tempo tur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tempo tur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2022 Cuma

BİR NAZİ ÜTOPYASI- İMKANSIZI İNŞA ETMEK “VOLKSHALLE”

1. Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa ve Asya kıtasındaki ülkelerin sınırları birer birer yeniden çizilirken, yenilen devletlerde rejim değişikliği olmuş, güç dengeleri ciddi biçimde değişmiştir. Bu değişikliklerin uzun vadede doğurduğu sonuçlar içerisinde ise tüm dünyayı da derinden etkileyecek olan gelişmeler, şüphesiz ki savaşın baş aktörlerinden Almanya’da yaşanmıştır.

Savaşın hemen ardından, 1918 yılının sonlarına doğru kurulan Weimer Cumhuriyeti, 30 Ocak 1933’de Hitler’in şansölye olması ile ortadan kalkmış ve ardından, sonuçlarını bugün hepimizin yakından bildiği, “3. Reich” dönemi başlamıştır. Kısa süre içerisinde umut vadeden bir yönetim biçiminden, korku üzerine kurulu, temel vatandaşlık haklarının dahi kullanılamadığı totaliter bir rejime, oradan da hızla tüm dünyayı tehdit eden saldırgan bir devlet yapılanmasına dönüşen 3.Reich; 1945 yılında nihayete erdiğinde, ardında nesiller boyu sürecek bir yara bırakmıştı. 

Adolf Hitler

Yıkım ve katliam başlamadan çok önce, Hitler’in, ‘üstün’ Almanya ve ‘Ari’ Alman halkı için çıtası oldukça yüksek sosyoekonomik planları vardı. Yönetime ilk geldiği aylardan başlayarak, halkın bu ‘sözde’ ideallere ulaşabilmesi için birtakım düzenlemeler ve kapsamlı manüplatif propagandalar yapmaya başlayan Naziler; başta ekonomi ve hukuk olmak üzere, eğitim ve kültürü kontrol altına aldılar, hatta öyle ileri gittiler ki; Alman kiliselerini ‘bile’ yeniden düzenlemeye çalıştılar.

Propaganda Afişi – “Ulusun Mimarı Hitler – Yeni bir ulus inşa ediyor” 

Propaganda Afişi – “Tek Millet Tek Devlet Tek Lider Büyük Almanya!”

Nazi kontrolündeki kamu manipülasyonunun merkezi, başkanlığını Hitler’in en yakın arkadaşlarından olan Joseph Goebbels’ın yaptığı Kamu Aydınlanma ve Propaganda Devlet Bakanlığı’ydı. Bakanlığın en önemli görevi, Nazi mesajının; sanat, müzik, tiyatro, film, kitap, radyo ve basın tarafından başarılı bir şekilde iletilmesini sağlamaktı. 

Propaganda Afişi – “Tanrı Bizimle”

 Günlük hayatın içerisinde aklınıza gelebilecek her şeyin ustaca idare edildiği bu tehlikeli politikanın en anıtsal enstrümanlarından biri de mimariydi. Hitler’in vizyonuna göre, aynı Antik Roma ve Yunan’da olduğu gibi devletler yıkılsa dahi artlarında ihtişamlarını hatırlatacak bir miras kalmalıydı. Bu doğrultuda fikirleri ile yeniden şekillendirdiği ‘üstün’ Almanya ve nihayetinde Avrupa kıtası, taştan inşa edilecek görkemli yapıları ile de onun ideolojisine uymalıydı. Hitler’in yaratmaya çalıştığı bu ‘Yeni’ Avrupa’nın ‘meşru’ merkezi ise tabi ki Berlin’di. “Welthauptstadt Germania - Dünya Başkenti Almanya” projesi ile şehri baştan sona yeniden inşa etmek istiyordu. Nasıl ki 1. Petro St. Petersburg’u küllerinden yarattıysa, Hitler de Berlin’i ütopik amaçları doğrultusunda yeniden inşa edecekti. 


2. Dünya savaşını kazanacağına neredeyse emin olan Hitler; zaferinin vücuda gelmiş hali Berlin’i yeniden inşa etmek için en yakınlarından biri olan Silahlanma Bakanı mimar Albert Speer ile kolları sıvamıştı. Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’ne ilk katılanlardan biri olan Speer, Nürnberg’deki Reich Şansölyesi Binası ve stadyum binası başta olmak üzere Naziler için önem arz eden birçok mimari yapıyı tasarlamıştı. Dehasını partinin emrine adayan Speer ve Hitler iyi bir takım olmuşlardı zira Hitler de kendi çapında bir sanatçıydı ve Speer onun vücuda getirmek istediklerini iyi anlıyordu.  

Mimar Albert 
Hitler 

İkili Mimari’yi etkili bir ideolojik araç olarak kullanarak Naziler’ in tüm organizasyonları ile bütünleştiriyorlardı. Bunun en net örneklerinden biri Speer’in, parti için yaptığı ilk tasarımlardan olan ‘Lichtdom- Işık Katerdarli’ dir. 1933 yılındaki Nazi toplantısının düzenleneceği ancak o tarihte inşası bitmeyen Zeppelintribune için yapılan bu gösterişli ışık dekoru, yan yana getirilen 152 uçak savar ışığı ile oluşturulmuştu. Adeta inşaat halindeki yapının kusurlarını bir illüzyon ile kamufle etmek için düşünülen bu uygulamanın, bugün bile kimin yaptığı ve neden yapıldığından bağımsız olarak, dahice olduğunu kabul etmemek elde değil. 
‘Lichtdom- Işık Katerdarli’
Hitler yönetimindeki Nazi Almanya’sı mimari stili, Antik Roma İmparatorluğu’ndan ilham almıştır. Onlara göre Roma hem mimarisi hem kültürü hem de gücü ile ulaşılması gereken bir idealdir. Devasa büyüklükteki yapılar, mitolojiden alınan figürler ve obsesif bir düzen içerisinde inşa edilen yapılar adeta karşısındaki bireyin devlet ve ideoloji karşısındaki ‘acizliğini’ vurgularken, yandaşlarında hayranlık yaratarak aidiyetlerini güçlendirmekteydi. Bugün bir kısmı yıkılan, bir kısmı ayakta kalan, bir kısmı ise proje aşamasında kalan bu yapılar, hep alanlarının en büyüğü olmak için tasarlanmıştı.
VOLKSHALLE

İşte alanının en büyüğü olarak tasarlanan yapılardan biri Große Halle ya da Ruhmeshalle olarak da bilinen Volkshalle’dir. İnşa edilebilseydi bugün Avrupa’nın en ilginç yapılarından biri olacak olan bu devasa bina, “Welthauptstadt Germania - Dünya Başkenti Almanya” projesinin merkezindeydi. Hatta çevresindeki tüm binaların ona giden yolda birer ‘figüran’ olarak tasarlandığını söylersem abartmış olmam.

Welthauptstadt Germania canlandırma

Hitler’in henüz ‘Führer’ olmadığı yıllardan bu yana aklında olan bu ‘çılgın’ projeye göre yeni Berlin kuzey-güney ve doğu-batı aksı olmak üzere yeniden inşa edilecekti. Şehrin merkezi olarak tasarlanan kuzey-güney aksının her iki ucunda özellikle yabancıları etkileyecek büyüklükte devasa iki büyük tren istasyonu ve iki uzun ve çok geniş tören bulvarı bulunacaktı. Bu aksın güney ucundaki bulvar üzerinde ise Paris’teki Arc de Triomphe’un neredeyse üç katı büyüklükteki bir zafer takı olacaktı. Şehrin kuzey ucu ise tüm devlet binalarına ayrılmıştı. Bütün yapıların yan yana sıralanacağı bu yol, devasa büyüklükteki Volkshalle’ye varacaktı. 

Volkshalle ve önündeki meydan projesi

150.000 ila 180.000 kişiyi bir arada içine alabilecek şekilde tasarlanan binanın, diğer Nazi Mimarisi projelerinde olduğu gibi Roma Mimarisi’nden, özellikle de Hitler’in 7 Mayıs 1938’de ziyaret ettiği ve gençliğinden beri hayran olduğu Roma’daki Pantheon’dan izler taşıyacaktı. Bu arada Hitler’in Pantheon’a olan hayranlığı esasen ziyaretinden çok daha öncesine, ta 1925 yılında kendi tasarlayıp çizdiği çeşitli Volkshale benzeri yapıların bulunduğu eskizlere kadar gitmektedir. Küçük bir not Hitler ‘Kavgam’ kitabının ilk cildini de bu yıl yayımlamıştı.

Dev dairesel bir arenayı çevreleyen üç katlı bir yapı olarak tasarlanan Volkshalle’nin Berlin'in silüetine hâkim olacak anıtsal kubbesi diğer devasa yapılara meydan okuyacak büyüklükte olacak şekilde düşünülmüştü. Kubbesi; genişliği 315 metreye 315 metre ve yüksekliği 74 metreye ulaşan büyük bir granit podyumundan, toplamda 290 metre yüksekliğe çıkacaktı. Sadece dışı değil binanın içi de oldukça görkemliydi. Kuzey aksında bulunan 50 x 28 metre büyüklüğünde tasarlanan niş, altın mozaiklerle kaplanacak, mitolojiden figürlerle süslenecek ve Hitler kürsüsünün bulunduğu alan 24 metre yüksekliğinde bir kartal ile kuşatılacaktı. Hitler buradan bazıları arenanın içerisinde ayakta duran bazıları ise 3 katlı, yüzlerce mermer sütunla süslenmiş tirbünlerde oturan ‘halkına’ seslenecekti. Biliyorum, böyle rakamları art arda sıralayınca binayı gözde canlandırmak zor ama neredeyse 443 metre uzunluğundaki Empire State binası ile yarışacak bir büyüklük düşünürsek, sanırım binanın haşmetini biraz daha net realize edebiliriz. Yetmediyse şöyle tarif edeyim, taş kaplama ve hafif betonun doğru kullanımı ile 290 metre yüksekliğine erişecek olan Volkshalle’nin kubbesinin ortasındaki oculus (ışıklık) 46 metre uzunluğunda olacaktı ve Michelangelo tarafından tasarlanan St. Peter’s Bazilikası’nın 42 metrelik kubbesi bu açıklıktan içeri girecekti! Çok ilginç son bir örnek daha; bina o kadar devasa olacaktı ki, arenanın içerisinde Führer’ine tezahürat yapan gururlu Naziler’nin nefesleri, kubbenin alt tarafında yoğunlaşmaya neden olacak ve bu durum kubbede bulutlar yaratarak Volkshalle’nin içerisinde yağmur yağmasına sebep olabilecekti! Kendi iklimini yaratan ütopik bir bina!

 Volkshalle 

 Volkshalle savaşın kaybedilmesi sebebiyle yapılamadı ve kendini kaybetmiş bir adamın, ‘çılgın’ projesi olarak tarihin tozu sayfalarına gömüldü. Doğruyu söylemek gerekirse, onca örnek, anlatım, açıklama ve rakamsal veriye rağmen, Berlin'in düşüşünden yıllar sonra bile, Volkshalle'nin ne kadar muazzam olacağını anlamak oldukça güç.

Selva Batalloğlu
selvabattaloglu@hotmail.com

 

23 Nisan 2018 Pazartesi

Buhara, Özbekistan


Tacik ve Özbeklerin yaşadığı Buhara’ya araçla, Kızılkum Çölünü geçerek gidecek ve yolum üzerindeki Amuderya (Ceyhun) Irmağını göreceğim. Buraları, tarih kitaplarında okuduğum, ancak görmeyi bile hayal edemediğim yerler. Gezip görmeye başlayıp da gezme mikrobu bize bulaşınca, gezme konusunda dayanılmaz bir arzu duyma hastalığına yakalandım. Bunun tek tedavisi de gezmek, hep gezmek. Bir yer görünce, başka yerler görme isteği ile yanıp tutuşmak ve tekrar yollara düşmek. Öyle ya evde ayaklarını uzatıp televizyonda bunları seyretmek varken buralarda ne işimiz var? Ama virüs bir kere bulaştı. Yapacak hiçbir şey yok. Gezmekten başka.
ÇÖLÜ GEÇİYORUM
Yol 450 km. ve normal şartlarda 5 saatlik yol. Ancak ben Buhara’ya geldiğimde tam 13 saat geçmişti. Çok kötü bir yol. Çoğu yeri toprak ve çukur içerisinde. Aracımız son derece iyi olmasına rağmen pek rahat bir yolculuk olmadığını belirtebilirim. Şoför çukurlara girmemek için sağ ve sol yaptığında aracın içerisinde ayakta durmayı bırakın, oturduğumuz yerde çok iyi tutunmamız gerekiyor. Yeni bir yol yapıyorlar, ama ne zaman biter belli değil. Biz, gezginiz ve her zaman şartların iyi olmayabileceğini biliyoruz. Hedefimiz, istediğimizi görmek. Bütün bunlara rağmen keyif almadığımızı söyleyemem. Yol boyunca gördüğüm yerleşim yerleri, bana Özbekistan hakkında Taşkent, Semerkant ve Buhara’dan farklı bir görüş açısı veriyor. Gördüğüm mezarlar, en çok dikkati çekenlerin başında geliyor. Toprak kazıldığında hemen su çıktığından, ölüler toprağa gömülemiyor ve toprağın üstüne konulup sanduka gibi kerpiçten mezarlar yapıyorlar. Tek tek görüntüleri pek bir şey ifade etmese de, toplu olarak çok farklı ve muhteşem görünüyorlar. Tamamen Özbekistan’a özgü bir görüntü.
Yol boyunda özellikle Amuderya ve Siriderya nehirleri üzerindeki köprüleri geçerken askeri kontrol noktaları var. Buralarda resim çekmek yasak. Bazı yerlerde de bu kontrol noktalarına rastlıyoruz, ama durdurup kontrol etmiyorlar.
Çöl daha çok bozkıra benziyor. Üzerinde saksuval denen ağaçları da görebiliyoruz. Özellikle nehir kıyısında seyrek de olsa yerleşim yerleri var.
SONUNDA BUHARA
Zerefşan nehrinin suladığı verimli bir arazide yer alan Buhara’nın adı, Farsça’da “gurur” anlamına geliyor ve bu adı da hak ediyor. Gerçekten çölün ortasında yeşillik ve tarihi değerleri ile gurur duyulacak bir şehir. Kuruluşunun 2500. yıldönümü 1997 yılında kutlanmış bu şehirdeki en önemli yapılar, 14. yüzyılda, Timuriler döneminde yapılmış. Tarihi merkezi de UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde.
Şehirde görülecek ve gezilecek yer o kadar çok ki nereden başlasam bilemiyorum. En iyisi Ark Kalesinden başlayayım. Nasıl olsa arkası gelir. 1747-1920 yıllarında hüküm süren Manghit hanedanlığı zamanında devlet yönetiminin merkezi durumunda olan Ark Kalesi içerisinde, zamanında Buhara emirinin sarayı, cami, yönetim binaları ve ceza evi bulunuyormuş. Registan Meydanı’na bakan ihtişamlı kapısının yanındaki iki kule, bu kapının görüntüsünü daha da muhteşem hale getiriyor. 1920 yılında Kızıl Ordu’nun topçu atışı ve hava saldırılarından ciddi bir şekilde hasar görmüş. İçerisinde görülecek fazla bir şey kalmamasına rağmen, kale kapı ve surları ile ihtişamını koruyor.
BİR TARİH VE KÜLTÜR MERKEZİBuhara’da ilk sıraya koyduğum ve hayranlıkla seyrettiğim, yanından ayrılamadığım eser, kesinlikle İsmail Samani Hanedanı Türbesi



Küçük ve uzaktan bakıldığında pek dikkati çekmeyen bir türbe. Ancak yanına yaklaşıp türbedeki işçiliğin inceliğini, sanatı, zeka pırıltılarını görünce gözlerime inanamıyorum. Tuğlalara bu kadar ince düşünülerek, büyük bir sanatkarlıkla olağanüstü şekiller verilmesi inanılacak gibi değil. Muhteşem, ihtişamlı, gösterişli bir sanat şaheserini seyretmenin verdiği keyfi, ancak onun yakınına gidip ona dokununca anlayabiliyoruz. Bu binayı anlayabilmek için görmek gerekir. İnsanı saran, kendine hayran bırakan, içine çeken üst düzey, soylu bir yapı. Bu binada bu üst düzey ve ender görülen sanata ulaşılırken yalnızca tuğla kullanılması, insanoğlunun ve Türklerin yaratıcılıkta ve sanatta ulaştığı noktayı göstermesi açısından önemli bir belge. 9 ve 10. yy. arasında inşa edilen bu türbe, Orta Asya’da kurutulmuş tuğladan yapılan en eski bina.
Efsaneye göre Eyüp peygamberin ziyaret ettiği Eyüp Çeşmesi Türbesi de,
görülecek yerlerden birisi. İçerisinde bulunan kuyudaki suyun hastalıklara iyi geldiğine inanılıyor.
Çatısındaki Harezm Mimarisine has koni şeklindeki kubbesi, karakteristik mimari özelliği.
Kitabesinde yazılanlara göre, 1127 yılında Karahanlılar tarafından Bako adlı bir mimara yaptırılan Kelan Minaresi, Müslümanları namaza davetin yanında, yönetimin güç ve otoritesini sembolize eden bir özelliğe sahip. Şehre gelen kervanların yollarını kolay bulması için minarenin tepesinde geceleri ateş yakılırmış. Tabanda 9 m., tepede ise 6 m. çapı ve 45.6 m. yüksekliği ile Buhara’nın sembolü haline gelmiş. Tepesine spiral şeklindeki 104 adet merdiven ile çıkılıyor.


Minarenin yanındaki Kalon Cami, bayram namazlarının kılınması için yapılmış büyük bir cami. Cami aynı anda 12.000 kişinin namaz kılabileceği büyüklükte. Dikdörtgen şeklinde inşa edilen caminin avlusunu 208 sütun üzerinde duran 288 kubbe çevreliyor.
Buhara’nın en büyük medreselerinden birisi olan Kukeltaş Medresesi, Leb-i Havuz’a bakan şekilde iki katlı ve 160 adet hücreden meydana gelmiş. Leb-i Havuz, 1620 yılında vezir Nadir Divan Bey tarafından yaptırılmış suni ve dekoratif bir havuz. Havuz, 42 m. uzunluğunda, 
36 m. genişliğinde olup derinliği yaklaşık 5 m.


Leb_i Havuz kenarındaki Nadir Divan Medresesi, ilk olarak 1622 yılında kervansaray olarak inşa edilmiş. Daha sonra İmankuli Han, kervansarayın medrese olması için gerekli talimatları vermiş. Ön yüzündeki çiniler ve kapısı üzerindeki kuş figürleri bu medreseye güzellik katmakta.


Buhara’nın merkezindeki en eski cami olan ve 12. yy.’da inşa edilen Mugak Attari Camisindeki süslü tuğla duvarcılığındaki ustalık ve eski çini işlemeciliğindeki sanat, dikkat çekecek kadar güzel.

Timur’un torunlarından Uluğ Bey tarafından inşa edilen üç medreseden birisi olan Uluğ Bey Medresesi, orijinalinde dört kubbe ve köşelerinde dört minareye sahip. Girişinde yazan “Bilgiyi öğrenme arzusu, her Müslüman erkek ve kadın için bir görevdir.” sözü Uluğ Bey’in bilime verdiği önemi göstermesi açısından son derece dikkat çekici.


Uluğ Bey Medresesi ile birlikte bir mimari bütünlük oluşturan Abbulaziz Han Medresesi , Uluğ Bey Medresesi’nin tam karşısına, 17. yüzyılın yarısında, ortası avlu, etrafında hücreler ve iki katlı olarak inşa edilmiş. Dekor olarak da Uluğ Bey Medresesi’nden daha dikkat çekici. Özellikle giriş kapısının vazo içerisinde açan çalı mozaikleri ile ihtişamlı görünüşü, insanı büyüler nitelikte.
Çok önceleri Registan Meydanı’nda sayısız güzel bina varken; bu gün sadece ayakta kalabilen Bolo Havuz Camisi . Büyüleyici güzelliği ile Merkezi Asya cami mimari tarzının klasik bir örneği. Tavan süslemelerindeki sanat ve ahşap sütunlar bu camiye farklılık ve özellik katmakta. Küçük minaresi ve havuz 1917 yılında ilave edilmiş.

Şu bir gerçek ki Buhara’da tarihi eserler kadar en çok dikkatimi çeken eser, Nasreddin Hoca’nın heykeli oluyor. Özbekler, Nasreddin Hoca’nın Özbek olduğunu iddia ederek Leb-i Havuz Meydanı’na, yani Buhara’nın tam ortasına eşeğine binmiş şekilde bir heykelini yapmışlar. Ama bu Hoca eşeğine düz binmiş, oldukça zayıf ve sportmen bir görünüşü var. Her hediyelik eşya satan dükkanda da üzerinde Nasreddin Hoca resmi olan hediyelik eşyalar satılıyor. Nasreddin Hoca’yı en az bizim kadar seviyorlar.
TİMUR’UN DOĞUM YERİ
Buhara’da gezilecek çok fazla tarihi eser var, hepsini bir seferde gezmeye zaman yetmez. Onun için sabah saatlerinde Buhara’dan ayrılmak ve Semerkant’a doğru yol almak zorundayım. Yolumun üzerindeki Timur’un doğduğu şehir olan Şehrisebz’e (Yeşil Şehir) uğruyorum. 2700 yıllık bir tarihe sahip bu şehirdeki en önemli eser, şüphesiz ki bugün yalnızca görkemli giriş kapısının duvarları duran ve Timur tarafından yaptırılıp 17. yüzyılda Buharalı Abdullah Han tarafından yıktırılan Ak Saray. Şu anda sarayın önündeki geniş meydanda Timur’un büyük bir heykeli duruyor. Heykele yüzümü döndüğümde görüntüsü, Ak Saray’ın kapısının tam ortasına düşüyor.


Diğer önemli tarihi buluntu da, Timur yaşarken kendisi tarafından yaptırılan türbesi. Yerin altında çok küçük bir alan içerisinde tek parça mermerden yapılmış bir lahitten meydana gelen son derece basit bir türbe. Merdivenlerle aşağı iniliyor. Sanki Timur’un mezarının bulunmasını önlemek maksadıyla gözlerden saklamak için yaptırılmış görüntüsü var. Ancak Timur buraya gömülmemiş. Türbesi Semerkant’ta bulunmakta.

Dorus-Siadet Türbesi’nde Timur’un iki oğlu Cihangir ve Ömer Şahların mezarları bulunmakta. Harezm usta ve mimarları tarafından yapılan bu türbe, Harezm mimari tarzının zamanımıza kadar gelen güzel bir yansıması. Kompleks içerisinde bulunan Gök Kümbet, mavi çinilerle kaplı kubbeleri ile dikkat çekici.
Şehrisebz’deki gezimi de tamamlayıp Semerkant’a doğru yola çıkıyorum. Bakalım dillere destan olan bu şehri nasıl bulacağım. Ancak daha yolum var, daha ne gibi sürprizlerle karşılaşırım bilemiyorum
Hoşça kalın.
Yazı ve fotoğraflar: Olay Salcan

13 Mart 2018 Salı

PERU, LİMA ''ÇOK KONUŞAN ŞEHİR''

Yazının başlığını okuduğunuzda size oldukça tuhaf gelmiştir. Nereden çıktı bu çok konuşan şehir tanımlaması diye aklınıza ister istemez bu soru takılmıştır. Kısaca anlatayım. Tabii ki Lima isminin de, bir hikayesi var. 15. yy. İnka medeniyetinin varlığından bile önceki zamanlarda, Lima şehrinin bulunduğu bölgede, yerli halk için oldukça kutsal sayılan bir kâhin yaşamaktaymış. Bu kahin de çok konuşkan biri olsa gerek ki bölgeye de bu yüzden yerlilerce, “konuşan kişi” anlamına gelen Limaç adı verilmiş. Yani İnkalar, böyle bir ismi uygun görmüşler. Sonunda hikaye bu, isteyen inanır isteyen inanmaz. “Limaç” ismi, İspanyollar tarafından da sevilmemiş ki “Lima” olarak değiştirilmiş. 




Peru’nun şanlı fatihi Francisco Pizarro, İspanya’nın adına başkent olacak yeni bir şehir kurmaya karar verir. İlk aklına gelen Jaupa ya da San Gallan’dır. Her ikisini de uygun bulmaz. Sonunda sırtını Ant Dağları’na dayayan ve Pasifik Okyanusu’nun engin maviliklerine bakan Rimac Nehri vadisinde kurmaya karar verir. Tarih 06 Ocak 1535. Şehre de Krallar Şehri denir. Şehrin bu günkü konumu itibari ile son derece uygun bir yer seçildiğini anlamak mümkün. Çünkü yüksek dağlarla çevrili olması savunulmasını kolaylaştırıyor, dağlardan gelen su kaynakları şehrin su ihtiyacını karşılıyor ve okyanus kenarında olması da onun aynı zamanda bir liman şehri olmasına imkan sağlıyor. Ayrıca önemli şehirlere benzer uzaklıkta olması da ulaşımı kolaylaştırıyor.





Pizarro’nun ince eleyip sık dokuyarak temellerini attığı Lima, bu gün görülmeye değer bir şehir. Ayrıca şehircilik mimari planlaması açısından son derece başarılı. Bir dama tahtası şeklinde bir birini doksan derece kesen cadde ve sokakları ile dikkati çekiyor. 1988 yılında da Unesco Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilen Lima'nın geleneksel mimari tarzı göz alıcı.
Şehri gezdiğimizde üç farklı görüntü ile karşılaşıyoruz. Birincisi, lüks lokanta ve barların bulunduğu, şehrin en lüks yeri Miraflores. İkincisi, sömürge binalarının bulunduğu tarihi bölgesi. Üçüncüsü ise fakir halkın yaşadığı, Barriada diye adlandırılan gecekondular.
Izgara şeklinde birbirini dik kesen cadde ve sokaklarından yürüyerek ünlü Plaza Mayor meydanına doğru ilerlerken etrafımızı saran geleneksel İspanyol mimarisi tarzındaki yapılar, şehre tarihi ve güzel bir görüntü veriyor. Özellikle Endülüs mimarisinin etkisini gördüğümüz kapalı balkonlu binalardaki tahta oymacılığı, görsel bir şölen. Meydan ise, oldukça güzel ve geniş. Ortasındaki bronzdan yapılmış gösterişli çeşmenin etrafındaki Hükümet Sarayı, Katedral ve Belediye Sarayı tüm muhteşem görüntüleri ile meydanın vazgeçilmez birer değeri olmuşlar. Meydanın ortasındaki Antonio de Rivas tarafından yapılmış son derece alımlı çeşmenin üstüne işlenmiş Kont Salvatierra ve İspanyol kraliyet aileleri armalarının, çeşmenin kalitesi ve görüntüsüne olumlu katkıları var.

Ne ilginçtir ki Pizarro, 26 Haziran 1541 tarihinde bu meydandaki sarayında vurularak öldürülmüştür. Mezarı katedralin içinde bulunmaktadır. Katedralin önünde bulunan Pizarro anıtı, 18 Ocak 1935 yılında Peru’nun kurtuluş kutlamaları için dikilmiştir. Her yıl bu tarihte de halk dans ve törenlerle bu günü kutluyor. İnanılacak gibi değil. Vatanları, hayatları ve sahip oldukları her şeyi kaybettikleri bu istila gününü Peru halkı, kurtuluş günü olarak kutluyor. Sömürgeciliğin ne kadar tehlikeli ve acımasız boyuta gelebileceğinin çarpıcı bir örneği.




Kolonyal dönem mimarisinin en güzel örneklerini gördüğümüz Lima, gerçekten iyi korunmuş. Burada her İspanyol kolonisinde gördüğümüz üzere şehrin merkezi, Plaza de Armas. Buradaki Plaza de Armas, şimdiye kadar gördüklerimizden daha gösterişli. Katedral ise, meydanın vaz geçilmez klasiklerinden. 1600 yılında inşa edilen Pizarro’nun sarayı olarak da bilinen Hükümet Sarayı, meydanın göz alıcı binalarından. Endülüs tarzı balkon ve cumbalarının kendisine farklı katkıları ile Aliağa binası meydanın bir başka süsü.
Şehrin diğer ünlü bir meydanı ise, San Martin Meydanı. Meydan Peru’nun bağımsızlığının anısına 1921 yılında yapılmış . Etrafı barok tarzı binalarla çevrili meydanın ortasında Lima’yı İspanyollardan kurtaran General Jose de San Martin’in heykeli bulunuyor. 
Lima’da görülecek önemli eserlerden birisi de, 17. yüzyılının Barok tarzı en güzel yapılarından birisi olduğu kabul edilen San Francisco Kilisesi. Bu kilisenin en önemli bölümü, içerisinde Peru tarihini anlatan 25.000 adet eski kitap bulunan kütüphanesi. Ancak eski dilde yazılan bu kitaplar, rutubetten dokunulamaz duruma gelmişler.
Lima'da yaşayan halk iki sınıfa ayrılıyor: Varlıklı kesim genellikle İspanyol kökenli. İspanyol ve yerli karışımı Mestizolar ise çok yoksul. 


Ekvator’a yakınlığına rağmen soğuk su akıntısı olan Humboldt Akıntısı'nın etkisiyle serin bir iklim hakim, nem oranı da yüksek. Aldığı göçlerle artan nüfusun beraberinde getirdiği konut sorunu, ciddi boyutlara ulaşmış. Bugün göz alabildiğince uzanan gecekondu mahalleleri ve kale duvarları gibi yüksek duvarlarla çevrili evlerde lüks içinde yaşayan varlıklı kimselerin oturduğu bölgeler dikkat çeken farklılıklar. 

PERU İÇECEKLERİ
Peru’nun milli içeceği, Pisco’da yetiştirilen üzümün toprak testilerde fermente edilerek üretilen ve gerçekte bir brendi türü olan Pisco Sour’dur. Bu içki, 1928 yılında ilk olarak Lima’daki Morris Bar’da denenmiş. Bu bar hala işletiliyor ve Plaza de Armas’a çok yakın bir sokakta hizmet veriyor. Büyük bir ihtimalle önünden geçeceksiniz. Kaçırmamanızı öneririm. 
Bir diğer içki de, mayalanmış mısır suyundan elde edilen Chicha’dır. Siyah mısır suyundan yapılan alkolsüz Chicha Morada’nın tadı güzeldir.
Diğer popüler bir içecek, gazoz benzeri limonlu İnka Cola’dır. Satışları ülkede Coca Cola’nın önüne geçince Coca Cola da çareyi İnka Cola’yı satın almakta bulmuş.
Saygılarımla.
olay.salcan@gmail.com
www.olaysalcan.com

6 Mart 2018 Salı

PERU, TİTİKAKA GÖLÜ

Batı kıyısı Peru'ya, doğu kıyısı ise Bolivya'ya ait Titikaka Gölü, 8.288 kilometrekarelik bir alanı kaplar. Deniz seviyesinden yüksekliği 3.810 metre olup 194 km, uzunluğa ve 65 km genişliğe sahiptir. Titikaka Gölü, dünyada ticari gemilerin çalıştığı, en yüksek rakımlı göldür. Ortalama derinliği 140-180 m., en derin yeri de 280m.dir. Yirmi beşten fazla akarsu bu göle dökülüyor. İnka kültürünün izlerini barındıran Güneş Adası (Isla del Sol) dahil irili ufaklı birçok adacığı barındırır. Adalarda ve civarda yaşayan halk için gölde yapılan balıkçılık önemli bir geçim kaynağıdır.
Yeri gelmişken; gezerken nelerle karşılaşacağınızın güzel örneklerinden birisi, Titikaka gölü. Neden mi? İsrail’deki Lut Gölü, deniz seviyesinin 395 altında iken; Titikaka gölü, deniz seviyesinin 3.810 üstünde yer alıyor. Aralarındaki fark, 4205 m. Peki ne farkı varmış diye bir soru soracak gibisiniz. Cevabını yerinde gidip görmenin keyfine diyecek yok. 
Gölün Peru tarafında Keçhualar, Bolivya tarafında ise Aymaralar, yaşamlarını geleneksel tarzlarında devam ettiriyorlar. Peru’da daha ağırlıklı olarak hissedilmesine rağmen Bolivya’da da turizm, ciddi bir gelir kaynağı olmuş. Bu da, yaşamlarını kaçınılmaz bir şekilde etkilemiş durumda. Geleneksel yapılarının turizm etkisi ile gittikçe bir gösteriye dönüştüğü belli olmakla birlikte tabiilik, yine de ağır basıyor. Yakın bir zamanda bununda tamamen gösteriye dönüşmesinden endişeliyim. Bu doğallık bozulmadan bu ülkeleri gezmenin önemi büyük. Benden söylemesi.
Bu yazımda sizlere Titikaka Gölü'nün Peru tarafındaki Uros ve Taquila adalarını ve Bolivya tarafındaki Güneş adasını anlatmaya çalışacağım.
UROS ADASI
Gölde bulunan 41 adanın 25’inde insanlar yaşıyor. Yaşam olan en ilginç ada, hiç şüphesiz Uros adası. Burada yaşayanlar, Uro kabilesi halkı. Eski dönemlerde savaşçı İnkalardan korunmak maksadıyla bu adayı yapmışlar. Dönemimizde kendilerine yapılan karada yerleşme tekliflerini kabul etmedikleri için geleneksel yaşantılarını hiç bozulmadan sürdürüyorlar. Bu adanın diğer adalardan farkı, tamamının totora denilen sazlardan yapılmış olması. Yani insan yapımı. Buraya Uros adası demekten daha çok Uros adaları demek daha doğru olur. Çünkü sorduğumuzda birbirinden ayrı sazdan yapılmış 75 ada olduğunu söylediler. Bu sayı zamanla azalıyor ya da çoğalıyor. 





Puno’dan oldukça süratli ve rahat teknelerle Uros adalarına gidiliyor. Burada gölün derinliği, 2 metreye kadar düşüyor. Yöresel rengarenk kıyafetleri içerisinde bulunan yerli adalılar bizleri karşılıyorlar. Hiç toprak görmüyoruz. Burada toprak saz, evler saz, tekneler saz. İşin daha da garibi bu sazlar şeker kamışı gibi yenilebiliyor. Yenilebilen bölümüne çulyo deniyor. Tatmadan edemedik. Kısaca sazdan bir dünya. Tekneden inip sazdan toprağa basmak değişik bir duygu. Ayaklarımız ağırlığımız nedeni ile yumuşak saza gömülüyor ve ada da sallanıyor. Son derece farklı ve değişik bir duygu. İlk başlarda garip geliyor, ama sonra alışıyor insan. Bize adaları, evleri ve tekneleri nasıl yaptıklarını ve yaşamlarını anlatıyorlar. Sazların sık sık değişmesi gerekiyor. Bize son derece cazip ve eğlenceli gelen bu yaşam, ne kadar alışmış olsalar da onlar için de zor görünüyor. Gezilerim içerisinde gördüğüm en enteresan yerlerden birisi.



Taşımacılıkta kullanılan tekneleri, sazdan yapılmış görüntüleri ile çok güzel. Katamaran gibi iki gövdesi var. İki gövdenin birleştiği bölgeye de yolcuların oturma yerleri konmuş. Tamamen insan gücü ile hareket ediyor. Bu teknelerden birisi ile yaptığımız gezintide etrafı daha iyi görme fırsatımız oluyor. Yerli halkın kendilerinin yaparak sattıkları geleneksel el sanatları, son derece kaliteli ve makul fiyatta.
TAQUILA ADASI



Puno’ya 45 km. uzaklıkta ve üzerinde 2.000 kişi yaşayan adaya gelip iskeleye yanaştıktan sonra yerleşim yeri olan bölgeye ulaşabilmek için dik yokuşu tırmanmak zorundayız. Bu da oldukça zor bir durum. Tikikaka, gölü zaten 3800 m. yüksekte; bir de buna yukarı doğru tırmanma eklenince nefes darlığı artacaktır. Bu nedenle acele etmemek ve dinlene dinlene tepeye ulaşmak en uygunu. Ama adalılar son derece rahat. Burada dikkatimi çeken, adalıların karşılaştıklarında merhaba dercesine birbirlerine coca yapraklarını ikram etmeleri.



Geleneklerine bağlı bir topluluk. Evlenmek isteyenler istedikleri zamanda evlenemiyorlar. Üç yıllık bir deneme sürecinden geçiriliyorlar. Başarılı olanların tamamı, ayni gün ada meydanında hep beraber evleniyorlar. Evlenme töreninde gelin, kendi saçından ördüğü kuşağı damada hediye ediyor. Damat da, deneme süreci olan 3 yıl içerisinde hiç kesmeden uzattığı saçından yaptığı şapkayı geline armağan olarak veriyor. 
Bu adanın göze hoş ve değişik gelen en çarpıcı geleneği erkeklerin örgü örmeleri. Enteresan değil mi?
Adada polis ve yargıç yok. Her pazar günü kasaba meydanında liderler ve anlaşmazlığı olanlar toplanıyor. Sorunlar kendi aralarında meydanda çözülüyor. Ayrıca adada taşıt ve yük hayvanı yok. Taşınacak eşyalar sırayla ada halkı tarafından taşınıyor.
Keçuva dili konuşulan adada organik tarım yapılmakta. Dışardan atanarak burada çalışan bir yönetici de yok. Ada halkı her yıl kasım ayında meydanda toplanıp ellerini kaldırarak ada yöneticilerini seçiyorlar. Tamamen kapalı bir toplum olarak geleneklerine sıkı sıkıya bağlı bir şekilde yaşamlarını sürdüren bu adadaki insan ve doğa beraberliğinin uyumu müthiş.
GÜNEŞ ADASI (ISLA DEL SOL)
Güneş adası, Titikaka gölünün Bolivya tarafında kalıyor. Bu nedenle de adaya gitmek için Peru’dan Bolivya’ya geçmeniz ve şirin bir kasaba olan Copacabana’ya ulaşmanız gerekecektir. Adaya buradan kalkan bir katamaranla gidiliyor. Yakınlarına gelince de totoradan yapılmış bir tekneye binilip adaya ulaşılıyor. Adadan Bolivya’yı anlattığım yazıda bahsetmem konusunda tereddütlerimden sonra, bu yazımda anlatmamın daha uygun olacağına karar verdim. Çünkü bu yazımın konusu, Titikaka gölü idi. Ada da bu gölün içinde bulunuyordu. Güneş adasını ayrı bir yazının içinde anlatırsam gölün bütünlüğünü de bozmuş olurum diye düşündüm. Bence bu ada hakkında da sizlere bilgi vermek önemli. 
Ada, İnka medeniyeti açısından önem arz ediyor. Çünkü efsaneye göre İnka medeniyeti bu adada oluşuyor.


İnkaların en önemli tanrısı olan Güneş tanrısı İnti, bu adada da doğuyor. Onun çocukları olan Manco Capac ve kızkardeşi Mama Ocllo’yu adada bir kayanın üzerine bırakıyor. İki kardeş birleşiyor ve çoğalıyorlar. Diğer bir efsaneye göre, İnka mitolojisinde yerin altı, yerin üstü ve gökler olmak üzere üç katman vardır. Güneş tanrısının çocuklarından Manco Capac ve kardeşi Mama Ocllo yerin altındaki bu gizli şehirden çıkıp Titicaca gölünün içindeki güneş adasına ayak basarlar ve böylece güneşin çocukları İnka’lar dünyasına girmiş olurlar. 
Sazdan yapılmış tekneler ile adaya ulaştığımızda bizi tepeye dik bir şekilde tırmanan çok sayıda merdiven karşılıyor. Burada dikkat edilecek en önemli konu hiç şüphesiz nefes darlığına meydan vermemek. Ancak artık biliyoruz. Acele etmek yok. Dinlene dinlene yukarı çıkacağız. Görülecekler orada.
Yukarı tırmandığımızda gördüğümüz nefes kesecek kadar güzel manzara, bizi hemen etkisi altına alıyor. Bu manzaraya yerel kıyafetleri içerisindeki kadınlar ile alpaga ve lamalar, ayrı bir güzellik katıyorlar.Adanın yüksek noktasına ulaştığımızda bir sürprizle karşılaşıyoruz. Bir Şaman ayini. Kırmızı kıyafetleri içinde denize sırtını vererek oturan Şaman rahibin ayinine tanık olacağız. Ayinden önce avuçlarımızı açıyoruz. O da avuçlarımıza daha evvel okunmuş sudan birkaç damla döküyor ve sonra yerine geçip ayinine başlıyor. Bilemediğimiz ve anlayamadığımız töreni tamamlıyor. Ayinin sonunda kötü ruhların yok edildiği ve korunduğumuz söyleniyor. Benim bu ayinden aklımda kalan, denizin maviliği ve Şaman rahibin kırmızı elbiselerinin birlikte ortaya koyduğu kontrast içindeki görüntü.

Daha sonra İnka ve Aymara medeniyetlerinden örneklerin sergilendiği küçük ama çok şirin bir müzeyi ziyaret ediyoruz. Aymara kültüründeki ölüm sonrası yaşam inancından dolayı ölülerini ana rahmi pozisyonunda mumyaladıklarına şahit oluyoruz. Müzede bazı kafatasları görüyoruz. Enteresan olan bu kafataslarının sıkıştırılarak deformasyona uğramış olmaları. İnkalar'da uzun, yassı kafalar asalet sembolü. Bu nedenle de çocukların kafaları, doğumlarıyla beraber deformasyon işlemine tabi tutuluyor. Gerek ana rahmi pozisyonu ve gerek ise kafa deformasyon işlemine eski Anadolu medeniyetlerinde de rastlanması sadece bir rastlantı mıdır? Ne dersiniz?

Saygılarımla.

olay.salcan@gmail.com
www.olaysalcan.com

5 Mart 2018 Pazartesi

PERU, CUSCO

1781 yılında yaşanan uzun kuraklığın neden olduğu sıkıntılar yetmezmiş gibi İspanyollara karşı büyük bir direniş gösteren yerli Tupac Amaru İspanyollar tarafından yakalanır. Önce ailesi ve yakınları idam edilen Tupac, dört farklı istikamete koşmaya hazır atlara bacak ve kollarından bağlanır ve aynı anda koşmaya başlayan atlar tarafından parçalara ayrılarak infaz edilir. Tam bu anda da uzun zamandan beri kuraklık yaşayan ülkede şiddetli bir yağmur yağmaya başlar. Bu nedenle de yağmurun, Tupac Amaru’nun başka bir bedende dünyaya dönen ruhunun sesi olduğuna inanılır.
İnkalar tarihinde yaşanan bu trajediye şahit olmuş şehrin adı Cusco. Bir zamanlar başkentlik yapmış bu tarihi şehrin kendisi ve çevresi, İnka medeniyetinin örneklerine sahip olması açısından Peru’da özel bir yere sahip. 
Şehir, son derece yüksek bir alana yerleşmiş. Cusco’nun merkezi olan Plaza de Armas’ın 3.460 metre yüksekliğinde olduğunu belirtmek şehrin yüksekliği hakkında net bir fikir verecektir. Genelde Peru’daki geziler yüksek irtifada yapıldığından ve bizim gibi olanların vücut yapıları da buna uygun olmadığından nefes darlığı çekilmesi normal. Bu maksatla Peru’da birçok yerde oksijen maskesi satıyorlar. Otellere geldiğimizde bizi coca çayı ile karşılıyorlar. Yerel halk coca yapraklarını çiğniyor. Ayrıca cocalı şekerlemeler de yapmışlar. Coca bitkisinin nefes darlığına yararı dokunduğuna inanılıyor. Ancak bağımlılık yaptığı da kaçınılmaz bir gerçek. Peru’da gezerken yüksek yerlerde hissedilen nefes darlığına karşı alınacak en etkili önlem, katiyetle yavaş hareket edilmesi. Gerçekten çok etkili oluyor. İki gün sonrada vücut buna alışıyor. Yine de gezinin devamı süresince yavaş hareket etmekte fayda var.
Yaptığım tüm uçak yolculuklarında hava alanlarına uçaklar inmek için alçalırlar. Cusco bunların istisnası. Çünkü uçak, Cusco hava alanına inmek için alçalmıyor, aksine daha da yükseliyor, yükseliyor ve piste tekerleklerini koyuyor. Enteresan ve Cusco’ya özel bir durum. Uçak, yükselirken de dağların arasından zikzak çizerek görülmeye değer vahşi bir manzara eşliğinde uçuyor. Cusco’yu özel yapanlardan birisi de doğal yapısı. 12 dağ ile çevrelenmiş bir ovaya kurulmuş olan Cusco’ya kainata açılan kapı diyorlar. Cusco, göbek deliği manasına geliyor. Gerçekte Keçuva dilinde Qosqo olan ismi İspanyollar tarafından Cusco olarak değiştirilmiştir. Cuzco, 1983 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilmiş.

PLAZA DE ARMAS
Cusco’nun ana meydanı hiç kuşkusuz Plaza de Armas. Amerika kıtasını istila eden İspanyolların alışılmış mimari tarzı. Biz de her gittiğimiz yerde bunu görmeyi yadırgamaz olduk. Tabii ki meydanın olmazsa olmazlarından olan katedral, en görkemli yapı. Bu ikili her gittiğimiz şehirde karşımıza çıkıyor. Yarım milyona yaklaşan nüfusu olan şehirde birçok kilise bulunuyor. Atalarının dinini bırakan Perulular, bugün son derece dindar Katolikler.
İspanyollara karşı direnişte bulunan Tupac Amaru’n burada idam edilmesinden dolayı halk tarafından meydana Plaza Huacaypata yani Gözyaşı Meydanı da deniliyor. Bu gün restoran, kafe ve hatıra eşya satan dükkanları ile meydan, şehrin bir eğlence ve cazibe merkezi.
Meydandaki dikkati çeken binalar, 16.yy.da inşa edilmiş katedral ile 17.yy.da Huayna Capac’ın sarayı üzerine yapılmış Cizvit kilisesi. Katedralin içinde üç kilise yan yana olup ağaç işçiliği dikkat çekici. Yapımı 97 yıl süren katedralin mihrabını süslemek için 1200 ton gümüş kullanılmış. Şapellerin birisinde bulunan resimde İsa siyahi olarak gösterilmiş. Depremlerin prensi olan İsa heykelinin giysileri, her perşembe günü değiştirilmekte. Katedralin yüksek duvarları: Cusquena okulu ressamlarının en iyi resimlerinden örnekleri içermekte. Bunlara ait 400 tablo arasında öne çıkan: Marcos Zapata tarafından yapılan “Son Akşam Yemeği” tablosu. Sacrist bölümünde: “Van Dyke” tarafından yapılmış “çarmıha gerilme” resmi, ilgi çekenlerden.

GÜNEŞ TAPINAĞI (KORICANCHA)
İnkalar, altının güneşin alın teri, gümüşün de ayın gözyaşı olduğuna inanırlardı. İspanyollar, ise her ikisine sahip olmanın zenginlik olduğunu kabul ederlerdi. İspanyollar alıp memleketlerine göndermeden önce Altın Kale manasına gelen Koricancha’nın duvarları, altın ve gümüş; tavanları, renkli tüylerle kaplı imiş. O zamanlar altın ve gümüş bol. Bu gün de Peru, altın üreticisi olarak dünyada yedinci, gümüş üreticisi olarak dördüncü sırada. Bu tapınak, İspanyol kayıtlarına göre, Güney Amerika’nın en önemli tapınağı ve büyük taş bloklarının kütle halinde harç kullanılmadan üst üste konulmasıyla inşa edilmiş. Bu nedenle de hiçbir depremden etkilenmemiş. Ama altın süslemeler, İspanyollar tarafından eritilerek ülkelerine taşınmış. Girişte, altından yapılmış güneş, ay ve yıldızların resmedildiği, dünyanın yuvarlak görüntülendiği orijinal olmayan baş kitabeleri var. Tapınak, Güneş Tanrısı İnti adına yapılmış. İnkalar, imparatorlarını güneşin oğlu olarak görüyorlarmış. Burada yapılan törenlerde Güneş Tanrısı İnti’ye çiçekler, yemekler ve hayvanları ateşe atarak armağan veriyorlarmış.


Tapınağın üzerine 17.yy. inşa edilmiş olan St. Dominique kilisesi, 1950 yılında meydana gelen bir depremde yıkılmış. Bugün İnka mimarisinin karakteristik tarzı olan içe eğimli duvarlar ve kapılardan başka İnka medeniyetine ait bir şey görmek mümkün değil.PUCA PUCARA (KIZIL KALE)
Cusco’ya 7 km. uzaklıkta olan kale hakkında fazla bir bilgi olmamakla birlikte, Cusco’yu savunmak maksadıyla Pachacutec döneminde inşa edildiği düşünülmekte. Cusco’ya yaklaşma yollarını kontrol edebilecek hakim bir noktada yapılmış. Duvarlarının kırmızımsı olması nedeni ile buraya “Kırmızı Kale” diye anılmakta.OLLANTAYTAMBO KALESİ 

Kale, eteklerine konuşlanmış Ollantaytambo Kasabasının sırtını dayadığı dağın yamaçlarında tepeye doğru kurulmuş. Ollantaytambo Kalesine çıkmak ve burada bulunan tapınağa ulaşabilmek için çok sayıda merdiveni tırmanmak gerekiyor. İnka mimarisinin geleneksek özelliklerini taşıyan kalede teraslar, su kanalları ve yollar birbirine bağımlı bir düzen içerisinde yaşayanların ihtiyaçlarını en iyi karşılayacak şekilde inşa edilmişler. En tepeye çıktığımızda kendimizi biraz daha uzansak bulutları tuta bilecekmiş gibi onlara yakın hissediyoruz. Buradan Ant dağlarının görüntüsü muhteşem. Kalenin burç şeklindeki en yüksek yerinde Güneş Tapınağı’nın kalıntıları yer alıyor. Buradan da muazzam büyüklükteki kaya kütlelerinin bu kadar yükseğe nasıl getirdiklerinin gizemi içerisinde aşağıda uzanan kasabaya ve karşı dağlara bakıyoruz. Güneş Tapınağı, İspanyollardan nasibini almış ve tamamen yok edilmiş. Şu anda taban taşları duruyor. Karşı dağlarda gördüğümüz birkaç katlı ve sıralı odalardan oluşan yapılar, eskiden depo olarak kullanılmak maksadıyla inşa edilmişler.

SACSAYHUAMAN KALESİ

 Cuco’ya yaklaşık 3 km. uzaklıkta, şehrin en kritik girişini korumak için kurulmuş. Gerçekten de, İspanyolların istilasında yüzlerce İnka savaşçısı burada savunma yapmışlar. İspanyol ve depremlerin neden olduğu tahribatlarla bugüne kadar ancak üçte biri ayakta kalabilmiş. Burada bulunan 100 metre çapındaki daire şeklindeki arenalardan tesisin bir bölümünün kutsal maksatlar için kullanıldığı düşünülmekte. Kalenin inşaatında harçsız kullanılan 100 ton ağırlığında çok büyük kaya kütlelerinin hangi teknikle buraya getirildikleri ve üst üste nasıl konuldukları gizemi hala aklımızı kurcalıyor. 




TAMBOMACHAY HAMAMI
Burasının, 1500 yılında inşa edilen İnka hamamı olduğu ve daha ziyade dini bir merkez olarak kullanıldığı değerlendirilmektedir. Yapıda su yolları ve tepenin üzerinde çeşmeler bulunmakta. Hamamdaki taş işçiliğinin mükemmel kalitesi, burasının sadece törenlerde yüksek asil sınıf tarafından kullanıldığını göstermektedir. Yapı harcı kullanılmadan mükemmel oyma ve eşit olmayan şekilli kayalardan inşa edilmiş. Yapının kalıntıları: temelde 3 platform şeklindedir. Kaynak suyu, zemin seviyesinden aşağıya iki kanalla dökülmekte.



WIRACOCHA TAPINAĞI, RAQCHI

Cusco’dan 110 km. uzaklıkta olan Raqchi, Wiracocha Tapınağı ile ünlü bir ören yeri. Buradaki hediyelik eşyaların satıldığı pazar alanı, son derece renkli bir görüntüye sahip. Geleneksel kıyafetleri içinde satışlarını yapan yerel kadınların görüntüleri son derece keyif veriyor.
Wiracocha Tapınağı göz alıcı yapısı ile dikkati çekiyor. İspanyolların yıkımından önce 92 m. uzunluk ve 25 m. genişliğe sahip üçgen ve iki katlı devasa çatısının, İnkalar döneminde en geniş tek parça çatı olduğuna inanılmaktadır. Tapınak, yaklaşık 20 m. yüksekliğinde kerpiç duvarlardan oluşuyor. Çevresinde rahip ve yöneticilerin kaldığı yaşam alanları ile yiyecek ve silah sakladıkları depolar bulunmakta.


Saygılarımla.
Yazı ve fotoğraflar:Olay Salcan