7 Mayıs 2020 Perşembe

Nemrut Dağı

Bahar mevsimin en güzel rotalarından bir tanesini Mezopotamya’yı yani sizlerin adını
Güneydoğu Anadolu diye bildiği bölgeyi gezecek ve görecektik; evlerimize kapanmamış olsaydık…

Bereketli Hilal içerisinde birçok misafirimizle günlerce süren gezilerimiz oldu. Bu gezilerimiz içinden Nemrut’u biraz anlatmak istiyorum.
Türkiye’de iki Nemrut Dağı var. Birincisi hepimizin bildiği üzere Dünyanın sekizinci harikası olarak adlandırılan Adıyaman’daki Nemrut Dağı diğeri ise Tatvan’da bulunun volkanik oluşumlu (stratovolkan) Nemrut Dağı. İkisini karıştırmamak gerekiyor. Bu paylaşımda Adıyaman’da ki Nemrut Dağı’ndan bahsedeceğim.
Adıyaman’ın 85 km doğusunda, Kahta ilçesinin, Karadut Köyü’nde bulunmaktadır. Birçok yerden görünen tepesi üzerinde Kommagene Krallığı’na en parlak çağını yaşatmış olan Kral I.Antiochos’un tümülüsü(mezarı) bulunmaktadır. 2150 metre yükseklikte bulunan tümülüs sadece bir mezarlık değil aynı zamanda doğu- batı üzerinde kurulan ibadet alanları ile bir kült merkezdir. (Tapınma alanı)





Bir Krallık hayal edin bir yüzü doğu bir yüzü batı. Kökenleri bir taraftan Pers diğer taraftan Makedon olan bu krallık, tanrılarını da dinin düzeninde yoğurmuş. Antiochos’un mezarına kadar tırmanırken göreceğiniz Tanrı başları Yunan Mitolojisi içerisinde anlatılan Tanrılardır. Fakat üstleri tıpkı bir Persli gibi giydirilmiş Tanrılar...
Güneşin doğuşunun ve batışının en güzel halini, hava koşulları uygun olursa (şansınız varsa) Nemrut’ta izlenir.








Tempo Tur ile çok sayıda Mezopotamya turu yaptık ve güneşin doğuşunu veya batışı Nemrut’a izledik. Sizlere Nemrut’a çıkarken yada gruplarımızla bölgede çektiğimiz fotoğraflardan bir bölümünü paylaşacağım. Görmeyenleri, tekrar görmek isteyenleri sonbahar aylarında yapacağımız Güneydoğu Anadolu Turlarımıza bekliyoruz. Tarihi, kültürü, doğası ve mutfağı ile bölge sizlere her konuda unutamayacağınız anlar yaşatacaktır. 
Sağlıkla kalınız...

Yazı ve fotoğraflar: Emine Gökçe

6 Mayıs 2020 Çarşamba

XANTHOS ANTİK KENTİ


Yaklaşık 13 yıldır Tempo Tur ile çeşitli bölgelere düzenlenen gezilerde rehberlik yapmaktayım. Bu gezilerden en keyifli olanlarından biri de Fethiye-Kaş-Kalkan ve Likya Kentleri gezisidir. Bu gezi programında yer alan Xanthos Antik Kenti’nin yeri bende ayrıdır. İnşa ettikleri muhteşem eserleri; 
tiyatrosu, lahitleri, Likya Kaya Mezarları, Harpyler Anıtı, Bazilika Kilisesi, Dansçılar Lahti, Roma Caddesi, Bizans konutları, sur duvarları bizlere adeta yüzyıllar öncesinin ruhunu ve hislerini taşır.







Ayrıca, Xanthoslular bağımsızlıklarına öyle düşkünlerdi ki; M.Ö. 546 yılındaki Pers İstilası karşısında teslim olmak yerine, topluca intihar etmeyi seçtiler. Xanthos Antik Kenti ve diğer Likya Kentleri gezilerimiz, bu süreç sona erdikten sonra tüm hızı ve Tempo’su ile devam edecek.
Şimdilik Sağlıkla Kalın !
Yazı ve fotoğraflar Onur Ertürk

12 Şubat 2020 Çarşamba

Munzur Baba

Kuti Deresi
Tunceli kent merkezine girmeden önce görülmesi gereken yerlerden birisi de Kutu deresi. Yörenin geçmişteki adı “Kuti Deresi”. Bu ad, zaman içinde evrilerek günümüzdeki halini almış.
Bir küçük not: Kutu Deresi aslında Dersim’de genişçe bir bölgenin genel adı; ama günümüzde sadece Tunceli merkeze yakın bir yer için kullanılıyor. Bir ikinci not: Dersim, bir şehrin adı değil,bir coğrafi bölge adı; yüzyıllar boyunca Kürtlerin, Zazaların, Ermenilerin, Türklerin ve Alevilerin yaşadığı bir bölgenin adı. Denildiğine göre Farsça’da  “gümüş kapı” anlamına geliyormuş.


XIX. yüzyılın sonlarında yöreyi gezen Antranik Yeritsyan, Dersim Seyahatname’sinde  “Kuti Deresi, Dersim’in tam merkezinde … büyük ve korkunç bir vadidir. Bu büyük vadinin sağ ve sol tarafında yüksek, heybetli kayalarla ormanlık dağlar vardır” der ve yöredeki ormanlara pek ayak basılmadığını kaydeder. Ancak, günümüzde Kutu Deresi denilen yerde birkaç tesis mevcut, dere yaz aylarında Tunceli’nin plajı haline geliyormuş!

Nihayet Tunceli
Evet, nihayet Tunceli merkezindeyiz. Şehir merkezi, Munzur Çayı ile Pülümür Çayı'nın birleştiği, vaktiyle Mameki Köyü'nün bulunduğu yerde inşa edilmiş. Burada daha sonra Kalan kasabası oluşturulmuş. Bu nedenle, Tunceli kent merkezi pek tarihi geçmişe sahip değil. Biraz açalım: 25 Aralık 1935’te çıkan bir kanunla Pülümür, Nazımiye, Hozat, Mazgirt, Pertek, Ovacık ve Çemişgezek ilçelerinden oluşan Tunceli vilayeti kurulmuş. Bu vilayetin geçici merkezi ise Elazığ olarak belirlenmiş. Tunceli valisi Elazığ’da oturuyormuş. 1946’da bir başka kanunla vilayet merkezi Kalan kasabasına taşınmış. Yani günümüzde Tunceli olarak bildiğimiz şehir, Mameki köyü ile Kalan’ın temelleri üzerinde yükselmiş. İlk önce askeri binalar, devlet daireleri ve lojmanlar yapılmış bunları yıllar sonra diğer binalar takip etmiş.
Yeni bir kent olması hasebiyle Tunceli’de öyle görülecek pek fazla bir şey yok ama üç heykel dikkati çekmekte.
Bunlardan ilki, şehrin girişindeki Cem Evi’nin bahçesinde bulunan Pir Sultan Abdal heykeli.

İkinci heykel, Kışla meydanında olan ve Dersim “isyanı”nın lideri olarak gösterilen Seyyid Rıza’yı simgeleyen heykel. Bu meydan özellikle akşam saatlerinde Tunceli öğrenci gençliğinin “sosyalleşme mekanı” niteliğinde. Herkes orada. 1930’lardan kalma ve meydana adını veren kışla binası restore edilmiş ve inşallah yakında müze olarak kullanıma açılacakmış, artık ne zaman gerçekleşir bilmiyorum. Son gelen haberler müzenin açıldığı yönünde, ama yine de gidip görmek gerek…

Son heykel ise şehrin ana caddesine paralel bir sokakta bulunmakta. İlginç bir hikâyesi var: Seyit Hüseyin, 1930’da Mazgirt’in bir mezrasında doğar. Kerpiç ve duvar ustalığı ile geçimini sağlar. 1938’de evi bombalandığı için kapalı alanlarda kalamaz, sokaklarda kendi halinde yaşayan birisi olur; ama her zaman takım elbiseli ve kravatlıdır. Hakkında bir çok “tevatür” yayılır. Artık bir “veli”, “evliya” ya da “ermiş” gibi bir kabul edilmektedir. Adı, halk içinde zamanla “Sevuşen”e dönüşür. 1994’te öldüğünde cenaze törenine binlerce kişi katılır. Tunceli milletvekili Kamer Genç, ertesi yıl, halk tarafından “Palavra Meydanı” olarak adlandırılan eski hükümet meydanına Sevuşen’in bir heykelini diktirir. Garip ama gerçek, bu heykel şimdi bir taksi durağının çatısında bulunmakta!!!



Tunceli bu kadar! Şimdi Ovacık’a doğru yola devam ediyoruz.

Ana Fatma Çeşmesi
Biraz ileride kutsal bir mekan olan Ana Fatma çeşmesi bulunmakta. Ana Fatma, Alevilerin en sevdiği, yücelttiği hatun kişi. Ziyarete gelenler mum yakıyor, yanlarında getirdikleri bidonları-şişeleri çeşmeden akan maden suyu tadındaki su ile doldurup gidiyor. Beş-on kilometre ötede de  Halbori gözeleri [pınarları] bulunmakta; ama doğru-dürüst yolu olmadığından her mevsim ulaşabilmek pek mümkün değil! 




Munzur Baba Söylencesi

Nihayet son yıllarda “efsaneleşen” Ovacık’a ulaştık. Ama önce kutsal bir mekan olan Munzur Baba gözelerini ziyaret etmek gerekli. Dersim yöresini yazmaya başladığımızda, “burada her taşın, her suyun bir hikâyesi var” demiştik. Tabii, Munzur Baba gözelerinin de bir hikâyesi bulunmakta. Anlatılanlardan birini özetleyerek aktarmaya çalışalım: 


Efendim, anlatıldığına göre bir zamanlar tek kızı olan bir “pir” varmış. Günün birinde pirin kızı ölmüş. Pir rüyasında kızını görmüş. Kızı; “Baba, mezarımı aç. Orada bir emanet var onu al” demiş. Bunun üzerine mezarı açmışlar ve bir çocukla karşılaşmışlar. Pir ertesi gün yine rüyasında kızını görmüş, kızı bu sefer “çocuğun adını Munzur koyun” demiş. Bu istek de yerine getirilmiş. Munzur yedi yaşına gelince Koyungölü civarında yaşayan bir ağanın yanında çobanlığa başlamış. Bir süre sonra ağa hacca gitmiş. Ağanın hacda olduğu bir gün Munzur, ağanın hanımının yanına gelmiş “Hanımın, ağanın canı sıcak helva ister, yap da götüreyim” demiş. Hanım, “galiba çocuğun canı helva istedi, yapayım bari” demiş; helvayı pişirmiş, bir torbaya koyup Munzur’a vermiş.
Bütün bunlar yaşanırken, ağa hacta namaz kılıyormuş; sağa selam verirken elinde bir torba ile Munzur’u görmüş. Namazını bitirdikten sonra Munzur’a “evladım, burada ne arıyorsun?” diye sormuş. Munzur da, “Ağam, canın sıcak helva istemişti, onu getirdim” diye yanıtlamış. Ağa torbayı açıp sıcak helvayı görünce başını kaldırıp Munzur’a birşeyler söylemiş istemiş ama onu görememiş. 
Gel zaman, git zaman Ağa hacdan geri dönmüş, köydeki herkes eline bir hediye alıp ağayı ziyarete gitmiş. Munzur ise götürecek bir hediyesi olmadığından bir bakraca süt doldurup onu götürmüş. Ağa, Munzur’u görünce köylülere “asıl hacı Munzur’dur, ben onun elini öpeceğim” diyerek Munzur’a doğru koşmuş. Munzur ise, “sen benim ağamsın, elimi öpmek de demek” diyerek kaçmaya başlamış. Munzur, kaçmaya çalışırken elindeki bakracı düşürmüş ve içindeki süt dökülmüş. İşte o anda sütün döküldüğü her yerden bembeyaz sular fışkırmaya başlamış. Fışkıran sular bir ırmak oluşturmuş ve Munzur bu ırmağın ötesine geçip kayıplara karışmış.

Bir başka rotada birlikte olmak dileğiyle…

M.Bülent Varlık
mbvarlik@gmail.com

2 Ocak 2020 Perşembe

Tunceli Yolunda

Dersim bölgesindeki gezimize devam ediyoruz. Pülümür’den ayrıldık, Tunceli merkeze doğru yola koyulduk. İlk uğrayacağımız yer eski adı Bahçecik olan Hacılı Köyü.

Pir Sultan Abdal Evi
Hacılı küçük bir köy; doğa Doğu Karadeniz’i aratmayacak kadar güzel, Mayıs ayında her yer yemyeşil. Köyde görülmesi gereken mekan Pir Sultan Abdal’ın yaşadığı iddia edilen harap bir yer; halen zaman zaman kullanılan bir ocak/ibadethane.
Anlatıldığına göre, Hızır Paşa tarafından sürgün edilen Pir Sultan Abdal Horasan’a gider. Bir süre sonra Anadolu’ya dönmesi telkin edilir. Bunun üzerine Pir Sultan, Pülümür’e bağlı Hacılı köyüne gelir ve evini kurar. Günümüzdeki haliyle dam yani ibadet hane, mutfak ve tandırdan oluşan yapının ortasındaki ardıç ağacından sütunu inanışa göre Pir Sultan, Horasan’dan getirmiştir. Bu sütun, odadaki diğer sütunlardan farklı olup, üzerine çubuklar asılmıştır ve altında mum yakılmaktadır. Bu arada, odada bulunan bazı sütunların üstüne yerleştirilmiş olan ahşap parçaların ''koç başını'' andıran ilginç bir motife sahip olduğunu belirtmek gerekir.

Yaklaşık olarak 450-500 yıllık bir geçmişi olan yapı, zaman içinde çeşitli yangınlara maruz kalmış, ama hala ayakta. Anadolu’nun en eski Alevi ibadethanelerinden biri olan bu mekanı ziyaretiniz sırasında eğer şansınız varsa Pir Sultan’ın soyundan olan torunu Mehmet Çelebi ile tanışır, ondan Alevilik hakkında kapsamlı bilgiler alabilir, yöreye özgü bazı söylenceleri dinleyebilirsiniz.
Koç Biçimli Mezar Taşları
İkinci durağımız Sağlamtaş Köyü. Eski adları Serek ve Çirik olan köyün özelliği, mezarlığında koç biçimli 11 mezar taşına sahip olması. Mezarlara koç biçiminde heykeller dikilmesi Orta Asya’dan Balkanlara kadar uzanan coğrafyada belirli yörelerde görülmekte. Anadolu’da en eski örneklerine Kars civarında rastlanmakta. Hatta Kars Müzesi’nin bahçesinde Akkoyunlular ve  Karakoyunlular döneminlerinden kalma taşlar da mevcut. Dersim yöresinde de sadece Sağlamtaş’da değil, Ovacık-Hozat yolu üzerindeki bazı köylerde, Ergen köyü yakınlarındaki mezarlıkta da koç biçimli mezar taşlarına rastlanabilmekte. Bu gelenek 70-80 yıl öncesine kadar sürmekteymiş. Sağlamtaş mezarlığındaki heykellerin birkaç yüzyıllık olduğu tahmin edilmekte. Bu arada, bazı mezarların “hazine” arama amacıyla tahrip edildiğini görebilirsiniz. 


Mezar taşlarının üzerine yıldız, güneş gibi desenlerin yanısıra kılıç, bıçak, kalkan, hançer, at, tabanca, iğne, el gibi ölen kişinin cinsiyetini, mesleğini yansıtan motifler de işlenmiş. Bazı mezar taşlarının üzerindeki “zülfikar” motifi ise ölen kişinin Alevi olduğunu göstermekte.
Zenginpınar (Zağge) Şelalesi
Yörenin doğal zenginliklerinden biri de resmi adı Zenginpınar olan ama halk arasında Zağge olarak bilinen şelale. Kayseri’deki Kapuzbaşı şelalesi gibi kayaların arasından çıkan sular yolun altından geçerek Pülümün çayına karışmakta. Şelalenin yolla buluştuğu noktada, suların içeri dolmadığı zamanlarda açık olan bir çayocağı bulunmakta! Bölge, halk tarafından mesire yeri olarak kullanılıyor. Ama, siz siz olun çevreden fazla uzaklaşmayın; her an, doğada serbestçe dolaşan bir ayı ile karşılaşabilirsiniz!!!

Ağlayan Kayalar
Yol üzerindeki bir diğer doğal güzellik Ağlayan Kayalar. 5-6 metre yüksekliğinde, 20-30 metre uzunluğundaki bir kaya kütlesi, tepesinden sürekli olarak sular aktığı için “Ağlayan Kayalar” olarak anılmakta. Burası etrafta her hangi bir tesis olmamasına rağmen bir mola yeri olarak kabul edilmekte.



Ve Düzgün Baba
Düzgün Baba, Dersim yöresindeki en önemli inanç merkezlerinden biri. Nazımiye ilçesi sınırları içinde yer almakta. Yol biraz uzun, ama çevre inanılmaz derecede güzel. Şimdiye değin resimlerini bile görmediğiniz çeşit çeşit kuşu bu yolda görebilirsiniz.
Neyse konuya dönelim. Düzgün Baba hakkında dünya kadar hikâye var. Birini özetlemeye çalışalım: Şah Haydar olarak da bilinen Düzgün Baba, Derviş Mahmut Hayrani’nin oğludur. Tunceli'nin Zeve mevkiinde bulunan hayvanlarına bakmak için Zargovit tepesine bir ev yapar. Kışın en soğuk günlerinde bile keçileri gayet besilidir. Babası, böyle besili olması için oğlunun hayvanlara ne yedirdiğini merak eder; Zargovit tepesine gider. Rivayetlere göre, Şah Haydar'ın elindeki asayı değdirdiği meşe ağaçlarının hemencecik filizlendiğini görür. Derviş Mahmud Hayrani, görünmeden dönmek isterken keçilerden biri birkaç kez hapşırır. Şah Haydar, keçisine  “ne oldu babam Derviş Mahmud'u mu gördün; niye hapşırıyorsun” diye sorar. Arkasını döndüğünde de babasının kendisine görünmeden gitmek istediğini farkeder. Babasına adıyla hitap ettiği için büyük üzüntü duyar ve Düzgün Baba dağına kaçar. Yöre halkı, Şah Haydar’ın, Zargovit’ten 5 kilometre uzaklıktaki Düzgün Baba dağına üç adımda gittiğine inanır. Annesi birkaç gün eve gelmeyen Şah Haydar için endişelenir. Babasından oğlunun durumunu öğrenmesini ister. Derviş, Şah Haydar’ın durumunu öğrenmeleri için müridlerini gönderir. Gidenler döndüklerinde Şah Haydar’ın durumunun iyi, “işinin düzgün” olduğunu söyler. “İşi düzgün” sözü zaman içinde Düzgün Baba’ya dönüşür.
Yörede, Düzgün Baba’nın aslında Pir Sultan Abdal’ın oğlu Pir Gaip olduğuna inananlar da bulunmakta. 
XIX. yüzyıl sonlarında Dersim çevresini dolaşan Antranik [Yeritsyan], Dersim/Seyahatname adlı kitabında “Düzgün Baba daima Dersimlilerin koruyucu meleği olmuştur” diye yazar ve Düzgün Baba’nın görünmeyen toplarla Osmanlı ordusunu bombalayıp “anında” yerle bir ettiğini; bu topların mermilerinin de üç-dört saat uzaklıktan atılan “yusyuvarlak taşlar” olduğunu kaydeder. 
Efsanelere göre Düzgün Baba, 100-120 yıl yaşamış ve “sır” olmuştur. Türbesi bulunmamakta, sevenleri dağın tepesinde yığılı taşların bulunduğu bir alanı ziyaret etmektedir. Yakın geçmişte bazı tesislerin yapıldığı alanın ortasında çok büyük bir kaya parçası bulunmaktadır. Düzgün Baba’yı ziyaret edenler bu kayanın oyuklarında çıra [mum] yakmakta, kestikleri kurbanların boynuzlarını da kayanın üzerine yerleştirmektedir.
Bir başka rotada birlikte olmak dileğiyle…

Yazı ve fotoğraflar
M.Bülent Varlık

mbvarlik@gmail.com

10 Aralık 2019 Salı

Pülümür

2018 Mayıs ayı ortalarında, yıllardır istediğim, ama bir türlü yapamadığım Dersim ve çevresi gezisini Tempo Tur sayesinde gerçekleştirdim. Bu gezide gördüklerimi, öğrendiklerimi birkaç yazı ile aktarmaya çalışacağım:
Geziye Ankara’nın artık “eski” olarak adlandırılan tren garından başladık. Son yıllarda bir “efsane” haline dönüşen Doğu Ekspresi ile 17 saatlik keyifli bir yolculuktan sonra Erzincan’a ulaştık. Erzincan’da kısa bir Ekşi Su ziyaretinden sonra Munzur dağlarının karlı zirvelerini seyrederek, Cankurtaran geçidini aşarak Pülümür’e ulaştık.
Pülümür
Tunceli’ye bağlı ilçenin tarihi oldukça eskilere uzanmakta. Bir dönem Urartuluların egemen olduğu Pülümür’ü daha sonra Kapadokyalılar, Romalılar, Selçuklular yönetmiş. Çevrede çok sayıda Ermeni yerleşim yeri de bulunmakta. Neyse, bu tarih faslını bütün detaylarına yazarsak sayfalar dolusu sürer; o nedenle özetin özetini yazalım: Osmanlılar döneminde “Kuzucan” adıyla bilinen yöre, 1847’de Erzincan’a bağlı bir ilçedir; 1936’da da Tunceli’ye bağlanır.
Günümüzde Pülümür, 1.500 nüfuslu küçücük bir ilçe. Verilen göç nedeni ile nüfus sürekli olarak azalmakta.
İlçe, üzerinde bir kısmı silinmiş de olsa “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözlerinin yazılı olduğu Arap Kızı dağının eteklerinde kurulmuş. Yeri gelmişken belirtelim, Dersim yöresinde her coğrafi oluşumun, yerleşim yerinin, kutsal mekanın, hatta kayanın, gözenin bir hikayesi, efsanesi bulunmakta. Arap Kızı dağı da bunlardan biri. Anlatıldığına göre, özellikle şafak vakti dağın üzerinde, nasıl oluyorsa, bir Arap kızının yüzüne benzer figürler ortaya çıkıyormuş [Ama ben, bir Arap kızının yüzü nasıl olurmuş, işte onu bilmiyorum!]. 
Şiirselleştirilen Bir Metin ve Bir Şiir
Pülümür içinde görülmesi gereken tek yer şair Cemal Süreya anıtı. Cemal Süreya 1931’de Pülümür’de doğmuş, 1938’de ailesi ile birlikte sürgüne gönderilmiş. 5-6 yıl önce şehrin tek caddesi üzerine heykeltraş Murat Yeşilgöz tarafından yapılan bir anıtı yerleştirilmiş. Anıtın üzerinde Cemal Süreya’nın vaktiyle yazdığı mektupta yer alan “Bizi bir kamyona doldurdular/Tüfekli iki erin nezaretinde/Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular/Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar/Tarih öncesi köpekler havlıyordu” satırları bir şiir gibi kaydedilmiş. 

Herşey iyi, güzel hoş da, anıtın önü, arkası araçlar için park alanı haline getirilmiş; doğru-dürüst bir fotoğraf çekmek bile mümkün değil!
“Şiir” haline dönüştürülmüş bir metinden söz ettikten sonra bir de gerçek şiirden söz edelim: Bülent Ecevit’in 1969’da kaleme aldığı; “Pülümür’ün bir dağ köyünde gördüm onu/yaşını sordum bir giz gibi güldü/kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz/yüzüne baktım bir giz gibi güldü” dizeleriyle başlayan “Pülümür’ün Yaşsız Kadını” adlı şiirini her halde son dönem edebiyatımızın örnek eserlerinden biri olarak kabul etmek gerekir.
Pülümür’ü kuşbakışı seyredebileceğiniz “seyir tepesi”ne de çıkıp, Zazaca türküler dinledikten, karlı dağların gölgesindeki  inanılmaz derecede güzel yemyeşil doğayı seyrettikten sonra yola devam ettik.


Bu arada Pülümür’ün balı ile meşhur bir yer olduğunu, 20-25 yıldır Ağustos ayında “Bal Festivali” düzenlendiğini de kayda geçelim. Yani, Pülümür, her türlü hile-hurdadan azade tam canınızın istediği gibi , günümüzün yaygın tabiri ile “organik” balın üretildiği önemli bir merkez.
Gelin Odaları ve Hatun Köprüsü
Pülümür-Tunceli yolunun 3. kilometresinde, iki tarihi eser yanyana, birbirini bütünler vaziyette bulunmakta.
Bunlardan ilki Urartular döneminde kalma, halk tarafından “gelin odaları” olarak adlandırılan kaya mezarları. Kayalara oyularak yapılan odalarda bir kral tahtı, zindan ve aşağıdaki dereye inen merdivenler bulunmaktaymış. “Bulunmaktaymış” diyorum, çünkü, gerekli ekipman olmadan bu kayalıkları gezmek pek mümkün değil. 
İkinci eser ise o kaya mezarlarından inilen derenin üzerinde muhtemelen Selçuklular döneminde inşa edilen, ama resmi kayıtlara göre bir XIX. yüzyıl Osmanlı eseri olan Hatun Köprüsü [Pirde Xanime] ya da Hanım köprüsü.
Biraz önce, bu yörede her noktanın bir hikâyesi olduğunu yazmıştık. Doğal olarak Hatun köprüsü de bir hikâyeye sahip: Söylenceye göre, bölgeye hakim olan bir “hatun kişi”, Pülümür Çayı üzerine tek gözlü bir köprü yapılmasını istemiş; ama bu köprünün inşasında kullanılacak taşlarının Tercan’dan getirilmesini ve getirilen tüm taşların “ne bir eksik, ne bir fazla” olmamasını şart koşmuş. Ve de eğer bu şartlar yerine getirilirse usta ile evleneceğini, aksi halde ustanın boynunun vurulacağını açıklamış. Sonuç olarak gözü pek bir usta çıkmış, köprüyü koşullara uygun olarak inşa etmiş ve “hatun kişi” ile evlenerek muradına ermiş!


Uzun yıllar kullanıldıktan sonra harab duruma düşen köprü, bir süre define avcılarına ev sahipliği yapmış. Neden sonra da, artık kimin aklına geldiyse restore edilmesine karar verilmiş. Ve de yakın zamanlarda “restore” edilmiş! Ama ne restorasyon; hiç sormayın!!! İşi üstlenen müteahhit köprü zeminine keyfince “kayrak taşlarını” döşeyerek nerede ise “post-modern” bir “eser” yaratmış. Bir diğer gariplik de, köprünün iki yakasında da her hangi bir yolun olmayışı. Bir derenin üzerinde, hiçbir bağlantısı olmayan bir köprü; yani, günümüzde Hatun köprüsü bir “süs” olmanın ötesinde bir işleve sahip değil!
Neyse, önümüzde daha çok yol, anlatacak çok hikâye, görülecek çok yer var.
Bir başka rotada birlikte olmak dileğiyle…

Yazı ve fotoğraflar:
M.Bülent Varlık

26 Haziran 2019 Çarşamba

Yaz aylarının vazgeçilmez rotası: Yaylalar...

Bi’pazar sabahı erkenden düşüp yollara yakına, en yakın yaylalara gitmek, uçsuz bucaksız
yeşilin içinde, keyifli bir rotada yürümek belki de en güzel çaredir sıcağa ve bütün hafta kapalı mekanlarda çalışmanın verdiği yorgunluğa...

Yazı ve fotoğraflar
Yeşim Özcan

@yesimcimcim

“Uzun yıllardan beri yalnız başına yaşayan Toprak Ana’nın gün gelmiş yalnız yaşamaktan çok canı sıkılır olmuş. Daha fazla bu duruma dayanamayan Toprak Ana kalkmış, gök krallığına misafirliğe gitmiş. Sarayın kapısına varınca şaşırıp kalmış. Gürültüler, patırtılar, bağrış, çağrış.... Ne olduğuna anlam veremeyen Toprak Ana kapıyı açan nöbetçiye bu seslerin ne olduğunu sormuş. “Ne olacak, mevsim kardeşlerin gürültüsü, kavga edip duruyorlar..” diye cevaplamış nöbetçi. Sesler, kavga, gürültü devam ederken Toprak Ana’nın aklına oracıkta bir fikir gelmiş ve nöbetçiye, “Ben çok yalnızım, mevsim kardeşleri bana verin, biraz da benimle yaşasınlar” demiş. Nöbetçi, Toprak Ana’nın isteğini krala iletmiş. Kralın “olur” cevabını alan Toprak Ana evine dönüp beklemeye başlamış. 




Bu bekleyiş uzun sürmemiş. Bir sabah ilk önce en küçük kardeş gelmiş. Pembe, beyaz saçlı, güzel bir çocukmuş. “Benim adım ilkbahar, size ufak bir armağan getirdim, Toprak Ana” diyerek çantasını açmış. Çantanın içinden tomurcuklanmış dallar, mis kokulu, rengarenk çiçekler çıkarıp Toprak Ana’nın kucağına koymuş ilkbahar. Çok geçmeden ikinci kardeş gelmiş, tombul, kırmızı yanaklı, şirin mi şirin bir kız çocuğuymuş bu gelen,  adı da “yaz” mış. “Haydi çekil bakalım, bak ben geldim” demiş. Arkasına sakladığı ellerinin arasında bir sepet tutuyormuş. Neler yokmuş ki o sepetin içinde... Kıpkırmızı çilekler, salkım salkım üzümler, güneşe doymuş şeftaliler. Sepeti Toprak Ana’ya sunup, “bunları senin için topladım” demiş. Derken üçüncü kardeş gelmiş, sarı sapsarı bir çocukmuş. Toprak Ana’ya, “ben sonbaharım”demiş. “Yalnızlığı, sessizliği severim.” Sonra da kuşları kovmuş, her yeri boydan boya sarıya boyamış. Ortalık bi’sessiz olmuş. Tam bu sırada dördüncü kardeş kapıdan içeri girmiş. Çiçekleri, meyveleri dağıtmış, cebinden beyaz bir su çıkarıp başlamış etrafa dökmeye. Dökerken bi’yandan da bağırıyormuş: “Benim adım kış, benim adım kış” Suyu dökmesiyle etraf bembeyaz olmuş. 





Dört kardeş de Toprak Ana’yı çok sevmiş, onunla kalmak istemiş. “Sen kalacaksın, sen gideceksin, hayır ben kalacağım..” diye başlamışlar kavga etmeye. Onlar kavga ederken etraf dağılmış, her şey alt-üst olmuş. Bu duruma daha fazla dayanamayan Toprak Ana,”Beni dinleyin, ya gelip sırayla yanımda üçer ay kalın ya da kalkın gidin. Hepinizi aynı anda istemiyorum.” demiş. 
Mevsim kardeşler düşünüp taşınmışlar, kavgayı bırakıp “tamam” demişler. 
İşte o günden beri sırayla, Toprak Ana’nın üçer ay misafiri oluyorlar. İlkbahar, yaz, sonbahar, kış....”



Tombul, kırmızı yanaklı kız çocuğu “yaz”ın Toprak Ana’yı ziyarete geldiği günlerdeyiz. Toplamış gelmiş yaz, bize en sevdiğimiz meyveleri... İyi yapmış, hoş gelmiş o meyveler şahane.... Şahane de, bazı günler dayanılmaz hale gelen sıcağa ne yapmak lazım acaba? 
Toprak Ana’nın vatanında, bizim şirin kız çocuğu “yaz”ın misafirliği  ile soğukların sona erdiğine ikna olan köylerde bir telaş başlar. Hayvanları otlatmak, serinde yaşamak, kışa hazırlık yapmak için “yaylaya çıkma” zamanıdır. Sadece köylerde mi?
Yazın bu sıcak günlerinde biz şehir hayatı ile haşır neşir olanlar için de şehirden kaçışın, doğayla iç içe olmanın en doğru adresidir yaylalar... “Vaktimiz az, iş güç fazla ...”diyorsanız da hiç olmazsa bi’pazar sabahı erkenden düşüp yollara yakına, en yakın yaylalara gitmek, uçsuz bucaksız yeşilin içinde, keyifli bir rotada yürümek belki de en güzel çaredir sıcağa ve bütün hafta kapalı mekanlarda çalışmanın verdiği yorgunluğa.
Tempo Turizm, her Pazar günü doğaya kaçmak isteyenlere günübirlik doğa yürüyüşleri düzenliyor. Yaz aylarının vazgeçilmez rotası da yeşile doyacağınız yaylalar... 
Urumşah, Hasbeyler, Bucak, İmreşe, Sungurlar, Koçumlar, Çayören.... Gerede’nin uçsuz bucaksız yaylaları. Zengin bitki örtüsüyle gezginlere büyüleyici manzaralar sunan birçok yayla var. Yeter ki siz Pazar sabahı erkenden uyanıp yola koyulmayı göze alın.Görecekleriniz, hissedecekleriniz buna değecek!
Gerede yaylalarına giderken yol boyunca yeşilin her tonunu görmek mümkün. Sadece yeşilin mi? Yağmurların hala devam ettiği bu günlerde yeşile eşlikçi rengarenk çiçekler de görsel bir şölen sunuyor biz erkencilere. 



Gerede- Urumşah yaylasından başlayan yürüyüş rotasının büyük bir çoğunluğu orman içindeki patikalarda gerçekleşiyor. Uçsuz bucaksız orman... Patikaların ucu bazen bir tepeye bazense buz gibi akan bir çeşmeye çıkıyor. Su buraların vazgeçilmezi. Mevsimlerden yaz olunca yaylalarda hayat telaşı var. Ahşap evlerin bacalarında sabahın ilk saatlerinden kalma cılız bir duman, burnumuza çalınan hafif bir is kokusu. Eee ne de olsa serin, biraz soğuk yayla... Atıp sobaya iki odun, çayı demlemek, bütün gün kekik kokulu çayırlarda otlanan sürünün hediyesi sütten yapılmış tereyağ ve peynirle kahvaltı yapmak; yaylacıların en büyük ayrıcalığı...


Selam vereni de alanı da çok ahşap gövdeli, teneke çatılı evlerle dolu yaylaların. Geçtiğiniz her yerde “yorulduysanız soluklanın” diyen, çay ikram eden, hal hatır soranlarla yapılan hoş beş ile azıcık durup dinlenmek mümkün. Sonra takılıp bir kelebeğin peşine doğru çamlarla sarılı vadiye... Vadinin hediyesi suya doymuş topraktan fışkıran sapsarı sığır kuyrukları, bembeyaz papatyalar. Ağaç kovuklarında hala mantar var... Çeşit çeşit mantar! 
Doğanın sürprizlerini deneyimlemenin, kendinle başbaşa kalmanın, başlayacak haftaya en iyi enerji toplamanın biz bozkır insanı için en doğru adresi.... yaylalar! 
Yaz toplanıp yerini kardeşi sarı sonbahara bırakmadan bi’fırsat yaratın kendinize, düşün yollara... Ve Halil Cibran’ın dediği gibi: “Toprağın, yalınayak üzerinde dolaştığınızı hissetmekten büyük keyif aldığını; rüzgarların saçlarınızla oynamayı özlediğini unutmayın...” Şimdiden keyfiniz bol olsun...