Peru etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Peru etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2018 Salı

PERU, LİMA ''ÇOK KONUŞAN ŞEHİR''

Yazının başlığını okuduğunuzda size oldukça tuhaf gelmiştir. Nereden çıktı bu çok konuşan şehir tanımlaması diye aklınıza ister istemez bu soru takılmıştır. Kısaca anlatayım. Tabii ki Lima isminin de, bir hikayesi var. 15. yy. İnka medeniyetinin varlığından bile önceki zamanlarda, Lima şehrinin bulunduğu bölgede, yerli halk için oldukça kutsal sayılan bir kâhin yaşamaktaymış. Bu kahin de çok konuşkan biri olsa gerek ki bölgeye de bu yüzden yerlilerce, “konuşan kişi” anlamına gelen Limaç adı verilmiş. Yani İnkalar, böyle bir ismi uygun görmüşler. Sonunda hikaye bu, isteyen inanır isteyen inanmaz. “Limaç” ismi, İspanyollar tarafından da sevilmemiş ki “Lima” olarak değiştirilmiş. 




Peru’nun şanlı fatihi Francisco Pizarro, İspanya’nın adına başkent olacak yeni bir şehir kurmaya karar verir. İlk aklına gelen Jaupa ya da San Gallan’dır. Her ikisini de uygun bulmaz. Sonunda sırtını Ant Dağları’na dayayan ve Pasifik Okyanusu’nun engin maviliklerine bakan Rimac Nehri vadisinde kurmaya karar verir. Tarih 06 Ocak 1535. Şehre de Krallar Şehri denir. Şehrin bu günkü konumu itibari ile son derece uygun bir yer seçildiğini anlamak mümkün. Çünkü yüksek dağlarla çevrili olması savunulmasını kolaylaştırıyor, dağlardan gelen su kaynakları şehrin su ihtiyacını karşılıyor ve okyanus kenarında olması da onun aynı zamanda bir liman şehri olmasına imkan sağlıyor. Ayrıca önemli şehirlere benzer uzaklıkta olması da ulaşımı kolaylaştırıyor.





Pizarro’nun ince eleyip sık dokuyarak temellerini attığı Lima, bu gün görülmeye değer bir şehir. Ayrıca şehircilik mimari planlaması açısından son derece başarılı. Bir dama tahtası şeklinde bir birini doksan derece kesen cadde ve sokakları ile dikkati çekiyor. 1988 yılında da Unesco Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilen Lima'nın geleneksel mimari tarzı göz alıcı.
Şehri gezdiğimizde üç farklı görüntü ile karşılaşıyoruz. Birincisi, lüks lokanta ve barların bulunduğu, şehrin en lüks yeri Miraflores. İkincisi, sömürge binalarının bulunduğu tarihi bölgesi. Üçüncüsü ise fakir halkın yaşadığı, Barriada diye adlandırılan gecekondular.
Izgara şeklinde birbirini dik kesen cadde ve sokaklarından yürüyerek ünlü Plaza Mayor meydanına doğru ilerlerken etrafımızı saran geleneksel İspanyol mimarisi tarzındaki yapılar, şehre tarihi ve güzel bir görüntü veriyor. Özellikle Endülüs mimarisinin etkisini gördüğümüz kapalı balkonlu binalardaki tahta oymacılığı, görsel bir şölen. Meydan ise, oldukça güzel ve geniş. Ortasındaki bronzdan yapılmış gösterişli çeşmenin etrafındaki Hükümet Sarayı, Katedral ve Belediye Sarayı tüm muhteşem görüntüleri ile meydanın vazgeçilmez birer değeri olmuşlar. Meydanın ortasındaki Antonio de Rivas tarafından yapılmış son derece alımlı çeşmenin üstüne işlenmiş Kont Salvatierra ve İspanyol kraliyet aileleri armalarının, çeşmenin kalitesi ve görüntüsüne olumlu katkıları var.

Ne ilginçtir ki Pizarro, 26 Haziran 1541 tarihinde bu meydandaki sarayında vurularak öldürülmüştür. Mezarı katedralin içinde bulunmaktadır. Katedralin önünde bulunan Pizarro anıtı, 18 Ocak 1935 yılında Peru’nun kurtuluş kutlamaları için dikilmiştir. Her yıl bu tarihte de halk dans ve törenlerle bu günü kutluyor. İnanılacak gibi değil. Vatanları, hayatları ve sahip oldukları her şeyi kaybettikleri bu istila gününü Peru halkı, kurtuluş günü olarak kutluyor. Sömürgeciliğin ne kadar tehlikeli ve acımasız boyuta gelebileceğinin çarpıcı bir örneği.




Kolonyal dönem mimarisinin en güzel örneklerini gördüğümüz Lima, gerçekten iyi korunmuş. Burada her İspanyol kolonisinde gördüğümüz üzere şehrin merkezi, Plaza de Armas. Buradaki Plaza de Armas, şimdiye kadar gördüklerimizden daha gösterişli. Katedral ise, meydanın vaz geçilmez klasiklerinden. 1600 yılında inşa edilen Pizarro’nun sarayı olarak da bilinen Hükümet Sarayı, meydanın göz alıcı binalarından. Endülüs tarzı balkon ve cumbalarının kendisine farklı katkıları ile Aliağa binası meydanın bir başka süsü.
Şehrin diğer ünlü bir meydanı ise, San Martin Meydanı. Meydan Peru’nun bağımsızlığının anısına 1921 yılında yapılmış . Etrafı barok tarzı binalarla çevrili meydanın ortasında Lima’yı İspanyollardan kurtaran General Jose de San Martin’in heykeli bulunuyor. 
Lima’da görülecek önemli eserlerden birisi de, 17. yüzyılının Barok tarzı en güzel yapılarından birisi olduğu kabul edilen San Francisco Kilisesi. Bu kilisenin en önemli bölümü, içerisinde Peru tarihini anlatan 25.000 adet eski kitap bulunan kütüphanesi. Ancak eski dilde yazılan bu kitaplar, rutubetten dokunulamaz duruma gelmişler.
Lima'da yaşayan halk iki sınıfa ayrılıyor: Varlıklı kesim genellikle İspanyol kökenli. İspanyol ve yerli karışımı Mestizolar ise çok yoksul. 


Ekvator’a yakınlığına rağmen soğuk su akıntısı olan Humboldt Akıntısı'nın etkisiyle serin bir iklim hakim, nem oranı da yüksek. Aldığı göçlerle artan nüfusun beraberinde getirdiği konut sorunu, ciddi boyutlara ulaşmış. Bugün göz alabildiğince uzanan gecekondu mahalleleri ve kale duvarları gibi yüksek duvarlarla çevrili evlerde lüks içinde yaşayan varlıklı kimselerin oturduğu bölgeler dikkat çeken farklılıklar. 

PERU İÇECEKLERİ
Peru’nun milli içeceği, Pisco’da yetiştirilen üzümün toprak testilerde fermente edilerek üretilen ve gerçekte bir brendi türü olan Pisco Sour’dur. Bu içki, 1928 yılında ilk olarak Lima’daki Morris Bar’da denenmiş. Bu bar hala işletiliyor ve Plaza de Armas’a çok yakın bir sokakta hizmet veriyor. Büyük bir ihtimalle önünden geçeceksiniz. Kaçırmamanızı öneririm. 
Bir diğer içki de, mayalanmış mısır suyundan elde edilen Chicha’dır. Siyah mısır suyundan yapılan alkolsüz Chicha Morada’nın tadı güzeldir.
Diğer popüler bir içecek, gazoz benzeri limonlu İnka Cola’dır. Satışları ülkede Coca Cola’nın önüne geçince Coca Cola da çareyi İnka Cola’yı satın almakta bulmuş.
Saygılarımla.
olay.salcan@gmail.com
www.olaysalcan.com

6 Mart 2018 Salı

PERU, TİTİKAKA GÖLÜ

Batı kıyısı Peru'ya, doğu kıyısı ise Bolivya'ya ait Titikaka Gölü, 8.288 kilometrekarelik bir alanı kaplar. Deniz seviyesinden yüksekliği 3.810 metre olup 194 km, uzunluğa ve 65 km genişliğe sahiptir. Titikaka Gölü, dünyada ticari gemilerin çalıştığı, en yüksek rakımlı göldür. Ortalama derinliği 140-180 m., en derin yeri de 280m.dir. Yirmi beşten fazla akarsu bu göle dökülüyor. İnka kültürünün izlerini barındıran Güneş Adası (Isla del Sol) dahil irili ufaklı birçok adacığı barındırır. Adalarda ve civarda yaşayan halk için gölde yapılan balıkçılık önemli bir geçim kaynağıdır.
Yeri gelmişken; gezerken nelerle karşılaşacağınızın güzel örneklerinden birisi, Titikaka gölü. Neden mi? İsrail’deki Lut Gölü, deniz seviyesinin 395 altında iken; Titikaka gölü, deniz seviyesinin 3.810 üstünde yer alıyor. Aralarındaki fark, 4205 m. Peki ne farkı varmış diye bir soru soracak gibisiniz. Cevabını yerinde gidip görmenin keyfine diyecek yok. 
Gölün Peru tarafında Keçhualar, Bolivya tarafında ise Aymaralar, yaşamlarını geleneksel tarzlarında devam ettiriyorlar. Peru’da daha ağırlıklı olarak hissedilmesine rağmen Bolivya’da da turizm, ciddi bir gelir kaynağı olmuş. Bu da, yaşamlarını kaçınılmaz bir şekilde etkilemiş durumda. Geleneksel yapılarının turizm etkisi ile gittikçe bir gösteriye dönüştüğü belli olmakla birlikte tabiilik, yine de ağır basıyor. Yakın bir zamanda bununda tamamen gösteriye dönüşmesinden endişeliyim. Bu doğallık bozulmadan bu ülkeleri gezmenin önemi büyük. Benden söylemesi.
Bu yazımda sizlere Titikaka Gölü'nün Peru tarafındaki Uros ve Taquila adalarını ve Bolivya tarafındaki Güneş adasını anlatmaya çalışacağım.
UROS ADASI
Gölde bulunan 41 adanın 25’inde insanlar yaşıyor. Yaşam olan en ilginç ada, hiç şüphesiz Uros adası. Burada yaşayanlar, Uro kabilesi halkı. Eski dönemlerde savaşçı İnkalardan korunmak maksadıyla bu adayı yapmışlar. Dönemimizde kendilerine yapılan karada yerleşme tekliflerini kabul etmedikleri için geleneksel yaşantılarını hiç bozulmadan sürdürüyorlar. Bu adanın diğer adalardan farkı, tamamının totora denilen sazlardan yapılmış olması. Yani insan yapımı. Buraya Uros adası demekten daha çok Uros adaları demek daha doğru olur. Çünkü sorduğumuzda birbirinden ayrı sazdan yapılmış 75 ada olduğunu söylediler. Bu sayı zamanla azalıyor ya da çoğalıyor. 





Puno’dan oldukça süratli ve rahat teknelerle Uros adalarına gidiliyor. Burada gölün derinliği, 2 metreye kadar düşüyor. Yöresel rengarenk kıyafetleri içerisinde bulunan yerli adalılar bizleri karşılıyorlar. Hiç toprak görmüyoruz. Burada toprak saz, evler saz, tekneler saz. İşin daha da garibi bu sazlar şeker kamışı gibi yenilebiliyor. Yenilebilen bölümüne çulyo deniyor. Tatmadan edemedik. Kısaca sazdan bir dünya. Tekneden inip sazdan toprağa basmak değişik bir duygu. Ayaklarımız ağırlığımız nedeni ile yumuşak saza gömülüyor ve ada da sallanıyor. Son derece farklı ve değişik bir duygu. İlk başlarda garip geliyor, ama sonra alışıyor insan. Bize adaları, evleri ve tekneleri nasıl yaptıklarını ve yaşamlarını anlatıyorlar. Sazların sık sık değişmesi gerekiyor. Bize son derece cazip ve eğlenceli gelen bu yaşam, ne kadar alışmış olsalar da onlar için de zor görünüyor. Gezilerim içerisinde gördüğüm en enteresan yerlerden birisi.



Taşımacılıkta kullanılan tekneleri, sazdan yapılmış görüntüleri ile çok güzel. Katamaran gibi iki gövdesi var. İki gövdenin birleştiği bölgeye de yolcuların oturma yerleri konmuş. Tamamen insan gücü ile hareket ediyor. Bu teknelerden birisi ile yaptığımız gezintide etrafı daha iyi görme fırsatımız oluyor. Yerli halkın kendilerinin yaparak sattıkları geleneksel el sanatları, son derece kaliteli ve makul fiyatta.
TAQUILA ADASI



Puno’ya 45 km. uzaklıkta ve üzerinde 2.000 kişi yaşayan adaya gelip iskeleye yanaştıktan sonra yerleşim yeri olan bölgeye ulaşabilmek için dik yokuşu tırmanmak zorundayız. Bu da oldukça zor bir durum. Tikikaka, gölü zaten 3800 m. yüksekte; bir de buna yukarı doğru tırmanma eklenince nefes darlığı artacaktır. Bu nedenle acele etmemek ve dinlene dinlene tepeye ulaşmak en uygunu. Ama adalılar son derece rahat. Burada dikkatimi çeken, adalıların karşılaştıklarında merhaba dercesine birbirlerine coca yapraklarını ikram etmeleri.



Geleneklerine bağlı bir topluluk. Evlenmek isteyenler istedikleri zamanda evlenemiyorlar. Üç yıllık bir deneme sürecinden geçiriliyorlar. Başarılı olanların tamamı, ayni gün ada meydanında hep beraber evleniyorlar. Evlenme töreninde gelin, kendi saçından ördüğü kuşağı damada hediye ediyor. Damat da, deneme süreci olan 3 yıl içerisinde hiç kesmeden uzattığı saçından yaptığı şapkayı geline armağan olarak veriyor. 
Bu adanın göze hoş ve değişik gelen en çarpıcı geleneği erkeklerin örgü örmeleri. Enteresan değil mi?
Adada polis ve yargıç yok. Her pazar günü kasaba meydanında liderler ve anlaşmazlığı olanlar toplanıyor. Sorunlar kendi aralarında meydanda çözülüyor. Ayrıca adada taşıt ve yük hayvanı yok. Taşınacak eşyalar sırayla ada halkı tarafından taşınıyor.
Keçuva dili konuşulan adada organik tarım yapılmakta. Dışardan atanarak burada çalışan bir yönetici de yok. Ada halkı her yıl kasım ayında meydanda toplanıp ellerini kaldırarak ada yöneticilerini seçiyorlar. Tamamen kapalı bir toplum olarak geleneklerine sıkı sıkıya bağlı bir şekilde yaşamlarını sürdüren bu adadaki insan ve doğa beraberliğinin uyumu müthiş.
GÜNEŞ ADASI (ISLA DEL SOL)
Güneş adası, Titikaka gölünün Bolivya tarafında kalıyor. Bu nedenle de adaya gitmek için Peru’dan Bolivya’ya geçmeniz ve şirin bir kasaba olan Copacabana’ya ulaşmanız gerekecektir. Adaya buradan kalkan bir katamaranla gidiliyor. Yakınlarına gelince de totoradan yapılmış bir tekneye binilip adaya ulaşılıyor. Adadan Bolivya’yı anlattığım yazıda bahsetmem konusunda tereddütlerimden sonra, bu yazımda anlatmamın daha uygun olacağına karar verdim. Çünkü bu yazımın konusu, Titikaka gölü idi. Ada da bu gölün içinde bulunuyordu. Güneş adasını ayrı bir yazının içinde anlatırsam gölün bütünlüğünü de bozmuş olurum diye düşündüm. Bence bu ada hakkında da sizlere bilgi vermek önemli. 
Ada, İnka medeniyeti açısından önem arz ediyor. Çünkü efsaneye göre İnka medeniyeti bu adada oluşuyor.


İnkaların en önemli tanrısı olan Güneş tanrısı İnti, bu adada da doğuyor. Onun çocukları olan Manco Capac ve kızkardeşi Mama Ocllo’yu adada bir kayanın üzerine bırakıyor. İki kardeş birleşiyor ve çoğalıyorlar. Diğer bir efsaneye göre, İnka mitolojisinde yerin altı, yerin üstü ve gökler olmak üzere üç katman vardır. Güneş tanrısının çocuklarından Manco Capac ve kardeşi Mama Ocllo yerin altındaki bu gizli şehirden çıkıp Titicaca gölünün içindeki güneş adasına ayak basarlar ve böylece güneşin çocukları İnka’lar dünyasına girmiş olurlar. 
Sazdan yapılmış tekneler ile adaya ulaştığımızda bizi tepeye dik bir şekilde tırmanan çok sayıda merdiven karşılıyor. Burada dikkat edilecek en önemli konu hiç şüphesiz nefes darlığına meydan vermemek. Ancak artık biliyoruz. Acele etmek yok. Dinlene dinlene yukarı çıkacağız. Görülecekler orada.
Yukarı tırmandığımızda gördüğümüz nefes kesecek kadar güzel manzara, bizi hemen etkisi altına alıyor. Bu manzaraya yerel kıyafetleri içerisindeki kadınlar ile alpaga ve lamalar, ayrı bir güzellik katıyorlar.Adanın yüksek noktasına ulaştığımızda bir sürprizle karşılaşıyoruz. Bir Şaman ayini. Kırmızı kıyafetleri içinde denize sırtını vererek oturan Şaman rahibin ayinine tanık olacağız. Ayinden önce avuçlarımızı açıyoruz. O da avuçlarımıza daha evvel okunmuş sudan birkaç damla döküyor ve sonra yerine geçip ayinine başlıyor. Bilemediğimiz ve anlayamadığımız töreni tamamlıyor. Ayinin sonunda kötü ruhların yok edildiği ve korunduğumuz söyleniyor. Benim bu ayinden aklımda kalan, denizin maviliği ve Şaman rahibin kırmızı elbiselerinin birlikte ortaya koyduğu kontrast içindeki görüntü.

Daha sonra İnka ve Aymara medeniyetlerinden örneklerin sergilendiği küçük ama çok şirin bir müzeyi ziyaret ediyoruz. Aymara kültüründeki ölüm sonrası yaşam inancından dolayı ölülerini ana rahmi pozisyonunda mumyaladıklarına şahit oluyoruz. Müzede bazı kafatasları görüyoruz. Enteresan olan bu kafataslarının sıkıştırılarak deformasyona uğramış olmaları. İnkalar'da uzun, yassı kafalar asalet sembolü. Bu nedenle de çocukların kafaları, doğumlarıyla beraber deformasyon işlemine tabi tutuluyor. Gerek ana rahmi pozisyonu ve gerek ise kafa deformasyon işlemine eski Anadolu medeniyetlerinde de rastlanması sadece bir rastlantı mıdır? Ne dersiniz?

Saygılarımla.

olay.salcan@gmail.com
www.olaysalcan.com

5 Mart 2018 Pazartesi

PERU, CUSCO

1781 yılında yaşanan uzun kuraklığın neden olduğu sıkıntılar yetmezmiş gibi İspanyollara karşı büyük bir direniş gösteren yerli Tupac Amaru İspanyollar tarafından yakalanır. Önce ailesi ve yakınları idam edilen Tupac, dört farklı istikamete koşmaya hazır atlara bacak ve kollarından bağlanır ve aynı anda koşmaya başlayan atlar tarafından parçalara ayrılarak infaz edilir. Tam bu anda da uzun zamandan beri kuraklık yaşayan ülkede şiddetli bir yağmur yağmaya başlar. Bu nedenle de yağmurun, Tupac Amaru’nun başka bir bedende dünyaya dönen ruhunun sesi olduğuna inanılır.
İnkalar tarihinde yaşanan bu trajediye şahit olmuş şehrin adı Cusco. Bir zamanlar başkentlik yapmış bu tarihi şehrin kendisi ve çevresi, İnka medeniyetinin örneklerine sahip olması açısından Peru’da özel bir yere sahip. 
Şehir, son derece yüksek bir alana yerleşmiş. Cusco’nun merkezi olan Plaza de Armas’ın 3.460 metre yüksekliğinde olduğunu belirtmek şehrin yüksekliği hakkında net bir fikir verecektir. Genelde Peru’daki geziler yüksek irtifada yapıldığından ve bizim gibi olanların vücut yapıları da buna uygun olmadığından nefes darlığı çekilmesi normal. Bu maksatla Peru’da birçok yerde oksijen maskesi satıyorlar. Otellere geldiğimizde bizi coca çayı ile karşılıyorlar. Yerel halk coca yapraklarını çiğniyor. Ayrıca cocalı şekerlemeler de yapmışlar. Coca bitkisinin nefes darlığına yararı dokunduğuna inanılıyor. Ancak bağımlılık yaptığı da kaçınılmaz bir gerçek. Peru’da gezerken yüksek yerlerde hissedilen nefes darlığına karşı alınacak en etkili önlem, katiyetle yavaş hareket edilmesi. Gerçekten çok etkili oluyor. İki gün sonrada vücut buna alışıyor. Yine de gezinin devamı süresince yavaş hareket etmekte fayda var.
Yaptığım tüm uçak yolculuklarında hava alanlarına uçaklar inmek için alçalırlar. Cusco bunların istisnası. Çünkü uçak, Cusco hava alanına inmek için alçalmıyor, aksine daha da yükseliyor, yükseliyor ve piste tekerleklerini koyuyor. Enteresan ve Cusco’ya özel bir durum. Uçak, yükselirken de dağların arasından zikzak çizerek görülmeye değer vahşi bir manzara eşliğinde uçuyor. Cusco’yu özel yapanlardan birisi de doğal yapısı. 12 dağ ile çevrelenmiş bir ovaya kurulmuş olan Cusco’ya kainata açılan kapı diyorlar. Cusco, göbek deliği manasına geliyor. Gerçekte Keçuva dilinde Qosqo olan ismi İspanyollar tarafından Cusco olarak değiştirilmiştir. Cuzco, 1983 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilmiş.

PLAZA DE ARMAS
Cusco’nun ana meydanı hiç kuşkusuz Plaza de Armas. Amerika kıtasını istila eden İspanyolların alışılmış mimari tarzı. Biz de her gittiğimiz yerde bunu görmeyi yadırgamaz olduk. Tabii ki meydanın olmazsa olmazlarından olan katedral, en görkemli yapı. Bu ikili her gittiğimiz şehirde karşımıza çıkıyor. Yarım milyona yaklaşan nüfusu olan şehirde birçok kilise bulunuyor. Atalarının dinini bırakan Perulular, bugün son derece dindar Katolikler.
İspanyollara karşı direnişte bulunan Tupac Amaru’n burada idam edilmesinden dolayı halk tarafından meydana Plaza Huacaypata yani Gözyaşı Meydanı da deniliyor. Bu gün restoran, kafe ve hatıra eşya satan dükkanları ile meydan, şehrin bir eğlence ve cazibe merkezi.
Meydandaki dikkati çeken binalar, 16.yy.da inşa edilmiş katedral ile 17.yy.da Huayna Capac’ın sarayı üzerine yapılmış Cizvit kilisesi. Katedralin içinde üç kilise yan yana olup ağaç işçiliği dikkat çekici. Yapımı 97 yıl süren katedralin mihrabını süslemek için 1200 ton gümüş kullanılmış. Şapellerin birisinde bulunan resimde İsa siyahi olarak gösterilmiş. Depremlerin prensi olan İsa heykelinin giysileri, her perşembe günü değiştirilmekte. Katedralin yüksek duvarları: Cusquena okulu ressamlarının en iyi resimlerinden örnekleri içermekte. Bunlara ait 400 tablo arasında öne çıkan: Marcos Zapata tarafından yapılan “Son Akşam Yemeği” tablosu. Sacrist bölümünde: “Van Dyke” tarafından yapılmış “çarmıha gerilme” resmi, ilgi çekenlerden.

GÜNEŞ TAPINAĞI (KORICANCHA)
İnkalar, altının güneşin alın teri, gümüşün de ayın gözyaşı olduğuna inanırlardı. İspanyollar, ise her ikisine sahip olmanın zenginlik olduğunu kabul ederlerdi. İspanyollar alıp memleketlerine göndermeden önce Altın Kale manasına gelen Koricancha’nın duvarları, altın ve gümüş; tavanları, renkli tüylerle kaplı imiş. O zamanlar altın ve gümüş bol. Bu gün de Peru, altın üreticisi olarak dünyada yedinci, gümüş üreticisi olarak dördüncü sırada. Bu tapınak, İspanyol kayıtlarına göre, Güney Amerika’nın en önemli tapınağı ve büyük taş bloklarının kütle halinde harç kullanılmadan üst üste konulmasıyla inşa edilmiş. Bu nedenle de hiçbir depremden etkilenmemiş. Ama altın süslemeler, İspanyollar tarafından eritilerek ülkelerine taşınmış. Girişte, altından yapılmış güneş, ay ve yıldızların resmedildiği, dünyanın yuvarlak görüntülendiği orijinal olmayan baş kitabeleri var. Tapınak, Güneş Tanrısı İnti adına yapılmış. İnkalar, imparatorlarını güneşin oğlu olarak görüyorlarmış. Burada yapılan törenlerde Güneş Tanrısı İnti’ye çiçekler, yemekler ve hayvanları ateşe atarak armağan veriyorlarmış.


Tapınağın üzerine 17.yy. inşa edilmiş olan St. Dominique kilisesi, 1950 yılında meydana gelen bir depremde yıkılmış. Bugün İnka mimarisinin karakteristik tarzı olan içe eğimli duvarlar ve kapılardan başka İnka medeniyetine ait bir şey görmek mümkün değil.PUCA PUCARA (KIZIL KALE)
Cusco’ya 7 km. uzaklıkta olan kale hakkında fazla bir bilgi olmamakla birlikte, Cusco’yu savunmak maksadıyla Pachacutec döneminde inşa edildiği düşünülmekte. Cusco’ya yaklaşma yollarını kontrol edebilecek hakim bir noktada yapılmış. Duvarlarının kırmızımsı olması nedeni ile buraya “Kırmızı Kale” diye anılmakta.OLLANTAYTAMBO KALESİ 

Kale, eteklerine konuşlanmış Ollantaytambo Kasabasının sırtını dayadığı dağın yamaçlarında tepeye doğru kurulmuş. Ollantaytambo Kalesine çıkmak ve burada bulunan tapınağa ulaşabilmek için çok sayıda merdiveni tırmanmak gerekiyor. İnka mimarisinin geleneksek özelliklerini taşıyan kalede teraslar, su kanalları ve yollar birbirine bağımlı bir düzen içerisinde yaşayanların ihtiyaçlarını en iyi karşılayacak şekilde inşa edilmişler. En tepeye çıktığımızda kendimizi biraz daha uzansak bulutları tuta bilecekmiş gibi onlara yakın hissediyoruz. Buradan Ant dağlarının görüntüsü muhteşem. Kalenin burç şeklindeki en yüksek yerinde Güneş Tapınağı’nın kalıntıları yer alıyor. Buradan da muazzam büyüklükteki kaya kütlelerinin bu kadar yükseğe nasıl getirdiklerinin gizemi içerisinde aşağıda uzanan kasabaya ve karşı dağlara bakıyoruz. Güneş Tapınağı, İspanyollardan nasibini almış ve tamamen yok edilmiş. Şu anda taban taşları duruyor. Karşı dağlarda gördüğümüz birkaç katlı ve sıralı odalardan oluşan yapılar, eskiden depo olarak kullanılmak maksadıyla inşa edilmişler.

SACSAYHUAMAN KALESİ

 Cuco’ya yaklaşık 3 km. uzaklıkta, şehrin en kritik girişini korumak için kurulmuş. Gerçekten de, İspanyolların istilasında yüzlerce İnka savaşçısı burada savunma yapmışlar. İspanyol ve depremlerin neden olduğu tahribatlarla bugüne kadar ancak üçte biri ayakta kalabilmiş. Burada bulunan 100 metre çapındaki daire şeklindeki arenalardan tesisin bir bölümünün kutsal maksatlar için kullanıldığı düşünülmekte. Kalenin inşaatında harçsız kullanılan 100 ton ağırlığında çok büyük kaya kütlelerinin hangi teknikle buraya getirildikleri ve üst üste nasıl konuldukları gizemi hala aklımızı kurcalıyor. 




TAMBOMACHAY HAMAMI
Burasının, 1500 yılında inşa edilen İnka hamamı olduğu ve daha ziyade dini bir merkez olarak kullanıldığı değerlendirilmektedir. Yapıda su yolları ve tepenin üzerinde çeşmeler bulunmakta. Hamamdaki taş işçiliğinin mükemmel kalitesi, burasının sadece törenlerde yüksek asil sınıf tarafından kullanıldığını göstermektedir. Yapı harcı kullanılmadan mükemmel oyma ve eşit olmayan şekilli kayalardan inşa edilmiş. Yapının kalıntıları: temelde 3 platform şeklindedir. Kaynak suyu, zemin seviyesinden aşağıya iki kanalla dökülmekte.



WIRACOCHA TAPINAĞI, RAQCHI

Cusco’dan 110 km. uzaklıkta olan Raqchi, Wiracocha Tapınağı ile ünlü bir ören yeri. Buradaki hediyelik eşyaların satıldığı pazar alanı, son derece renkli bir görüntüye sahip. Geleneksel kıyafetleri içinde satışlarını yapan yerel kadınların görüntüleri son derece keyif veriyor.
Wiracocha Tapınağı göz alıcı yapısı ile dikkati çekiyor. İspanyolların yıkımından önce 92 m. uzunluk ve 25 m. genişliğe sahip üçgen ve iki katlı devasa çatısının, İnkalar döneminde en geniş tek parça çatı olduğuna inanılmaktadır. Tapınak, yaklaşık 20 m. yüksekliğinde kerpiç duvarlardan oluşuyor. Çevresinde rahip ve yöneticilerin kaldığı yaşam alanları ile yiyecek ve silah sakladıkları depolar bulunmakta.


Saygılarımla.
Yazı ve fotoğraflar:Olay Salcan

23 Şubat 2018 Cuma

PERU, AREQUIPA

500 yıl önce büyük bir gürültü ile faaliyete geçen Misti yanardağının Tanrı’nın gazabı olduğunu inanan İnkalar, güneşin bakirelerinden olan Juanita’yı sağ şakağına bir darbe vurarak kurban etmişlerdir. Ancak yanardağın faaliyetlerinin devam etmesi ile büyük bir hayal kırıklığına düşen İnkalılar, misilleme olarak dağın ismini geri almışlardır. İspanyollar, bölgeye geldiklerinde dağın itibarını iade etmek maksadıyla Tanrı anlamına gelen Apu Ampato adını dağa vermişlerdir. Bu kızın hazin hikayesindeki tek iyi nokta, kızın öldürülmeden önce uyuşturularak olanların farkında olmamasıdır. 
Arequipa, sönmüş çok sayıda volkan ile çevrili son derece şirin bir şehir. Bir başka ifade ile Arequipa, bir volkanlar şehri. Chachani, Misti ve Pichu Pichu bunların içerisinde en önemlileri. Zaten şehrin her yerinden karlı zirveleri ile görünen bu volkanların, muhteşem bir görüntüsü var. Şehre de olağanüstü görüntü sunuyorlar. 


 Büyüklük olarak da Peru’nun ikinci şehri. Volkanlardan elde edilen beyaz taşlardan inşa edilen binalar nedeni ile şehir, beyazlara bürünmüş. Bu da şehrin görüntüsüne çok hoş bir hava veriyor. Güneş ışıklarının bu beyaz binaların yüzeylerinde yansımalarından kaynaklanan aydınlanma ile şehir, her zaman parıldayan görünümde. Bu nedenle de binalar, ışıldayan birer inci tanesi gibi. Gezerken hiç sıkılmadığımız ve kendimizi çok rahat hissettiğimiz, insana ferahlık veren bir şehir.


Arnavut kaldırımı döşenmiş sokakları, bu şehre farklı bir güzellik veriyor. Sokaklarındaki bu Arnavut kaldırımı ve Sillar denilen volkanik taşlardan inşa edilmiş binaların uyumu çok güzel. 

PLAZA DE ARMAS
Bu yazı dizimde gezdiğimiz tüm şehirlerden bahsederken Plaza de Armas ve katedral terimleri ortak nokta olacaklar. Çünkü İspanyollar, kolonyal dönemde her şehir merkezine büyük bir Plaza de Armas ve üzerine de büyük bir katedral inşa etmişler. Sömürgecinin gücünü göstererek halkı psikolojik baskı altında tutmak maksadıyla yapılan bu katedraller ile bu gün gelinen noktada oldukça başarı elde ettikleri görülebiliyor. İspanyollar, daha da ileri giderek büyük şehirlerden başka küçük yerleşim yerlerinde de büyük katedraller inşa etmişler.
Arequipa’daki Plaza de Armas, benim gördüğüm en güzel meydan. Etrafı revaklı alışveriş merkezleri ve lokantalar ile çevrili olması, bu meydana daha güzel bir hava katıyor. Kalabalık ve hareketli bir meydan. Katedral de, son derece büyük ve gösterişli bir yapı. Cizvit kilisesinden bakınca katedralin arkasında görünen volkanların katedral ile beraber ortaya koydukları resim görülmeye değer. Bu manzarayı kaçırmayın derim. O telaşın içerisinde unutulabilir.



KATEDRAL
Plaza de Armas’ın en gösterişli binası olan katedral, 1540 yılında iki kuleli olarak inşa edilmiş, bu zamana gelene kadar da deprem ve yangınlar nedeni ile ağır hasara uğramış. Ancak her seferinde de yeniden inşa edilerek ayağa kaldırılmış. Yeni gibi durmasının sebebi de, bu olsa gerek. Katedralin içerisi, sade, havadar ve aydınlık. Altar ve on havariyi temsil eden 12 kolon, İtalyan mermerinden yapılmış. Altarın önünde asılı bulunan büyük Bizans tarzı pirinç lamba İspanya tarafından gönderilmiş. Papazlar için olan kürsü, Fransa’da oyularak işlenmiş. Belçika’nın gönderdiği org ise, Güney Amerika’daki en büyük ve dünyanın ikinci büyük orgu unvanına sahip. CİZVİT KİLİSESİ
Plaza de Armas’daki katedral muhteşem görünüşü ve yer avantajı ile ne kadar büyükse; San Ignacio Chapel’i de o kadar küçük. Zaten bu Cizvit kilisesini dikkat çekmeyecek şekilde Plaza de Armas’ın güneydoğu köşesine inşa etmişler. Katedralin muhteşemliğinin yanında ürkmüş ve bir köşeye çekilmiş gibi duran bu kiliseyi ben daha çok beğendim. Özellikle giriş kapısının görünüşü son derece etkileyici. Kapı üzerine ve kenarlarına çepeçevre yapılan oymacılık görenleri hayrete düşürecek kadar bir sanat eseri. Özellikle kilisenin içerisindeki altar, tamamen altın varaklarla kaplanmış. İspanya’nın Sevilla şehrindeki katedrali gezenler, benzerliği hemen fark edeceklerdir.





SANTA CATALİNA MANASTIRI
İnşaatı 1579 yılında tamamlanan ve 17. yy.da genişletilen Santa Catalina Manastırı, Plaza de Armas’dan iki blok ilerde, Santa Catarina caddesi üzerindedir. Maria de Guzman isimli dul bir zengin bayan tarafından kurulan kilise, canlı renklere boyanmış duvarları ile ünlü. İlk zamanlarında yaklaşık 200 kadar rahibe ve hizmetçileri ile toplam 450 kişiyi barındıran manastırda şu anda sadece 20 adet rahibe bulunuyor. Manastırın ilk zamanlarında buraya İspanyol asilzadelerinin ikinci kız çocukları kabul ediliyorlardı. Aileler ayrıca kız çocuklarının manastıra kabulü için bu günkü değer ile 150.000 dolar başlık parası ödüyorlardı. Gelenler yalnızca beraberlerinde 25 adet şahsi eşya ve hizmetçilerini getirebiliyorlardı. Burada kaldıkları süre içerisinde temizlik ve yiyecek hizmetleri de bu hizmetçiler tarafından yapılırmış.



Caddeye bakan ana giriş kapısından sonra üstü açık bir avluya çıkılıyor. Burada üzerinde silencio (sessizlik) yazan kemerin altından geçerek rahibe adaylarının bulunduğu kemerli bir yolla çevrili bir alana giriliyor. Buranın özelliği, ortasında kauçuk ağaçlarının olması. Rahibe adayları, zengin ailelerin her yıl için 100 altın para ödemeleri koşulu ile burada dört yıl kalabiliyorlardı. Dört yıl sonunda ya rahibe olmak için ant içiyorlar ya da ayrılıyorlardı. Ayrılmalar, hoş karşılanmıyor ve bu gibi aileler toplum tarafından dışlanıyordu. 


Dört yılını tamamlayıp başarı ile rahibe olanlar, turuncu renklere boyanmış ve ortasında yenilenme ve sonsuz hayatı temsil eden portakal ağaçları bulunan Portakal Bölümü’ne geçiyorlardı.
Portakal bölümünden hemen sonra Cordoba caddesine geliniyor. İki taraflı olarak rahibelerin yaşadıkları odalardan oluşan bu cadde, yine canlı renkleri ile göz alıcı. Burgos caddesinin sonunda oldukça karanlık olan bir mutfak bulunmaktadır. 
Rahibelerin sabun ve pişirdikleri yiyecekler gibi kendi yaptıklarını pazar günleri değiş tokuş ettikleri Zocodober meydanına geliniyor. Eğer burada merdivenleri tırmanıp terasa çıkarsanız volkanların muhteşem manzarası ile karşılaşırsınız. 
Santa Catalina Manastırı, diğer Katolik manastırlardan farklı bir mimari ve dekorasyona sahip yapısı ile gezilip görülmesi gereken bir dini mekan. Her bölümü canlı ve parlak renklerle boyanarak burada yaşayanlara hem bir değişik hava ve hem de rahatlık hissettiren bir yapıda. Manastırın resim galerisi gibi kullanılan bölümünü gezmeyi de unutmayın. 450 yıl öncesinden başlayarak bu güne kadar manastırdaki yaşamı anlamak açısından güzel bir örnek Santa Catalina Manastırı.


Şehrin Mirador de Carmen Alto bölgesine giderseniz müthiş bir manzara ile karşılaşırsınız. Yanardağların muhteşem görüntüsüne eteklerindeki tarlaların katkısı ile ortaya çıkan manzara görülmeye değer. Şehir buradan bir başka güzel görünüyor.
Arequipa’da görülecek yerlerden birisi de, Callejon del Cabildo kemeridir. Buradan da volkanlar, güzel bir görüntü verirler. Ayrıca buradaki Churrigueresco denilen Barok melez tarzında inşa edilen Saint Jean de Chimba Kilisesi görülebilir.
Arequipa, kendine özgü mimari yapısı, gösterişli katedrali, Arnavut kaldırımlı sokakları ve volkanları ile Güney Amerika’nın karakteristik ve güzel bir şehri. Volkanlar her ne kadar ürkütücü geliyorsa da Arequipa’nın vazgeçilmezleri.
Saygılarımla.
Yazı ve fotoğraflar: Olay Salcan

20 Şubat 2018 Salı

PERU, NAZCA ÇİZGİLERİ

Bizim yaşımızda olan birçok kişi 1968 yılınca yayınlanan ve bir anda dünyada popüler olup milyonlar satan Tanrıların Arabaları adlı kitabı ve yazarı Erich Anton Paul von Daniken’ı hatırlar. İsviçreli Daniken, bu kitabında dünya dışı varlıkların ya da eski astronotların dünyayı ziyaret etmesi ve ilkel insan kültürünü etkilemesini örnekleri ile anlatmadır. Büyük bir heyecan yaratan kitap, Türkiye’de de basılmış ve diğer ülkelerde de olduğu üzere en çok satan kitaplar listesine girmiştir. O zamanlar ben de hemen bu kitabı almış ve bir solukta okumuştum. Okumayan ya da bu kitaptan haberi olmayan da kalmamıştı. Kitapta anlatılanlara inananlar ve inanmayanlar vardı. Ama benim gibi aklı karışanlar çoğunlukta idi. O zamanlar gençtik ve dünyayı da gezmeye başlamamıştık. Gördüklerimiz ve bildiklerimiz, yaşadığımız dar alanla sınırlı idi. Zamanla kitap popülaritesini yitirdi ve hafızalarımızdan silindi. Ancak gezmeye başlayınca gördüklerimiz bize bu kitabı ve Daniken’in yazdıklarını hatırlattı. Sonunda bu kitapta anlatılanların, insanoğlunun zekasını, aklını ve yaratıcı gücünü hafife alarak onunla alay edercesine, onun yarattığı yapıtları dünyadan başka yaratıkların dünyaya gelerek yaptığını söylemenin insanı küçümsemekten başka bir şey olmadığını anladım. Daniken’in hırsızlık ve dolandırıcılıktan hapis yattığını burada belirtmeden geçemeyeceğim. Ancak dünyayı bu kadar etkilemesi ve hala ona inananların çok sayıda olması, insan doğasının karakteristik örneklerinden birisi olsa gerek. 
Şimdi bu Daniken de nereden çıktı, bu yazı dizisi Peru’yu anlatacaktı diye sorabilirsiniz. Bu yazımda anlatacağım Nazca çizgileri de, Daniken’in kitabında uzaylıların yaptığını iddia ettiği ve geniş bir yer verdiği insanoğlunun yapıtlarından birisi. Nazca çizgilerini gördüğümde aklıma hemen Daniken aklıma geldi ve ondan da yazımda bahsetmeden edemedim.

Daniken için bu kadar yeter. Biz, çizgilere dönelim. Ancak açık havada uçaktan net bir şekilde görülen bu çizgilere gidebilmek heyecanı içerisinde akşam üstüne doğru Paracas’daki küçük bir hava alanına ulaştık. Hava alanında bizi çizgiler üzerinde uçuracak uçağımızı beklerken, bekleme salonunda uçak biletlerimizi dağıtan görevli, beraberinde Nazca çizgilerinin haritasını ve kısa bilgilerini içeren bir broşür de veriyor. Çok da iyi oluyor. Neleri, nerede göreceğimiz, çizgilerin kaç tane olduğu konusunda ve bunlar hakkında bazı bilgileri de kısaca öğrenmiş oluyoruz.

Sonunda uçağımıza biniyoruz. Uçak iki taraflı tek kişilik koltuklardan oluşuyor. On kişilik bir uçak. Bizden başka turistler de var. Uçak, havalandıktan sonra Nazca çizgilerinin bulunduğu Nazca çölündeki yerin üzerine yarım saatten fazla süren bir uçuştan sonra ulaşıyor. Pilot, çizgilere gelmeden evvel her çizgiyi tek tek göstereceğini, çizgiye geldiğimizde sağda mı solda mı olduğunu ikaz edeceğini ve her iki tarafında görebilmesi için çizgilere değişik yükseklik ve açılardan yaklaşacağını ve daha iyi görebilmemiz için uçağı sağa ya da sola biraz yatıracağını söylüyor. Uçaktan fotoğraf çekme imkanı var. Çok da alçaktan uçulduğundan çizgiler görülebiliyorlar. Birinciyi kaçırırsanız diğerinde yakalarsınız. Panik yok. Ancak uçak bir sağa bir de sola devamlı hareketler yaptığından uçağın sizi tutma ihtimali de yüksek. Eğer bunu göze alamazsanız çizgileri unutun.
 

Peki bu çizgiler nedir? Niçin, kimler tarafından, ne zaman yapılmıştır? Geziye biraz ara verip çok kısa da olsa bundan söz edelim. 16.yy.da İnka İmparatorluğu’nun yıkılması ile birlikte gezginlerin çöle çizilmiş şekillerden söz etmeleri ile insanlık, Nazca çizgileri ile ilgili kısıtlı da olsa bir bilgiye sahip oldu. Ancak bu bilgiler rivayetten öteye gidemedi. 


Asırlarca konuşulan Nazca Çizgileri ile ilgili ilk adım, 1939 yılında bölgenin üzerinde gözlem uçuşu yapan Amerikalı arkeolog Paul Kosok’un, bu şekillerin gökyüzünden ilk fotoğraflarını çekmesi ile başlamıştır. Resimlerin yayınlanması ile de birçok görüş ortaya atıldı. İlk önceleri Amerika’nın keşfinden önce Latin Amerika’da düzenlenen ilk olimpiyatların atletizm pistleri olduğu iddia edildi. Bir görüşe göre çizgiler, kutsal yolları; trapezler ise, tören alanlarını işaret ediyorlardı. Bir diğeri, su ve bereket için yapılan törenlerdeki dansları belirtmek için şamanlar tarafından yapılmışlardı. Astroloji uzmanları da fok, kuş ve maymun gibi hayvan şekillerinin dev bir yıldız falı olduğunu iddiasında bulundular. Bir başka görüşe göre insanlar, uyuşturucu içtikten sonra uyuşturucunun etkisiyle gördükleri halüsinasyonları çöle çizmişlerdi. Daha neler neler.




Tüm bu bilimsel olmayan iddiaların ötesinde Nazca ile ilgili ilk bilimsel açıklama, Alman matematikçi Maria Reiche'den (1903-1998) tarafından yapıldı. Bu bilim insanı, çalışmalarını ve tüm hayatını bu çizgilere adamak için 1946 yılında Nazca yakınlarındaki San Pablo kasabasına yerleşti ve ölene dek orada yaşadı. Hemen tüm bilimsel kariyerini geogliflere adamıştı. Yine onun sayesinde, Nazca'nın dev şekilleri, UNESCO tarafından "Dünya Mirası" kategorisinde koruma altına alındı. Maria Reiche, öncelikle bu çizgilerin nasıl çizildiği sorusuna bir açıklık getirdi. Ona göre çizgiler, kumun daha koyu olan üst tabakası kazınarak ve böylece alttaki daha açık bir tabaka ortaya çıkarılarak yapılmıştı. Yapılma nedenleri de, güneş, ay ve bazı yıldızların pozisyonunu yansıtarak insanlara ne zaman ekinlerini ekmeleri, ne zaman tarlalarını sulamaları ve ne zaman ekini toplamaları gerektiğini hatırlatıyordu. Yani sözün kısası aydınlatıcı bilgilere hala ulaşılamadığından çizgiler, gizemini koruyorlardı.
Eğer, çizgilerin yaklaşık 12 km. kuzeybatısında ortaya çıkarılan Cahuachi kazıları olmasaydı, Nazca'nın sırrı da bu noktada tıkanıp kalmıştı. Bu bölgedeki 24 km2 genişliğinde dev bir nekropolde gerçekleştirilen kazılarda çok sayıda eşya gün ışığına çıkarıldı. Nazca  çizgilerine benzer şekillerin bulunduğu seramik vazolar ve asıl önemlisi bir mezarda ortaya çıkarılan ölü töreni mantosu arkeologların dikkatini çekti. Bu eşyalar, karbon 14 testi ile, M.Ö. 5.yy.dan M.S. 6.yy.a kadar tarihlendirilebiliyordu. Bu durumda burada 1000 yıl boyunca varlığını sürdüren bir uygarlıktan söz edilebilirdi. Günümüzde ise bunlar, Nazcalılar diye anılıyor. Bu 2000 yıllık mantonun kenarlarına küçük bebek şekilleri işlenmişti. Bu bebeklerin bir kısmı müzik aletleri çalıyor, diğerleri de ellerini havaya açmış bir şekilde dans ediyorlardı. Her bebeğin yaptığı hareketi bir başkası izliyordu. Bebeklerin davranışları bir ölü gömme ritüelini çağrıştırıyordu. İşte bu noktadan hareket eden İtalyan arkeolog, Nazca geogliflerinin dinsel bir ritüeli simgelediği tezini geliştirdi.
Kazılarda ortaya çıkan bir başka ilginç nokta ise, bulunan tüm eşyalarda ortak paydanın su olmasıydı. Kurak, hatta çöl denecek bir iklimde varlıklarını sürdüren Nazcalılar için su çok önemliydi. O nedenle, sarmal biçimde kuyular oluşturarak gelişmiş bir su iletişim şebekesi oluşturmuşlardı. Şebekeden, bazı civar köyler ve kasabalar bugün bile yararlanıyorlar. Bu noktadan hareket eden arkeolog Guiseppe Orefici, Nazcalılar'ın bütün dinsel ritüellerinin su ve bereket kavramları çevresinde geliştiği sonucuna ulaştı.



Sonunda bu bulguları çizgiler ile ilişkilendirerek, geoglifleri üç farklı kategoriye ayırdı: Birincisi; sarmal şekiller, İkincisi; hayvan figürleri ve üçüncüsü; dev düz çizgi ve oklar. İlk olarak, Nazcalılar'ın, M.Ö. 500 yıllarında sarmal şekilli geoglifleri, ardından daha büyük çizgileri kuş, örümcek, fok, maymun gibi hayvan şekillerini ve sonunda da küçük şekilleri oluşturdukları düşünülüyor. İtalyan arkeoloğa göre, bu hayvanlar Nazcalılar'ın tanrılarını simgeliyor; tümünün su ile yakından ilişkili olduğu sonucuna varılıyor.

Ancak daha sonra vazolardaki şekillerin çizgiler ile bir ilgisinin olmamasının anlaşılması ve yapılan karbon testlerinin kaya ve tahta için olumlu sonuçlar verirken, toprak konusunda kuşkular yaratması, arkeolog Guiseppe Orefici’nin tezi hakkında kuşkuları arttırıyor ve bu nedenle de çizgiler hala gizemini koruyor.
Şimdi şekillere dönelim. Pilotun, bizi en güzel zaman olan güneşin nerede ise batmaya yakın anında çöl üzerine getirmesi son derece güzel. Güneşin kızıllığının çöle yansımasının ortaya çıkardığı manzara göz alıcı. Bir uçakta çöl üzerinde uçarken güneşin batışını doya doya seyretmek inanılmaz. Bu bize çizgileri çok net görmemizi de sağlıyor. Çünkü güneşin yatay gelen ışıkları gölgeleri de oluşturduğundan çizgiler çok net görülebiliyor. 
Pilot söylediği gibi her şekil üzerinden 104 m., 256 m. ve 408 m. yükseklikten üç defa uçarak geçtiğinden, çizgileri net görmek ve fotoğraflamak imkanımız da oluyor. Zaten bunları görmemek imkansız. Çok büyükler ve rahatlıkla fark ediliyorlar. Pilot, her şekil üzerinden geçerken şekil hangi tarafta ise o tarafa yan yatarak bizim şekli daha iyi görmemizi sağlıyor. Pilotun bu ustalığı da görülmeye değer. Ancak kalp ve mide rahatsızlıkları olanlar için ciddi bir sıkıntı olabilir.
Çizgilerde balina, maymun, astronot, köpek, eller, ağaç, örümcek, sinekkuşu, pelikan, kondor, kertenkele, balıkçıl, kolibri kuşu ve ok şekilleri mevcut. Sonunda çizgiler üzerinde uçuşumuzu tamamlayarak kaptan uçağın rotasını hava alanına dönmek üzere batıya çeviriyor. Güneşin batışını ve çöl üzerinde kızıl ışıkların değişen tonlarını seyrederek Nazdac Çizgileri’ni tüm gizemi ile arkamızda bırakıp dönüşe geçiyoruz. 
Uzun zamandan beri bildiğimiz, ancak unutulmaya başlamış dünyanın en gizemli yerlerinden birisini daha görmek ne güzel. Peru’da gezimizin daha başındayız ve programımızda görülecek ve gezilecek çok yer var. Ben de sizlere yapabildiğim kadar bunları aktarmaya çalışacağım. 
Saygılarımla.
Yazı ve fotoğraflar: Olay Salcan