Trekking etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Trekking etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2019 Çarşamba

Yaz aylarının vazgeçilmez rotası: Yaylalar...

Bi’pazar sabahı erkenden düşüp yollara yakına, en yakın yaylalara gitmek, uçsuz bucaksız
yeşilin içinde, keyifli bir rotada yürümek belki de en güzel çaredir sıcağa ve bütün hafta kapalı mekanlarda çalışmanın verdiği yorgunluğa...

Yazı ve fotoğraflar
Yeşim Özcan

@yesimcimcim

“Uzun yıllardan beri yalnız başına yaşayan Toprak Ana’nın gün gelmiş yalnız yaşamaktan çok canı sıkılır olmuş. Daha fazla bu duruma dayanamayan Toprak Ana kalkmış, gök krallığına misafirliğe gitmiş. Sarayın kapısına varınca şaşırıp kalmış. Gürültüler, patırtılar, bağrış, çağrış.... Ne olduğuna anlam veremeyen Toprak Ana kapıyı açan nöbetçiye bu seslerin ne olduğunu sormuş. “Ne olacak, mevsim kardeşlerin gürültüsü, kavga edip duruyorlar..” diye cevaplamış nöbetçi. Sesler, kavga, gürültü devam ederken Toprak Ana’nın aklına oracıkta bir fikir gelmiş ve nöbetçiye, “Ben çok yalnızım, mevsim kardeşleri bana verin, biraz da benimle yaşasınlar” demiş. Nöbetçi, Toprak Ana’nın isteğini krala iletmiş. Kralın “olur” cevabını alan Toprak Ana evine dönüp beklemeye başlamış. 




Bu bekleyiş uzun sürmemiş. Bir sabah ilk önce en küçük kardeş gelmiş. Pembe, beyaz saçlı, güzel bir çocukmuş. “Benim adım ilkbahar, size ufak bir armağan getirdim, Toprak Ana” diyerek çantasını açmış. Çantanın içinden tomurcuklanmış dallar, mis kokulu, rengarenk çiçekler çıkarıp Toprak Ana’nın kucağına koymuş ilkbahar. Çok geçmeden ikinci kardeş gelmiş, tombul, kırmızı yanaklı, şirin mi şirin bir kız çocuğuymuş bu gelen,  adı da “yaz” mış. “Haydi çekil bakalım, bak ben geldim” demiş. Arkasına sakladığı ellerinin arasında bir sepet tutuyormuş. Neler yokmuş ki o sepetin içinde... Kıpkırmızı çilekler, salkım salkım üzümler, güneşe doymuş şeftaliler. Sepeti Toprak Ana’ya sunup, “bunları senin için topladım” demiş. Derken üçüncü kardeş gelmiş, sarı sapsarı bir çocukmuş. Toprak Ana’ya, “ben sonbaharım”demiş. “Yalnızlığı, sessizliği severim.” Sonra da kuşları kovmuş, her yeri boydan boya sarıya boyamış. Ortalık bi’sessiz olmuş. Tam bu sırada dördüncü kardeş kapıdan içeri girmiş. Çiçekleri, meyveleri dağıtmış, cebinden beyaz bir su çıkarıp başlamış etrafa dökmeye. Dökerken bi’yandan da bağırıyormuş: “Benim adım kış, benim adım kış” Suyu dökmesiyle etraf bembeyaz olmuş. 





Dört kardeş de Toprak Ana’yı çok sevmiş, onunla kalmak istemiş. “Sen kalacaksın, sen gideceksin, hayır ben kalacağım..” diye başlamışlar kavga etmeye. Onlar kavga ederken etraf dağılmış, her şey alt-üst olmuş. Bu duruma daha fazla dayanamayan Toprak Ana,”Beni dinleyin, ya gelip sırayla yanımda üçer ay kalın ya da kalkın gidin. Hepinizi aynı anda istemiyorum.” demiş. 
Mevsim kardeşler düşünüp taşınmışlar, kavgayı bırakıp “tamam” demişler. 
İşte o günden beri sırayla, Toprak Ana’nın üçer ay misafiri oluyorlar. İlkbahar, yaz, sonbahar, kış....”



Tombul, kırmızı yanaklı kız çocuğu “yaz”ın Toprak Ana’yı ziyarete geldiği günlerdeyiz. Toplamış gelmiş yaz, bize en sevdiğimiz meyveleri... İyi yapmış, hoş gelmiş o meyveler şahane.... Şahane de, bazı günler dayanılmaz hale gelen sıcağa ne yapmak lazım acaba? 
Toprak Ana’nın vatanında, bizim şirin kız çocuğu “yaz”ın misafirliği  ile soğukların sona erdiğine ikna olan köylerde bir telaş başlar. Hayvanları otlatmak, serinde yaşamak, kışa hazırlık yapmak için “yaylaya çıkma” zamanıdır. Sadece köylerde mi?
Yazın bu sıcak günlerinde biz şehir hayatı ile haşır neşir olanlar için de şehirden kaçışın, doğayla iç içe olmanın en doğru adresidir yaylalar... “Vaktimiz az, iş güç fazla ...”diyorsanız da hiç olmazsa bi’pazar sabahı erkenden düşüp yollara yakına, en yakın yaylalara gitmek, uçsuz bucaksız yeşilin içinde, keyifli bir rotada yürümek belki de en güzel çaredir sıcağa ve bütün hafta kapalı mekanlarda çalışmanın verdiği yorgunluğa.
Tempo Turizm, her Pazar günü doğaya kaçmak isteyenlere günübirlik doğa yürüyüşleri düzenliyor. Yaz aylarının vazgeçilmez rotası da yeşile doyacağınız yaylalar... 
Urumşah, Hasbeyler, Bucak, İmreşe, Sungurlar, Koçumlar, Çayören.... Gerede’nin uçsuz bucaksız yaylaları. Zengin bitki örtüsüyle gezginlere büyüleyici manzaralar sunan birçok yayla var. Yeter ki siz Pazar sabahı erkenden uyanıp yola koyulmayı göze alın.Görecekleriniz, hissedecekleriniz buna değecek!
Gerede yaylalarına giderken yol boyunca yeşilin her tonunu görmek mümkün. Sadece yeşilin mi? Yağmurların hala devam ettiği bu günlerde yeşile eşlikçi rengarenk çiçekler de görsel bir şölen sunuyor biz erkencilere. 



Gerede- Urumşah yaylasından başlayan yürüyüş rotasının büyük bir çoğunluğu orman içindeki patikalarda gerçekleşiyor. Uçsuz bucaksız orman... Patikaların ucu bazen bir tepeye bazense buz gibi akan bir çeşmeye çıkıyor. Su buraların vazgeçilmezi. Mevsimlerden yaz olunca yaylalarda hayat telaşı var. Ahşap evlerin bacalarında sabahın ilk saatlerinden kalma cılız bir duman, burnumuza çalınan hafif bir is kokusu. Eee ne de olsa serin, biraz soğuk yayla... Atıp sobaya iki odun, çayı demlemek, bütün gün kekik kokulu çayırlarda otlanan sürünün hediyesi sütten yapılmış tereyağ ve peynirle kahvaltı yapmak; yaylacıların en büyük ayrıcalığı...


Selam vereni de alanı da çok ahşap gövdeli, teneke çatılı evlerle dolu yaylaların. Geçtiğiniz her yerde “yorulduysanız soluklanın” diyen, çay ikram eden, hal hatır soranlarla yapılan hoş beş ile azıcık durup dinlenmek mümkün. Sonra takılıp bir kelebeğin peşine doğru çamlarla sarılı vadiye... Vadinin hediyesi suya doymuş topraktan fışkıran sapsarı sığır kuyrukları, bembeyaz papatyalar. Ağaç kovuklarında hala mantar var... Çeşit çeşit mantar! 
Doğanın sürprizlerini deneyimlemenin, kendinle başbaşa kalmanın, başlayacak haftaya en iyi enerji toplamanın biz bozkır insanı için en doğru adresi.... yaylalar! 
Yaz toplanıp yerini kardeşi sarı sonbahara bırakmadan bi’fırsat yaratın kendinize, düşün yollara... Ve Halil Cibran’ın dediği gibi: “Toprağın, yalınayak üzerinde dolaştığınızı hissetmekten büyük keyif aldığını; rüzgarların saçlarınızla oynamayı özlediğini unutmayın...” Şimdiden keyfiniz bol olsun...

25 Şubat 2016 Perşembe

DOĞADA BİR KIŞ MASALI...



Hani o adını "yaşam telaşı" koyduğumuz, kalbimizden ve ruhumuzdan kaçışlarımız vardır ya... Hani hiç bir yere tam olarak gidemediğimiz, gitsek de orada değil de cep telefonlarımızda yaşadığımız... Halbuki insanın sosyal ağlarını kapatıp, kendine doğada bir randevu vermesi ne büyülü bir keşif! Kendiyle buluşması, kendine yol alması, sonunda yolun kendisi olmayı öğrenmesi...


"Doğada yürüyüş" denince, bir çoğumuzun aklına bahar rotaları gelir hemen... Çiçekli, böcekli, günlük güneşlik, limonata gibi havalarda doğada olmak... Kara kış pek sevilmez kent yaşamında. Hele ki benim gibi memleketin güney sahillerinden kopup gelmiş bir "yaz bilir insanı", ne bilsin kışın doğanın ne kadar nefes kesici güzellikte olabileceğini... Karlı kış aylarının büyük bir tutkuyla sevilebileceğini... Hatta dağlara çıkıp, "seviyorum uleennn dağları" diye arabesk Türk filmleri repliğinde, bağıracak kıvama gelinebileceğini...


Mevsimler ve takvimler kış ayını işaret ederken, Tempo Doğa Kulübü (TEDOK) ile Derya Duman rehberliğinde, ilk kez "kış rotaları"nda yürüme sözünü verdim kendime... Kendime verilen o söz, en güzel armağanmış meğer... Bedenimi, kalbimi ve ruhumu temizleyip, yıkayan... Her hafta pazar gününü heyecanla bekleten...


Tüm haftanın iş ve yaşam yorgunluğundan sıyrılıp her pazar sabah erkenden sıcak yatağından kalkmak, zorla tek gözün kapalı vaziyette kahvaltı yapmaya çalışmak, kış yürüyüşü olduğundan termal içliklerden, katmanlı outdoor üstler ve eldivenlere kadar lahana gibi kat kat giyinmek, sırt çantanı ve öğle yemeğinde yiyeceğin kumanyayı akşamdan hazırlamak, batonlarını ve tozluklarını unutmamak... Saatinde Tempo Tur'un bizleri alacağı durakların birinde hazır olmak... İşte o araca bininceye kadar geçen süre işkenceli ve caydırıcıdır!

Sonra... yürüyüşün başlamasıyla birlikte beyne tertemiz oksijenin gitmesinin bir sonucu mudur bilinmez, ağzınızdan şu sözcükler dökülür; "iyi ki geldim", "gelmekle doğru yapmışım"...


Yaklaşık 25-30 kişilik grupla bir rehber ve artçı eşliğinde, doğada 15 ile 20 km. arasında inişli çıkışlı çeşitli parkurlarda yürürken, kendimizi yeniler, yeni arkadaşlıklar kurar, farklı sitiller görürüz.


Pusulamız doğanın kalbi olduğu an; kimi kendi içine yürür sessizce, kiminin de biriktirdiği çok anısı ve hikayesi olduğundan konuşur her nefes alışında... Masmavi gökyüzüne dağılmış bulut kümelerinin altında; birileri şarj olurken, diğerleri deşarj olur doğada...


İnsanın ağzından ne zaman güzel ve özel bir şeyin döküleceği belli olmaz hem... Bir bebeğin ne zaman gülümseyeceğinin veya ilk adımı atacağının belli olmaması gibi... Bu özel anların bir randevusu da olmaz. An gelir ağzınızı bıçak açmaz, sonra bir an gelir, hesapsızca dökersiniz ruhunuzun tüm yüksek ve alçak yanlarını, alt yazılarını... İşte o an yanınızda olanlar, özünüze gerçekten şahit olurlar... Onlarla ruhen el ele tutuşuruz. Bu anlar yaşam telaşının içinde fark edilmez. Cep telefonlarımıza da mesajla gelmez!


Doğa, kendi içindeki mükemmel dengesi, ritmi ve sessizliğiyle huzur verir insana... Atılan her adım, tam bir meditasyondur. Düşüncenin bittiği, insanın kendisini sonsuzlukta unuttuğu, zihnini dinlendirdiği, zekasını keskinleştirdiği özel bir mekandır doğa... Fotoğrafseverlerin de gözdesidir. Dört mevsim iyi fotoğraf verir, fotojeniktir. Yeter ki ışık iyi olsun... Kalp gözüyle vizörden bakılsın ve "o an" deklanşöre basılsın :)


Enfes bir manzara eşliğinde karların içinde bata çıka yürümek çok romantik gibi görünse de, belli bir süre sonra sizi fazlasıyla yorar. Kış rotaları kolay ve konforlu değildir aslında... Kar kalınlığının artması, rüzgar, bazen de tipi, yürüyüşü zorlaştırır. Burada en önemli faktör doğanın dilini iyi bilen, acil durumlarda çözüm üretebilen profesyonel bir rehber eşliğinde olmaktır. Yürüyüş ekipmanlarınızın mevsimin gereklerine uygun, su geçirmez, hafif ve kaliteli olması da diğer bir etken elbette... Sonra ekip ruhu ve yardımlaşma...


Tertemiz bir havada yaklaşık 5-6 saatlik tempolu olarak gerçekleştirilen yürüyüşlerde, hafif ve enerji verecek gıdalar tüketmek, kas ağrısı yaşamamak için bol bol su içmek gerekir. Her yürüyüşte ortalama 1.5-2 lt su içmemizi tavsiye eder rehberimiz Derya Bey... Tamam şahane, su içelim güzelleşelim de bu kadar sıvıyı doğada nasıl boşaltalım Derya Hoca?

-"Erkekler sağda, kadınlar sol taraftaki ağaçların arasında çiçek toplasıııınn..."
Öğle yemeği molasında çiçek toplandı, itinayla toprak tuzlu suyla sulandı. :) Durmak yok, yola devam...


Bir ressamın paleti gibi bir çok rengin yanı sıra makro ve mikro düzeyde milyarlarca canlı ve gizem taşır doğa ana kucağında... Görünenin çok ötesinde...


Tarla fareleri, tavşanlar, yaban domuzları, az önce yan taraftaki patikadan geçmiş bir ayının kocaman ayak izi, göklerde süzülen akbabalar, atmacalar, güzel ötümlü kuşlar, kurnaz tilkiler, likenli taşlar, mantarlar, böcekler, kelebekler, ağaçlardan atlamış kozalaklar, alıç ağaçları, dikenli böğürtlen ve kuşburnu çalılarıyla; gördüğümüz ve gözlerimizin göremediği ama varlığını hissettiğimiz, birbiriyle uyum ve işbirliği içinde yaşayan sayısız çeşitlilikteki canlı... Tam bir cümbüş ve gerçek birer görsel şölen...


Pırıl pırıl sularıyla eğilip "içmek" değil, "öpmek" isteyeceğiniz tatlı derelerden geçerken, avlanma iç dürtüsünü ilkel yaşam formlarında bırakamamış avcıların tüfeklerinden çıkan kurşun seslerini işitiriz bazen... Sessizliği yırtarcasına... Bazen de yolumuzun üzerinde bir avcıya rastlarız çantasında ölü bir tavşan taşıyan... yada bir ağacın dibinde cansız yatan yavru ayıya... Hepsi ölüdür çünkü insanoğlu kadar zeki ve donanımlı değildir, bir kurşunla yaşamını yitirmiştir! İnsan yavruları doğaya yalnızca huzur bulmaya değil, yemek için can almaya da gelir. Herkes kendi doğası kadardır doğada çünkü... Ne eksik ne de fazla!


Ne diyor İtalyan tiyatro yazarı Carlo Goldoni... "Dünya güzel bir kitaptır, fakat okumasını bilmeyene pek fayda sağlamaz" Kitabı sadece okumak değil, anlamak da gerekir... Kristalleşmiş kar tanelerinin üstünde ayak izimizi bırakırken... Donmuş yabani otların yanından yürüyüp geçerken "farkında" olmak önemlidir.


TEDOK ile Ankara çevresinde yürüdüğümüz günübirlik kış rotalarında; karlı dağlarda, tepelerde, yaylalarda, uzakta unutulan köylerde, kanyonlarda yürüyoruz. Bulutlara doğru yol alırken, geride çöp değil tabiata saygı ve şükranlarımızı sunup, ayak izimizi bırakarak...


Ve ne çok anı biriktiriyoruz belleklerimizden silinmeyecek... Dağların zirvelerinde karanlıktan doğan ışığı yeniden gördük hep birlikte...Yüreğimizde sakladığımız rengarenk kelebekleri uçurduk bir bir... Tabiatın içinde onun ritmiyle ilerlerken, gözlerimiz ve yüreğimiz sevgiyle doldu. Doğa ana, bizi şefkatiyle sarıp sarmaladı. Merhamete, iyiliğe, barışa, huzura ve özümüzü hatırlamaya ne kadar çok ihtiyacımız varmış. Sütten kesilmiş bebek gibi eksilerek, yaşayıp giderken...


Herkes kendi masalının kahramanıdır ya... Ben de kendi masalımın... Bembeyaz bir kış masalının... İpini kopartmış bir uçurtma misali... Gökyüzünde süzülen... Yaşam dediğimiz kim bilir belki de yerle gök arasında ruhun seyahatidir yalnızca!


Kent yaşamında doğadan kopartılıp, kutsal tapınaklar haline getirilen alış veriş merkezlerine hapsedilen insanoğlunun, özgürlüğe açılan çıkış kapısıdır doğaya dönmek... İster sevdiklerinizle ister kendinizle mutlaka yürüyün. Spor salonlarındaki koşu bantlarında değil, açık havada!


Yenilenin, yeniden doğun, değişip-dönüşün, farkında yaşayın, kalbinizde doğa ananın şefkatini ve sevgisini taşıyın. Şifalanın... Eksilmeyin, çoğalın... Yaşama yeni sürgünler verin. Sonra ne mi olacak? Doğadaki her canlı gibi, hesapsız kitapsız, yargısız, kim ve ne olduğuna bakmadan hepimizin ruhu birbiriyle iliklenecek...


-YAZI VE FOTOĞRAFLAR: Gülden Baraklı Kaya-

8 Mayıs 2012 Salı

Hayatıma Yeniden Bir TEMPO!


Artık Bahanelere Son!
Uzun zaman olmuştu günübirlik doğa yürüyüşlerine katılmayalı. Hafızamı yokluyorum; en son 2009 yılında Kızılcahamam taraflarında yer alan Sipahiler Yaylası’na gitmişim. Daha sonra, çoğumuza olabildiği gibi “Bugün... Yarın...” derken seneler geçmiş!
İtiraf etmeliyim ki, bu zaman zarfında aklımdan (hepimizde olabileceği gibi) şu “bahaneler” geçiyordu:
- Uzun zamandır spor yapacak fırsat bulamadım. O kadar yolu nasıl yürüyeceğim?
- Havalar düzelsin öyle giderim!
- Hafta içi çok yoğun geçti! Hafta sonu evde dinlenmeliyim.
- Şimdi kimse benimle doğa yürüyüşüne gelmez, tek başına nasıl gideceğim?
- Bu sene leyleği havada görmedim ;)
- En büyük bahanem ise şuydu: “Kısa süren ve daha yavaş bir tempo ile yürüyebileceğim bir tur yok!”

İşte bu düşünceler içerisindeyken, yakın zamanda Facebook’ta bir paylaşım gördüm: Yıllardır güvenle çoğu gezi ve doğa yürüyüşlerine katıldığım Tempo Tur, bundan sonra "kısa parkur doğa yürüyüşleri" de düzenlemeye başlayacakmış! Bu uygulama ilk olarak 1 Mayıs 2012 tarihli Sorgun Göleti Doğa Yürüyüşü’nde yapılacakmış.


Çok heyecanlandım! Bahanelerimin en önemlisine karşı bir cevap göndermişlerdi! Doğaseverlere artık daha yavaş ve kısa süren bir yürüyüş yapma imkanı da sunuluyordu! Böylece, iş - ev döngüsünden kurtulup tekrar doğaya dönmenin vakti gelmişti!


-Yolcu Yolunda Gerek!-
Günler hızla geçti ve yürüyüş günü sabah heyecanla erkenden ayağa kalktım. Bana neler oluyordu böyle? Bedenim uykuda iken, içimde uyuklayakalmış maceracı ve çocuk ruhum önceden uyanmış bile!


Sırt çantamı hazırladım: Fotoğraf makinem, yağmurluğum, yedek ayakkabım, içme suyum vs. her şey hazır. Rahat ve salaş yürüyüş kıyafetlerimi giydim. Kumanya olarak peynirli ton balıklı sandviçler yaptım. Evden sevinçle çıktım dışarıya…


Şimdi Tunalı’da Tempotur’un önünde buluşma noktasına doğru gidiyorum. Kuğulupark’ın karşısında, renkli kıyafetleri olan, kahkahalar atan, capcanlı bir grup tur otobüsünün önünde beklemekte. Bunlar şüphesiz doğa yürüyüşçüleri. Çocuklar gibi şenler!


Halbuki, hafta içi her gün geçtiğim Kuğulu Park önü, bu saatlerde koyu renk kıyafetleri ile sessiz sedasız hızla işine yetişmeye çalışan, hayat gailesinin içinde kaybolan insanlarla doludur! Çoğu zaman ben de ister istemez bu sessiz kalabalığın içine karışmakta değil miyim?


Otobüsün yanına gelince rehberlerimiz Serhan Abi ve İhsan Abi’nin sıcak karşılamaları ile kendimi hemen tekrar ekibin bir parçası hissediyorum. Evet, “İdil kızımız” da gelmiş katılmış sonunda tekrar ekibe! Daha önceki gezilerden birçok tanıdıkla da karşılaşıyoruz. Tunalı’daki durakta saatin 08.00 olması ile yola çıkıyoruz.


-Kısa Bir Yolculuk-
Ankara’dan yaklaşık 2 saat süren bir yol ile Güdül İlçesi’nde bulunan Sorgun Göleti’ne doğru gidiyoruz. Yolculuk boyunca, bize sunulan klasikleşmiş “denizatı poğaça”larını yiyor, çaylarımızı yudumluyor, bizim için aldırılmış gazeteleri okuyoruz. Bazılarımız sohbet ederken diğerleri uyukluyor.
Camdan dışarıyı seyrederken havada bir “leylek” görüyorum! Bu sene yine bol seyahate çıkacağım demek :)
Bir ara Ayaş’ta mola veriliyor. Her zaman önünde durulan tesislerde demli çaylarımızı içiyoruz. Örnek köy olarak seçilen Güdül’e bağlı Afşar Köyü’nün önünden de geçiyoruz.


-Ekip-
Bu sefer bir ilk yaşanıyor ekipte: Kısa rota yürüyüşçüleri olarak birçok yeni doğasever katılmış tura! Kısa parkura gelenlerin çoğu; “kısa” sıfatının peşine takılmış, hayatında belki de ilk kez doğa yürüyüşü yapacak olanlar. Bu durum karşısında biraz utanmıyor değilim.


Sorgun Göleti çevresinde farklı yıl ve aylarda, kar, yağmur, güneş demeden daha önce 2 kez yürümüşüm uzun uzun. Ama olsun, kime neyi ispatlıyoruz ki? Önemli olan benim burayı bir kez daha görmek isteyişim, tekrar içimdeki maceracı ve çocuk ruhu uyandırıp iş - ev döngüsünden çıkmam değil mi?


-Yaylada İlk Adımlar-
Yaylaya gelişimizle, ilk olarak uzun parkura devam edecekler iniyor. Biz; yaklaşık 10 kişi otobüsle biraz daha yola devam ediyoruz.

Etrafıma bakıyorum, kısa parkur için otobüste kalan herkeste bir çekingenlik, ürkeklik… Belli, herkes işinde gücünde, masa başında, hepimiz gibi bir hayat sürdürmekte! Bir karar vermişler, salı salı, resmi tatili fırsat bilip, her şeyi bırakıp cesaretle bu tura katılmak istemişler, aynı zamanda umutlu, beklentili ve heyecanlılar…


Başlangıç noktasında, önce bir kenarda ısınma hareketleri yapıyoruz, hem yürüyüşe ısınıyoruz hem de ekibe… Kısa parkura rehberlik eden Serhan Abi, yılların tecrübesi ile başlıyor tatlı tatlı konuşmaya! Araya sıkıştırdığı güzel anekdotlarla herkesin çekingenliğini ve ürkekliğini dağıtıyor.


Yürüyüşe katılanlardan biri şöyle diyor Serhan Abi’ye: “Bizi birbirimizle hâlâ tanıştırmadınız!” Serhan Abi, şu şekilde cevap veriyor: “Biz kimseye mesleğini, medeni halini, nereli olduğunu, görüşlerini sormayız, bu bilgileri de bilmeyiz. Zamanla insanlar doğal bir şekilde kendileri isterlerse birbirleri ile tanışırlar, sohbet ederler. Doğada yürürken tüm bu bilgileri unutup içimizdeki çocuğu ortaya çıkarmaya çalışırız.”


Sonra başlıyoruz rahat bir tempoyla yürümeye… Yayla evlerinin arasından geçiyoruz. Bu evlerin özelliklerini öğreniyoruz.


Etraf yemyeşil, türlü ağaçlar, kara çam ormanları, çeşit çeşit bitkiler, mis gibi bir hava, kuş cıvıltıları, kurbağa vıraklamaları, kozalak, çiçek kokuları…


Duyularım açılıyor… Etrafta araba yok, beton yok, bina yok… Egzoz kokusu yok, şehir gürültüsü yok.. Ayağımın altında her gün teptiğim sert asfalt yok! Bir dere çağlıyor yanda, uzakta bir gölet ışıldıyor…


Tepeler ormanlık. Kendimi yeniden “özgür, canlı, mutlu ve genç” hissediyorum! Yol boyunca Serhan Abi, şehir içinde körelmiş duyularımızın fark edemediği detayları gösterip şaşırtıyor bizi.


Ayrıca doğa yürüyüşünde ne giyilir, ne giyilmez, nasıl adım atılır, nasıl adım atılmaz, nelere dikkat edilir, neler yenilir, hangi miktarda su içmek gerekir, doğa yürüyüşçüleri arasında örneğin “çiçek toplamak” ne anlama gelir gibi bilgileri tek tek eğlenceli bir şekilde anlatıyor hepimize.


Babacan tavırları ile herkesle ayrı ayrı ilgileniyor. Karşılaştığımız, gördüğümüz doğa sakinleri ile tanıştırıyor bizi. Yöre hakkında bilgiler veriyor.


Ankara’nın çevresinde görülebilecek diğer ilginç yerler konusunda da fikir veriyor. Örneğin Kızılcahamam Çamlıdere’de bir “jeopark”ın açıldığını o gün Serhan Abi’den öğreniyorum ve kısa zamanda orayı da gezmek istiyorum.


Uzun zamandır spor yapamadığım halde, nefes nefese kalmıyorum. Hava da yürüyüş açısından oldukça güzel. Soğuk geçen bir kıştan sonra, güneşin keyfini çıkarıyorum.


Öğle vakti göl kenarında çam ağaçlarının altında mola verip yanımızda getirdiğimiz kumanyalarımızı yiyoruz. Yol boyunca, göle yakın yerlerde tatili fırsat bilip piknik yapmaya gelen aileler, göle olta atmış balık avlamaya gelenlerle karşılaşıyor, selamlaşıyoruz.

-Şehrin Öğrettiği Kalıplardan Biraz Olsun Uzaklaşmak-
Adımlar çoğaldıkça, herkes statüsünden, günlük dertlerinden, öğrenilmiş zaruri iş yeri tavırlarından uzaklaşıyor ve doğal hallerine geri dönüyor.


Sohbet konuları değişiyor, herkes doğanın ve içindeki benin sesini dinliyor. Zamanla herkes birbirine (kendine de olduğu gibi) farklı bir şekilde bakmaya başlıyor. Yolun sonuna doğru ise, bir bakmışız, biraz zorlu gelebilecek yerlerde insanlar birbirine el vermiş; bir diğeri daha kolay yürüsün ve hatta yere yuvarlanıp düşmesin diye. Böylece bir kez daha görüyorum ki, kimsenin yalnız başına tura katılmaktan çekinmesine gerek yok!


Kâh, dere kenarında yürüyüş botlarımızı çıkarıp soğuk suyun keyfini çıkarıyoruz, kâh çeşmeden  buz gibi su içiyoruz. Dere kenarında, kendiliğinden yetişmiş nanelerin, sarımsağın tadına bakıyoruz.


Çiçek tarlalarının, yayla, göl, orman manzarasının fotoğraflarını çekiyoruz. Gölet çevresini orman içinden yürüyerek, dere kenarından geçerek, yakın yerlerde göl kenarından yürüyerek dolaşıyoruz. Ormanın sessizliğinin sesini dinliyor, doğanın söylediklerini anlamaya çalışıyoruz.


-Dönüş Yolu-
Parkurun bitiminde tekrar yayla evlerinin yanı başına varıyoruz. Zevkli bir yürüyüşün ardından uzun parkur yürüyüşçüleri ile aynı noktada buluşuyoruz. Her zaman ki gibi turun sonunda, otobüsün yanı başında bizim için hazırlanan sıcak su ve sıcak içecek çeşitleri ile isteyen kahvesini, isteyen çayını yudumlayarak dönüş yoluna çıkmadan önce, yorgunluk gideriyor.


Ben de çayımı alıyorum. Botlarımı çıkarıp çimlere basıyorum çıplak ayak. Dileyen yaylada son fotoğraflarını çektiriyor, dileyen üstündekileri değiştiriyor, kimileri sohbet ediyor.


Ankara’ya dönüşte hepimizde tatlı bir yorgunluk. Serhan Abi, bana bir uğur böceği veriyor iyi dilekleriyle. Bu hediyeyi mutlulukla kabul ediyorum. İçimden kendime diyorum ki: “Senelerdir katıldığım gezi ve turlarla ilgili yazılar yazmak istiyordun. Bu uğur böceği ile başlangıç yapmalı, yazmaya tekrar başlamalı ve devam etmeliyim”.


Sonra, temiz havanın da etkisi ile huzurlu bir şekilde biraz uykuya dalıyorum...


Dönüş yolunda yine Güdül’e bağlı çok güzel bir yerde mola veriyoruz. Kirmir Çayı Vadisi’nde Frigler’den kalma mağaraların da bulunduğu çok güzel bir kasaba “Yeşilöz”...


Hepimiz otobüsten iniyoruz. Köy kahvesinin karşısındaki binanın dibinde tek başına oturan yaşlı bir nine sıkılmakta iken, halini görüp yanına gidiyoruz. Serhan Abi köyün “en güzel ve en genç kızı” ile sohbet ediyor.


Ninemiz bu iyi niyetli ilgiden çok memnun gülümsüyor, konuşuyor, birden sanki gençleşiyor. Daha sonra mağaraları görmek için asma bir köprüden geçiyoruz. Buraları da kısaca dolaştıktan sonra tekrar yola devam ediyoruz. Yavaş yavaş şehre giriyoruz…


İşte yine trafik, binalar, kalabalık, gürültü, görüntü kirliliği! Saat 19.30’da Tunalı’da son durakta iniyorum otobüsten.

-Eve Dönüş-
Eve dönünce kapıda ev halkı ile kedilerim Miu ve Nabi karşılıyor beni meraklı bakışlarla. Ne kadar güzel bir gün geçirdiğimi etrafımdakilere anlatıyorum. Hemen çektiğim fotoğrafları internette arkadaşlarımla paylaşıyorum. İstiyorum ki, onlar da katılsınlar bu turlara. Böylece Ankara’nın çevresinde bilmediğimiz ne kadar güzel yerler olduğunu hatırlatmaya çalışıyorum.


İstiyorum ki, onlar da tadına baksın doğada yürüyüş yapmanın ne kadar keyifli olduğunun. Şehir hayatındaki sıkışık yaşantıdan en azından hafta sonları kurtulup, doğada dinlendirsinler yorgun ruhlarını.


İstiyorum ki, yakına bakmaya alışmış gözlerimiz, ufukları ve uzakları da gördükçe birlikte hayallere dalabilelim.


Fotoğrafları internette paylaştıkça, etrafımdan yorumlar geldikçe mutlu oluyorum. Yabancı arkadaşlarım bana “Burası Türkiye’de mi?” diye soruyorlar. Fotoğrafları görüp yürüyüşlere katılmak isteyenler oluyor.


Ve böylece bu yazıyı bu şekilde yazmaya karar veriyorum: Artık, arkadaşlarımın da benimkine benzer bahaneleri varsa, artık son bulabilsin diye!


Tur programlarına bakıyorum: 13 Mayıs Pazar günü Nallıhan’daki Sarıçalı Dağı çevresinde yine isteyenler için kısa parkur yürüyüş güzergâhı da belirlenmiş. Bu tarihe göre işlerimi ayarlayıp yürüyüşe katılmaya karar veriyorum!


YAZI: H. İdil SELÇUK
FOTOĞRAFLAR: Serhan ALTINOK /Sait BODUR/Derya DUMAN