Özbekistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özbekistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2018 Pazartesi

Buhara, Özbekistan


Tacik ve Özbeklerin yaşadığı Buhara’ya araçla, Kızılkum Çölünü geçerek gidecek ve yolum üzerindeki Amuderya (Ceyhun) Irmağını göreceğim. Buraları, tarih kitaplarında okuduğum, ancak görmeyi bile hayal edemediğim yerler. Gezip görmeye başlayıp da gezme mikrobu bize bulaşınca, gezme konusunda dayanılmaz bir arzu duyma hastalığına yakalandım. Bunun tek tedavisi de gezmek, hep gezmek. Bir yer görünce, başka yerler görme isteği ile yanıp tutuşmak ve tekrar yollara düşmek. Öyle ya evde ayaklarını uzatıp televizyonda bunları seyretmek varken buralarda ne işimiz var? Ama virüs bir kere bulaştı. Yapacak hiçbir şey yok. Gezmekten başka.
ÇÖLÜ GEÇİYORUM
Yol 450 km. ve normal şartlarda 5 saatlik yol. Ancak ben Buhara’ya geldiğimde tam 13 saat geçmişti. Çok kötü bir yol. Çoğu yeri toprak ve çukur içerisinde. Aracımız son derece iyi olmasına rağmen pek rahat bir yolculuk olmadığını belirtebilirim. Şoför çukurlara girmemek için sağ ve sol yaptığında aracın içerisinde ayakta durmayı bırakın, oturduğumuz yerde çok iyi tutunmamız gerekiyor. Yeni bir yol yapıyorlar, ama ne zaman biter belli değil. Biz, gezginiz ve her zaman şartların iyi olmayabileceğini biliyoruz. Hedefimiz, istediğimizi görmek. Bütün bunlara rağmen keyif almadığımızı söyleyemem. Yol boyunca gördüğüm yerleşim yerleri, bana Özbekistan hakkında Taşkent, Semerkant ve Buhara’dan farklı bir görüş açısı veriyor. Gördüğüm mezarlar, en çok dikkati çekenlerin başında geliyor. Toprak kazıldığında hemen su çıktığından, ölüler toprağa gömülemiyor ve toprağın üstüne konulup sanduka gibi kerpiçten mezarlar yapıyorlar. Tek tek görüntüleri pek bir şey ifade etmese de, toplu olarak çok farklı ve muhteşem görünüyorlar. Tamamen Özbekistan’a özgü bir görüntü.
Yol boyunda özellikle Amuderya ve Siriderya nehirleri üzerindeki köprüleri geçerken askeri kontrol noktaları var. Buralarda resim çekmek yasak. Bazı yerlerde de bu kontrol noktalarına rastlıyoruz, ama durdurup kontrol etmiyorlar.
Çöl daha çok bozkıra benziyor. Üzerinde saksuval denen ağaçları da görebiliyoruz. Özellikle nehir kıyısında seyrek de olsa yerleşim yerleri var.
SONUNDA BUHARA
Zerefşan nehrinin suladığı verimli bir arazide yer alan Buhara’nın adı, Farsça’da “gurur” anlamına geliyor ve bu adı da hak ediyor. Gerçekten çölün ortasında yeşillik ve tarihi değerleri ile gurur duyulacak bir şehir. Kuruluşunun 2500. yıldönümü 1997 yılında kutlanmış bu şehirdeki en önemli yapılar, 14. yüzyılda, Timuriler döneminde yapılmış. Tarihi merkezi de UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde.
Şehirde görülecek ve gezilecek yer o kadar çok ki nereden başlasam bilemiyorum. En iyisi Ark Kalesinden başlayayım. Nasıl olsa arkası gelir. 1747-1920 yıllarında hüküm süren Manghit hanedanlığı zamanında devlet yönetiminin merkezi durumunda olan Ark Kalesi içerisinde, zamanında Buhara emirinin sarayı, cami, yönetim binaları ve ceza evi bulunuyormuş. Registan Meydanı’na bakan ihtişamlı kapısının yanındaki iki kule, bu kapının görüntüsünü daha da muhteşem hale getiriyor. 1920 yılında Kızıl Ordu’nun topçu atışı ve hava saldırılarından ciddi bir şekilde hasar görmüş. İçerisinde görülecek fazla bir şey kalmamasına rağmen, kale kapı ve surları ile ihtişamını koruyor.
BİR TARİH VE KÜLTÜR MERKEZİBuhara’da ilk sıraya koyduğum ve hayranlıkla seyrettiğim, yanından ayrılamadığım eser, kesinlikle İsmail Samani Hanedanı Türbesi



Küçük ve uzaktan bakıldığında pek dikkati çekmeyen bir türbe. Ancak yanına yaklaşıp türbedeki işçiliğin inceliğini, sanatı, zeka pırıltılarını görünce gözlerime inanamıyorum. Tuğlalara bu kadar ince düşünülerek, büyük bir sanatkarlıkla olağanüstü şekiller verilmesi inanılacak gibi değil. Muhteşem, ihtişamlı, gösterişli bir sanat şaheserini seyretmenin verdiği keyfi, ancak onun yakınına gidip ona dokununca anlayabiliyoruz. Bu binayı anlayabilmek için görmek gerekir. İnsanı saran, kendine hayran bırakan, içine çeken üst düzey, soylu bir yapı. Bu binada bu üst düzey ve ender görülen sanata ulaşılırken yalnızca tuğla kullanılması, insanoğlunun ve Türklerin yaratıcılıkta ve sanatta ulaştığı noktayı göstermesi açısından önemli bir belge. 9 ve 10. yy. arasında inşa edilen bu türbe, Orta Asya’da kurutulmuş tuğladan yapılan en eski bina.
Efsaneye göre Eyüp peygamberin ziyaret ettiği Eyüp Çeşmesi Türbesi de,
görülecek yerlerden birisi. İçerisinde bulunan kuyudaki suyun hastalıklara iyi geldiğine inanılıyor.
Çatısındaki Harezm Mimarisine has koni şeklindeki kubbesi, karakteristik mimari özelliği.
Kitabesinde yazılanlara göre, 1127 yılında Karahanlılar tarafından Bako adlı bir mimara yaptırılan Kelan Minaresi, Müslümanları namaza davetin yanında, yönetimin güç ve otoritesini sembolize eden bir özelliğe sahip. Şehre gelen kervanların yollarını kolay bulması için minarenin tepesinde geceleri ateş yakılırmış. Tabanda 9 m., tepede ise 6 m. çapı ve 45.6 m. yüksekliği ile Buhara’nın sembolü haline gelmiş. Tepesine spiral şeklindeki 104 adet merdiven ile çıkılıyor.


Minarenin yanındaki Kalon Cami, bayram namazlarının kılınması için yapılmış büyük bir cami. Cami aynı anda 12.000 kişinin namaz kılabileceği büyüklükte. Dikdörtgen şeklinde inşa edilen caminin avlusunu 208 sütun üzerinde duran 288 kubbe çevreliyor.
Buhara’nın en büyük medreselerinden birisi olan Kukeltaş Medresesi, Leb-i Havuz’a bakan şekilde iki katlı ve 160 adet hücreden meydana gelmiş. Leb-i Havuz, 1620 yılında vezir Nadir Divan Bey tarafından yaptırılmış suni ve dekoratif bir havuz. Havuz, 42 m. uzunluğunda, 
36 m. genişliğinde olup derinliği yaklaşık 5 m.


Leb_i Havuz kenarındaki Nadir Divan Medresesi, ilk olarak 1622 yılında kervansaray olarak inşa edilmiş. Daha sonra İmankuli Han, kervansarayın medrese olması için gerekli talimatları vermiş. Ön yüzündeki çiniler ve kapısı üzerindeki kuş figürleri bu medreseye güzellik katmakta.


Buhara’nın merkezindeki en eski cami olan ve 12. yy.’da inşa edilen Mugak Attari Camisindeki süslü tuğla duvarcılığındaki ustalık ve eski çini işlemeciliğindeki sanat, dikkat çekecek kadar güzel.

Timur’un torunlarından Uluğ Bey tarafından inşa edilen üç medreseden birisi olan Uluğ Bey Medresesi, orijinalinde dört kubbe ve köşelerinde dört minareye sahip. Girişinde yazan “Bilgiyi öğrenme arzusu, her Müslüman erkek ve kadın için bir görevdir.” sözü Uluğ Bey’in bilime verdiği önemi göstermesi açısından son derece dikkat çekici.


Uluğ Bey Medresesi ile birlikte bir mimari bütünlük oluşturan Abbulaziz Han Medresesi , Uluğ Bey Medresesi’nin tam karşısına, 17. yüzyılın yarısında, ortası avlu, etrafında hücreler ve iki katlı olarak inşa edilmiş. Dekor olarak da Uluğ Bey Medresesi’nden daha dikkat çekici. Özellikle giriş kapısının vazo içerisinde açan çalı mozaikleri ile ihtişamlı görünüşü, insanı büyüler nitelikte.
Çok önceleri Registan Meydanı’nda sayısız güzel bina varken; bu gün sadece ayakta kalabilen Bolo Havuz Camisi . Büyüleyici güzelliği ile Merkezi Asya cami mimari tarzının klasik bir örneği. Tavan süslemelerindeki sanat ve ahşap sütunlar bu camiye farklılık ve özellik katmakta. Küçük minaresi ve havuz 1917 yılında ilave edilmiş.

Şu bir gerçek ki Buhara’da tarihi eserler kadar en çok dikkatimi çeken eser, Nasreddin Hoca’nın heykeli oluyor. Özbekler, Nasreddin Hoca’nın Özbek olduğunu iddia ederek Leb-i Havuz Meydanı’na, yani Buhara’nın tam ortasına eşeğine binmiş şekilde bir heykelini yapmışlar. Ama bu Hoca eşeğine düz binmiş, oldukça zayıf ve sportmen bir görünüşü var. Her hediyelik eşya satan dükkanda da üzerinde Nasreddin Hoca resmi olan hediyelik eşyalar satılıyor. Nasreddin Hoca’yı en az bizim kadar seviyorlar.
TİMUR’UN DOĞUM YERİ
Buhara’da gezilecek çok fazla tarihi eser var, hepsini bir seferde gezmeye zaman yetmez. Onun için sabah saatlerinde Buhara’dan ayrılmak ve Semerkant’a doğru yol almak zorundayım. Yolumun üzerindeki Timur’un doğduğu şehir olan Şehrisebz’e (Yeşil Şehir) uğruyorum. 2700 yıllık bir tarihe sahip bu şehirdeki en önemli eser, şüphesiz ki bugün yalnızca görkemli giriş kapısının duvarları duran ve Timur tarafından yaptırılıp 17. yüzyılda Buharalı Abdullah Han tarafından yıktırılan Ak Saray. Şu anda sarayın önündeki geniş meydanda Timur’un büyük bir heykeli duruyor. Heykele yüzümü döndüğümde görüntüsü, Ak Saray’ın kapısının tam ortasına düşüyor.


Diğer önemli tarihi buluntu da, Timur yaşarken kendisi tarafından yaptırılan türbesi. Yerin altında çok küçük bir alan içerisinde tek parça mermerden yapılmış bir lahitten meydana gelen son derece basit bir türbe. Merdivenlerle aşağı iniliyor. Sanki Timur’un mezarının bulunmasını önlemek maksadıyla gözlerden saklamak için yaptırılmış görüntüsü var. Ancak Timur buraya gömülmemiş. Türbesi Semerkant’ta bulunmakta.

Dorus-Siadet Türbesi’nde Timur’un iki oğlu Cihangir ve Ömer Şahların mezarları bulunmakta. Harezm usta ve mimarları tarafından yapılan bu türbe, Harezm mimari tarzının zamanımıza kadar gelen güzel bir yansıması. Kompleks içerisinde bulunan Gök Kümbet, mavi çinilerle kaplı kubbeleri ile dikkat çekici.
Şehrisebz’deki gezimi de tamamlayıp Semerkant’a doğru yola çıkıyorum. Bakalım dillere destan olan bu şehri nasıl bulacağım. Ancak daha yolum var, daha ne gibi sürprizlerle karşılaşırım bilemiyorum
Hoşça kalın.
Yazı ve fotoğraflar: Olay Salcan

9 Nisan 2018 Pazartesi

ATA DİYARI TAŞKENT, ÖZBEKİSTAN

Dünyada birçok ülkeyi görme fırsatım olduğundan dolayı kendimi ne kadar çok mutlu hissediyorsam, Türk Devletlerini bu güne kadar görememekten de o kadar mutsuz hissediyordum. Bu eksikliği hep hissetmişimdir. Ancak sonunda şeytanın bacağını kırarak Özbekistan’a, ana yurdumuza, ata topraklarına gittim. Özbekistan’da gördüklerimi kaç yazıda anlatabileceğim hakkında hiçbir bilgim yok. Başladık bir kere; kaç yazılık bir dizi olur göreceğiz.İnsan, Özbekistan’da kendini tamamen Türkiye’de hissediyor. Türkiye’den hiç ayrılmamışsın da, oturduğun şehirden ayrılıp başka bir şehre geçici olarak gitmişsin gibi geliyor insana. Özbekistan’ın hiçbir şeyini yadırgamadım. Tarihi camiler, medreseler, hele insanlar, her şey ama her şey aşina olduklarımız. İnsanları görülmeye değer. Konuşkan, güler yüzlü, cömert, misafirperver, hoş görülü, sevecenler. Gençler, çocuklar ve özellikle kadınlar; bir anda etrafınızı sarıyorlar. Fotoğraf çektirmekten, konuşmaktan ve hatta şakalaşmaktan büyük keyif alıyorlar. Yalnızca onlar mı, bizlerde büyük keyif aldık. O kadar güzel insanlar ki, etrafımızı sardıklarında, mutluluk, neşe ve enerji oluşturuyorlar. Bazen bu güzelliğe kendimizi o kadar kaptırıyoruz ki, programı bile aksattığımız oluyor. Özellikle kadınları, bizim tam Anadolu kadınımız. Giyinişi, yürüyüşü, kendinden emin hali, asaleti ve duruşu ile aynısı. Alnını açarak baş örtüsünü bağlayış şekli de aynı. Hatta baş örtüsü öne doğru geldiğinde, avucunun içi ile başörtüsünü yukarı doğru sürerek kaldırışındaki benzerlik ve güzellik şaşırtıcı. Kendimizde olan bazı davranışları buradaki insanlarda görmek bambaşka duygu. Yani burada bizden ve kendimizden bir şeyler görmek, sahip olduklarımızın kökleri ile karşılaşmak, heyecan verici.
Özbek’lerle anlaşmak kolay. Türkçe konuşuyorlar. Ancak bizimki Türkiye Türkçesi, onlarınki Özbek Türkçesi. Rakkamlar okunuşuna varıncaya kadar aynı. İlk günler pek anlaşılmıyor, ama daha sonra kulak alışınca bir şeyler anlayabiliyoruz. Bizdeki “e”ler onlarda “a”; “v”ler “b”; “d”ler “t” okunuyor. Tabii ki Farsça’nın da etkisi var. Bazı kelimeler aynı olmasına rağmen kullanım yerleri ayrı. Örneğin “ayol” kelimesi bizde var, ama onlar ”kadın” manasında kullanıyorlar.
Binlerce yıldır, Türklük’e ve geleneklere bağlı kalmış ve yaşatmışız. Bu gün yeryüzünde hala Türk milletinin var oluşunun nedeni bu olsa gerek. 70 yıl Rusların büyük bir baskısından sonra Özbekistan’da hala bunu görebilmekten hem gurur duydum hem de gözlerim yaşardı. 
TAŞKENT
Özbekistan’da ilk durağımız Taşkent. Taşkent hava alanına girerken pasaport kontrolünden rahat bir şekilde geçiyoruz. Ancak gümrük kontrolüne geldiğimizde durum hiç de iç açıcı değil. Çok sıkıntı verici. Gelen çok kişi yok, ama Türkiye’den gelen Özbeklerin valizleri çok fazla ve büyük. Turistler ve Özbekler aynı gümrük kontrolünden geçiyorlar. Herkesin eşyaları x-ray cihazlarından geçirilerek kontrol ediliyor ve sonra Özbeklerin valizleri tek tek açılarak aranıyor. Bu da saatler alıyor. Biz hava alanında gümrükten geçmek için iki saatten fazla bekledik. Ufak ve havasız bu yerde uzun süre beklemek hiç hoş değil. Bunları okuduktan sonra sakın Özbekistan’a gitmekten vazgeçmeyin. Çünkü Özbekistan’da görecekleriniz, bunları size unutturacak kadar güzel. 2200 yıllık bir geçmişi olan Taşkent, Sovyetler Birliği zamanında Moskova, Kiev ve St. Petersburg'dan sonraki dördüncü büyük kent imiş. Günümüzde, nüfusunun yaklaşık beşte dördü Özbek olan bu kent, farklı birçok ulus yanında özellikle Rus, Tatar ve Yahudileri de barındırıyor. Düz bir arazi üzerine kurulu kent, 2,5 milyon nüfusa sahip. Taşkent, gördüğünüzde kıskanılacak kadar düzenli ve geniş yolları, büyük parkları, yüzyıllık ağaçları olan bir şehir. En güzel tarafı da, bu kadar geniş yolları olmasına rağmen araç sayısının çok az olması. Bu geniş caddelerde araç o kadar az ki, karşıdan karşıya hiç acele etmeden kolayca geçebiliyoruz. Ama parkları, inanılmaz. Ağacı sevmeyen ve gördüğü yerde kesip yerine bina yapanlar, bina ile yeşillik arasındaki büyük farkın, farkında olmayanlar olsa gerek.
Taşkent’in en güzel yeri, yerin üstünde değil, altında. Yani metrosundan bahsediyorum. Burada rayları görmesek ve arada bir tren geçmese, kendimizi ya bir sanat galerisinde ya da güzel sanatlar müzesinde sanacağız. O kadar güzel düzenlenmiş ki, duvarlara baktığımız resimlerin yarattığı sanat galerisi havasını tren sesi bozuyor. Her durak, farklı şekilde tasarlanmış ve dekore edilmiş. Örneğin; “Kozmonotlar Durağı” tam bir uzay üssü, “Pahtakâr” yani “Pamukçu Durağı” pamuk tarlaları. Bu kadar gelişmiş bir metro sistemine sahip olmasına rağmen şehrin üstündeki toplu taşıma sistemi gelişmemiş. 
İpek yolu güzergahı üzerindeki önemli yerleşim yerlerinden birisi olan Taşkent, bu zamanlarda son derece hareketli ve zengin bir görünümde imiş. Bu nedenle de şehirdeki alış veriş merkezleri, büyük mimari yapılar dikkati çekmekte. Medreseler ve camiler turkuaz renkli kubbeleri ve çinileri ile geçmişten geleceğe bir ışık gibi parlamaktalar. Özbekistan’da başarılı ve ciddi bir restorasyon çalışması sürdürülmüş. Çok sayıda tarihi eser restore edilerek kazandırılmış. Daha birçok eser, restore edilmeyi bekliyor. Özbekistan, sahip olduğu değerlerle gerçekten bir tarih ve kültür hazinesi. Görülecek çok yer var. 

XVI. yy. ikinci yarısında Abdullah Han zamanında bilim adamı ve şair olan Kulbobo Kukeltaş için yaptırılan Kukeltaş Medresesi,


                                                                                     

Keffal Şaşi Türbesi , 


İlk bölümü XV. yy’da yapılan Barak Han Medresesi, Ebul Kasım Medresesi, Kaht-ı İmam Külliyesi  görülecek yerlerin başında geliyor. 





Ancak en güzel yerlerinden birisi, Çar-su (Dört Su) dedikleri pazar yeri ve alış veriş merkezi (resim-11). Burada kadınlı ve erkekli her yaştan yöre insanlarını, yetiştirdikleri ve yaptıkları ürünlerini görme ve ülke hakkında en iyi bilgiye sahip olma şansı doğuyor. Taşkent, son derece iyi düzenlenmiş ve tertemiz kapalı pazar yerine sahip. Burada gördüğüm ve beni şaşırtan yoğurtları oldu. İlk başta bir şeye benzetemedim, sonra peynir olduklarını sandığım yoğurtları, beyaz renkte ve yaklaşık golf topu büyüklüğünde, katı olarak ve işin tuhafı bizim manav dükkanlarındaki portakallar gibi üst üste koyup satılıyor.

Hz. Osman zamanında ceylan derisine yazılmış olan Kuran-ı Kerim, görülecek önemli eserlerin başında geliyor. 
1966 yılında olan büyük depremde önemli bir zarar gören Taşkent yeniden inşa edilmiş. Bu depremde yaşananları hatırlatmak maksadıyla dikilen Deprem Anıtı, etkileyici ve hüzün verici.

Ali Şir Nevai Anıtı , Halklar Dostluğu Parkı’nın huzur veren güzelliği ve sakinliğine bir ihtişam katıyor.





Emir Timur Parkındaki Timur Heykeli  Taşkent’i gezerken gözünüze hep çarpacak kadar gösterişli. Hemen yanındaki Emir Timur Müzesi oldukça iyi bir müze.
İkinci Dünya Savaşı sırasındaki çarpışmalarda, Rus saflarında ölen 250.000 Özbek askeri için yapılan ve isimlerinin de yazılı bulunduğu anıt ile geniş bir alana yayılmış Özgürlük Meydan, görülmeye değer.



Ancak, Taşkent’te dolaşırken hep birinden çıkıp diğerine girilecek ve içerisinde dolaşırken keyif alınacak, biz de olmayan, gürültülü ve stresli ortamda biraz kafamızı dinleyebileceğiniz o güzel parklarını dolaşın. Ben dolaşırken çok keyif aldım.

Yazı ve fotoğraflar: Olay SALCAN


5 Mart 2016 Cumartesi

ÖZBEKİSTAN TURU

2015 eylülünde 30 yıldır yurt içi gezilerinin çoğuna katıldığım Tempo tur ile 8 günlük Özbekistan seyahatindeydim. 1 haftada uçak ve otobüslerle çok önemli bölgelerine ulaştık. Kesinlikle görmeye değer yerlerden biri. Diğer ayları bilmem, eylülde terlemeden, üşümeden gezdik. Yerel rehberimiz müthişti, yazdıklarımdan çok daha fazlasını dinledim.
Özbek'lerin sıcaklığı, çöl hariç her yerdeki temizlik (seyrek olarak gördüğümüz dilenciler bile temizdi), bizim görmediğimiz ama çok olduğu söylenen polisler sayesinde güvenlik, oteller çok güzeldi. Tabii en önemlisi; mimari eserler çok güzeldi. 
Muhteşem çini eserlerle dolu ülkede bir çok eser Moğollar ve Sovyet döneminde yok edilmiş. Bazısı çöl kumu altında kalarak kurtulmuş. Kalanlara 91'deki bağımsızlıktan beri müthiş restorasyonlar yapılmış. Bu konuda bizden çok ilerdeler. Eserlerde İran etkisi, mimarisi de var. İç alanda altın kullanımı da ondan. Minareler süs, ezan genelde içeride sessizce okunuyor.



TAŞKENT
Taşkent
Sovyet zamanından kalma dev caddeleri, metrosu ve dev parklarıyla (20 tane!)  tam bir başkentti. (Nüfus 3 milyon)  Türkler Aquapark ve Disneyland yapmış.  ( XVI. yy.da yapılmış olan Kukeldaş Medresesi, 16 yy.Barak Han Medresesi, Keffal Şaşi Türbesi, Kaht-ı İmam Camii, Timurlar Tarihi Müzesi, Çar-Su Halk Çarşısı, Özgürlük Meydanı, sanatçıların dizildigi Brodway caddesi ve daha bir çok yeri gördük. )
Amir Temur Devlet Müzesi

Amir Temur
KHIVA

Urgenc'e uçup otobüsle Khiva'ya geçtik. Unesco listesine dahil, Kerpiç kale surlarının icinde kerpiç yapılar, mavi- yeşil şahane çinileriyle çok hoş bir köy-şehir... Genelde 17.yy, Harezmlerden kalma (Harzemşah) eserlerle dolu. (İsfendiyar Sarayı, 16.-17.yy, en büyük kubbesine sahip Pehlivan Mahmud Türbesi, Hudayar Han Sarayı, 19.-20.yy’dan Taş Kale Kervansarayı, Arap Han Medresesi, Palvan Kari Külliyesi, Muhammed Rahim Han Medresesi, 57 mt. yükseklikte İslam Hoca Minaresi, Kalta(küçük) minare ve 12.yy 'dan Cuma Camii görüldü.
Khiva- Küçük (Mavi) Minare
Yorgunluktan herkesin çıkmaya cesaret edemediği bir merdivenden çıkınca Hiva'yı tepeden seyrettik, harikaydı. Kale 4 kapılı. Kervan önce kapıda vergi ödüyormuş. Biz bir kapıdan girip foto çeke çeke ana kapıya geldik. Oradan tekrar girerken foto çekmek icin para verdim, katkım olsun diye. (5000sum). (Çok görünüyor ama 1 dolar 4000 sum, resmi olarak 2600 sum. Çok zaman dolarla alışveriş yaptık. Toplam harcamam 100 doları geçmedi ama çok harcayanlar da oldu. Kilimler, ceketler, kürk başlıklar vs) Bazı yerde 3 kapı var, zenginse, zengin ülkeden geliyorsa 1. kapı, fakirse 3. kapıdan giriliyormuş bir zamanlar! Muamele de ona göre tabii.  Ye kürküm ye!...
  Oradan sonra 9 saat kadar çöl yolculuğu yapıldı ve Amuderya (Ceyhun) nehri goruldu. Bu hat  uçakla olacak gibi zamanla... Tuvalet biraz sorun. Nehir geniş yataklı ama suyu çok azalmış. Aral gölü de neredeyse yok olmak üzere, bölge için çok tehlikeli!  Çünkü Tacikistan baraj yapıyormuş! Siri Derya (Seyhun) ise Kazakistan'ın barajı nedeniyle azalıyormuş.

BUHARA
Yine UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi'nde yer alan Buhara'da; 5.yy'dan Buhara Ark Kalesi (Tahtı Rusya'da, başka birçok şey gibi.), Hz. Eyüp’ün mezarının olduğuna inanılan Çeşme-i Eyüp Türbesi, 9.YY’da Orta Asya’daki en eski camilerden olan Magaki Attari Cami, Nasreddin Hoca heykeli, 16-17.yy'dan Kalan Cami, Nadir Divan Bey Medresesi, Miri Arap Medresesi, Orta Asya’daki en büyük medrese olan Kukeltaş Medresesi, ünlü astronom ve matematikçi Uluğ Bey (Timur'un oğlu Şahruh'un oğlu) tarafından yaptırılan Uluğ Bey Medresesi ve 14.yy’da Nakşibendi tarikatının kurucusu Bahaddin Nakşibendi Türbesi görüldü. (Buralara dini geziler de yapılıyormus bol bol.) 9.yy'da Malatya'da baslayan Nakşiliğin merkezi ama ülkede tarikat yasak! Nakşi mezarlarında tahta sopa ucunda tuğ ses cıkarıyor, civarda mezar olduğu anlaşılıyor, ayrıca beyaz kumaş, at kuyruğu takılı. Türkiye, Suudi Arabistan tamire cok yardim etmiş ama tuzlu suyla yapılan restorasyonun surekli tekrarı gerekiyormuş! Lunapark içinde Semailerin türbesi var. Kum altında kalarak kurtulmus. 8.yyda kerpiç, 9.yy.da tuğladan yapılmış. 


 Nasreddin hoca bir çok Türki ülke gibi Özbekistan'da da sahipleniliyor. Onların havayolu dergisinde bir cok fikrası vardı, bizim de bildiklerimizden. 
Buhara çöl yanı ama 2-3 metrede su çıkıyor, o yüzden yüksek bina yok. Burada Fars'ca (Tacikce) konuşan çokmus.  Türkiye'de okumuş birinin lokantaya çevirdiği 2 katlı evinde yedik öğlen yemeğimizi. (Doston house) Buhara Özbek pilavını (Sufi pilavi) Taşkent pilavından daha çok beğendik. Pilavda tatlı havuçların hem sarı, hem turuncusundan var+yer fistığı+kuru üzüm+nohut+dana eti+?, yani ne ararsan var, biraz yağlı ama lezzetli. Daima önce meze gibi bir şeyler geliyor. Patlıcan kızartma, süzme yoğurt, rende havuçlar , 2 tip salata ve güzel bir ekmek. Bazı şeylerin içinde kişniş vardı. Çok faydalı, Gürcistan'daki kadar çok değil ama sevmeyen için kötü. Onunla doyduktan sonra doyurucu bir çorba, sonra etli pilav, üstüne meyveler geldi çoğu zaman...Kilo aldık yani...Son 2 gün ishal olanlar oldu...


Özbek Pilavı
ŞEHR-İ SEBZ
Yine biraz çöl yolculuğuyla Timur Han’ın doğum yeri olan Şehrisebz’e (Yeşil Şehir) gidildi. Timur Han döneminden kalma; 80 metre olup ta şimdi 63 metre kalan Ak-saray Saray (çok guzeldi), Timur heykeli, Timur’un torunu Cihangir Şah’ın türbesi,  Gülal Türbesi, 5.yy dönemine ait Gumbez-i Seyidan ve Gök-Gümbez (Kümbet) Cami görüldu. Ak-saray'da da işlevsiz minare (güldeste) var.

SEMERKAND
Çölden devam edip UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ndeki Semerkand’a ulaştık. Semerkand'ın kalbi, çok etkileyici Registan Meydanını; 15-17 yy.da yaptırılmış Uluğbey, Telkari (Tilyo Kori) Medresesi ve Şirdari Medreselerini gördük, ayrıca  Hoca Hızır Sarayı, Şah-ı Zinde türbeleri , Uluğ Bey’in gözlem evi, Uluğ Bey Rasathanesi müzesi, 6.yy’da kurulmuş Semerkand'ın kuzeyindeki en eski yerleşim yeri olan tarihi Afrosiyab Harabeleri gezildi. Semerkand'da da 4+4 caddeler, parklar coktu. Timur heykeli de vardı tabii... (Onlar Amir Timur diyor biz Aksak Timur yani Timurlenk diyoruz) Semerkand çok restorasyon gördüğü için Unesco mirasına alınmamış. Ama İpek yolu kesişim noktası oldugu için soyut eser koruması altındaymış.  Uluğ beyin 3 katlı rasathanesinden sadece sextant kısmı kalmış ama müzede yapılanları güzel anlatmışlar. Oğlu tarafından öldürülünce dostları (Özellikle Ali Kuşçu) kitaplarını kaçırıp Türkiye'de çoğaltmış. 
  Çölde devam edip Semerkant yakınlarındaki Hoca İsmail Kasabasında, 810 yılında Buhara’da dünyaya gelen İmam-ı Buharî'nin Türbesi ve buradaki cami ziyaret edildi. 700.000 hadisin 70.000'ini toparlamış. (Bu türbeleri gezmek için gelen çok dindar tur varmış.)

 Sonunda yine Taşkent'e dönüp gezimizi bitirdik. Son ziyaret yeri vakit geçirmek için bir AVM oldu. Fakir ülkede bizim "Mavi" gibi markaların 3 kat filan daha pahalı olduğunu görüp inanamadik. Neden bizden torbalar dolusu alışveriş yapıp geldiklerini anladık. 
   Özbekistan'da 12 eyalet ve otonom Karakalpakistan varmış.  Burada 106 millet yaşıyormus! %15 Rus. Yahudi çokmuş. Karşılaştığımız Türkmenlerden ve tabii Özbek'lerden büyük tezahürat gördük. Ailesinden Türkiye’de yaşayanlar çoktu.
  8 mart resmi tatil ama o tatil kadının yemekler yapması, kocanın da altın hediye almasından ibaret gibi. Erkek önden yürürmüş. Gerçi ben pek gözlemlemedim. Annelerin kız seçmesi hala söz konusu ama yeni nesil onları dinleyecek gibi değil. Evlenenler adet gereği mutsuzmuş gibi bir tavırla ve kiralık bir sürü limuzinle Timur müzesine gidiyor. (Chevrolet burada üretiliyor, bol.) Bizim gazetelerde kadınların başörtüleri toplandı filan yazıldı, öyle değilmiş. Laik ülke oldukları için baş örtmek serbest ama çarşaf vs. yasakmış. Kamu çalışanları boynunu kapatmama şartıyla başörtüsü takabilirmiş.  Fethullah okulları terörist kabul edilip kapatılmış. Türkiye'de okuyanlar da geri çağırılmış. Bizde tarikat serbest diye vize isteniyormuş!?Türkiye ile ticari faaliyet çok. 2 kadınla evlilik yasak ama yapanlar var. 
  8.yy'da arap işgaline kadar Zerdüştlük varmış. (Bizim de kökenimiz gibi.) Bu yüzden türbeye girerken ateş yakılıyor, ateşli kutlamalar var vs... 21 martta Nevruz 1 gün kutlanıyor ama 3 gün tatil var+ 2 maaş ikramiye veriliyor, 24 ve 10 saat kaynayan özel etli yemekler yapılıyormuş. 
  Pazarları müthiş, her şey yetişiyor gibi. Çekirdeksiz parmak üzümler, elmalar harika.  Mas (mercimek gibi) ve kahverengi pirinç aldım. Doğal gaz, petrol, kömür bol.  Altın bol ve kaliteli ama isçilik kötü, Türkiye'den işlenmişini alıyorlarmış. Kadınlar çürük dişlerini altın yaptırıyorlar. Önler tamamen altın! Seramikten daha ucuzmuş. Tuzlu su, çok sıcak, çok soğuk hava dişleri mahvediyormuş. Yaz 50-60, kış -30,40 derece! Asfalt yazın eriyor, kışın çatlıyor. Türkiye ve başka ülkelerin yardımıyla yapılmış beton+çelik yollarda bile 70 km. ile gidebildik... Binalardaki çiniler de tuzlu su ve hava koşulları yüzünden dökülüyormuş ama İran çinisi dayanıyormuş. (Bizim de Kütahya çinisi degil ama İznik çinisi dışarda dayanır.) 

24 yıldır aynı cumhurbaşkanı var. Komşulara göre iyi durumdalarmış. Enflasyon %30'a çıkabiliyormuş!  İşsizlik %5. Gençler Rusya, Türkiye vs. de... Devlet yol boyunca köylülere 6 odalı, park yeri ve avlusu olan evler yaptırmış. Güzel görünüyorlardı. 15-20 sene kredi ödeyerek alabiliyorlarmış. (60-70.000 dolar) Maaş 300-400 dolar, sadece yemeğe yetiyor. 2, 3 iş yapmak gerekiyor.  Polisler 1000-2000 dolar alıyormuş.  2 senelik askerlik sonrasi olunabiliyor. Askerlik yapanın üniversite puanına katkı da oluyor.  2. dünya savaşında Rus ordusunda 400.000 kişi ölmüş. 
 Suudiler vahabi (Selefi) imis, türbe yasakmış. 19.yy'da türbeleri yıkmışlar.  Zerduştlükte de yok. Sufilerde turbe var.  Sufi yün demekmis. Yün başlık, elinde duttan hassa ve sadaka icin ici bos kabakla dolaşırlarmış, yasaklanmış.
 Tienşan (Tanrı) dağları yeşil, Pamir dağları ise çöl. 
 Yeni gelin günde 7 elbise degişiyor, püsküllü şapka takıyor. 1 sene içinde çocuk olmalıymış! 5-10 sene çocuk olmazsa boşanma!  Özbek adam Rusla evlenip müslüman yapabilirmiş ama tersi olmazmış! %10-15 boşanma oluyormuş. Cenaze goren arabasından çıkıp 10 metre filan tabut taşıyormuş omuzunda. 
Eğitim sisteminde Türkiye'yi örnek almışlar.  60'dan fazla üniversite, enstitü var. Üniversite 1500 dolar, %20 burslu.  2-3 yerde çalışıp çocuklarını okutuyorlarmış. Engelliler bedava. Okul çocuklarının temizliği, kurdeleleri bu işe verdikleri önemi yansıtır gibiydi. 
Tabelalarda gördüğümüz anlamsız gelen yazıları uğraşınca çözüyorduk. Kirish:Giriş    Kush kelibsiz: Hoş geldiniz. 
Son olarak; Buhara ve Semerkand'da 15 yıl geçirmiş Ömer Hayyam'dan bir kaç dörtlük seçtim:
Eşi dostu verdik birer birer toprağa;
Kiminden bir taş bile kalmadı ortada.
Sen, yorgun katır, hala bu kalleş çöldesin;
Sırtında bunca yük, yürü bakalım hala.
  
Dert içinde sevinci bul da yaşa;
Haksız düzende haklı ol da yaşa;
Sonu nasıl olsa yokluk dünyanın,
Varından yoğundan kurtul da yaşa.
 
Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok.
Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok.
Sabahlar, akşamlar, sevinçler tasalar yok.
Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok. 

YAZI ve FOTOĞRAFLAR: Nur CANOĞLU