8 Mayıs 2012 Salı

Hayatıma Yeniden Bir TEMPO!


Artık Bahanelere Son!
Uzun zaman olmuştu günübirlik doğa yürüyüşlerine katılmayalı. Hafızamı yokluyorum; en son 2009 yılında Kızılcahamam taraflarında yer alan Sipahiler Yaylası’na gitmişim. Daha sonra, çoğumuza olabildiği gibi “Bugün... Yarın...” derken seneler geçmiş!
İtiraf etmeliyim ki, bu zaman zarfında aklımdan (hepimizde olabileceği gibi) şu “bahaneler” geçiyordu:
- Uzun zamandır spor yapacak fırsat bulamadım. O kadar yolu nasıl yürüyeceğim?
- Havalar düzelsin öyle giderim!
- Hafta içi çok yoğun geçti! Hafta sonu evde dinlenmeliyim.
- Şimdi kimse benimle doğa yürüyüşüne gelmez, tek başına nasıl gideceğim?
- Bu sene leyleği havada görmedim ;)
- En büyük bahanem ise şuydu: “Kısa süren ve daha yavaş bir tempo ile yürüyebileceğim bir tur yok!”

İşte bu düşünceler içerisindeyken, yakın zamanda Facebook’ta bir paylaşım gördüm: Yıllardır güvenle çoğu gezi ve doğa yürüyüşlerine katıldığım Tempo Tur, bundan sonra "kısa parkur doğa yürüyüşleri" de düzenlemeye başlayacakmış! Bu uygulama ilk olarak 1 Mayıs 2012 tarihli Sorgun Göleti Doğa Yürüyüşü’nde yapılacakmış.


Çok heyecanlandım! Bahanelerimin en önemlisine karşı bir cevap göndermişlerdi! Doğaseverlere artık daha yavaş ve kısa süren bir yürüyüş yapma imkanı da sunuluyordu! Böylece, iş - ev döngüsünden kurtulup tekrar doğaya dönmenin vakti gelmişti!


-Yolcu Yolunda Gerek!-
Günler hızla geçti ve yürüyüş günü sabah heyecanla erkenden ayağa kalktım. Bana neler oluyordu böyle? Bedenim uykuda iken, içimde uyuklayakalmış maceracı ve çocuk ruhum önceden uyanmış bile!


Sırt çantamı hazırladım: Fotoğraf makinem, yağmurluğum, yedek ayakkabım, içme suyum vs. her şey hazır. Rahat ve salaş yürüyüş kıyafetlerimi giydim. Kumanya olarak peynirli ton balıklı sandviçler yaptım. Evden sevinçle çıktım dışarıya…


Şimdi Tunalı’da Tempotur’un önünde buluşma noktasına doğru gidiyorum. Kuğulupark’ın karşısında, renkli kıyafetleri olan, kahkahalar atan, capcanlı bir grup tur otobüsünün önünde beklemekte. Bunlar şüphesiz doğa yürüyüşçüleri. Çocuklar gibi şenler!


Halbuki, hafta içi her gün geçtiğim Kuğulu Park önü, bu saatlerde koyu renk kıyafetleri ile sessiz sedasız hızla işine yetişmeye çalışan, hayat gailesinin içinde kaybolan insanlarla doludur! Çoğu zaman ben de ister istemez bu sessiz kalabalığın içine karışmakta değil miyim?


Otobüsün yanına gelince rehberlerimiz Serhan Abi ve İhsan Abi’nin sıcak karşılamaları ile kendimi hemen tekrar ekibin bir parçası hissediyorum. Evet, “İdil kızımız” da gelmiş katılmış sonunda tekrar ekibe! Daha önceki gezilerden birçok tanıdıkla da karşılaşıyoruz. Tunalı’daki durakta saatin 08.00 olması ile yola çıkıyoruz.


-Kısa Bir Yolculuk-
Ankara’dan yaklaşık 2 saat süren bir yol ile Güdül İlçesi’nde bulunan Sorgun Göleti’ne doğru gidiyoruz. Yolculuk boyunca, bize sunulan klasikleşmiş “denizatı poğaça”larını yiyor, çaylarımızı yudumluyor, bizim için aldırılmış gazeteleri okuyoruz. Bazılarımız sohbet ederken diğerleri uyukluyor.
Camdan dışarıyı seyrederken havada bir “leylek” görüyorum! Bu sene yine bol seyahate çıkacağım demek :)
Bir ara Ayaş’ta mola veriliyor. Her zaman önünde durulan tesislerde demli çaylarımızı içiyoruz. Örnek köy olarak seçilen Güdül’e bağlı Afşar Köyü’nün önünden de geçiyoruz.


-Ekip-
Bu sefer bir ilk yaşanıyor ekipte: Kısa rota yürüyüşçüleri olarak birçok yeni doğasever katılmış tura! Kısa parkura gelenlerin çoğu; “kısa” sıfatının peşine takılmış, hayatında belki de ilk kez doğa yürüyüşü yapacak olanlar. Bu durum karşısında biraz utanmıyor değilim.


Sorgun Göleti çevresinde farklı yıl ve aylarda, kar, yağmur, güneş demeden daha önce 2 kez yürümüşüm uzun uzun. Ama olsun, kime neyi ispatlıyoruz ki? Önemli olan benim burayı bir kez daha görmek isteyişim, tekrar içimdeki maceracı ve çocuk ruhu uyandırıp iş - ev döngüsünden çıkmam değil mi?


-Yaylada İlk Adımlar-
Yaylaya gelişimizle, ilk olarak uzun parkura devam edecekler iniyor. Biz; yaklaşık 10 kişi otobüsle biraz daha yola devam ediyoruz.

Etrafıma bakıyorum, kısa parkur için otobüste kalan herkeste bir çekingenlik, ürkeklik… Belli, herkes işinde gücünde, masa başında, hepimiz gibi bir hayat sürdürmekte! Bir karar vermişler, salı salı, resmi tatili fırsat bilip, her şeyi bırakıp cesaretle bu tura katılmak istemişler, aynı zamanda umutlu, beklentili ve heyecanlılar…


Başlangıç noktasında, önce bir kenarda ısınma hareketleri yapıyoruz, hem yürüyüşe ısınıyoruz hem de ekibe… Kısa parkura rehberlik eden Serhan Abi, yılların tecrübesi ile başlıyor tatlı tatlı konuşmaya! Araya sıkıştırdığı güzel anekdotlarla herkesin çekingenliğini ve ürkekliğini dağıtıyor.


Yürüyüşe katılanlardan biri şöyle diyor Serhan Abi’ye: “Bizi birbirimizle hâlâ tanıştırmadınız!” Serhan Abi, şu şekilde cevap veriyor: “Biz kimseye mesleğini, medeni halini, nereli olduğunu, görüşlerini sormayız, bu bilgileri de bilmeyiz. Zamanla insanlar doğal bir şekilde kendileri isterlerse birbirleri ile tanışırlar, sohbet ederler. Doğada yürürken tüm bu bilgileri unutup içimizdeki çocuğu ortaya çıkarmaya çalışırız.”


Sonra başlıyoruz rahat bir tempoyla yürümeye… Yayla evlerinin arasından geçiyoruz. Bu evlerin özelliklerini öğreniyoruz.


Etraf yemyeşil, türlü ağaçlar, kara çam ormanları, çeşit çeşit bitkiler, mis gibi bir hava, kuş cıvıltıları, kurbağa vıraklamaları, kozalak, çiçek kokuları…


Duyularım açılıyor… Etrafta araba yok, beton yok, bina yok… Egzoz kokusu yok, şehir gürültüsü yok.. Ayağımın altında her gün teptiğim sert asfalt yok! Bir dere çağlıyor yanda, uzakta bir gölet ışıldıyor…


Tepeler ormanlık. Kendimi yeniden “özgür, canlı, mutlu ve genç” hissediyorum! Yol boyunca Serhan Abi, şehir içinde körelmiş duyularımızın fark edemediği detayları gösterip şaşırtıyor bizi.


Ayrıca doğa yürüyüşünde ne giyilir, ne giyilmez, nasıl adım atılır, nasıl adım atılmaz, nelere dikkat edilir, neler yenilir, hangi miktarda su içmek gerekir, doğa yürüyüşçüleri arasında örneğin “çiçek toplamak” ne anlama gelir gibi bilgileri tek tek eğlenceli bir şekilde anlatıyor hepimize.


Babacan tavırları ile herkesle ayrı ayrı ilgileniyor. Karşılaştığımız, gördüğümüz doğa sakinleri ile tanıştırıyor bizi. Yöre hakkında bilgiler veriyor.


Ankara’nın çevresinde görülebilecek diğer ilginç yerler konusunda da fikir veriyor. Örneğin Kızılcahamam Çamlıdere’de bir “jeopark”ın açıldığını o gün Serhan Abi’den öğreniyorum ve kısa zamanda orayı da gezmek istiyorum.


Uzun zamandır spor yapamadığım halde, nefes nefese kalmıyorum. Hava da yürüyüş açısından oldukça güzel. Soğuk geçen bir kıştan sonra, güneşin keyfini çıkarıyorum.


Öğle vakti göl kenarında çam ağaçlarının altında mola verip yanımızda getirdiğimiz kumanyalarımızı yiyoruz. Yol boyunca, göle yakın yerlerde tatili fırsat bilip piknik yapmaya gelen aileler, göle olta atmış balık avlamaya gelenlerle karşılaşıyor, selamlaşıyoruz.

-Şehrin Öğrettiği Kalıplardan Biraz Olsun Uzaklaşmak-
Adımlar çoğaldıkça, herkes statüsünden, günlük dertlerinden, öğrenilmiş zaruri iş yeri tavırlarından uzaklaşıyor ve doğal hallerine geri dönüyor.


Sohbet konuları değişiyor, herkes doğanın ve içindeki benin sesini dinliyor. Zamanla herkes birbirine (kendine de olduğu gibi) farklı bir şekilde bakmaya başlıyor. Yolun sonuna doğru ise, bir bakmışız, biraz zorlu gelebilecek yerlerde insanlar birbirine el vermiş; bir diğeri daha kolay yürüsün ve hatta yere yuvarlanıp düşmesin diye. Böylece bir kez daha görüyorum ki, kimsenin yalnız başına tura katılmaktan çekinmesine gerek yok!


Kâh, dere kenarında yürüyüş botlarımızı çıkarıp soğuk suyun keyfini çıkarıyoruz, kâh çeşmeden  buz gibi su içiyoruz. Dere kenarında, kendiliğinden yetişmiş nanelerin, sarımsağın tadına bakıyoruz.


Çiçek tarlalarının, yayla, göl, orman manzarasının fotoğraflarını çekiyoruz. Gölet çevresini orman içinden yürüyerek, dere kenarından geçerek, yakın yerlerde göl kenarından yürüyerek dolaşıyoruz. Ormanın sessizliğinin sesini dinliyor, doğanın söylediklerini anlamaya çalışıyoruz.


-Dönüş Yolu-
Parkurun bitiminde tekrar yayla evlerinin yanı başına varıyoruz. Zevkli bir yürüyüşün ardından uzun parkur yürüyüşçüleri ile aynı noktada buluşuyoruz. Her zaman ki gibi turun sonunda, otobüsün yanı başında bizim için hazırlanan sıcak su ve sıcak içecek çeşitleri ile isteyen kahvesini, isteyen çayını yudumlayarak dönüş yoluna çıkmadan önce, yorgunluk gideriyor.


Ben de çayımı alıyorum. Botlarımı çıkarıp çimlere basıyorum çıplak ayak. Dileyen yaylada son fotoğraflarını çektiriyor, dileyen üstündekileri değiştiriyor, kimileri sohbet ediyor.


Ankara’ya dönüşte hepimizde tatlı bir yorgunluk. Serhan Abi, bana bir uğur böceği veriyor iyi dilekleriyle. Bu hediyeyi mutlulukla kabul ediyorum. İçimden kendime diyorum ki: “Senelerdir katıldığım gezi ve turlarla ilgili yazılar yazmak istiyordun. Bu uğur böceği ile başlangıç yapmalı, yazmaya tekrar başlamalı ve devam etmeliyim”.


Sonra, temiz havanın da etkisi ile huzurlu bir şekilde biraz uykuya dalıyorum...


Dönüş yolunda yine Güdül’e bağlı çok güzel bir yerde mola veriyoruz. Kirmir Çayı Vadisi’nde Frigler’den kalma mağaraların da bulunduğu çok güzel bir kasaba “Yeşilöz”...


Hepimiz otobüsten iniyoruz. Köy kahvesinin karşısındaki binanın dibinde tek başına oturan yaşlı bir nine sıkılmakta iken, halini görüp yanına gidiyoruz. Serhan Abi köyün “en güzel ve en genç kızı” ile sohbet ediyor.


Ninemiz bu iyi niyetli ilgiden çok memnun gülümsüyor, konuşuyor, birden sanki gençleşiyor. Daha sonra mağaraları görmek için asma bir köprüden geçiyoruz. Buraları da kısaca dolaştıktan sonra tekrar yola devam ediyoruz. Yavaş yavaş şehre giriyoruz…


İşte yine trafik, binalar, kalabalık, gürültü, görüntü kirliliği! Saat 19.30’da Tunalı’da son durakta iniyorum otobüsten.

-Eve Dönüş-
Eve dönünce kapıda ev halkı ile kedilerim Miu ve Nabi karşılıyor beni meraklı bakışlarla. Ne kadar güzel bir gün geçirdiğimi etrafımdakilere anlatıyorum. Hemen çektiğim fotoğrafları internette arkadaşlarımla paylaşıyorum. İstiyorum ki, onlar da katılsınlar bu turlara. Böylece Ankara’nın çevresinde bilmediğimiz ne kadar güzel yerler olduğunu hatırlatmaya çalışıyorum.


İstiyorum ki, onlar da tadına baksın doğada yürüyüş yapmanın ne kadar keyifli olduğunun. Şehir hayatındaki sıkışık yaşantıdan en azından hafta sonları kurtulup, doğada dinlendirsinler yorgun ruhlarını.


İstiyorum ki, yakına bakmaya alışmış gözlerimiz, ufukları ve uzakları da gördükçe birlikte hayallere dalabilelim.


Fotoğrafları internette paylaştıkça, etrafımdan yorumlar geldikçe mutlu oluyorum. Yabancı arkadaşlarım bana “Burası Türkiye’de mi?” diye soruyorlar. Fotoğrafları görüp yürüyüşlere katılmak isteyenler oluyor.


Ve böylece bu yazıyı bu şekilde yazmaya karar veriyorum: Artık, arkadaşlarımın da benimkine benzer bahaneleri varsa, artık son bulabilsin diye!


Tur programlarına bakıyorum: 13 Mayıs Pazar günü Nallıhan’daki Sarıçalı Dağı çevresinde yine isteyenler için kısa parkur yürüyüş güzergâhı da belirlenmiş. Bu tarihe göre işlerimi ayarlayıp yürüyüşe katılmaya karar veriyorum!


YAZI: H. İdil SELÇUK
FOTOĞRAFLAR: Serhan ALTINOK /Sait BODUR/Derya DUMAN

4 Mayıs 2012 Cuma

Ejdarhanın Ülkesi ÇİN-1


“Ni Hao”  yani merhaba. Tempo Tur ile yeniden muhteşem bir geziye başlıyoruz. Bu seferki gezimiz dünyanın ve Uzakdoğu'nun en gizemli ülkelerinden birisi olan Çin’e. Uzun süren bu gezimizi bir yazıda size anlatabilecek miyim bilemiyorum. Gezimizdeki ilk durağımız, Şanghay.
Şanghay, tek kelime ile bir gökdelenler şehri. Şanghay’a akşam ulaşabildiğimiz için ilk gördüklerimiz, Şanghay’ın gece görüntüsü. O kadar çok ışıklandırmışlar ki şehir sanki bir fuar alanı görünümünde. Gökdelenlerin cephelerindeki reklamların yanıp sönen ışıkları da bu görüntüyü destekler nitelikte.

Çok kalabalık ve hareketli bir şehir. Özellikle nehrin iki yakasındaki binaların görüntüsü bir peri masalı gibi. Şanghay gezimize, bu akşam nehir kıyısında yaya bir gezinti ve sonra şehrin simgesi haline gelmiş, herkesin muhakkak ziyaret ettiği “Pearl Tower“ TV kulesinden başlıyoruz. Gerçekte haberleşme kulesi olarak inşa edilmiş olan bu kuleden şehrin manzarası çok güzel. Bu akşamlık bu kadar.

Şanghay çok yeni bir şehir, 20 yıl evveline kadar da ufak bir yerleşim yeriymiş. Ama son yıllar içerisinde çok gelişmiş. Çok kalabalık; ama düzenli yapısı, geniş caddeleri, çok katlı yolları ve oto parkları ile bunu pek hissetmiyorsunuz. Özellikle bisiklet ve motorsiklet kullananların sayısının çokluğu şaşırtıcı. Şehrin düz olması, önemli bir neden. Bunlara bir de üç tekerlekli eşya taşıyan bisikletleri ekleyin.


Bu günkü gezimizin ilk durağı, Şanghay Müzesi. Çin’in kültürü, sanatı, sosyal yapısı, halkın yaşamı ve tarihi hakkında fikir sahibi olunabilecek bir milyon parçadan oluşan güzel ve zengin bir müze. Çok etkileyici.

İkinci gezi durağımız, 1500’li yılların ikinci yarısında yapılmış "Yu Yuan Bahçesi." Daha evvel İngilizlerin bile giremediği, yalnızca yerli halkın yaşadığı bu bölge, şimdi turistik bir alan olmuş. Geleneksel Çin mimarisinin örneklerini burada görmek mümkün. Bahçenin, yapay tepe, ufak göller ile sakin ve huzur verici bir görüntüsü var.

Daha sonra da "Yeşim Buda Tapınağı"nı ziyaret ediyoruz. Eski Çin yapı tarzında yapılmış, yeni bir tapınak olmasına rağmen içerisinde bulunan heykeller eski. Burma’dan getirilen iki Buda heykeli, bunların en ünlüleri.


Yapılacak bir ayin zamanına denk geliyoruz. Sarı ve al renkli giysileri, sıfır numaraya vurulmuş başları ve önlerine kavuşturdukları elleri ile Buda rahipleri ayine başlamaya hazırlar.

Huang Pu Nehri üzerinde yapılan tekne gezisi çok keyifli. Akşam hava kararmadan başlayan bu gezi unutulamayacak kadar güzel.


Doğu tarafında modern gökdelenler ile batı tarafındaki Bund Bulvarı ve onun üzerindeki klasik tarzdaki binalar geçmişten geleceğe bir köprü. Nehrin kenarlarından nehre dökülen aydınlatılmış suların görüntüsü ise harikulade.

-YANGTZE NEHRİ GEZİSİ-
Şanghay’daki gezimiz bitti. Şimdi dört gece, üç gün sürecek nehir turumuz için Wuhan’a uçuyoruz. Wuhan hava alanında bizi bekleyen aracımıza binerek gemimizin demirli olduğu Yichang’e doğru yol alıyoruz.

Çok eski bir mumya
Yichang’e gelmeden yol üzerinde olan Jing Zhou şehrine uğramak iyi bir fırsat olacak. Nedeni de, bu şehirde çok zengin bir yeşim taşı müzesinin olması. Onu görmek istiyoruz. Bu taşın çok eski zamanlardan beri Çinliler tarafından bilindiği ve kullanıldığının güzel örneklerini bu müzede görüyoruz.

Çinlilerin genelde yeşim taşını törenlerde kullanmak, süs eşyası olarak takmak, ölüyle beraber gömmek ve günlük faaliyetler için olmak üzere dört kategoride kullandıklarını bu müzede öğreniyoruz. Bu müzede sergilenen ve görülmeye değer olanların en önemlisi hiç şüphesiz, bir mumya.

Mumya, bozulmasın diye camla koruma altına alınmış. Yerden aşağıya yerleştirilmiş. Tepeden bakıyorsunuz. Bu kadar uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen çok iyi durumda. Canlı gibi. Yanına iç organlarını çıkarıp koymuşlar.


Sonunda gemimize geliyoruz. Beş katlı ve beş yıldızlı oteli aratmayacak kalitede bir gemi. Herşey düşünülmüş. Dört gece, üç gün boyunca rahat, güvenli, huzurlu ve eğlenceli bir gezi yapıyoruz.
Üç Boğaz Projesi
Gemimizin gece yolculuğunun sonunda bir iskeleye yanaşıyoruz. Bu gezi durağımızda Yangtze Nehri üzerinde gerçekleştirilen Üç Boğaz Projesi (Three Gorges Project)’nin önemli bir unsuru olan dünyanın en büyük barajını gezeceğiz. Bizi bekleyen otobüsler var. Her otobüste de bize geziyi anlatacak yerel rehberler. İki saat sürecek geziye başlıyoruz. Bu baraj, dünyanın en büyük barajı olabilir, ama bana göre insanı hayrete düşürecek ve etkileyecek bir baraj değil.

KeyifliBir Nehir Gezisi
Tekrar gemimize dönüyoruz ve nehir gezimize devam ediyoruz. Barajı aşmak için teknemiz, 4 adet birer mühendislik harikası olan kanaldan geçiyor. Yangtze Nehri'nin her iki tarafı yüksek dağlarla çevrili ve yeşilin her tonu var. Bir toprak parçası göremiyorsunuz.

Nehir boyu kenarlara konan su derinliğini gösteren işaretlerden, derinliğin 175 metreye kadar ulaşabileceğini anlıyoruz. Çoğu yerde su derinliği, 150 ila 160 metreye şimdiden ulaşmış. Bir çok yerleşim yeri sular altında kalmış. Burada yaşayan halkın bir kısmı, başta Şanghay olmak üzere kendilerine devlet tarafından iş bulunarak başka şehirlere nakledilmişler. Kalmak isteyenlere de tepelerde yeni yerleşim yerleri yapılmış, insanlar buralarda yaşıyorlar. Yeni yollar ve köprüler inşa edilmiş. Elektrik ve su getirilmiş.


Manzara çok güzel, nehrin iki tarafı dik yamaçlardan oluşuyor. Yemyeşil. Sık sık yerleşim yerleri görüyoruz. Büyük yerleşim yerlerine geldiğimizde gökdelenler başlıyor. Bazen tepelerde tapınaklar, zaman zaman da evleri ve tekneleri geleneksel Çin mimarisi yapısında, çok etkileyici köyler görüyoruz.


Nehrin iki tarafında olan kayalık araziler oyularak dar yollar yapılmış. İlk bakışta su kanalı oldukları düşüncesine kapılıyoruz. Ancak bunların makineler yokken tekneleri akıntıya karşı bambudan yapılmış halatlarla çekmek için kullanılan yollar olduğunu Çinli rehberden öğreniyoruz.

Bambu halatlarının kayayı aşındırmasından oluşan ip izlerini de fark edebiliyoruz. Akşam yemeğinden sonra gemide çalışanlar, yöresel kıyafetlerini giyerek Çin geleneksel müziği eşliğinde geleneksel dansları ile bize hoşça vakit geçirten eğlenceli bir gösteri sunuyorlar. Dediğim gibi gemi çok iyi ve personel de görevlerini profesyonelce yapıyor.
-Sampan Tekneleri İle Shennong Irmağında Gezinti-
Gece geç vakit gemi, sabit olmayan bir iskeleye yanaşıyor. Bu iskelelerin sabit olmamasının nedeninin, nehrin devamlı değişen su seviyesi olduğunu öğreniyoruz. Gece burada kalıyoruz. Sabah erken kalkıp erkenciler için hazırlanmış kahvelerimizi içiyoruz. Sonra da hocamız nezaretinde "Tai Chi" yapıyoruz.

Bizimle beraber aynı büyüklükte birkaç gemi daha var. Bizim gemiden daha küçük bir tekne, gemilerdeki tüm yolcuları teker teker topluyor ve Yangtze Nehri'ne karışan ve daha evvel küçük bir dere iken şimdi bayağı gösterişli bir ırmak haline gelen “Shennong Irmak”ının derinliklerine ulaşmak için hareket ediyor.

Bu ırmağın suları temiz ve yukarılara doğru daha da temiz bir görünüm alıyor. Manzara çok güzel. Dar ve yüksek tepelerle çevrili bir ırmak. Tepelerin yeşil görüntüsünün büyüsüne kapılıyoruz.


Bölgede “Tujialar” yaşıyor. Projenin başlaması ile hayatları değişmiş. Yangtze Nehri'nin turizme açılmasının sonucu olarak yöre halkı da, turizmden pay alma çabası içerisine girmiş. Bizi getiren bu tekneden 20 kişilik “sampan” adı verilen daracık uzun bir sandala benzer küçük teknelere geçiyoruz.

Tekneler doldukça hemen hareket ediyorlar. Bu tekneler motorsuz. İnsan gücü ile gidiyor. Ağaçtan yapılmış. Bir kişi dümende üç kişi kürekte. Dümende olan kıçta, kürekte olanlar ise başta, yüzleri öne doğru kürekleri çekiyorlar. Yöresel kıyafetlerini giyiyorlar. Özellikle bambu ağacının ipliğinden, elde örülmüş sandaletleri dikkatimizi çekiyor. Akıntıya karşı gidiyoruz. Yerel rehber bize yöre hakkında bilgi veriyor. Irmağın sağ tarafındaki sırtta oturmuş bir kişi, borazan gibi bir çalgı aletiyle-daha ziyade bizim zurnaya benziyor- birşeyler çalarak bize hoş geldin diyor. Dönüşte de müzikle uğurluyor.

Irmak boyu gördüğümüz, insanın bile çıkamayacağı dümdüz kayalar arasındaki oyuklara asılı duran ağaçtan yapılmış tabutlar, bu muhteşem güzelliğe gizem katıyorlar. Sular bir anda sığlaşıyor, akıntı artıyor, biraz sonra büyük kayalar ortaya çıkıyor ve su deli gibi akmaya başlıyor. Dümendeki hariç diğer üç kişi hemen suya atlıyorlar. Daha evvel hazırladıkları bambu halatların kendi tarafındaki ucuna yaptıkları halkayı, halkanın bir tarafı omuzlarında –ki halat omuzunu zedelemesin diye kumaş parçası koyuyorlar- diğer tarafı da koltuk altının biraz aşağısında olacak şekilde başlarından geçiriyorlar.

Bambu halatların diğer ucu da sandala bağlanmış durumda. Kıyıya gidiyorlar ve tekneyi bu sert akıntıya karşı çekmeye başlıyorlar. Halatları vücutlarına geçirmeden evvel üstlerini çıkarıp şortla kalıyorlar. Yakın bir zamana kadar bunu çırılçıplak yaparlarmış. Dönüş yolculuğu sakin, gördüğümüz filmi tersten seyreder gibi. Gemimize dönüyoruz. Yaptığımız ırmak gezisinden çok keyif alıyoruz. Çok eğlenceli idi.


Ying ve Yang’in Doğduğu Yer: Hayalet Şehir

Sabah erken kahve ve Tai Chi. Gemimiz iskeleye yanaşıyor. "Hayalet Şehir" diye bilinen yaklaşık 2000 yıllık geçmişi olan Fengdu’dayız. Kahvaltıdan sonra gemiden iniyoruz. Bizi karşılayan dik merdivenleri tırmanıyoruz. Tepede bizi bekleyen elektrikli araçlara binip Tao’ya inananların, ölülerinin ruhlarının toplandığına inandıkları, Ming Dağı üzerinde kurulmuş, 70’den fazla Buda ve Tao heykeli olan mabede doğru gidiyoruz. Ancak daha girişteyiz. Oraya ulaşmak için 400 adet merdiveni çıkmamız gerekiyor. İsteyen teleferik kullanabilir.

Biz merdivenleri tercih ediyoruz. Çinlilere göre yaşamdan sonra ölülerin (hayaletler), ölüler dünyasına girebilmeleri için üç ayrı testten geçmeleri gerekiyor. Hayalet Şehir de, bu felsefeden ilham alınarak inşa edilmiş. Biz de, yaşarken bu teste tabi tutuluyoruz. Değişik bir duygu. Ayrıca Ying ve Yang felsefesinin doğduğu yer olması bakımından bu konu ile ilgilenenler ve merak duyanlar için oldukça enteresan bir yer.

Gezinin Sonu Ama Çin’in Değil
600 km. ve üç gün sonra gezimiz, Chongging’e gelmemiz ile son buldu. Chongging, 30 milyon nüfusu ile dünyanın en büyük şehirlerinden birisi. Uçağımız akşam saatlerinde olduğu için şehirde bazı geziler yapıyor ve özellikle yasemin, yeşil ve siyah çaylarının üretim yerinde nasıl üretildiklerine ve Çin’de çay içmenin bir merasimle yapıldığına ve çok değişik usullerde servis edildiğine şahit oluyoruz. Bu iş burada başlı başına bir sanat. Buradan Xi’an’a uçacağız. Çin’e daha evvel başkentlik yapmış ve Terracotta Savaşcı ve Atları’nın olduğu şehri göreceğiz.

Yazıma başlarken Çin’i tek bir yazıda anlatamayacağım endişesini belirtmiştim. Korktuğum başıma geldi. Leyleğin Güncesi’nde bir başka Çin yazımda buluşmak üzere şimdilik “zai jian” yani hoşçakalın :)

YAZI VE FOTOĞRAFLAR: OLAY SALCAN

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Mutlu İnsanların Ülkesi


Karlı başlayan uzun bir yolculuk sonrası, Küba’ ya ayak bastığımızda, hava güzel ama yağmurluydu. Anlaşılan "ıslak mevsime" rastlamıştık. Burada iki mevsim var. Islak mevsim (yağmurlu) ve kurak mevsim (yağmursuz)


İlk gözümüze çarpan büyük binalar, renkli eski arabalar ve her yerde 3-5 kişinin toplanıp müzik yapmalarıydı. 


Meşhur Küba purolarını görünce, bir zamanlar ne kadar severek içtiğimi hatırladım. Ne yazık ki; sadece kokladım, içemedim. Eğer içseydim 6 senelik mücadelem sona erecekti.


İşte Küba sokaklarında moda çekimi yapan güzel bir model. İnsanlar ya çok esmer, çikolata renkli yada beyaz tenli. Kızlar mini etekli ve çekici. Ortak yanları hepsinin poposu irice, kalkık ve basenlerinin olması. Bunu da çok ıstakoz yemelerine bağlıyorlar. Rehberimizin dediğine göre; burada erkeklerde en az kadınlar kadar revaçta. Tenleri çok farklı renklerde olmasına rağmen ayrım yok. Herkes birbirine eşit mesafede.


Küba'da insanlar anne ve babalarının  soyadını alıyorlar. Onun için isimleri çok uzun. Neticede iki soyadları oluyor. Bizim ülkemizde olduğu gibi evlenince eşin soyadı alınmıyor.


Ülkede sağlık ve eğitim sistemine çok önem veriliyor. Kreş ve okul sayısı oldukça yüksek. Gördüğümüz tüm öğrencilerin kıyafetleri çok temiz, renkli ve bakımlı. Her gün 1 litre süt hakları var. Eğitim-öğrenim hakları sonuna kadar devlet tarafından sağlanıyor. Çeşitli seminerlerle iyi yetişmeleri sağlanıyor. başarılı olanlar mutlaka ödüllendiriliyor. Spor ve sanat alanında derece almaları için teşvik ediliyor. Başarı kazanırlarsa, daha saygın ve rahat yaşıyorlar. Dünyanın en sağlıklı ve eğitimli insanları Küba’ da yaşıyor.


Küba'daki her kentin mutlaka bir meydanı var. Evlerde de iç bahçe var, evler tek katlı, bahçeli ve pencerelerinde cam yok. Demir yada ahşap panjur kullanılıyor. Yatak odalarında pencere yok ve sade döşenmiş.


Küba Devleti sanat eserlerini ve sanatçıyı koruyor. Duvar resimleri ve heykellerle sokaklar renklenmiş. Vinales Vadisi’nde kayanın üzerine yapılmış bir duvar resmi. Tarih öncesinden bu yana insanlığın geçtiği evrimi anlatıyor, salyangozdan başlayıp insanda bitiriyor.


Ayrıca ünlü yazar Ernest Hemingway, hayatının 20 yılını burada geçirmiş. "Yaşlı Adam ve Deniz" ile "Akıntı Adaları"nı Havana'da kaleme almış.  "Çanlar Kimin İçin Çalıyor" ve "Silahlara Veda" romanlarının da büyük kısmını yine çok sevdiği Küba'da yazmış.


Bu ülkede ilgimi çeken o kadar çok detay oldu ki... Bunlardan bir tanesi de "genç kızlığa geçiş töreni" Ergenlik dönemine gelen genç kızlar şık giysiler ve tuvaletler giyip sokağa çıkıyorlar. "Artık biz büyüdük, görün" diyorlar.


Kübalılarda aile bağları önemli. Kendi içlerinde ve komşularla dayanışma halindeler. Biri para kazanırsa komşusunu da gözetir. Onun da kazanmasını ister. Aile içi şiddet en yüksek suç.


İçimi çok ısıtan bir gülüş. Rahatlığı ve doğallığı beni çok etkilemiştir. Güzel ülkenin güzel insanları... Kübalılar sevecen ve iyi insanlar.

Müzik ve dans Kübalılar için nefes almak kadar doğal. Her sokakta yükselen müzik sesiyle birlikte bizde hemen havaya girdik.  Gezi grubumuzdan bir arkadaşımız grubun gitarını alarak "Bodrum Bodrum" şarkısını "Küba Küba" olarak yeniden yorumladı.  Müzisyenler şarkıyı o kadar sevdiler ki, biz oradan ayrılırken bile "Küba Küba" şarkısını söylüyorlardı :)

Temel ihtiyaç maddeleri vesika ile alınıyor. Sıraya giriyorlar. Sıralar en fazla 1-2 metre oluyor ve kavga etmiyorlar. Hiçbir yerde tabela ve reklam panosu yok. Çevre kirliliği, çöp ve gürültü yok. Burada zaman kavramı yok. Her iş yavaş yapılıyor. Farkına varılıyor her şeyin. Çok hızlı yapılınca "yavaş ol" diyorlar. Zeytin ve sabun yok. Biri sabunla elini yıkarken, diğeri elini onun elinin altına koyuyor.


Bize Matanzaz’ı gezdiren rehberimiz. 4 lisan biliyor ve sanat tarihi mezunu. "Biz burada nasıl gezeriz?" diye düşünürken bizi buldu, konuştu ve akşama kadar gezdirdi. Ayrıca oraya özgü ufacık fıstıkları satın aldı ve bize ikram etti. Bazen etrafa dalıp onu dinlemediğimiz zaman bize kızmayı da ihmal etmedi :)


Gezimizin en güzel anılarından biri de Kübalı modellerin fotoğraf çekimini izlemek oldu.


Gelirken bu kadar yola değer mi dediğim ülkeden hiç gelmek istemedim. Gruptan herkes benim gibi düşünüyordu. Gidip uzun uzun kalmak isterim. Bu ülkenin dünya var oldukça böyle mutlu ve yaşanır olmasını dilerim.


YAZI VE FOTOĞRAFLAR: SALİHA YAVUZ