16 Haziran 2014 Pazartesi

Üç Antik Yöre Kilistra-Eflatun Pınar-Fasıllar

Bu gezide, pek öyle “ayak altında” olmadığı için Türkiye’nin oldukça az bilinen üç antik yöresinden söz etmek istiyorum.

Kilistra

Bunların ilki, Konya'ya 50 kilometre kadar uzaklıkta olan Kilistra. Antik harebelerin olduğu alan, günümüzde Gökyurt köyü olarak anılıyor.


Kilistra, Listra’dan gelip Mistiya’ya, Beyşehir’e doğru devam eden tarihi kral yolu “Vig Seboste” üzerinde bulunmakta. Yöredeki ilk yerleşimin 2200 yıl kadar önce başladığı tahmin edilmekte. Yöre, erken Hıristiyanlık döneminde oldukça gelişmiş. Aziz Paulus, Listra’dan Yalvaç’a giderken buraya da uğramış ve vaaz vermiş. Bugün bile bir mevki “Paulönü” olarak adlandırılmakta. Kilistra’da, Bizans döneminde yoğun bir şekilde kayalara oyulmuş evler, ibadethaneler ve diğer yapı birimleri oluşturulmuş. Öyle ki, hani bir an için kendinizi Kapadokya’da sanırsanız sakın şaşırmayın!


Kenti gezmeye Köy Konağı önünden başlayabilirsiniz. Ama önce bu ilginç Konak hakkında birkaç satır yazalım. Bina, Cumhuriyet’in ilk yıllarında “Halkevi” olarak inşa edilmiş. Cumhuriyet’in 10. kuruluş yıldönümü de bu halkevinin önünde kutlanmış. Hatta, kutlama alanını belirten taş bir “yazıt” hala duruyor. Bu arada belirtelim, aslında iki katlı olan binaya daha sonra bir kat daha çıkılmış ve köy odası olarak kullanılmaya başlanmış. Köyde otel ya da pansiyon olmadığı için gelen ziyaretçiler bu odadan yararlanabilmekte.





Arkeolojik alan hemen konağın yakınlarından başlamakta. İlk yapı büyük bir su sarnıcı. Biraz daha ileride de çifte şaraphaneler var. Bu arada nekropol alanında anıtsal kaya mezarlarını, kiliseleri ve kayalara oyulmuş yerleşim yerlerini görmek de mümkün. Yöredeki en önemli dini yapı, yaklaşık olarak 1200 yıl önce yekpare bir kaya kütlesinin oyulması ile meydana getirilen haç planlı şapel, bir diğer adıyla Sandıkkaya. Gerçekten görülmesi gereken ilginç bir eser. Etrafında, yine kayalara oyulmuş başka mekanlar da bulunmakta.




Bu arada hemen belirtelim, Kilistra gezisi sırasında, köy meydanındaki çocuklardan rehberlik hizmeti alabilirsiniz! Neredeyse her yapı hakkında iyi-kötü bir şeyler anlatıyorlar.

Eflatun Pınar Anıtı

İkinci durağımız Beyşehir’e 22 kilometre uzaklıkta bulunan Eflatun Pınar Anıtı.

Çeşme niteliğinde olan anıt takriben 3200-3300 yıl önce Hitit kralı Muvattaliş tarafından yaptırılmış. Çeşme 7 metre eninde ve 4 metre yüksekliğinde. 14 blok taştan oluşan anıtın en üst kısmında bir güneş kursu bulunmakta; uzmanların verdiği bilgiye göre bu güneş kursu ilahi adalet anlamına geliyormuş. Ortada bulunan iki sütunun üzerinde de tanrı ve tanrıca motifleri yer almakta. Tanrı motifinin Dağ Tanrısı ya da Fırtına Tanrısı Teşup’a ait olduğu tahmin edilmekte. Diğer kabartmanın ise Güneş Tanrıcası Arinna’ya ya da Tanrıca Sibel [Kibele]’e ait olabileceği düşünülmekte. 



Bu arada hemen ekleyelim; çeşmenin önünde büyük bir havuz da bulunmakta. Anıtın karşısında, büyük bir blok halinde 3 ya da 4 aslandan oluşan bir heykel grubu mevcut. Belki de, gerek bu blok, gerekse bir kenarda “istif edilmiş vaziyette” duran çok sayıdaki küçük ebadlı “Hitit aslanı” heykeli, binlerce yıl önce muhtemelen belirli bir düzen çerçevesinde havuz kenarında duruyordu. Kim bilir?

Anıt hakkında ilk bilimsel çalışmayı 1842 yılında W. J. Hamilton yapmış. Hamilton, Researches in Asia Minor adlı kitabında Eflatun Pınar’ın bir tasvirine de yer vermiş. Bölgeyi 1895 yılında gezen F. Sarre, Küçükasya Seyahati’nde Eflatun Pınar anıtını detaylı olarak irdelemiş, bir de fotoğrafını yayınlamış. İlginçtir, Sarre, bölgenin adının Konya’daki sarayda Yunan felsefesi ile uğraşan İranlı hocalar tarafından konulduğunu da ileri sürmekte.

Bu muhteşem anıt, hiç şüphesiz ki, Orta Anadolu’da kurulup gelişen Hititlerin gücünün nerelere kadar uzandığını göstermesi açısından büyük bir önem taşımakta.


Eflatun Pınar’ın yakın çevresinde öyle büyük sayılabilecek yerleşim yerleri yok. Ama, turist grupları geldiği zaman, nasıl olduğu anlaşılmaz bir şekilde, onlarca köylü kadını bohçalarını açıp el işlerini pazarlamaya başlamakta. Küçük bir parça bile alsanız çok makbule geçeceği bir gerçek!

Fasıllar

Bu ayki rotamızın son noktası yine Beyşehir yakınlarındaki bir diğer antik yerleşim yeri; Fasıllar. Beyşehir'e 18 kilometre uzaklıkta bulunan Fasıllar’da Hitit, Roma ve Bizans dönemlerine ait çok sayıda eser bulunmakta.


Tarihte Mistiya olarak anılan bölgede, hiç şüphesiz ki, bu eserlerin en önemlisi Hititlerden kalma, kelimenin tam anlamı ile dev bir heykel. Bölge halkının “Kurt Beşiği” olarak adlandırdığı yerde bulunan Hitit anıtında üstte Fırtına Tanrısı, onun altında da Dağ Tanrısı figürleri ile bir çift aslan yer almakta. 8,5 metre boyundaki heykelin 50-70 ton ağırlığında olduğu tahmin ediliyor. Bazı arkeologlar, bu dev anıtın, Eflatun Pınar’da bulunan çeşmede kullanılmak üzere yapıldığını, ama nedendir bilinmez oraya götürülemediğini ileri sürmekte. Aslına bakarsanız, gerçekten de heykelin Eflatun Pınar’a taşınması ile muhteşem bir görüntüye kavuşulabilir. Heykel bugün açık havada, toprağa uzanmış olarak duruyor ve avcıların hedefi haline gelmemesi için ayağa kaldırılmıyormuş! İvriz’de bulunan Hitit kabartmasının on yıl kadar önce “kurşunlandığı” dikkate alınırsa, her halde yerinde bir karar!!! Yeri gelmişken, bu dev heykelin bir replikasının Ankara’da Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin bahçesinde olduğunu kaydedelim. 


Fasıllar’daki bir diğer önemli eser Atlıkaya Kabartması. Genç yaşta ölen bir kişinin anısına yapılmış olan kabartma oldukça sağlam vaziyette. Çevrede, çok sayıda kaya mezarı ve yazıt bulunduğunu da eklemek gerekiyor. Bu haliyle Fasıllar’ı bir açık hava müzesi olarak kabul etmek yanlış olmaz.


Fasıllarda da çocuklar, taşların arasından “keçi” gibi sekerek size yolu göstermekte, çevredeki eserler hakkında bilgi vermekte.

Son Söz Yerine

Kilistra, Eflatun Pınar ve Fasıllar, daha iç turizme açılmamış bölgeler. Bu yöreleri ziyaret eden yabancıların sayısı, yerlilerden oldukça fazla. Daha önce belirttiğim gibi Kilistra’da küçük bir misafirhane mevcut, diğer iki ören yeri için ise en yakın oteller Beyşehir’de. Her üç yörede de yemek imkanları oldukça kısıtlı. Bu nedenle Konya’dan ve Beyşehir’den tedarikli çıkılmasında, artık Allah ne verdiyse nevalenin tedarik edilmesinde yarar var. Her üç yöre de gerçekten bakir. En kısa zamanda, bir bahane bulup ziyaret etmenizi öneririm.

Yazı ve Fotoğraflar :M. Bülent Varlık

5 Mayıs 2014 Pazartesi

ENDÜLÜS'TE RAKS

İSPANYA’DAKİ İSLAM MİRASI: ENDÜLÜS

711 yılında, 7 bin kişilik ordusuyla, daha sonra adını taşıyacak olan Cebelitarık Boğazı’nı geçerek İspanya’ya giren, Berberilerin efsanevi komutanı Tarık Bin Ziyad, Avrupa’nın güneyinde büyük bir uygarlığın temelini attığını bilemezdi. Ziyad’ın, askerlerinin geri dönüş seçeneğini aklından çıkarmaları için geldikleri gemileri yaktırarak tarihe geçen askeri dehası, 900 yıl kadar sürecek büyük bir uygarlığın ilk işaretiydi belki de. Aralarında ünlü felsefeci, hekim İbn Rüşd’ün de bulunduğu pek çok bilim adamı yetiştiren ve tarihe Endülüs İslam Uygarlığı olarak geçecek olan bu dönem, bilim ve sanatta Orta Çağ Avrupasını çok geride bırakmış ve kimi bilim adamlarınca Rönesans hareketinin de fitilini ateşlemiştir...
 
Endülüs’ün kültür mirasında Müslümanlar gibi önemli bir payı olan Yahudileri 1492’de sürgüne gönderen İspanya, 1609’da da Endülüs Müslümanlarını sürgün eder. Sonuçta en az yarım milyon insan yöreyi terk ederken geride zengin bir kültürel miras kalır.
 
İdari açıdan İspanya’nın 17 özerk bölgesinden biri olan, ülkenin güneyindeki Endülüs’ün başkenti Sevilla ile önemli kentlerinden Granada, Kordoba, Ronda ve Malaga’ya yapacağımız bu yolculukta; Endülüs İslam Uygarlığı olarak anılan görkemli mirasın izlerini süreceğiz.
 

























Güneş Sahili’ndeki İslam Mirası

İspanya’nın Güneş Sahili olarak anılan güney kıyılarında yer alan ve turistik Marbella kentine komşu Malaga, ünlü ressam Pablo Picasso'nun doğduğu kent. Malaga’da iki önemli İslam mirası bulunuyor; Gibralfarao Kalesi ve Alkazaba. Endülüs'te Arapların İspanyollara bıraktıkları son kalelerden Gibralfarao ve bu kale ile bağlantılı olan Alkazaba Kalesi 11. yüzyıla tarihleniyor. Malaga’da ayrıca Roma Tiyatrosu, Roma, Vizigot, Arap ve İspanyol dönemlerinden kalan surlar ile tarihi botanik bahçesi ve de Picasso Müzesi görülebilir. 






Sokakların boşaldığı, restoranlar haricindeki tüm işyerlerinin kapandığı “siesta” (öğle uykusu) saatlerinde başladığımız Endülüs gezimizde; İspanya’dan başka Portekiz, İtalya ve Yunanistan gibi Güney Avrupa ülkeleri ile Güney Amerika’nın sıcak ülkelerinde de yaygın olan bu geleneğin dünyaya Endülüs’ten yayıldığını öğreniyoruz. 

Endülüs’ün gözbebeği Elhamra
Endülüs'te, İslam Uygarlığı etkisinin hissedildiği yerlerden bir diğeri ise Sierra Nevada Dağları’nın eteklerinde yer alan ve görkemli Elhamra Sarayı’na da ev sahipliği yapan Granada’dır. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde de yer alan Elhamra Sarayı adını, kil rengi taşlarına atfedilen Arapça kırmızı anlamındaki Hamra’dan almış. Cennet-ül Arif (Bilge Cenneti) olarak adlandırılan bahçesiyle meşhur Saray, Arabesk mimarisiyle de dikkat çekiyor. Elhamra Sarayı, Granada’nın merkezinde, 700 metre yükseklikte bir tepede bulunuyor. 12-15. yüzyıllar arasında egemenliğini sürdüren Nasri Sultanlığı döneminde yapılan Saray, çiçekli bahçeleri, havuzlu iç avluları, geniş salonları, zarif sütunları, işlemeli kemerleri, özgün duvar ve tavan süslemeleriyle etkileyici bir yapı. (Nasri Sarayı, Alkazaba ve yazlık bahçe olmak üzere üç ana bölümden oluşan Elhamra kompleksi, saray bölümü saatli
olmak üzere tek bir biletle ve en az üç saatte geziliyor. Kapıda kalmamak için, giriş biletini daha önce internetten almak şart...)








Öte yandan ünlü İspanyol şair Garcia Lorca’nın da memleketi olan Granada’da görülebilecek diğer yerler olarak; Lorca’nın Evi, Granada Katedrali, Portico Sarayı, Kordoba Sarayı (Kent arşivi), daha sonra kendini de göreceğimiz Guadalqivir nehrinin kollarından Dorre’nin kıyısı ile Arap mahallesi (Albeyzin) ve Roman mahallesi (Sacromento) sayılabilir. Özellikle Albeyzin’in ara sokaklarından tırmanarak ulaşılabilen Mirador de San Nicolas tepesinden Elhamra’yı karşıdan ve kenti yukardan seyretmeden olmaz.







Tarihi Başkent

Guadalquivir’in iki kenarında yer alan ve zamanında Endülüs Emevi Devleti’nin başkentliğini yapan Kordoba’nın (Kurtuba); Roman Köprüsü, Plaza Mayor (Pza Corradera), Musevi Mahallesi, Roman Tapınağı, tipik Endülüs sokakları vb turistik yerleri arasında, İspanyollar tarafından Mezquita olarak anılan tarihi Kurtuba Camisi öne çıkar. Kurtuba Camisi de UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ndedir. 785 yılında Endülüs Emevilerince yaptırılan ve 800 sütunuyla ünlü Cami, 1523’de Katedral’e, avlusundaki minare ise çan kulesine dönüştürülmüş. 14. yüzyılda Hıristiyan Araplar tarafından yaptırılan Alkazar Sarayı ile diğer Endülüs kentlerinde de gördüğümüz hamamlar (Arabik banyo), Kordoba’nın günümüze ulaşabilen Arap Mirası arasında not edilebilir.





Endülüs turumuz devam ederken bir yandan da İspanyol Mutfağı’nı da keşfetmeye başlıyoruz. “Tapas” olarak adlandırılan ve soğuk ve sıcak çeşitleri bulunan meze/atıştırmalıklarla başladığımız yerel yemeklere bu defa sebzeli, etli, deniz ürünlü olarak da yapılan safranlı pilav “paella” ile devam ediyoruz. Bu arada kısaca meyveli şarap kokteyli olarak tarif edebileceğimiz “sangria” yı unutmuyoruz.






Bugünkü Başkent

Kordoba gibi Guadalquivir kenarında kurulan bir diğer kent olan Sevilla, bağrında Endülüs Mimarisi’nin en güzel örneklerini yaşatıyor. İslam ve Gotik üslupların bir sentezi olan Alkazar (Saray) ile bugün Katedral’e ve bu Katedral’in çan kulesine dönüşmüş olan tarihi Ulu Cami ve minaresi La Giralda, kentteki başlıca İslam eserlerinden. 12. yüzyılın sonlarında Muvahhitlerin yaptırdığı Ulu Cami 1401’de büyütülerek bugünkü Katedral’e dönüştürülmüş. Yapıldığı dönemde Avrupa’nın en büyüğü olan ve Kristof Kolomb’un da defnedildiği Katedral’in, 98 metre yükseklikteki kulesi La Gralda, Sevilla’nın sembolü. Katedral ile birlikte La Gralda’nın seyir terasından kuşbakışı seyredebileceğimiz tarihi merkezde yer alan Yerli (Amerika) Arşivi ve Alkazar 1987’den beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde. Zamanında Arap emirleri tarafından yaptırılan Alkazar, 1364’de Kraliyet 
Sarayı’na dönüştürülmüş.




Eski Yahudi Mahallesi (Santa Kruz), Çingene Mahallesi (Tirana), boğa güreşlerinin yapıldığı Arena, El Arenal semtindeki Altın Kule, eski bir tütün fabrikasında kurulan Sevilla Üniversitesi, eski bir saray bahçesi olan Maria Luisa Parkı ve bitişiğindeki Amerika Meydanı ile İspanya’nın en büyük meydanı Plaza de Espena, Sevilla’da görülebilecek diğer yerler arasında sayılabilir.







İspanya’nın, özellikle Endülüs bölgesinin olmazsa olmazlarından biri de Flâmenko izlemek olsa gerek. Arap, İspanyol, Yahudi, Çingene kültürlerinin ortak folkloru “Flamenko” hemen her kentte turistik veya otantik bir çok mekanda izlenebilir. Bizim tercihimiz Sevilla’daki Flamenko Müzesi oluyor. Bir saatten fazla süren, sonunda turistlerin sahneye davet edilmediği, sadece müzik ve danstan ibaret bu gösteriden çok memnun kalıyoruz. 





Kale-Kent

Sevilla’yı, “Güneş Sahili”ne bağlayan yol üzerindeki Ronda, Emeviler tarafından kurulmuş bir kent. Zaten kentin adı da Arapça kale-kent anlamındaki İzn Rand Onda’dan geliyor. Uçurumlarla çevrili bir tepe üzerinde yer alan Rondo’nun ortasından geçen Guadalevin nehri üzerindeki üç tarihi köprünün en büyüğü olan Puento Nuevo özellikle görülmeye değer... Ronda’daki başlıca İslam mirası ise 13. yüzyılda cami olarak inşa edilen ve Arap egemenliğinden sonra ana şapele dönüştürülen Santa Maria La Mayor Kilisesi. Ronda’da ayrıca İspanya’daki boğa güreşlerinin ilk yapıldığı yer olan Plaza de Toros, V. Felipe Kemeri, tarihi surlar ile V.Carlos ve Almocabar sur kapıları ile görülebilir






 Malaga’da başlayan ve beş günde, Endülüs’ün beş kentini gezdiğimiz turumuz gene Malaga’da sona eriyor. Endülüs’e, Münir Nurettin Selçuk’un unutulmaz bestesiyle Türk Sanat Müziği’nin klasikleri arasında de giren Yahya Kemal Beyatlı’nın ünlü şiiri “Endülüs’te Raks”ın dizeleriyle veda ediyoruz. THY ile İstanbul-Malaga yolculuğu 4 saat sürüyor. Endülüs kentlerine ayrıca Madrid veya Barselona gibi merkezlerden otobüs veya trenle de ulaşılabilir. Yeşil pasaportlara vize uygulamayan İspanya için Schengen vizesi gerekiyor


ENDÜLÜS'TE RAKS

Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...
 
Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı...

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.
İspanya neş'esiyle bu akşam bu zildedir.
Yelpaze çevrilir gibi birden dönüşleri,
İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri...

Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır;
İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır.

Alnında halka halkadır aşüfte kâkülü,
Göğsünde yosma Gırnata'nın en güzel gülü...

Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir
İspanya varlığıyla bu akşam bu güldedir.

Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi;
Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi...

Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli...
Şeytan diyor ki, sarmalı, yüz kerre öpmeli...

Gözler kamaştıran şala, meftun eden güle,
Her kalbi dolduran zile, her sineden: "Ole!"


YAZI: Timur ÖZKAN

FOTOĞRAFLAR: İhsan ALBOĞA

2 Nisan 2014 Çarşamba

Güneşin En Son Battığı Yer Gökçeada

Bu gezimizde Türkiye sınırları dahilinde “güneşin en son battığı” yer olan Gökçeada’dayız.
Çanakkale’ye bağlı bir ilçe olan Gökçeada, Türkiye’nin en büyük adası. Eski kaynaklarda ve halk arasında İmroz olarak biliniyor. Ancak, 29 Temmuz 1979’da çıkarılan bir kararname ile adı Gökçeada olarak değiştirilmiş.

Kısa Tarih
Gök­çea­da ta­rih bo­yun­ca, Avrupa-Asya arasında bir köprü niteliğinde olduğu için sürekli olarak el değiştirmiş. Bir ara Perslerin yönetimine girmiş, sonra Atinalılara bağlanmış. Ardından Roma ve Bizans’ın egemenlik alanında kalmış. Ada’ya bir dönem Venedikliler ile Cenevizliler hakim olmuş. İmroz, 1455’te Osmanlı yönetimi altına girmiş. Zaman zaman el değiştirse de en sonunda Lozan Barış Antlaşması ile 22 Eylül 1923’te Türkiye Cumhuriyeti  sınırlarına katılmış. Anlaşma ile adada yaşayan Rumların “mübadele”ye tabi tutulmaması kabul edilmiş. 1960 nüfus sayımına göre adada 5.487 Rum, 289 Türk ya­şıyormuş. Bu yıl­dan iti­ba­ren çe­şit­li “ne­den­ler­den” do­la­yı baş­la­yan göç­ler­le Rum nüfusu azal­arak çoğu yaşlı olan 300 ki­şi­ye ka­dar düş­müş. Ama, ekleyelim, dünyanın dört bir yanından “vatan hasreti” çekenlerin gelmesi ile yaz aylarında Rum nüfusu iki bin kişiye kadar çıkıyormuş. Bu noktada küçük bir not: Ada’da sadece 4 öğrencisi bulunan özel bir Rum okulu da bulunmakta.
Nereleri Gezmeli? 

Eski adı Panayia olan merkezde az da olsa yerel mimari örneklerine rastlamak mümkün. Merkezde bulunan lokantalarda son derece hesaplı fiyatlarla yemek yiyebilirsiniz. Bu arada belirtelim, ilçe turizm ofisi sürekli olarak açık; buradan Gökçeada ile ilgili broşürler temin edebilirsiniz. Birkaç dükkân’dan hediyelik eşya da alabilirsiniz. 
Gökçeada’da 10 köy bulunmakta. Eğer Ada’da birkaç gün kalırsanız bu köylerin tamamını gezmeniz mümkün. Köylerin ortak özelliği büyük kısmının bir zamanlar Rum yerleşim yeri olmaları ve güvenlik nedeniyle denizden uzakta bulunmaları. 
Ancak Gökçeada’yı gezmek için sınırlı vaktiniz varsa ilk gitmeniz gereken yer Kaleköy. Adını köyün tepelerinde bulunan bir kaleden alan antik bir yerleşim yeri. Gerçi günümüzde bu kaleden birkaç duvarın dışında birşey kalmamışsa da yine de görmeğe değer bir mekan. Köyün eski adı Kastro. Gökçeada'nın Metropolitan Kilisesi olan Aya Marina Kilisesi bu köyde bulunmakta. Doğrusunu söylemek gerekirse, köyde “tarihi” anlamda pek fazla birşey bulunmamakta. Ama, kilisenin hemen önündeki “cafe”de sabahleyin, eğer “arı”lardan fırsat bulursanız son derece güzel bir kahvaltı yapabilirsiniz. Ada’daki tek sabun atölyesi de bu köyde bulunmakta. Buradan binbir çeşit kokuda sabun almanız mümkün. Küçük bir not: Artık, bu köyde yaşayan Rum kalmamış!


Gezilecek bir diğer yer Zeytinliköy. Adından da anlaşılacağı gibi etrafı zeytinliklerle çevrili. Yaz-kış yaşanan bir köy. Köy meydanında sakızlı muhallebi, kahve ve dondurma satılan birkaç dükkan bulunmakta. Bu dükkanlardan en çok tanınanı “Madamın Yeri”. Gerçi madam çoktan hakkın rahmetine kavuşmuş ama ünü yine de devam ediyor! Bir küçük bir not daha: Pek çok kaynak burada “dibek” kahvesi yapıldığını söylüyorsa da pek inanmayın, kahve artık dibekte dövülmüyor, makinada çekiliyor! Hayallerinizi yıkmak istemezdim ama, ne yapayım, gerçek bu!

Bu köyde, küçük bir dükkanın önündeki masada sakızı dışarıdan gelse de hoş bir tadı olan muhallebiyi tatmanızı öneririm.

Uğrayacağımız son mekan Tepeköy. Adı üstünde Gökçeada’nın en yüksek yerinde bulunan bir köy. Eski adı “küçük tarlalar” anlamına gelen Agridia. Vaktiyle “terkedilen” köy, kısa bir süre önce memleketine dönen Barba Yorgo’nun girişimleri ile canlanmaya başlamış. Barba, yörenin tek tavernasının sahibi. Şarap üretiyor. Tavernasının bahçesine Baküs’ün bir heykelini dikmiş. Son çıkan yasalar gereği eskisi gibi şarap tadımı yapılması mümkün değil! Durumu kendince “protesto” etmiş. Tavernasının bahçesine iki fıçı koymuş; birinin üzerinde “milli içki”, diğerinin üzerinde “gayrı milli içki” yazmakta.

Bu köyde 1832’de inşa edilmiş güzel bir kilise de bulunmakta. Kilisenin yakın çevresinde artık harabe haline gelmiş Rum binaları yer almakta. Bunların bir an önce tadil edilmesi sanırım “milli” bir görev olarak gerekli! 


 Son Bir Kaç Not
* Türkiye’nin ilk sualtı parkı Gökçeada’da bulunmakta. Yapılan araştırmalara göre yörede 180 çeşit deniz canlısı yaşıyormuş.

* Ada’da zeytincilik oldukça önemli. Zeytin, her yönüyle değerlendiriliyor. Zeytin reçeli bile yapılıyor!
 * Ada’ya gittiğinizde sağda-solda, başlarında çoban olmaksızın “özgürce” dolaşan koyun ve keçilerle karşılaşıyorsunuz. Bu Gökçeada’nın bir özelliği. Hayvanlar hiç bir sınırlamaya tabi olmaksızın otluyor. Adalılar “onların çobanı Allah” diyormuş! Tabii etlerinin ve sütlerinin tadı da bir başka oluyormuş.
* Gökçeada’da bir de tuz gölü bulunmakta. Vaktiye Ada halkı tuz ihtiyacını buradan karşılıyormuş. Günümüzde ise burada bulunan çamur “sağlık turizmi” için kullanılıyor! Tuzla, belirli mevsimlerde flamingolara da ev sahipliği yapmakta.
* Yaklaşık 500 yıl Osmanlı hakimiyetinde kalmasına rağmen, Ada’da bu döneme ilişkin önemli bir tarihi eser bulunmamakta!
* Gök­çea­da’nın büyük bölümü sit alanı. Bu nedenle yapılaşmaya dikkat ediliyor. Ancak, bütün Ada’da öyle göze çarpar bir mimari eser bulunmadığını da kaydetmek gerekli. Rumlardan kalan yapıların çoğu yok olmuş; kalanlar da bakımsız. Bir diğer ifade ile öyle dikkate değer bir mimari “incelik” yok!
* Ada’dan dönerken merkezdeki pastanelerden badem kurabiyesi almayı unutmamanızı öneririm.
* Son bir not Gökçeada, dünyanın ilk CittaSlow [Sakin Şehir] adası!
Bir başka rotada birlikte olma dileğiyle...

 



YAZI VE FOTOĞRAFLAR: M.Bülent VARLIK

28 Şubat 2014 Cuma

SU PERİLERİ'NİN KAYIP ŞEHRİ: SAGALASSOS


Siz de bastığınız toprağın, sadece bu zamana ait olmadığının bilincinde olanlardan mısınız? Adım atarken toprağı incitmekten korkan, tarihe zarar vermekten çekinenlerden… Anadolu’nun neresine gidersem gideyim, bu duyguyla gezerim ben. Uslanmaz bir hayalperest olduğumdan, sona eren hayatlara ait duygulu ruhların, yaşadığı yerden uzaklaşamadığını, toprağa-taşa bir gün bulunmak umuduyla bıraktıkları izlerin, karşıma hiç umulmadık bir anda çıkabileceğini düşünürüm. Murathan Mungan'ın da dediği gibi bilirim ki "zamanla kabaran toprak yalnızca ölüleri, kemikleri değil hakikatleri de geri verir. Zaman’ın rüzgarı estikçe toprağın altına gömülen ne varsa yavaş yavaş çıkmaya başlar ortaya."
Belki de benim gibilerin düşlerini gerçeğe dönüştürdükleri için, her zaman saygı duyarım arkeologlara. Hayal bile edilemeyecek geçmiş yaşamların izlerini sürüp, tozlu parçaları sabırla bir yapboz gibi birleştirip, toprağın altında uykuya çekilen o hayatları tekrar uyandırdıkları için, imrenirim onlara.

İşte yine böyle bir merakın peşine takılıp, benim gibi geçmişi didiklemekten hoşlanan dostlarımı da yoldaş edinip gittim Sagalassos’a. Bölgede yapılan kazılardan, yıllar önce göller yöresine yaptığım bir gezide haberdar olmuştum. İsmini ilk kez duyduğum bu antik şehre, o kadar yakın olup da, gezememek üzmüştü beni. Ama geçen zaman, tarihin ayağa kalkmasına ve yıllardır toprağın altında derin bir uykuda yatan eserlerin büyük bir kısmının, güneşle tekrar buluşmasına yardım etmiş. Bazı buluşmalara geç gitmek iyi olabiliyor yani…


Sagalassos, Burdur iline bağlı Ağlasun ilçesi sınırları içinde. Ankara’dan yapılacak 4,5 saatlik bir yolculukla Burdur’a ulaşmak mümkün. Eğer araba ile gidilmediyse, Burdur’dan Ağlasun’a kalkan dolmuşlar var. (http://www.aglasunkoop.com/zaman.html) Bu dolmuşlar, talep olması halinde Sagalassos’a da yolcu bırakıyorlar. Yörenin sıcakkanlı, hoş sohbet insanları ile daha çok vakit geçirmek istenirse, bence en güzel ulaşım şekli bu. Ama özel arabayla yolculuktan hoşlananlar için belirtmeliyim ki, antik şehre uzanan araba yolu da şaşırtıcı bir konfora sahip. Çünkü, 2010 yılı ağustos ayında ayağa kaldırılan Antoninler Çeşmesi’nin açılışı için bölgeye gelen yüksek protokolün (o dönemki Kültür ve Turizm Bakanımız, Burdur Valimiz, Belçika'nın Ankara Büyükelçisi, Sagalassos Antik Kenti Kazı Başkanı olan Belçikalı Arkeolog, Leuven Üniversitesi Onursal Rektörü, Belçika'dan gelen sponsor aileler, üniversite yetkilileri ve tarih severler) ulaşımını sorunsuz sağlamak amacıyla, yol asfaltlanmış.

Gezinin ana konusu Sagalassos olsa da, kazılarda çıkarılan eserlerin asılları Burdur Müzesi’nde sergilendiği için, bizim yolculuğumuzun ilk durağı Burdur il merkezi oluyor. Burdur Müzesi, yıllar itibariyle bölgenin zengin kültürel ve tarihi varlıklarına en iyi şekilde ev sahipliği yapabilmek adına oldukça genişletilmiş bir tarihi bina aslında.
  

Müze girişine yerleştirilmiş “Dans Eden Kızlar” frizi, Sagalassos kazılarından çıkmış eserlerden biri. Zaten müzenin önemli bir bölümü, Sagalassos’ta replikalarını göreceğimiz heykellerin ve frizlerin asılları ile dolu. Müzeyi gezerken, düşlerimdeki antik kentin ihtişamı daha da artıyor. Markus Aurelius heykelinin 1 metre boyundaki başını, 80 cm boyundaki ayağını görünce bu heykellerin bir bütün olarak sergilendiği alandaki yapıların ne kadar büyük olabileceğini düşünüyorum ister istemez.

Müzede sergilenen heykellerin önemli bir bölümünün antik şehirdeki çeşitli havuzlara ait parçalar olduğu belirtiliyor. O zamanların Sagalassos’u, bu dev Yunan Tanrılarının heykelleri ile doluymuş demek ki. Aşağı Agora’daki çeşmelerde zafer tanrısı Nike’ı, aşk tanrıçası Aphrodite’i, deniz tanrısı Poseidon’u, Yukarı Agoraki çeşmelerde ise ilahi adalet tanrıçası Nemesis’i, sağlık tanrısı Asklepion’u ve şarap ve eğlence tanrısı Dionysos ile Satyr’i görmek, bu tanrıların olduğu çeşmelerden su içerek ömür geçirmek ne güzel...


Müzede sadece Sagalassos kazılarından çıkan eserler yok elbette. Anadolu’da gün ışığına çıkarılmış en büyük Meclis Binalarından birine ev sahipliği yapan ve duvarlarında gladyatör dövüşlerinin resmedildiği frizlerin olduğu mezarlar bulunan Kibyra kazılarının ve insanlığın göçebe hayattan yerleşik hayata geçtiğinin en önemli bulgusu sayılan çanak çömlek yapımının öğrenildiği döneme ait bulguların ele geçtiği Hacılar Höyüğü kazılarının da eserleri, müzede oldukça güzel bir şekilde sergilenmekte. Ama bu geziye Kibyra (Gölhisar) ya da Hacılar’ı dahil etmemiz mümkün değil. Ağlasun ve Gölhisar arası gitmeye kalksak en az 2 saat daha yol yapmayı göze almamız gerekiyor.  Sadece 2 güne, tüm bu güzellikleri sıkıştırmak haksızlık olur. Onlar da başka bir geziye konu olsun, yeniden yollara düşmek için bir sebep olsun diyoruz.


Burdur içinde müze dışında görülecek başka yerler de var üstelik… 17 yy. Osmanlı sivil mimarisinin önemli eserlerinden sayılan şehir merkezindeki konaklardan bazıları restore edilerek, müze şeklinde ziyarete açılmış. Duvarlarındaki kalem işçiliği süslemeleri ile dikkat çeken Bakibey konağı bunlardan biri. Bir diğeri de birinci katı taş, ikinci katı kerpiç ve ahşap yapı malzemesi ile inşa edilmiş, özellikle Baş odanın bir duvarı ve altındaki iki yanı açık ahır kısmı kesme küfeki taşından yapılmış Taşoda konağı…

Bu konaklar dışında da geçmiş yüzyılların özelliklerini taşıyan ve Kültür Bakanlığı tarafından kamulaştırılarak restorasyonu yapılan birkaç tarihi ev var Burdur’da. Ama bu güzellikler, hiçbir estetik duygu vermeyen, genellikle daha geniş olması açısından bitişik nizam yapılarak bahçeleri yok edilmiş beton evler arasında kaybolmaya başlamış. Bu sokakları gezerken, yarın göreceğim Sagalassos geliyor aklıma yine. Yaşam izleri MÖ. 10.000’e kadar uzanan ve benim görmeyi beklediğim şehir kalıntıları da neredeyse, MS. 1. yy’la tarihlenen hayalimdeki şehirle karşılaştırıyorum gördüklerimi. Geçmiş uygarlıkların estetik mirası ile övünürken, bir gün geçmişe karışacak bugünlerini, birbirine tıpatıp benzeyen cam ve beton bina yığınları ile dolduran tüm şehirlerin ve bugünün Burdur'unun, yüzyıllar sonrasına geriye ne bırakmayı düşünerek yaşadığını anlamaya çalışıyorum. Hangi estetik duygu ile anılmayı bekliyor bu insanlık?


Umuda açılan küçük pencereler olsa da, genelde bahçesiz, çiçeksiz, betondan evlerin kapladığı, kaldırımsız sokaklardan çıkıp, doğayla buluşmaya karar veriyoruz. Şehrin neredeyse merkezinde sayılacak yakınlıktaki Burdur Gölü, gönlümüzü nispeten ferahlatıyor. Göl, her ne kadar bölgedeki tüm diğer göller gibi (Eğirdir, Kovada, Beyşehir) her yıl su seviyesinden biraz daha kaybetse de, yine de gerek yerel halkın, gerek bizler gibi dışarıdan gelenlerin nefes alabileceği en güzel doğal alanlardan biri. Türkiye’de ender görülen ve nesli tehlikede olan dikkuyruk kuşları da kışlarını burada geçirmeyi tercih ediyor hala…Göl kıyısındaki gözlemevinde çay içiyoruz. Güneş ışıkları, göl üzerinde kızıl lekeler bırakmaya başlıyor. 


Dünyanın her yerinde, suda kaybolan güneş bambaşka bir huzur verir insana. Su üzerinde bir süre devam eden renk oyunu, bakan her gözde farklı anılar canlandırır. Burdur gölü kıyısında yaşadığım günbatımında, benim hayallerimde su perileri var bu sefer… Sagalassos tepelerine mekan kurmuş tanrılar arasında yaşayan su perileri, acaba o tepelerden izledikleri gün batımlarında ne hayaller kurmuşlardı? Yüzlerce yıl boyunca toprağın altında kalan o hayatların bugüne kalan izleri, o hayallerin ne kadarını gün ışığına kavuşturmuştu?

Tüm bunları öğrenmek ve görmek için sabah olmasını bekliyoruz. Ertesi sabah kahvaltı sonrası, Sagalassos yolu üzerinde olduğu için görmeye kayıtsız kalamadığımız, İnsuyu mağarasını da gezdikten sonra bulacağız tüm bu soruların cevaplarını…


İnsuyu mağarası, 1966 yılında turizme açılmış olsa da, mağara içindeki sarkıt ve dikitlerin oluşumunun 10-15 bin yıl önceye ait olduğu tahmin ediliyor. Sagalassos’ta yaşam başladığı dönemlerde, bu mağara da yavaş yavaş oluşmaya başlamış yani…Bilinen uzunluğu 597 metre olmakla birlikte, gezilebilen mağara uzunluğu 525 metre. Oldukça rahat geziliyor üstelik. Koridorların yüksekliği, mağara içindeki hava sirkülasyonun güzelliği, insanı hiç bunaltmıyor. İçeride 9 adet göl var. Büyük göl diye bilinen, ama yıllar içinde azalan suyu nedeniyle küçülüp parçalanan, 512 m2’lik alanı ile Türkiye’nin bilinen en büyük yer altı gölü olan gölde, bir zamanlar sandalla gezilebildiğini öğrenince hayret ediyoruz yine de… Yerin altında, karanlığın içinde, su sesleri arasında, durduğun yerdeki ışığın da etkileyeceği bakış açına göre farklı bir benzetme yapılabilecek sarkıt ve dikitlerle daha fazla oyalanmadan, yerüstüne çıkıyoruz. 


Artık bizi buralara getiren, antik şehirle buluşma zamanı… Araba, Akdağ’ın eteklerindeki tepeler üzerinde kıvrıla kıvrıla giden yol üzerinde ilerledikçe, gözümüzün önünde uzanan ova büyülüyor bizi ilk olarak… Tanrılarını da yanına alarak bir yaşam kuran geçmiş zaman insanları, belki de yaşama böyle yüksekten bakınca daha güvende hissediyordu kendini diye düşünüyorum. Sagalassos, Pisidia’nın birinci kenti iken burada yaşayan insanlar, huzur ve başarı ile geçen günlerin ardından, önce vebaya sonra depreme yenik düşene kadar, o ovada yeniden hayata tutunacağını hissetmiş miydi acaba? Bu soruların yanıtları, benim hayal dünyamda gizli elbette. Ama gerçek, bırakılan izleri sabırla takip edenlerin derlediği bilgilerde tüm insanlığın elleri altında...

                                                                                                                      *Sagalassos'ta Yukarı Agora'nın maket görüntüsü

Şehir, yüzyıllar süren uykusundan 1700'lerin başında 14. Louis tarafından görevlendirilen bir Fransız diplomat tarafından uyandırılmış ilk olarak. Ancak o zaman bulunan harabelerin Sagalassos'a ait olduğunun anlaşılması, 1800'lerin sonlarına yaklaşıldığında mümkün olmuş. 20. yüzyıla girildiğinde artık "Sagalassos" bilinen bir antik kentmiş ama, o dönemlerde yapılan kazılarda deniz kıyılarındaki diğer büyük antik kentlerde yoğunlaşıldığı için, Sagalassos kazıları gölgede kalmış. 1980'lerde bölgedeki yüzey araştırmaları tekrar başlamış. Marc Waelkens başkanlığında yürütülen kazı çalışmaları ile gelinen bugünkü nokta, bizim gibi hayalperest gezginleri büyülemeye yetecek boyutta.


Kazı alanına girdikten sonra, yukarıdaki şehir planına göre antik kentin gezi rotasını belirlemek mümkün. Biz, girişin sağ tarafında kalan Kent Konağından yukarı doğru yönelmeyi seçiyoruz. Bu bölge, imparator Augustus döneminin şehri yeniden yapılandıran zenginlerinin yaşadığı ve Anadolu'da bilinen en büyük evin olduğu bölge. Kazı alanı içinde görülen avlular, odalar dikkate alındığında ve bu kalıntıların MS 1. yy'dan bugüne kaldığı düşünüldüğünde buraya Kent Konağı değil Kent Sarayı demek daha doğru olurmuş gibi geliyor bana aslında.  Konağın yanından biraz daha yukarı çıkıyoruz.



Tırmanırken, rüzgar ve güneş arasındaki mücadelenin kazananının da kim olacağı konusunda merak sarıyor içimi. Gözlerimi kamaştıran güneşe rağmen, uyuyan toprağın altındaki tarihe meydan okurcasına esen rüzgara karşı korunabilmek için, yanımda getirdiğim montu, şalı üst üste giyiyorum. Ama Geç Helenistik Çeşme'ye vardığımızda, güneşin rüzgarı yendiğini anlıyorum. Artık kulaklarımızda rüzgarın uğultusu değil, üç kenarı sütunlarla çevrili avludaki su haznesine, geçmişte olduğu gibi kaynağından gürül gürül akan suyun sesi var. Çeşmeden akan kaynak suyu buz gibi. Zamanında, kentin varlıklı ailelerinin bu çeşmeden yararlanmış olduğunu hayal ediyorum. Çeşmenin gölgesinde yapılan sohbetler, aşağıdaki ova manzarasına karşı dalınan hayaller... 500'lü yıllarda yaşanan depreme kadar ayakta kalmış olan bu çeşmenin taşlarında saklanmış çok sırlar vardır şüphesiz. Ama o sırları bulmak da tarihçilerin işi... Bizim payımız gezmek ve hayal kurmakla sınırlı... 


Helenistik Çeşme'nin üst tarafına yöneldiğimizde gördüğümüz yapı ise "Kütüphane". Bir zamanlar insanların zenginliklerini göstermek için yaptırdıkları eserler arasında bir kütüphane olduğunu görmek ne güzel. Neon ailesi tarafından ölen babaları için yaptırılan bu kütüphane, gerek yapılış amacı gerekse mimarisi açısından Efes'teki Celsus kütüphanesine benziyor. Kütüphanenin zeminindeki mozaiklerde, Truva Savaşı ile ilgili destandan esinlenilmiş bir sahne var.
Zira, tiyatrodan sonraki hedef noktamız Antoninler çeşmesi. Çeşmeyi görüp de büyülenmemek mümkün değil. Depremle yaşadığı zarar ve toprağın altında geçen yüzlerce yıla rağmen, bugün ayağa kaldırılmış bu eşsiz çeşme, bugüne kadar gördüğüm anıtsal çeşmelerin en güzeli bence... (13 yıl boyunca sürdürdükleri sabırlı ve başarılı bir çalışmayla bu çeşmeyi ayağa kaldıran, mimari restorasyon uzmanı Semih Ercan ve ekibine sonsuz gezgin teşekkürleriyle)  28 metre uzunluğu ve 9 metre yüksekliği getirin gözlerinizin önüne... Bir de su havuzlarına bu yapının ortasından 4,5 metre yükseklikteki şelaleden gürül gürül akan suyu... Çeşmeyi süsleyen Dionysos ve Satry, Nemesis, Apollo, Asklepion ve Koronis heykellerini... Zamanın tuzla buz ettiği tarih, yüzyıllar sonra 3500 parça halinde bir araya getirildiğinde  işte bu şaheser çıkıyor ortaya.


Benim için, buradan ayrılıp kentin diğer bölümlerini gezmeye devam etmek güç oluyor. Ama inanın ne "Dans Eden Kızlar Frizinin" yer aldığı Kuzeybatı Heroon'un, ne Seçilmişlerin Meclis Binasının dışındaki savaş temalı frizler ve tanrı büstlerinin, ne tanrı Zeus'a adanmış Dor Tapınağı'nın bugüne kalan kalıntılarının, ne pazar alanının, ne Odeon'un,  ne de Hadrian Çeşmesi'nin ve Roma Hamamı kalıntılarının insanı etkileme gücü, Antoninler Çeşmesi'nden az değil. Ama benim gibi romantik biriyseniz, su perilerinde kalır aklınız... Ve yine sözü Murathan Mungan alır. Der ki ;

"İnsandan daha uzun yaşar kemikleri. Dillerini ne kadar toprağa gömerseniz gömün, kelimelerin kemiklerini örtecek toprak yoktur. Gün gelir, yazılır, söylenirler."

Ben bu kadarını söylüyor ve yazıyorum... Daha fazlasını su perilerinden öğrenmek için yola çıkma sırası sizde... 
Gezi düşlerinizin hiç eksilmemesi dileğiyle...

YAZI VE FOTOĞRAFLAR SONAT ŞEN