanbul turuna katılmak isteyen diğer konuklarla gemiden ayrılıyoruz.
Gemide alışverişin tadın çıkarabileceğinizi, bir çok markanın ürünlerini; makyaj, mücevherler, aksesuarlar, çanta ve ayakkabılar, MSC logo dükkanında gemi ile ilgili hediyelik eşya seçenekleri, dutyfree alışverişlerinizde çikolata-alkollü içecekler- elektronik ürünleri çok daha uygun fiyatlara ve sayısız seçeneklerle alabileceğinizi, her gün konuklar için özel teklif ve promosyonları odanıza bırakılan Daily Specials’den takip etmeyi ve bilgilenmeyi, akşamları sizler için hazırlanan eğlence ve şovları, tiyatroları, (örneğin tarantella dans dersini), farklı barlarda düzenlenen etkinlikleri, sanal dünya ve 4D sinemaları, F1 simülatörü, anılarınızı dondurmak için fotoğrafçıları, kütüphaneleri, oyunlar için gazinoları, sauna, buhar odası ve solaryumu, fitnes merkezlerini, spa’ları, gençler için graffıty ve oyunları, disko’yu, bar ve resepsiyon alanlarında sık sık düzenlenen klasik müzik şölenlerini, platin salonda salınıp; pırıl pırıl pırıldayan merdivenlerde poz vermeyi, moda şovlarını izlemeyi, Kaptan’la tanışıp fotoğraf çektirmeyi, gala yemeklerine katılmayı pişman olmamak için sakııın ha  unutmayın...










MSC ve profesyonel ekipleri sizi unutulmaz anılarla döneceğiniz seyahatler için  İstanbul, ya da İzmir’de bekliyor. İstanbul Boğazının görkemli manzarasında yeni yolcularını karşılarken; ayrılan konularına Arrivederci diyor. Mutlu kalın...


Yazı ve Fotoğraflar:Nuray Özener Değirmencioğlu