7 Mart 2015 Cumartesi

KAR GÜZELLERİ: KAR-TALKAYA VE KAR-TEPE

Karadenizli tutturmuş:
-Başbakan ben olacağım!...
Memleketin halini bilen bir arkadaşı iyi niyetle uyarmış :
-Yahu sen deli misin?
Karadenizli lafını esirger mi :
-Şart midur?
Rizeli bir ‘Deli’nin inadı                                                                       
Orman Mühendisi olan Rize’li Mazhar Murtezaoğlu, 1960’lı yıllarda Bolu Dağı’nda otobüsler için ilk mola tesisini yaptığında ‘Yahu kim durur bu dağ başında, sen deli misin?’ demişler. Bu tesis başarılı olunca onlarcası daha yapılmış yol boyunca. Mazhar Bey bu tesisi Varan Seyahat’e satıp Koru Motel’i yapınca ‘Yahu deli bu adam, kim konaklar bu dağ başında!’ demişler. Bu yatırım da çok başarılı olmuş.  O yıllarda Ankara- İstanbul arasında seyahat eden iş adamları otoban olmadığı için bir gece orada konaklayıp yollarına devam ederlermiş. Koru restoranın köpüklü ayranı, domates çorbası, mantar sotesi meşhurmuş. Mazhar Bey’e ayranı nasıl böyle köpüklü yaptığını soranlara, çamaşır makinesinde yaptığını söylermiş. Pratik Karadenizli zekası işte!



En büyük deliliği: Kartalkaya!                                                                                                         

Bir gün ailesiyle Uludağ’a tatile gitmiş. Oradan dönerken Türkiye’de neden sadece Uludağ olduğunu, başka dağlarda niye kayak merkezi yapılmadığını düşünmüş. Bolu’ya geldiğinde araştırmaya başlamış. Aladağların en yüksek bölgesi olan Kartalkaya’yı gözüne kestirmiş. Arkadaşlarına, burada otel yapmak istediğini söyleyince aynı klasik cevabı almış: ‘Delisin sen!’. Yol, su ve elektrik olmayan bir yerde otel yapmanın akıllıca olmadığını söyleyip vazgeçirmeye çalışmışlar. Ama o yılmamış, Avustralya’dan uzmanlar getirtip bu bölgeye kayak merkezi yapılıp yapılmayacağını sormuş. Uzmanlardan olumlu cevap alınca çalışmalara başlamış. İnşaata başlamadan önce 2 kış süresince kar yağışı ve kar kalınlığı incelenmiş, sonuç olumlu çıkınca otel inşaatı başlamış. Zamanında katırla bile çıkılması zor olan bu tepeye yolu, elektriği, suyu getirmiş, 12 bin çam ekerek, dağbaşını ormana çevirmiş. Kartalkaya’nın ilk oteli olan Kartal Oteli’ni 1978 yılında tamamlayıp hizmete açmış. İlk yıllarda tanıtım konusunda sıkıntıları olmuş ama kayak merkezine gelen tatilciler Kartalkaya’nın güzelliğini görünce sürekli gelmeye başlamış ve sadık bir müşteri portföyü oluşmuş. 1998 yılında Grand Kartal Oteli de hizmete açmışlar. 


20 kilometrelik kayak pisti  Kartalkaya, Abant ve Yedigöller’den sonra Bolu’nun 3. Markası olmuş, Uludağ kadar tanınıp kayak turizminin gözdesi haline gelmiş. Türkiye’nin en uzun kayak pistlerine sahip (toplam 20 kilometre), pistler çok düzgün ve temiz. Zamanında Mazhar Bey köylüleri yövmiyeyle çalıştırıp tek tek taşları pistlerden toplatmış. Pist düzeltmeye yarayan araçlardan Uludağ’da bile sadece iki tane varken Mazhar Bey’in araç parkında 4 tane var. Bolu’da adı deliye çıkan Murtezaoğlu’nun ileri görüşlülüğü ve girişimciliği efsane olmuş. Bu ilham verici hikâyeyi, Bolu gezimiz sırasında rehberimiz Arif Çakır’dan dinledik. Kartalkaya bugün, değişik eğimlere sahip sürekli bakımı yapılan pistleri ile her yaş ve ustalık seviyesindeki kayak severler için vazgeçilmez bir seçenek. Minibüsümüz karla kaplı dağ yolunu tırmanırken zorlanıyordu. Neden tuzlama yapılmadığını sorduğumuzda rehberimiz tuzun kayak pistlerine zarar vereceğini söyledi. Bu yüzden yola kesinlikle tuz dökmüyorlar. Karla mücadele ve yolun açık tutulmasını işini de oteller üstlenmiş, yolu açık tutmak için gece gündüz çalışıyorlar. 


Kardan Anıtlar, Buzdan Heykeller  Bu sene kar yağışı çok bereketli olmuş, eski karlar erimeden tazesiyle kaplanmış. Virajlı dağ yolunda usulca ilerlerken, karla kaplı dev çam ağaçları saygı ve hayranlık uyandırıyor. Üzerlerine çöken karın ağırlığı onları birer anıt gibi önümüze dikiyor.  Uzun Parka giymiş yaşlı bilgeleri andıran bu dingin halleri masalsı bir hüzün barındırıyor. Doyumsuz güzellikteki bu tablo bana eskiden TRT 3. kanalda resim yapan bonus kafalı Bob Amca’yı hatırlatıyor (nur içinde yatsın!). Yolun sağına soluna parketmiş traktörleri görünce ortamın büyüsü bozuluyor. Bunların, kara batmış araçları kurtarmak veya lastik zinciri pazarlamak için pusuya yatmış yöre halkı olduğunu söylüyor Arif Hoca. Bu fırsatçılık karşısında hayranlık yerini şaşkınlığa bırakıyor. Kartalkaya’ya varınca sıcak bir şeyler içmek için piste bakan otel terasında oturuyoruz. Karşı masada Bergüzar Korel oturuyor, içecek almak için sırada bekleyenler arasında ‘Muhteşem Süleyman’ da var. Halil Gencer’i yeşil kayak montu içinde görünce biraz heyecanlanıyorum. O da sanki ‘inşallah bir tanıyan çıkmaz!’ tedirginliği içinde yüzünü beresinin altına gizlemeye çalışıyor. Kartalkaya’da telesiyej ve teleskiye binme ayrıcalığı sadece kayak yapan misafirlere sunuluyor. Dizimdeki sakatlık tam olarak iyileşmediği için kaymaya cesaret edemiyorum ve hevesimi Kartepe’ye saklıyorum.
Ağaçların üstünde buzdan Danteller  Kartepe kayak merkezi, Sakarya merkez ve Kocaeli’ye 1’er saat mesafede. Bu nedenle günübirlikçiler ve piknikçiler arasında çok popüler. Profesyonel kayak tutkunlarından ziyade, aileler tarafından daha çok tercih ediliyor. Kartalkaya’yı ‘beach’ kabul edersek, Kartepe daha çok ‘halk plajı’ görünümünde. Ama bana kalırsa daha sevimli ve eğlenceli. Kartalkaya’nın buzdan heykelleri andıran çamlarının yerini yaprak döken ağaçlar almış burada. İnce dallarından sarkan kar kristalleri buzdan danteller gibi desenler oluşturuyor. İzlemeye, resimlemeye doyamıyorum. 


Telesiyeje ilk kez bineceğim için gergin ve heyecanlıyım. Sıra bize geldiğinde kendimizi yumuşak koltuğa bırakıyoruz ve Noel Baba’nın geyikli kızağına binmiş gibi göğe yükseliyoruz. Uçan salıncağa binmek gibi tuhaf bir duygu bu. Salıncak çıktıkça çıkıyor ve beyaz kumdan yapılmış bir çöl gibi duran tepeler altımızda kalıyor. Kartepe’nin zirvesi olan Geyikalanı tepesine vardığımızda telesiyejden atlıyoruz. 


Burada güzel bir tesis inşa edilmiş, biraz ısınmak ve dinlenmek için sıcak lobide oturuyoruz. Dışarı çıktığımızda nefis sacda kavurma kokusu geliyor burnumuza. Kar üstünde sucuk ekmek, köfte ve sac kavurma kokuları birbirine karışıyor ama biz iştahımızı Maşukiye’ye saklıyoruz. Allahtan yola erken çıkmışız, biz Kartepe’den inerken kilometrelerce süren bir konvoyu geçiyoruz. İnsanlar yukarı çıkmak için saatlerce konvoyda bekliyor.


Aşıkların yeri Maşukiye, Kartepe’nin eteğinde, İzmit körfezini ve Sapanca Gölü’nü kuş bakışı gören harika yerler var. Maşukiye’de bunlardan biri. Dere kenarına kurulmuş ahşap kulübeler, şarap evleri ve lokantalar Maşukiye adına yakışır bir romantizm vaat ediyor. Burada menü oldukça zengin; çömlekte kaşarlı mantar, alabalık, tavuk ve her türlü ızgara çeşidi var. Yemek molasından sonra son molayı Sapanca Gölü kıyısında veriyoruz. Hava puslu ve yağmurlu; kahvemizi göl kenarında içip turumuzu bitiriyoruz.


Yazı ve Fotoğraflar: Serdar KİRMİT

1 yorum:

  1. Ne ileri görüşlü adammış, bunları öğrendiğime pek sevindim. Teşekkürler

    YanıtlayınSil