Ankara'dan Hareketli Turlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ankara'dan Hareketli Turlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2018 Salı

PERU, TİTİKAKA GÖLÜ

Batı kıyısı Peru'ya, doğu kıyısı ise Bolivya'ya ait Titikaka Gölü, 8.288 kilometrekarelik bir alanı kaplar. Deniz seviyesinden yüksekliği 3.810 metre olup 194 km, uzunluğa ve 65 km genişliğe sahiptir. Titikaka Gölü, dünyada ticari gemilerin çalıştığı, en yüksek rakımlı göldür. Ortalama derinliği 140-180 m., en derin yeri de 280m.dir. Yirmi beşten fazla akarsu bu göle dökülüyor. İnka kültürünün izlerini barındıran Güneş Adası (Isla del Sol) dahil irili ufaklı birçok adacığı barındırır. Adalarda ve civarda yaşayan halk için gölde yapılan balıkçılık önemli bir geçim kaynağıdır.
Yeri gelmişken; gezerken nelerle karşılaşacağınızın güzel örneklerinden birisi, Titikaka gölü. Neden mi? İsrail’deki Lut Gölü, deniz seviyesinin 395 altında iken; Titikaka gölü, deniz seviyesinin 3.810 üstünde yer alıyor. Aralarındaki fark, 4205 m. Peki ne farkı varmış diye bir soru soracak gibisiniz. Cevabını yerinde gidip görmenin keyfine diyecek yok. 
Gölün Peru tarafında Keçhualar, Bolivya tarafında ise Aymaralar, yaşamlarını geleneksel tarzlarında devam ettiriyorlar. Peru’da daha ağırlıklı olarak hissedilmesine rağmen Bolivya’da da turizm, ciddi bir gelir kaynağı olmuş. Bu da, yaşamlarını kaçınılmaz bir şekilde etkilemiş durumda. Geleneksel yapılarının turizm etkisi ile gittikçe bir gösteriye dönüştüğü belli olmakla birlikte tabiilik, yine de ağır basıyor. Yakın bir zamanda bununda tamamen gösteriye dönüşmesinden endişeliyim. Bu doğallık bozulmadan bu ülkeleri gezmenin önemi büyük. Benden söylemesi.
Bu yazımda sizlere Titikaka Gölü'nün Peru tarafındaki Uros ve Taquila adalarını ve Bolivya tarafındaki Güneş adasını anlatmaya çalışacağım.
UROS ADASI
Gölde bulunan 41 adanın 25’inde insanlar yaşıyor. Yaşam olan en ilginç ada, hiç şüphesiz Uros adası. Burada yaşayanlar, Uro kabilesi halkı. Eski dönemlerde savaşçı İnkalardan korunmak maksadıyla bu adayı yapmışlar. Dönemimizde kendilerine yapılan karada yerleşme tekliflerini kabul etmedikleri için geleneksel yaşantılarını hiç bozulmadan sürdürüyorlar. Bu adanın diğer adalardan farkı, tamamının totora denilen sazlardan yapılmış olması. Yani insan yapımı. Buraya Uros adası demekten daha çok Uros adaları demek daha doğru olur. Çünkü sorduğumuzda birbirinden ayrı sazdan yapılmış 75 ada olduğunu söylediler. Bu sayı zamanla azalıyor ya da çoğalıyor. 





Puno’dan oldukça süratli ve rahat teknelerle Uros adalarına gidiliyor. Burada gölün derinliği, 2 metreye kadar düşüyor. Yöresel rengarenk kıyafetleri içerisinde bulunan yerli adalılar bizleri karşılıyorlar. Hiç toprak görmüyoruz. Burada toprak saz, evler saz, tekneler saz. İşin daha da garibi bu sazlar şeker kamışı gibi yenilebiliyor. Yenilebilen bölümüne çulyo deniyor. Tatmadan edemedik. Kısaca sazdan bir dünya. Tekneden inip sazdan toprağa basmak değişik bir duygu. Ayaklarımız ağırlığımız nedeni ile yumuşak saza gömülüyor ve ada da sallanıyor. Son derece farklı ve değişik bir duygu. İlk başlarda garip geliyor, ama sonra alışıyor insan. Bize adaları, evleri ve tekneleri nasıl yaptıklarını ve yaşamlarını anlatıyorlar. Sazların sık sık değişmesi gerekiyor. Bize son derece cazip ve eğlenceli gelen bu yaşam, ne kadar alışmış olsalar da onlar için de zor görünüyor. Gezilerim içerisinde gördüğüm en enteresan yerlerden birisi.



Taşımacılıkta kullanılan tekneleri, sazdan yapılmış görüntüleri ile çok güzel. Katamaran gibi iki gövdesi var. İki gövdenin birleştiği bölgeye de yolcuların oturma yerleri konmuş. Tamamen insan gücü ile hareket ediyor. Bu teknelerden birisi ile yaptığımız gezintide etrafı daha iyi görme fırsatımız oluyor. Yerli halkın kendilerinin yaparak sattıkları geleneksel el sanatları, son derece kaliteli ve makul fiyatta.
TAQUILA ADASI



Puno’ya 45 km. uzaklıkta ve üzerinde 2.000 kişi yaşayan adaya gelip iskeleye yanaştıktan sonra yerleşim yeri olan bölgeye ulaşabilmek için dik yokuşu tırmanmak zorundayız. Bu da oldukça zor bir durum. Tikikaka, gölü zaten 3800 m. yüksekte; bir de buna yukarı doğru tırmanma eklenince nefes darlığı artacaktır. Bu nedenle acele etmemek ve dinlene dinlene tepeye ulaşmak en uygunu. Ama adalılar son derece rahat. Burada dikkatimi çeken, adalıların karşılaştıklarında merhaba dercesine birbirlerine coca yapraklarını ikram etmeleri.



Geleneklerine bağlı bir topluluk. Evlenmek isteyenler istedikleri zamanda evlenemiyorlar. Üç yıllık bir deneme sürecinden geçiriliyorlar. Başarılı olanların tamamı, ayni gün ada meydanında hep beraber evleniyorlar. Evlenme töreninde gelin, kendi saçından ördüğü kuşağı damada hediye ediyor. Damat da, deneme süreci olan 3 yıl içerisinde hiç kesmeden uzattığı saçından yaptığı şapkayı geline armağan olarak veriyor. 
Bu adanın göze hoş ve değişik gelen en çarpıcı geleneği erkeklerin örgü örmeleri. Enteresan değil mi?
Adada polis ve yargıç yok. Her pazar günü kasaba meydanında liderler ve anlaşmazlığı olanlar toplanıyor. Sorunlar kendi aralarında meydanda çözülüyor. Ayrıca adada taşıt ve yük hayvanı yok. Taşınacak eşyalar sırayla ada halkı tarafından taşınıyor.
Keçuva dili konuşulan adada organik tarım yapılmakta. Dışardan atanarak burada çalışan bir yönetici de yok. Ada halkı her yıl kasım ayında meydanda toplanıp ellerini kaldırarak ada yöneticilerini seçiyorlar. Tamamen kapalı bir toplum olarak geleneklerine sıkı sıkıya bağlı bir şekilde yaşamlarını sürdüren bu adadaki insan ve doğa beraberliğinin uyumu müthiş.
GÜNEŞ ADASI (ISLA DEL SOL)
Güneş adası, Titikaka gölünün Bolivya tarafında kalıyor. Bu nedenle de adaya gitmek için Peru’dan Bolivya’ya geçmeniz ve şirin bir kasaba olan Copacabana’ya ulaşmanız gerekecektir. Adaya buradan kalkan bir katamaranla gidiliyor. Yakınlarına gelince de totoradan yapılmış bir tekneye binilip adaya ulaşılıyor. Adadan Bolivya’yı anlattığım yazıda bahsetmem konusunda tereddütlerimden sonra, bu yazımda anlatmamın daha uygun olacağına karar verdim. Çünkü bu yazımın konusu, Titikaka gölü idi. Ada da bu gölün içinde bulunuyordu. Güneş adasını ayrı bir yazının içinde anlatırsam gölün bütünlüğünü de bozmuş olurum diye düşündüm. Bence bu ada hakkında da sizlere bilgi vermek önemli. 
Ada, İnka medeniyeti açısından önem arz ediyor. Çünkü efsaneye göre İnka medeniyeti bu adada oluşuyor.


İnkaların en önemli tanrısı olan Güneş tanrısı İnti, bu adada da doğuyor. Onun çocukları olan Manco Capac ve kızkardeşi Mama Ocllo’yu adada bir kayanın üzerine bırakıyor. İki kardeş birleşiyor ve çoğalıyorlar. Diğer bir efsaneye göre, İnka mitolojisinde yerin altı, yerin üstü ve gökler olmak üzere üç katman vardır. Güneş tanrısının çocuklarından Manco Capac ve kardeşi Mama Ocllo yerin altındaki bu gizli şehirden çıkıp Titicaca gölünün içindeki güneş adasına ayak basarlar ve böylece güneşin çocukları İnka’lar dünyasına girmiş olurlar. 
Sazdan yapılmış tekneler ile adaya ulaştığımızda bizi tepeye dik bir şekilde tırmanan çok sayıda merdiven karşılıyor. Burada dikkat edilecek en önemli konu hiç şüphesiz nefes darlığına meydan vermemek. Ancak artık biliyoruz. Acele etmek yok. Dinlene dinlene yukarı çıkacağız. Görülecekler orada.
Yukarı tırmandığımızda gördüğümüz nefes kesecek kadar güzel manzara, bizi hemen etkisi altına alıyor. Bu manzaraya yerel kıyafetleri içerisindeki kadınlar ile alpaga ve lamalar, ayrı bir güzellik katıyorlar.Adanın yüksek noktasına ulaştığımızda bir sürprizle karşılaşıyoruz. Bir Şaman ayini. Kırmızı kıyafetleri içinde denize sırtını vererek oturan Şaman rahibin ayinine tanık olacağız. Ayinden önce avuçlarımızı açıyoruz. O da avuçlarımıza daha evvel okunmuş sudan birkaç damla döküyor ve sonra yerine geçip ayinine başlıyor. Bilemediğimiz ve anlayamadığımız töreni tamamlıyor. Ayinin sonunda kötü ruhların yok edildiği ve korunduğumuz söyleniyor. Benim bu ayinden aklımda kalan, denizin maviliği ve Şaman rahibin kırmızı elbiselerinin birlikte ortaya koyduğu kontrast içindeki görüntü.

Daha sonra İnka ve Aymara medeniyetlerinden örneklerin sergilendiği küçük ama çok şirin bir müzeyi ziyaret ediyoruz. Aymara kültüründeki ölüm sonrası yaşam inancından dolayı ölülerini ana rahmi pozisyonunda mumyaladıklarına şahit oluyoruz. Müzede bazı kafatasları görüyoruz. Enteresan olan bu kafataslarının sıkıştırılarak deformasyona uğramış olmaları. İnkalar'da uzun, yassı kafalar asalet sembolü. Bu nedenle de çocukların kafaları, doğumlarıyla beraber deformasyon işlemine tabi tutuluyor. Gerek ana rahmi pozisyonu ve gerek ise kafa deformasyon işlemine eski Anadolu medeniyetlerinde de rastlanması sadece bir rastlantı mıdır? Ne dersiniz?

Saygılarımla.

olay.salcan@gmail.com
www.olaysalcan.com

22 Mart 2016 Salı

TEMPO TUR İLE BUDAPEŞTE TURU

Macaristan’ın başkenti Budapeşte’yi, televizyonda bir gezi programında seyretmiştim. Büyülenmiştim adeta. O gün karar vermiştim, mutlaka gidip görecektim. Önce gezi için bir tur bulmam gerekiyordu. Öyle bir tur bulmalıydım ki, başka bir ülkede de, kendi ülkemdeymiş gibi rahat etmeliydim. Hiç kimse yoğurdum ekşi demez elbette. O yüzden biraz araştırma yapmak istedim. Tempo turun adını duydum. Gidip görüşmekte fayda var diye düşündüm. Çünkü tur programında yazılanların tamamını orada görmek ve yaşamak istiyordum. Çünkü yurt dışına gitmiş insanlardan hayal kırıklığıyla ilgili o kadar çok hikâye duymuştum ki, gerçekten tedirgin olmuştum. Tempo Tur’un Ankara çıkışlı bir tur olması tercihimin en başına yerleşmesine neden oldu. Çünkü seyahate giderken rahatlık benim için çok önemli. Tempo Tur’un da bana bu rahatlığı sağlayacağını hissettim. Ankara çıkışlı olması benim için çok büyük bir avantajdı. Ankara’da yaşayan birisi için İstanbul’a gidip oradan bu geziye katılmak hem daha masraflı hem de vakit açısından oldukça zordu. Tura katılmak için görüşmeye gittiğimde, sıcakkanlı karşılamada benim kararımı kolaylaştırdı. Oradaki arkadaşın güven veren konuşması rahatlamamı sağladı. Sonuçta başka bir ülkeye gidecektim. Vazgeçtim haydi yarın döneyim deme şansımda yoktu. Ülke içinde bir yer olsa belki bunu yaparsın, tüm gemileri yakar çeker gelirsin de başka bir ülkede bunu yapmak çok zordu. Tempo Tur’un hoşuma giden uygulamalarından birisi de, geziye gitmeden iki üç gün önce katılımcıları topluyor ve onlarla bir toplantı yapıyordu. Orada yapılacaklar, ne tür giysiler alınacak, oradaki hava durumu hakkında bilgiler veriliyordu. Yaz olmasına rağmen Avrupa’da ki yağışlı hava göz önüne alınarak yağmurluğunuzu mutlaka alın denildi. Bu benim için iyi bir hatırlatma oldu. Avrupa’nın yazın bile yağmurlu olduğunu biliyordum. Ama bu detayı atlayabilirdim belki. Bu hatırlatma tedbirli olmam gerektiğini gösterdi. Hoşuma giden şeylerden birisi de buydu. Bu da beni mest etti doğrusu. İçimdeki kaygıları çok aza indirdi.


Tereddütsüz tura katılma kararıyla kaydımı yaptırdım. Elbette sabırsızlıkla gideceğim günü bekliyordum. Vakit geçmek bilmez ya, hakikaten geçmek bilmiyordu. Turun ofisinin önünde buluşacaktık. Oturduğum yer itibariyle bu da benim için çok kolay oldu. 20 Temmuz 2008 tarihinde sabah turun ofisinin önünde bizi bekleyen otobüse gittim. Oradan hava alanına transfer olacaktık. Heyecan içindeydim. Aynı grup otobüsün içindeydik ama kimse kimseyi tanımıyordu elbette. Küçük gülümsemelerle birbirimizi selamlamıştık sadece. İlerleyen saatlerde kalıcı dostlukların olacağını kim bilebilirdi ki? Gerçekten çok ama çok güzel dostluklarla ayrıldım oradan.


Rehberimiz Kansav Arslan güler yüzlü, sıcak yaklaşımıyla karşıladı bizi. Onu görünce içim rahatladı. Neredeyse bütün tereddütlerim bitti diyebilirim. Uçakla İstanbul’a gittik. Heyecanım daha da arttı. Bambaşka bir ülkeye, bambaşka bir kültüre, bambaşka insanlara merhaba diyecektim. Kendi dilim dışında başka bir dil konuşulan bir ülkede, insanların mutluluklarını, sevinçlerini, heyecanlarını, belki de aşklarını kendi dillerinde söylemelerine tanık olacaktım. Söyler misiniz nasıl heyecanlanmayacaktım? Bu mümkün değildi. Duygularımı anlatmak o kadar zordu ki, ancak bunu yaşamak gerekir diye düşünüyorum.
İstanbul’dan uçakla Budapeşte hava limanına indiğimizde başka bir dünyanın kapısını aralamış gibi hissettim. Başka düşler görecek gibiydim sanki bu ülkede. Ve güzel bir şehir turu yaptık. Yaz mevsimi olmasına rağmen ilk gün biraz yağmur yağdı. Bu Avrupa’da sık görülen doğal bir durumdu. Tur tarafından hatırlatılan yağmurluğum gezimi rahat bir şekilde tamamlamamı sağlamıştı. Beni en çok etkileyen şey orada Gül Baba türbesinin olmasıydı. Çok etkilenmiştim. Başka bir ülkede, böyle bir türbeyle karşılaşmak şaşırtıcıydı. Bir o kadar da güzel. Kemal Atatürk Caddesi beni daha da şaşırtmıştı. Başka bir ülkede Ulu Önderimizin adını bir caddeye vermişlerdi. Şaşırmam çok doğaldı doğrusu. Çok da duygulanmıştım. 
Elimdeki tur kağıdında yazılan her yere götürecekler mi diye tek tek işaret koyuyordum. Tek bir yeri atlamadan devam ediyorduk. Çok mutluydum çok.
Ben gittiğim her yeri fotoğraflamayı çok seven birisiyim. Ve orada bol bol fotoğraf çektim. Daha sonra bu gördüğüm yerleri anımsamak ve hafızamı tazelemek istiyordum. Bunu iyi ki yapmışım şimdi çektiğim bu fotoğraflara tek tek bakıyor ve yeniden orada olmayı çok istiyorum. Tadı damağımda kaldı denir ya, gerçekten bu gezinin tadı damağımda kaldı.
Köprüler beni çok etkilemişti. Arka arkaya birçok köprü. Buda ve Peşte kısmını birbirine bağlıyordu. Buda eski taraf, Peşte ise yeni kısımdı. Elizabeth Köprüsü, Zincirli Köprü beni büyülemişti. Sen Nehri’nde yapılan tekne turu gerçekten anlatılmaz ve yaşanır. Geçerken Parlamento Binası’nın ihtişamlı görüntüsü beni benden aldı. Budapeşte’de mimariye hayran kaldım. Keşke daha çok zamanım olsa her yapının önünde saatlerce vakit geçirebilsem diye düşündüm. Ama bu eşsiz güzelliği görebildiğim için kendimi çok şanslı hissediyordum.
Kahramanlar meydanından hiç ayrılmak istemedim doğrusu. Ne kadar etkilendim anlatamam. Çok güzel ve görülmesi gereken yerlerden bir tanesi de orasıydı. Gellert Tepesi’nden Budapeşte’yi seyretmek çok güzeldi. Saatlerce bakabilirdim gözümü kırpmadan. 



Vaci Caddesinde alışveriş yaptım. Saatlerce dolaştım. Ve bir kafede turumuzdaki grupla, oturup kahve içtik. O kadar gezmiştik ama hiç kendimi yorgun hissetmiyordum. İnsan mutlu olduğu zamanlarda galiba kendini çok dinç hissediyordu. Olumsuz duygular siz mutsuz olduğunuzda size yapışıp kalıyordu. Orada olumsuz hiçbir duygu hissetmediğim için hep mutluydum.
Ve sanatçı kasabası olarak bilinen Szentendre’yi görmek beni çok heyecanlandırmıştı. Her sokağını tek tek gezdim ve her dükkâna tek tek girdim. Oradan sevdiğim herkese küçük hediyeler aldım. Hele dükkânları gezerken bir Türk’le karşılaşmak beni duygulandırdı. Dükkânında Türk çayı demlemişti. Onu sıcak sıcak içmek anlatılmaz bir duyguydu. Bazı alışkanlıklar kaybedilmiyordu galiba. Sıcak çayı yudumlamak çok keyif vermişti bana. Kokusunu bile özlemiştim doğrusu. Kendimce küçük küçük şarkılar söylüyordum. Elbette mutluluk şarkıları.
Ortaçağ restoranında toprak kaplarda yemek başlı başına ilginç bir deneyimdi benim için. O kadar güzel görünüyordu ki her şey. İlk defa böyle toprak kaplarda yemek yiyordum. O dönemin kostümlerini deneyip fotoğraflar çektirdik. En büyük zenginliğim bu fotoğraflar olsa diye düşünüyorum. 



Estergon Kalesi ve Katedrali gördüğüm en güzel eserlerdi. Orada durup etrafı seyretmek çok güzeldi doğrusu.
Ben yurt dışına gitmek isteyenlere mutlaka güvenilir bir turla gitmelerini tavsiye ederim. Tempo Tur benim güvenimi boşa çıkarmadı. Söz verdiği her yeri gösterdi. Nerelerde kalacağım, nasıl otellerde konaklayacağım diye düşünüyordum. Konforlu otellerde kaldım. Çok rahat güvenilir otellerdi doğrusu. Konaklama da çok önemli bence. Çünkü bütün gün yürüyorsun, geziyorsun, yoruluyorsun. Otele gelince dinlenmek ve rahat bir uyku istiyorsun. Tempo tur bana bunu sağladı. Gün boyu yaşadığım keyifli yorgunluğun ardından derin bir uyku yaşıyordum. Ve kahvaltı günün önemli öğünü derler. İyi bir kahvaltıyla güne başlıyorduk. Bu konuda da özen gösterilmişti.
En önemlisi benim için çok düzgün arkadaşlıklar edindim. Tempo Tura katılan misafirler gerçekten düzgün ve saygılı kişiler. Bence bu turu seçici yapan en önemli özelliklerden birisi de bu. Kaliteli insanlarla geziyorsunuz. Çünkü bir tane olumsuz, saygısız bir insan bütün geziyi sizin burnunuzdan getirebilir. Buna izin vermiyorlar. Ve herkes buna dikkat ediyor. 
Yurt dışını gezmek isteyenler, hiç düşünmeden hayallerinin perdesini aralamalı. En azından hangi turla gideyim diye düşünmelerine gerek yok. Bizim gibi görüp yaşamış insanların anlattıklarını da dikkate alıp gönül rahatlığıyla Tempo Tur’u tercih edebilirler. Ben eminim ki Tempo Tur çalışanları her geziyi değerlendirip bir sonra ki geziyi en iyi şekilde sunmak için daha çok gayret sarf ediyorlar.
Yeniden gidip görme şansım olsun istiyorum dünyanın her yerini. Yeni insanları, yeni kültürleri, yeni yerleri. İmkânım oldukça bunu yerine getireceğim. Herkesin bir hobisi olur benim hobimde yeni yerler görüp yeni insanlar tanımak. Bakarsınız yarın bir gezide karşılaşırız kim bilir? Saygıyla…
                                                                                   Tempo Tur ile Budapeşte, Viyana, Prag Turu 
                                                                                                                      20 – 27 Temmuz 2008

Yazı ve Fotoğraflar
Onur SANCAK
Eğitimci- Yazar ve Yaşam Koçu

18 Ocak 2016 Pazartesi

AKDENİZ'İN EN BÜYÜK ADASI SİCİLYA ve MALTA

Akdeniz’in en büyük adası Sicilya 5,500.000 nüfusa sahip ve İtalya Cumhuriyeti’ne bağlı bir vilayet olmakla beraber özerk bir idareye sahip. Kendi yerel meclisi ve hatta milli marşı bile var.


Ada halkı bizlere yıllardır anlatılan, filmlere konu olan Mafya olgusundan çok çekmiş. Ancak, günümüzde Mafyanın şekil değiştirdiğini, söylüyor konuştuğumuz tüm Sicilyalılar. “Mafya, eski mafya değil” diyenlerin ses tonunda sanki biraz hayıflanma da var.
Hep sorulan şu oluyor genelde: “Güvenli mi?” Cevap çok net: Evet, güvenli. Hatta İtalya’nın geneline kıyasla daha da güvenli. Birçok Avrupa kentinden daha da güvenli. İnsanları çok misafirperver Sicilya’nın. Çok yardımseverler, içtenler, sıcaklar. İtalya’nın genelinde görmeye alışamadığımız derecede yardımseverler. 
Sicilya mutfağı ile de mükemmel bir seçenek. Deniz ürünleri çok zengin ve taze tüketiliyor. Catania’nın merkezinde Piazza dell’Elefante’nin hemen arkasında hergün kurulan bir balık pazarı var. Saat 11.00’de bitiyor bütün ürünler.

Karidesten tutun Akdeniz’in tüm balık çeşitlerine ne ararsanız taze taze alabiliyorsunuz. Tabii pişirme imkânı olmayanlar için de etrafta çok sayıda balık pişirme evi kıvamında restoranlar bulunuyor. Bunun dışında “Arancini” dedikleri bizim içli köfteye benzer bir yiyecekleri var ki içine koyulan malzemenin cinsine göre tatlar değişiyor. Ancak, en yaygın olanı bezelyeli, kıymalı ve mozzarella peynirli olanı.


Bir de patlıcanı çok seviyor Sicilyalılar. Hatta o kadar çok seviyorlar ki içine patlıcan koyulan bir yemek olduğu zaman İtalyanlar “Sicilya usulü” demeyi tercih ediyor. Son yıllarda adanın etrafında gittikçe azalan, ancak Sicilyalıların en sevdiği deniz ürünü Kılıçbalığı halen sofraların vazgeçilmezi. Öyle ki seçim malzemesi olarak siyasiler tarafından kullanılıyor ve “Biiiiz, iktidara gelirsek, kılıçbalıkları artık kıyılarımızda avlanabilecek!” bile diyorlar. Şaka bir yana en sevilen deniz mahsulü olma özelliğini koruyor kılıçbalığı filetoları.
Ada’nın anakaraya (İtalya’ya) en yakın noktası Messina Boğazı ve burda da Messina isimli kent kurulu. Sicilya’ya kadar gelip de görülmesi mutlak gereken bir yer ise Taormina ve buradaki antik Yunan-Roma tiyatrosu. Bu yüzdendir ki gezi programımıza dahil ediyoruz.  



Sicilya’nın simgesi hiç kuşkusuz Etna Yanardağı. Adı Yunancadan geliyor ve fırın, ocak gibi bir anlam ifade ediyor. Sicilya yaklaşık olarak 2 asır boyunca Arap hakimiyetine girmiş olması sebebiyle bu dağa Araplar Gabal al Nar yani ateş dağı adını vermişler. Sonraları, Arap hakimiyeti bitince Gabal ile Latince dağ anlamına gelen Mons kelimesinden türeyen Mongibel demişler dağa Sicilyalılar. Yani yarısı Arapaça yarısı Latince olan ve “dağların dağı” gibi bir anlama geliyor. Öyle ya da böyle çok muhteşem bir dağ Etna, öyle ki uçağımız Catania Havalimanına inerken tüm haşmetiyle bizlere “hoşgeldiniz!” diyor 3300 metre yüksekliği ile. Tabii buraya da çıkmadan olmaz. O yüzden 2000mt yükseklikteki sönmüş krater ağızlarını görmeye gidiyoruz bu yanardağın.

Arap hâkimiyeti yıllarında Sicilya’nın merkezi olarak Palermo seçilmiş ve günümüzde de Sicilya Özerk Bölgesi’nin başkenti Palermo. Catania kentinden 220 km uzaklıkta ve muhteşem bir coğrafyaya sahip. Şehrin sırtı dağlarla çevrili geniş bir midye kabuğu şeklinde bu yüzden ta eski çağlardan beri buraya “Conca d’oro”, yani “Altın Havza” denmiş. Altın denmesinin sebebi narenciye ağaçlarının üzerindeki meyvelerin bu dağların eteklerinde altın gibi parıldaması değil sadece, verimli topraklarına da bir atıf olsa gerek. Palermo’yu gezerken Mario Puzo’nun aynı adlı eserinden uyarlanan “The Godfather III” yani Baba filmi serisinin sonuncusunun final sahnesinin çekildiği Teatro Massimo’ yu ve Sicilya Özerk Bölgesi Parlamentosu’na da ev sahipliği yapan Norman Sarayını, Palatina Şapelini, Palermo Katedralini görmeden dönmek olmaz.





Sicilya’yı hâkimiyeti altına almış olan topluluklar o kadar çok ki, Fenikelilerden başlayarak sırasıyla Yunan, Roma, Vandal, Ostrogot, Vizigot, Arap, Bizans, Norman, İspanyol, Katalan, Fransız, İngiliz, Alman ve sonunda İtalyan hâkimiyetine girmiş. O yüzden konuştukları dil İtalyanca değil. Tamamen apayrı bir dil olan Sicilyaca. Akdenizli olmanın getirdiği özellikten dolayı bizlere de çok benziyorlar hem fiziken hem de örf adetler bakımından. Tabii, son yıllarda Avrupalılaşma süreciyle birlikte bayağı bir kopuş olmuş geleneklerden. 
İklim itibarıyla tam bir Akdeniz coğrafyasına sahip olan Sicilya, yazın çok sıcak oluyor. Ama, en güzel mevsim ilkbahar ve sonbahar ayları. Yılbaşında gittiğimiz Sicilya ise bize bahar aylarının sıcaklığını sunuyordu gündüzleri 21 derecelik sıcaklığı ile...
Tempo Tur ile yaptığımız gezilere Akdeniz çanağı içinde birbirlerini tarihi bakımdan tamamlayan, bütünleyen ve pekiştiren ülkeler, medeniyetler kervanına Sicilya-Malta turumuzun ilk durağı olan Sicilya  adasını gezdikten sonra akşam uçağı ile ½ saatlik yolculuk sonrası vardığımız, belki de en otantik kalmış ada olan Malta ile devam ediyoruz. Sicilya başlı başına bir yazı konusu olduğu için ayrı bir gezi notunda bahsini etmiştim.



Malta ise, yüzölçümü sadece 237 km2 olan ve aslında 3 büyük ada ve 2 küçük adadan oluşan tamamen apayrı ve bağımsız bir ülke. Başkenti olan Valletta, adını Osmanlı kuşatmasına karşı adayı koruyan ve sonunda da savaşı kazanan Fransız kökenli büyük üstat lakaplı şövalyeden alıyor. 
Malta deyince akla hemen St. John şövalyeleri geliyor. Hikayesi gerçekten çok ilginç olan St. John şövalyeleri ta da diğer adıyla Malta şövalyelerinin ilk ortaya çıkışı 11.yy civarı ve tamamen hristyan hacılara sağlık hizmeti sunmak maksatlı olarak ortaya çıkan bir tür tarikat. Bu yüzdendir ki ilk adları da hospitaliyer, yani hastane şövalyeleri. Ancak, daha sonraları Akdeniz’ de seyreden ve hıristyan olmayan gemilere saldırmaya başlayınca Kanuni sultan Süleyman döneminde 1565 yılında Osmanlı donanması adına Kaptanıderya Turgut Reis buraya bir kuşatma uygular. Bu kuşatma 4 ay sürecek ve Turgut Reis de burada şehit olacaktır. Dolayısıyla da kuşatma kalkacak ve Malta şövalyeleri gücünü tüm Avrupa’ya duyurma imkanı bulmuş olacaktır. Kuşatmanın kalktığı 11 Eylül tarihi bu nedenle halen Malta’da bir festival havasında kutlanmaya devam ediyor.
Tarihimizle bu kadar alakalı olan bir ada Malta ve insanı gerçekten çok yardımsever. Turizm ve dil okulları ülke ekonomisinin temel kaynakları. Kişi başı milli geliri 17.000 €. 1964 yılına kadar İngiliz sömürgesi olarak kalan ve aynı tarihte bağımsızlığını elde eden Malta, 2004 yılında AB’ye girdi, 2007 yılında da Schengen üyesi oldu. Kullanılan para birimi tüm Avrupa’nın kullandığı Euro. İngiliz etkisi her yerde kendini gösteriyor bunun en açık örneği trafiğin soldan akması. Ada küçük, nüfus 450.000 olunca ve bir de buna turist yoğunluğu eklenince sabah ve akşam saatlerinde trafik sorunu da yaşanıyor bu küçük adada. 
Gezilip görülmesi gereken, son derece sade ama bir o kadar ilgi çekici bir ülke Malta. Özellikle başkent Valletta birbirini dik kesen ve denize doğru uzanan sokakları ile bize İstanbul’un Galata Beyoğlu semtindeymişiz hissini veriyor. Eski büyük limandaki haşmetli kaleler, özellikle de üst kışla bahçeleri tabir edilen seyir terasından bakıldığında, 1565’deki Osmanlı kuşatmasına karşı nasıl direniş gösterildiğinin birer kanıtı olarak nefis resimler veriyorlar. 
Ülkeyi sadece tarihi yerleri görmek maksadıyla gidiyorsanız ilk ve sonbahar ayları çok uygun. Yaz boyunca sıcak ve nemli bir hava deniz tatili için ideal olabilir. Dalış okulları ve deniz sporları için yaz tatilinizde mükemmel bir alternatif olabilir. Ülkede metro, tren gibi ulaşım araçları mevcut değil. Bu yüzden ya organize bir turla ya da belediye otobüsleri ve teknelerle  gezmek gerekiyor. Gce hayatı son derece hareketli olan Malta’da özellikle St. Julians tarafı tercih edilmeli. Avrupa’nın bir çok ülkesinden üniversite okumak için Malta’ya gelen genç nüfus buraya gerçekten çok hoş bir dinamik katmış.
Malta’ya gittiğinizde görülmesi gereken yerlerin başında Valletta’nın ara sokaklarına dağılmış olan şövalyelerin bir zamanlar yaşamış olduğu Aubergin adı verilen hanlar. Gerçi, bunların çoğu günümüzde bakanlık binaları olarak kullanılmakta. 
Valletta’ya 1 saat mesafedeki Mosta kentindeki kilise görülmeye değer. Mdina ve Rabat kentleri ise Malta’nın bence en otantik kentleri. Bu iki şehir artık birbirine geçmiş durumda. Cumbalı evleri, güzel sokakları, jazz klüpleri ve nefis kahve dükkanları ile Mdina ve Rabat’ı görmeden dönmeyin Malta’dan.
Mutfak kültürüne gelince: Malta'nın geleneksel mutfağının büyük kısmini her şeyden evvel balık ve sebze oluşturuyor. Tavsan etiyle yapılan yemekler bugün bile çok yaygın. Ada üzerinde çok az doğal koşullarda yaşayan hayvan bulunmakta, dağ tavşanları bu nedenle çok nadir ve çok küçüktür. Ada mutfağı tarihsel olarak birçok kültürün adaya etkisi olması nedeniyle oldukça zengin ve çeşitlidir. Sicilya, Kuzey Afrika ve  Türk mutfağına hiç de yabancı değil damak tadı olarak. Çorba bir vazgeçilmez ada mutfağında. Sebze, kabak, balık çorbaları denemeye değer. Adaya özgü Gbejniet peyniri keçi sütünden elde ediliyor ve çok meşhur. Özellikle de Malta’ya özgü içi yumuşak dışı çıtır ekmekle yenirse…
Şarapları da son derece başarılı olan Malta’da alkolsüz alternatif olarak yöreye özgü bir içecek olan Kinnie önerilebilir. Hafif acı bir limonata kıvamında bir içecek olan Kinnie serinletme konusunda özellikle yaz aylarında son derece başarılı.
Malta’da yapacağınız gezi sonrasında evinize dönerken Maltalıların kibarlığı, misafirperverliği, ada ikliminin huzur veren dinginliği kalıyor aklınızda. Büyük kentlerde sıkışıp kalmış, ufkunu genişletmek isteyen herkese önerim bir Malta kaçamağı yapması olacaktır.
Yazı : Nezih Yılmaz