24 Şubat 2026 Salı

Tire ve Birgi

Önce Tire

Günümüzde 90 bine yaklaşan nüfusu olan Tire’nin geçmişi birkaç bin yıl öncesine kadar uzanmakta. Kentin adının “hisar” anlamına gelen Tyrha sözcüğünden geldiği tahmin edilmekte. Süreç içinde Frigya, Lidya, Pers, Helen, Roma ve Bizans uygarlıklarına ev sahipliği yapmış. Bugün görülebilen eserler genellikle Osmanlı damgasını taşımakta.
Bana kalırsa Tire gezisine çarşıyı dolaşarak başlamak gerek. Bugün yok olmaya yüz tutmuş pek çok zanaat Tire’de halâ yaşıyor. Keçecileri mi ararsın, nalıncıları mı, yoksa semercileri mi? Keçeciler, bu zahmetli işin bir bölümünü artık mekanik araçlarla yapıyor, işlerinden genellikle memnunlar. Nalın üreten ustalar plastiğe yenik düşmüş, keserlerini süs eşyası üretmek için sallıyor. Semer ustalarının sayısı iyice azalmış, çırak bulamadıklarını söylüyorlar.
Geçmişi oldukça eskilere dayanan Tire Müzesi bir süredir kapalı. Ama belediyenin açtığı kent müzesi gezilebilir. 2014’te açılan kent müzesinde Tire tarihi ile ilgili fotoğraflar bulunmakta, çeşitli etnografik malzeme sergilenmekte.
Tire’de dev bir kütüphane bulunmakta: Necip Paşa Kütüphanesi. Özellikle yazma eserler açısından çok zengin olan bu kütüphanede, günümüzde mevcut son teknoloji kullanılıyor. Kütüphanede bulunan yaklaşık 1.500 yazma eserin dijital kopyaları isteyen araştırmacılara verilmekte.
Vaktiyle “viran” halde olan Tire deresinin çevresi belediye tarafından ıslah edilerek bir mesire yeri haline getirilmiş. Her taraf yemyeşil ve rengârenk. “Rengârenk” deyince bir parantez açmak gerekiyor: Anlatılır ki, Tireliler, Lâle devrinde Damat İbrahim Paşa’ya çok güzel bir lâle soğanı göndermiş. Paşa da bir cemile olarak Tire’ye değişik bir karanfil armağan etmiş. Tireliler de bu karanfili “işleyerek” yeni türler üretmeye başlamış. Faik Tokluoğlu, 1964 yılında kaleme aldığı kitapta Tire’de 27 çeşit karanfilin bulunduğunu yazmakta. Ama, bugün Tire’de pek karanfil bulunmuyor, çiçek yetiştiriciliğinde liderliği yakındaki Bayındır ilçesi ele geçirmiş! Neyse, parantezi kapatıp tekrar Dere Kahve’ye dönelim. Gerçekten çok güzel, çok dinlendirici bir mekân. Restore edilen bir konak kahveye dönüştürülmüş. Burada kuş cıvıltıları ve su sesi eşliğinde bir bardak çay içmek günün bütün yorgunluğunu almakta.

Tire, 1920’lere kadar önemli bir ticaret merkeziymiş. Bu nedenle kentte Müslümanların yanı sıra gayrimüslimler de bulunuyormuş. Vital Cuinet, 1890 yılında Tire’de 8.200 Müslüman, 6.000 Ortodoks Rum, 300 levanten ve 10 Musevi’nin yaşadığını kaydetmekte. Levantenler özellikle şimdiki Dere Kahve’den çarşı içine doğru uzanan yol üzerinde olağanüstü güzellikte evlerde otururmuş. Bugün bir kısmı restore edilmiş olan bu evler arasında gezmek gerçekten keyif verici!
Tire sokaklarını dolaşırken yolunuz Alaybey parkına düşerse onlarca kişinin bir oyunu seyretmekte olduğunu hayretle görürsünüz. “Karambol” adını taşıyan bu oyun sadece Tire’de oynanıyor. Oyunun geçmişi oldukça eski. 1450’lerde İspanya’dan Anadolu’ya göç eden Yahudiler tarafından getirilmiş. Elle oynanan bir tür “bilardo” olan oyunda “meşe” denilen toplar ile “lek” denilen küçük çubukların vurulması amaçlanıyor. Karambol, Tireliler için hayatın bir parçası; günün her saatinde oynanıyor, iddialı karşılaşmalarda kaybeden kazanana çay ısmarlıyor.
Aslına bakarsanız Tire yemekleri üzerine sayfalar dolusu yazılabilir. Ege’nin onlarca çeşit otundan yapılan yemekler oldukça değişik tatlar içeriyor. Özellikle Kaplan köyü, Cambazlı köyü ve Toptepe’de bulunan lokantalarda radika, melengeç, deniz börülcesi, ebegümeci, ısırgan gibi otları marul yemeği, keşkek, patlıcan balığı (lalengi) gibi yerel yemekleri bulabilirsiniz. Bu noktada bir ekleme yapmak istiyorum. Ne yerseniz yiyin, ama tatlı olarak mutlaka üzerine karadut reçeli dökülmüş lorun tadına bakın. Müthiş!
Bu arada hemen belirtmem gerekir ki, Tire’de mutlaka tadına bakılması gereken yiyeceklerin başında köfte gelmekte. Tire köftesi gerçekten değişik. Kuzu eti, içine hiçbir madde katılmadan tuz ile üç kez yoğrulup dinlendirilmekte, ardından bir şişe dizilmekte, sonra da odun ateşinde pembeliğini kaybetmeden hafifçe pişirilmekte. Bu yarı-mamûl köfte, ısmarlandığı vakit, yine kömür ateşinde pişirilmekte ve üzerine tereyağlı domates sosu eklenerek servis edilmekte. Bana sorarsanız, en güzel Tire köftesi çarşı içindeki esnaf lokantalarında bulunmakta. Yine bir not: Tire köftesini yapmak için çok fazla uğraşmaya gerek yok, çünkü yarı pişmiş köfteler kasaplarda ve günümüzde büyük marketlerde satılıyor!  
Ve Birgi
Birgi’nin geçmişi oldukça gerilere uzanmakta. Yaklaşık beş bin yıllık kentin adı Lidyalılar döneminde “Zeus’un kutsal yeri” anlamına gelen Dios Hieron’muş. Romalılar ise bu adı “İsa’nın kutsal mekanı” Christopolis haline çevirmiş. Bizanslılar Pyrgion adını kullanmış. Kent, 1307 yılında Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından fethedilmiş ve adı Birgi’ye dönüştürülmüş.
Birgi’de iki büyük eser hemen dikkati çekmekte: Ulu Cami ve Çakıroğlu Konağı.
Önce camiden söz edelim. Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından yaptırılan cami kare bir plana sahip. İki duvarının son derece düzgün kesme taştan yapılmışken, diğer iki duvarın yığma taştan yapılması, bu caminin temellerinin aslında binlerce yıl öncesine ait bir kült merkezine ait olduğunu ortaya koymakta. Zaten caminin haziresinde bulunan İslamiyet öncesi birkaç mezar da bunun bir diğer göstergesi. Ayrıca, caminin bir köşesinde yer alan aslan heykeli de Roma dönemini çağrıştırmakta. Ne gariptir, neredeyse aynı aslan heykeli Seyitgazi’deki Battal Gazi külliyesinin giriş kapısında da yer almakta.
Caminin özellikle minberi inanılmaz derecede güzel. Üçbin parça ahşabın hiç çivi kullanılmadan, yani “kündekâri” tekniği ile birbirinin içine geçirilmesinden oluşan minber, Türk-İslam sanatının belki de en güzel örneklerinden birisi. Caminin çini ile yapılmış mihrabı da ayrı bir sanat eseri.
Birgi’deki ikinci önemli eser ise Çakırağa Konağı. Konak, XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Çakıroğlu Şerif Ali Ağa tarafından yaptırılmış. Bazı kaynaklarda yaptıran kişinin adı Çakırların Tahir Ağa ve Mehmet Ağa olarak da geçmekte. Bu muhteşem konak, 1950’li yıllara kadar özel mülkiyette ve kullanımda imiş. Sonra kamulaştırılmış ve restore edilerek müzeye dönüştürülmüş.
Üç katlı, çift sofalı bir yapı olan konağın hemen her tarafı zarif bezemeler ile süslü. Rivayet olunur ki, ehlikeyf bir zat olan Çakıroğlu’nun iki eşi varmış. Eşlerinden birisi İstanbullu, diğeri de İzmirli imiş. Bölgenin zengin bir tüccarı olan Çakırağa, eşleri için iki ayrı oda yaptırmış ve her odanın duvarına da eşlere memleket hasreti çekmesin diye İstanbul ve İzmir’in manzaralarını çizdirmiş! Ama, günahı söyleyenlerin boynuna, kendisi vaktinin çoğunu Antalya’da geçirirmiş!!!
Konağın hemen arkasında bulunan mekanlarda hem bir şeyler atıştırmak, hem de hatıra eşyalar almak mümkün.
Birgi deresi kıyısındaki özgün evler de görülmesi gereken eserler arasında yer almakta.
Bir başka rotada birlikte olmak dileğiyle.

M. Bülent Varlık
mbvarlik@gmail.com











3 Şubat 2026 Salı

Bayburt ve Baksı Müzesi


Bayburt, tarihi İpek Yolu üzerinde Çoruh nehri kıyılarında kurulmuş küçük bir kent.

Kentin ne zaman kurulduğuna dair kesin bilgiler yok. Bazı kaynaklarda Bizans döneminde kentin adının “Paypert” olduğu kaydedilmekte. Ermenice kökenli bu isim zamanla “Bayburt”a dönüşmüş. Vital Cuinet, kentin nüfusunun 1890’larda 58 bini biraz aştığını, bunun 10.500 kadarının Ermeni, 500 kadarının da Rum Ortodoks olduğunu belirtir. Yine Cuinet’e göre o tarihlerde Bayburt’ta 118 okul, 15 çeşme, 137 değirmen, 3 bezirhane, 1 tabakhane, 2 sabun imalatçısı ve 1 mumhane mevcutmuş.
Kentin merkezinde birçok Anadolu kentinde olduğu gibi bir saat kulesi yer almakta. 21 metre yüksekliğindeki saat kulesinin yapılmasına 30 Ekim 1923’te, yani Cumhuriyet’in ilanından bir gün sonra karar verilmiş ve inşaat tam bir yıl sonra da tamamlanmış.
Saat kulesinin bulunduğu meydana açılan bir sokakta bedesten bulunmakta. Halkın Taşhan olarak adlandırdığı yapının çevresi mahalli ticaretin kalbinin attığı bir yer. Yine yakınlarda Kırk Çeşmeler’i görmek mümkün. Gerçekten de 40 tane çeşmenin olduğu yapının ne zaman yapıldığı bilinmiyor. Biraz daha ileride de Selçuklular zamanında inşa edilmiş Ulu Cami bulunmakta; ama 1967’de tümüyle elden geçirilmiş! Ancak, bir kısmı çiniler ile bezenmiş olan minare özgün niteliğini korumakta.
Şehre hâkim bir tepede bulunan kaleye gitmeden önce Şehit Osman türbelerini ziyaret edebilirsiniz. Türbeler, Saltukoğulları’ndan Mengüç Gazi’nin kardeşi Osman ve kız kardeşine ait. Taş işçiliğinin güzel örneklerden olan türbelerin haziresindeki mezar taşları da oldukça dikkat çekici.
Bayburt’a tepeden bakan kalenin iki bin yıl önce inşa edildiği tahmin edilmekte. Dış surları yakın zamanlarda tamir edilmiş, ama kalenin içinde ciddi bir kazı çalışmasının yapılması gerekmekte. Kalenin içinde çok büyük sarnıçlar dikkati çekmekte. Bir zamanlar surların üzerinde mor, mavi ve yeşil renkli çiniler varmış. Güneş vurduğu zaman bu çinilerin oluşturduğu renk cümbüşü nedeniyle kaleye “çinimaçin” de denirmiş, ama günümüzde bu çinilerden çok azı görülebilmekte!
Bayburt’a gelmişken şehir merkezinde bulunan tarihi bedestendeki dükkanlardan elle dokunan ehram ve ehram kumaşından yapılan çanta, cüzdan, yelek, şal ve kravat gibi hediyelik eşyalar alınabilir. Arastada bakır işçiliğinin güzel örnekleri ile de karşılaşmak mümkün.
Bir de vaktiniz olursa Bayburt dönerinin tadına bakmanızı da öneririm!
Ve Baksı
Eski adı “Baksı” olan Bayraktar köyünde doğan Prof. Hüsamettin Koçan, doğduğu yöreye katkısının olmasını ister ve harekete geçer. 2000 yılında çalışmalara başlar ve bir vakıf kurar. Yola çıkış amacını, tesadüfen de olsa tanışma imkânı bulduğumuz Koçan’ın kaleminden izleyelim:
“Baksı Müzesi fikri, sosyal erozyon nedeniyle bölgede yaşanan kültürel değerlerin kaybı, yabancılaşma gibi nedenler göz önünde bulundurularak, o bölgeye ve bölge insanına mutlaka bir destek üretme fikrinden doğdu. Yoğun göç nedeniyle parçalanmış bir kültürel ortama yeniden hayat verebilmeyi ve kültürel belleğin sürdürülebilirliğine katkıda bulunmayı amaçladık. Amaçlarımızdan biri de sanatı periferiye taşımaktı. Son yıllarda iletişim olanakları çeşitlenerek arttı, tüm mesafeler kısaldı, sınırlar eridi, ancak buna rağmen çağdaş sanat hâlâ sadece merkezlerde yer alıyor, periferideki insanlar çağın söylemleriyle buluşamıyor. Baksı ile bu sorunlara yanıt üretmeyi hedefledik.
Baksı pek çok yönüyle öteki müzelerden farklı… Öncelikle bulunduğu konum nedeniyle farklı… Baksı sadece seyirlik bir müze değil, aynı zamanda insanların ürettikleri, paylaştıkları kültürel ve ekonomik sorunlarını çözebildikleri bir müze. Üretim atölyelerimiz var. Sanat ve zanaat ayrımını bir kenara bırakıp insanoğlunun yaratma eylemi için ortak bir zemin oluşturuyoruz. O nedenle geleneksel olanla güncel olan bu müzede aynı platformda buluşabiliyor.
Baksı Müzesi, ilk inşa edilmeye başlandığında, projeye ilk inanan ve destek verenler sanatçılar oldu. Sonra yöre çocukları ilk kazma seslerini sevinçle karşıladılar, hemen arkasından kadınlar, Baksı’yı bir ideal olarak benimsediler. İlk yıllarda Baksı’ya çeşitli nedenlerle gelen konukların ağırlanmasında, altyapı yetersizliğine rağmen hiç sıkıntı çekilmedi. Çünkü aileler kapılarını açtılar. Konuklar çocuklar tarafından karşılandı, yemekleri kadınlar pişirdi, erkekler servis etti.
Tüm bunları Baksı Müzesi’nin gerçek sahibi olan çocuklar için, onlarla birlikte gerçekleştireceğiz”.
Müze, daha açılışından 10 yıl bile geçmeden Avrupa Birliği Müzecilik Ödülü’nü alır. Hüsamettin Koçan, “beklediğimizden hızlı yol aldık, dikkatli olmamız gerekir” demekte.
Müze, 1.500 metrekareye yayılan bir ana yapıya sahip. Bu ana yapı içindeki sergileme salonunda iki yılda bir belirli bir “konsept” çerçevesinde sergiler düzenlenmekte. Aynı yapı içinde konferans salonu ve 10.000’e yakın eseri içeren bir kütüphane bulunmakta. Bir başka yapıda çeşitli sanatçılar tarafından bağışlanan eserler sergilenmekte. Bu serginin bulunduğu bölümde “halk resimleri”ni, etnografik eserleri görmek de mümkün. Baksı müzesinde çeşitli sanatçıların eserlerinin, kitapların ve başta ehram olmak üzere etnografik eserlerin satıldığı bir küçük “dükkân” da yer almakta. Müzenin yapısı içinde konuklar için konaklama imkanının olduğunu da belirtmek gerekir.
Bir başka rotada birlikte olmak dileğiyle…

M. Bülent Varlık
mbvarlik@gmail.com