tur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2018 Cuma

Bir Başkadır Sicilya, Cefalu


Ben İtalya’nın büyük bir bölümünü gördüm Sicilya’yı görmesem de olur demeyin. Eğer böyle bir düşünce içerisinde iseniz hemen aklınızdan silin ve rotanızı Sicilya’ya doğru çevirin. Sicilya’yı görmemek gezmeyi sevenler için büyük bir kayıp olur. Şunu açık ve net söylüyorum ki İtalya başka Sicilya başka bir dünya.Sicilya’nın İtalya ile müşterek tarafları var ve ona şüphe yok. Ancak Sicilya’nın kendine özgü tarihi, kültürü, doğası, dili ve kişiliği var. Eğer bir gün Sicilya’ya yolunuz düşerse ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Sicilya uzun bir tarihi geçmişe sahiptir. Akdeniz’in ortasında olması nedeni ile son derece stratejik bir konuma sahip olan bu ada, farklı tarihlerde farklı devletler tarafından istilaya uğramıştır. Sicilya’ya ilk yerleşenler, Sicani Uygarlığı olmuştur. Daha sonra sırası ile Fenikeliler, Kartacalılar ve Grekler adayı kolonize etmeye başlamışlardır. M.Ö 243 yılında Sicilya’nın tümü Roma İmparatorluğu’nun eline geçmiş, ada altı yüzyıl boyunca bir Roma eyaleti olarak kalmıştır. Sonra Bizans İmparatorluğu. Sahneye Araplar çıkmış, ama Normanların istilası ile Arapların egemenliği de bir müddet sonra sona ermiştir. Bir asır sonra Norman Hauteville Hanedanı ortadan kalkmış, onun yerine egemenliği, Güney Alman Hohenstaufen Hanedanlığı almıştır. Daha sonra da Fransızlar da eksik kalmayalım diye adayı işgal etmişlerdir.Daha bitmedi. İstilalara devam ediyoruz. Ada; 1479 yılından sonra İspanyol kralların eline geçmiş, bu dönemde devletlerin sırasıyla işgalleri yetmemiş gibi sürekli Kuzey Afrikalı korsanların akınlarına uğramış, 1713 yılında Savoy Krallığı’na geçmiştir. Savoy’lar 1713-1720 yılları arasında adayı yönetmiş, burayı Sardunya Adası karşılığında, Habsburg Hanedanlığı’na bırakmışlardır. Habsburg’lar, adayı Burbon yönetimindeki Napoli Krallığı ile 1743 yılında birleştirmişlerdir.



Asırlardır bu kadar çok istilaya maruz kalan ada halkı artık yeter demiş ve
1820-1849 yılları arasında Sicilyalılar, Burbon yönetiminden ve Napoli Krallığı’ndan bağımsız olmak için isyan etmiş, ancak başarılı olamamışlardır. 
Ada; 1860 yılında Garibaldi tarafından işgal edilerek İtalyan Birliği’ne katılmış, ancak Sicilyalılar, 1866 yılında, Palermo’da, İtalya’ya karşı isyan ederek buna tepki göstermişlerdir. Bunda da başarısız olan Sicilyalıların imdadına, İkinci Dünya harbinde adaya çıkartma yapan müttefikler yetişmiştir.Sonunda Sicilya, istediğine kavuşmuş ve 1948 yılında bölgesel özerkliği elde etmiştir. Bu gün kendi parlamentosu, yöneticileri ve dili vardır. 
Bu kısa tarih bilgisi içerisinde çok sayıda devlet tarafından defalarca istilaya uğramış bir adada; bu devletlerin arkasında bıraktıkları kültürlerin karışımından ortaya çıkan ve gözleri kamaştıran bir kültür zenginliğine sahip Sicilya. Doğa ve insan güzelliklerini de buna kattığınızda ortaya tadına doyum olmaz bir lezzet çıkıyor.Yazının başlığını okuduğunuzda aklınıza hemen bir soru gelmesi kaçınılmaz. Madem bu kadar kültür zenginliği ve görülmeye değer yer var da neden bu yazıda yalnızca Cefalu anlatılıyor? Bunun iki nedeni var. Birincisi Sicilya’da gördüğüm yerlerin tamamını bir yazıya sığdırabilmek imkansız. İkincisi, Sicilya’da Cefalu’nun en keyif aldığım ve coşku hissettim bir yer olması. Her yer çok güzel, ama Cefalu bir başka güzel. En çok onu sevdim.



Küçük bir balıkçı kasabası olan Cefalu’ya yaklaşırken çok uzak olmayan bir tepeden baktığımda son derece güzel korunmuş bir ortaçağ kasabasına geldiğimi anladım. Araçlar kasabaya alınmıyor. İyi ki de alınmıyor. Ben de, araçtan çok uzak olmayan kasaba merkezine doğru denizden biraz yüksek bir yolu takip ederek muhteşem bir manzara eşliğinde yürümeye başladım. İlk gördüğüm evlerin ortaçağdan kalma görüntüleri ve evleri birbirinin üstüne yıkılacakmış gibi duran dar Arnavut kaldırımlı sokakları, bundan sonra göreceklerimizin müjdeli habercileri idiler.Kasabaya ulaşıp kendimi onun sokaklarına attığımda ne oldu ise oldu. Dayanılmaz cazibesine kapıldım ve sokaklarında gezerken bu güzel kasabanın samimi ve cana yakın kollarına kendimi bıraktım. Trafiğe kapalı sokaklarında dolaşırken iki taraflı sıralanmış, eski görünümlü evler arasında mis kokulu çamaşırları koklayarak, rengarenk açmış begonvillerin kokusunu soluyarak, evlerden ya da kafe ve lokantalardan gelen müziğe kulak kabartarak, arada bir pencereden bana bakan ya da çamaşır asan Sicilya güzellerine el sallarken aldığım keyif anlatılmaz, yalnızca yaşanır.





Burası, Akdeniz rüzgarları ve kokusu ile gerçek Akdenizli ve Akdeniz’i yaşayan bir yer. Bu canlılığı her an hissedebiliyor ve heyecanlanıyorsunuz. Bu heyecanı ve hızla çarpan kalbimi biraz dinlendirmek için Norman Katedrali’nin hemen önündeki Doumo Meydanı’ndaki palmiyeli kafelerden birisine oturdum ve bir şeyler içtim. Bunun doğru bir tercih olduğunu daha sonra anladım. Tekrar yürümeye başladığımda tam bir ortaçağ hayatının içerisinde buldum kendimi. Her sokağına girdim. Her sokakta bir aşağı ve bir de yukarı doğru yürüdüm. Böyle yaptığımda sokak her zaman bana daha fazla ve farklı görüntü vererek çok şeyler anlatıyor. Onunla daha fazla beraber olarak daha iyi anlamaya çalışıyorum. Eğer iki defa yürüme imkanım yoksa, mümkün olduğu kadar durup geriye bakıyorum. Özellikle fotoğraf çekenler için farklı görüntüler yakalama şansı artacaktır. Emin olun size şu sokak daha güzel diyemeyeceğim. Hepsi, birbirinden farklı ve hepsi, birbirinden güzel. Kendimi bir filim setinde ve başrolde hissetmeye başladım. Eğer meydanda bir kafede oturup nefeslenmesem ve o hızla bu bölgeye girmiş olsaydım heyecanım ve kalp çırpıntılarım tepe yapardı. Sonrasını bilemem. Dönüş yolunda da aynı meydanda bir kere daha ara vererek yumuşak geçiş yapmaya çalıştım.



Ben fazla makyaj yapılmamış eski haline çok yakın, oldukça iyi korunan ve yaşayan yerleri seviyorum. Çünkü onlar daha manalı ve daha çok şey anlatıyorlar. Onları daha iyi anlıyor ve bölgeyi daha iyi değerlendiriyorum. Gerçekten Cefalu, böyle bir yer. Sıcak, sımsıcak. Restore edilmiş ya da makyaj yapılmış yerler de güzel görünümlüler, ama eksik olan bir şeyler var.

Hangi sokakta yürürseniz yürüyün sonunda denize çıkacaksınız. Limanda uzanan plajı ve kumu, Akdeniz’in en güzel yerlerinden birisi. Burada gördüğüm manzara tam kartpostallardaki gibi. Denize sıfır, ortaçağ görüntüsündeki evlerden oluşan manzaraya hayran olmamak mümkün değil. Çok usta bir ressamın elinden çıkmış yağlı boya resim gibi. Deniz kenarında banka oturup denizin dalgalarının sesi ile bu manzarayı seyretmek, tek kelime ile doyumsuz. İnsanı büyüleyen ve tarihin derinliklerine götüren, korsanlarla karşı karşıya kaldığınız halüsinasyonlar görmenize neden olabilecek bir resim bu.



Son derece şirin ve insanı büyüleyen bu güzel sahil kasabasından ayrılmak zor. Her zaman ve her yerde görülemeyecek özelliklere sahip. Ancak bu gezinin de sonuna geldim. Sicilya’da gezilecek çok güzel yerler var. Bu gezinin sonunun, diğerinin başlangıcı olduğunun bilinci içerisindeyim. Bu da içime biraz su serperken, vücudumu yeni bir heyecan dalgası sarıyor.
 Yazı ve fotoğraflar: Olay Salcan



6 Mart 2018 Salı

PERU, TİTİKAKA GÖLÜ

Batı kıyısı Peru'ya, doğu kıyısı ise Bolivya'ya ait Titikaka Gölü, 8.288 kilometrekarelik bir alanı kaplar. Deniz seviyesinden yüksekliği 3.810 metre olup 194 km, uzunluğa ve 65 km genişliğe sahiptir. Titikaka Gölü, dünyada ticari gemilerin çalıştığı, en yüksek rakımlı göldür. Ortalama derinliği 140-180 m., en derin yeri de 280m.dir. Yirmi beşten fazla akarsu bu göle dökülüyor. İnka kültürünün izlerini barındıran Güneş Adası (Isla del Sol) dahil irili ufaklı birçok adacığı barındırır. Adalarda ve civarda yaşayan halk için gölde yapılan balıkçılık önemli bir geçim kaynağıdır.
Yeri gelmişken; gezerken nelerle karşılaşacağınızın güzel örneklerinden birisi, Titikaka gölü. Neden mi? İsrail’deki Lut Gölü, deniz seviyesinin 395 altında iken; Titikaka gölü, deniz seviyesinin 3.810 üstünde yer alıyor. Aralarındaki fark, 4205 m. Peki ne farkı varmış diye bir soru soracak gibisiniz. Cevabını yerinde gidip görmenin keyfine diyecek yok. 
Gölün Peru tarafında Keçhualar, Bolivya tarafında ise Aymaralar, yaşamlarını geleneksel tarzlarında devam ettiriyorlar. Peru’da daha ağırlıklı olarak hissedilmesine rağmen Bolivya’da da turizm, ciddi bir gelir kaynağı olmuş. Bu da, yaşamlarını kaçınılmaz bir şekilde etkilemiş durumda. Geleneksel yapılarının turizm etkisi ile gittikçe bir gösteriye dönüştüğü belli olmakla birlikte tabiilik, yine de ağır basıyor. Yakın bir zamanda bununda tamamen gösteriye dönüşmesinden endişeliyim. Bu doğallık bozulmadan bu ülkeleri gezmenin önemi büyük. Benden söylemesi.
Bu yazımda sizlere Titikaka Gölü'nün Peru tarafındaki Uros ve Taquila adalarını ve Bolivya tarafındaki Güneş adasını anlatmaya çalışacağım.
UROS ADASI
Gölde bulunan 41 adanın 25’inde insanlar yaşıyor. Yaşam olan en ilginç ada, hiç şüphesiz Uros adası. Burada yaşayanlar, Uro kabilesi halkı. Eski dönemlerde savaşçı İnkalardan korunmak maksadıyla bu adayı yapmışlar. Dönemimizde kendilerine yapılan karada yerleşme tekliflerini kabul etmedikleri için geleneksel yaşantılarını hiç bozulmadan sürdürüyorlar. Bu adanın diğer adalardan farkı, tamamının totora denilen sazlardan yapılmış olması. Yani insan yapımı. Buraya Uros adası demekten daha çok Uros adaları demek daha doğru olur. Çünkü sorduğumuzda birbirinden ayrı sazdan yapılmış 75 ada olduğunu söylediler. Bu sayı zamanla azalıyor ya da çoğalıyor. 





Puno’dan oldukça süratli ve rahat teknelerle Uros adalarına gidiliyor. Burada gölün derinliği, 2 metreye kadar düşüyor. Yöresel rengarenk kıyafetleri içerisinde bulunan yerli adalılar bizleri karşılıyorlar. Hiç toprak görmüyoruz. Burada toprak saz, evler saz, tekneler saz. İşin daha da garibi bu sazlar şeker kamışı gibi yenilebiliyor. Yenilebilen bölümüne çulyo deniyor. Tatmadan edemedik. Kısaca sazdan bir dünya. Tekneden inip sazdan toprağa basmak değişik bir duygu. Ayaklarımız ağırlığımız nedeni ile yumuşak saza gömülüyor ve ada da sallanıyor. Son derece farklı ve değişik bir duygu. İlk başlarda garip geliyor, ama sonra alışıyor insan. Bize adaları, evleri ve tekneleri nasıl yaptıklarını ve yaşamlarını anlatıyorlar. Sazların sık sık değişmesi gerekiyor. Bize son derece cazip ve eğlenceli gelen bu yaşam, ne kadar alışmış olsalar da onlar için de zor görünüyor. Gezilerim içerisinde gördüğüm en enteresan yerlerden birisi.



Taşımacılıkta kullanılan tekneleri, sazdan yapılmış görüntüleri ile çok güzel. Katamaran gibi iki gövdesi var. İki gövdenin birleştiği bölgeye de yolcuların oturma yerleri konmuş. Tamamen insan gücü ile hareket ediyor. Bu teknelerden birisi ile yaptığımız gezintide etrafı daha iyi görme fırsatımız oluyor. Yerli halkın kendilerinin yaparak sattıkları geleneksel el sanatları, son derece kaliteli ve makul fiyatta.
TAQUILA ADASI



Puno’ya 45 km. uzaklıkta ve üzerinde 2.000 kişi yaşayan adaya gelip iskeleye yanaştıktan sonra yerleşim yeri olan bölgeye ulaşabilmek için dik yokuşu tırmanmak zorundayız. Bu da oldukça zor bir durum. Tikikaka, gölü zaten 3800 m. yüksekte; bir de buna yukarı doğru tırmanma eklenince nefes darlığı artacaktır. Bu nedenle acele etmemek ve dinlene dinlene tepeye ulaşmak en uygunu. Ama adalılar son derece rahat. Burada dikkatimi çeken, adalıların karşılaştıklarında merhaba dercesine birbirlerine coca yapraklarını ikram etmeleri.



Geleneklerine bağlı bir topluluk. Evlenmek isteyenler istedikleri zamanda evlenemiyorlar. Üç yıllık bir deneme sürecinden geçiriliyorlar. Başarılı olanların tamamı, ayni gün ada meydanında hep beraber evleniyorlar. Evlenme töreninde gelin, kendi saçından ördüğü kuşağı damada hediye ediyor. Damat da, deneme süreci olan 3 yıl içerisinde hiç kesmeden uzattığı saçından yaptığı şapkayı geline armağan olarak veriyor. 
Bu adanın göze hoş ve değişik gelen en çarpıcı geleneği erkeklerin örgü örmeleri. Enteresan değil mi?
Adada polis ve yargıç yok. Her pazar günü kasaba meydanında liderler ve anlaşmazlığı olanlar toplanıyor. Sorunlar kendi aralarında meydanda çözülüyor. Ayrıca adada taşıt ve yük hayvanı yok. Taşınacak eşyalar sırayla ada halkı tarafından taşınıyor.
Keçuva dili konuşulan adada organik tarım yapılmakta. Dışardan atanarak burada çalışan bir yönetici de yok. Ada halkı her yıl kasım ayında meydanda toplanıp ellerini kaldırarak ada yöneticilerini seçiyorlar. Tamamen kapalı bir toplum olarak geleneklerine sıkı sıkıya bağlı bir şekilde yaşamlarını sürdüren bu adadaki insan ve doğa beraberliğinin uyumu müthiş.
GÜNEŞ ADASI (ISLA DEL SOL)
Güneş adası, Titikaka gölünün Bolivya tarafında kalıyor. Bu nedenle de adaya gitmek için Peru’dan Bolivya’ya geçmeniz ve şirin bir kasaba olan Copacabana’ya ulaşmanız gerekecektir. Adaya buradan kalkan bir katamaranla gidiliyor. Yakınlarına gelince de totoradan yapılmış bir tekneye binilip adaya ulaşılıyor. Adadan Bolivya’yı anlattığım yazıda bahsetmem konusunda tereddütlerimden sonra, bu yazımda anlatmamın daha uygun olacağına karar verdim. Çünkü bu yazımın konusu, Titikaka gölü idi. Ada da bu gölün içinde bulunuyordu. Güneş adasını ayrı bir yazının içinde anlatırsam gölün bütünlüğünü de bozmuş olurum diye düşündüm. Bence bu ada hakkında da sizlere bilgi vermek önemli. 
Ada, İnka medeniyeti açısından önem arz ediyor. Çünkü efsaneye göre İnka medeniyeti bu adada oluşuyor.


İnkaların en önemli tanrısı olan Güneş tanrısı İnti, bu adada da doğuyor. Onun çocukları olan Manco Capac ve kızkardeşi Mama Ocllo’yu adada bir kayanın üzerine bırakıyor. İki kardeş birleşiyor ve çoğalıyorlar. Diğer bir efsaneye göre, İnka mitolojisinde yerin altı, yerin üstü ve gökler olmak üzere üç katman vardır. Güneş tanrısının çocuklarından Manco Capac ve kardeşi Mama Ocllo yerin altındaki bu gizli şehirden çıkıp Titicaca gölünün içindeki güneş adasına ayak basarlar ve böylece güneşin çocukları İnka’lar dünyasına girmiş olurlar. 
Sazdan yapılmış tekneler ile adaya ulaştığımızda bizi tepeye dik bir şekilde tırmanan çok sayıda merdiven karşılıyor. Burada dikkat edilecek en önemli konu hiç şüphesiz nefes darlığına meydan vermemek. Ancak artık biliyoruz. Acele etmek yok. Dinlene dinlene yukarı çıkacağız. Görülecekler orada.
Yukarı tırmandığımızda gördüğümüz nefes kesecek kadar güzel manzara, bizi hemen etkisi altına alıyor. Bu manzaraya yerel kıyafetleri içerisindeki kadınlar ile alpaga ve lamalar, ayrı bir güzellik katıyorlar.Adanın yüksek noktasına ulaştığımızda bir sürprizle karşılaşıyoruz. Bir Şaman ayini. Kırmızı kıyafetleri içinde denize sırtını vererek oturan Şaman rahibin ayinine tanık olacağız. Ayinden önce avuçlarımızı açıyoruz. O da avuçlarımıza daha evvel okunmuş sudan birkaç damla döküyor ve sonra yerine geçip ayinine başlıyor. Bilemediğimiz ve anlayamadığımız töreni tamamlıyor. Ayinin sonunda kötü ruhların yok edildiği ve korunduğumuz söyleniyor. Benim bu ayinden aklımda kalan, denizin maviliği ve Şaman rahibin kırmızı elbiselerinin birlikte ortaya koyduğu kontrast içindeki görüntü.

Daha sonra İnka ve Aymara medeniyetlerinden örneklerin sergilendiği küçük ama çok şirin bir müzeyi ziyaret ediyoruz. Aymara kültüründeki ölüm sonrası yaşam inancından dolayı ölülerini ana rahmi pozisyonunda mumyaladıklarına şahit oluyoruz. Müzede bazı kafatasları görüyoruz. Enteresan olan bu kafataslarının sıkıştırılarak deformasyona uğramış olmaları. İnkalar'da uzun, yassı kafalar asalet sembolü. Bu nedenle de çocukların kafaları, doğumlarıyla beraber deformasyon işlemine tabi tutuluyor. Gerek ana rahmi pozisyonu ve gerek ise kafa deformasyon işlemine eski Anadolu medeniyetlerinde de rastlanması sadece bir rastlantı mıdır? Ne dersiniz?

Saygılarımla.

olay.salcan@gmail.com
www.olaysalcan.com

19 Aralık 2017 Salı

Bir Gezginin Gözünden Yeni Yıl

Nasıl başlarsak öyle devam edermiş... Merhaba 2018!

Biten bir yılın son saatleri, başlayacak yeni yılın umutları, neşesi, heyecanı… Dünyanın her yerinde farklı gelenek ve alışkanlıklarla karşılanan yeni yılın belki de insanlık için ortak olan en önemli alışkanlığı “Yeni bir yıla nasıl başlarsanız, yılın geri kalanının da aynı devam edeceği” düşüncesi olsa gerek. Bir gezginin gözünden yeni yıl...
“Yeni yıla nasıl başlarsan tüm yıl boyunca öyle devam edersin…” Çocukluğumda hep yeni yılı karşılamaya dakikalar kala ağırlaşan göz kapaklarıma yenik düşer, uykunun kucağında, gelen yıla “merhaba” derdim. O zamanlar bütün bir yılı ya da çoğunu uykuyla mı geçirirdim bilemem ama ertesi sabah uyandığımda ev halkına epey bir sitem ederdim.

Biten bir yılın son saatleri, başlayacak yeni yılın umutları, neşesi, heyecanı… Dünyanın her yerinde farklı gelenek ve alışkanlıklarla karşılanan yeni yılın belki de insanlık için ortak olan en önemli alışkanlığı “Yeni bir yıla nasıl başlarsanız, yılın geri kalanının da aynı devam edeceği” düşüncesi olsa gerek. Kimileri yeni kıyafetler giyerek selamlıyor yeni yılı, ille de kırmızı olacak renk tercihi. Kimisi bolluk bereket getirdiğine inandığı meyvelerle süslüyor yılbaşı sofralarını, kimisi ceplerine paralar dolduruyor, gelen yılı zengin olarak geçirebilmek adına…
Günümüzde her millet kendi yerel saati 24.00 ‘ü gösterdiğinde kendi alışkanlıkları, yıllardır süregelen gelenekleriyle “kendince” bir yılı, o yılın acısını, kederini, tasasını, zorluklarını geride bırakıp, “yeni umutlarla” merhaba diyor gelen yeni yıla coşkuyla!
Acaba ilk kez ne zaman başlamış bu kutlamalar, nasıl olmuş diye insan merak ediyor?
İsa’dan önce 2000 yılında, ilkbahara denk düşen, çiçeklerin açtığı bir zamanda Babil’de yapılmış ilk yeni yıl kutlamaları. Toprağın, doğanın yeniden yeşermesi, hayat bulması Babil halkınca yeni bir başlangıç olarak kabul edilmiş ve bu olay şenliklerle kutlanmış. Ardından Mısırlılar, Nil Nehri’nin taşıp coştuğu eylül ayında kutlamışlar yeni yılı. Jules Cesar tarafından M.Ö 46 yılında kabul edilen ve günümüzde de kullandığımız takvim ile beraber,  yeni yıl Ocak ayının ilk günü olarak kabul edilmiş ve kutlamalarda bu zamanda yapılır olmuş.
Eve girecek ilk kişinin getireceği şans
İskoçya’da “Hagmonay” adı verilen yeni yıl kutlamaları adeta bir festival coşkusuyla yaşanmakta… Yeni yıla ait iki gelenek var ki yıllardan beri devam ettirilmekte: Bunlardan ilki, yeni yıl akşamı evin tüm kapı ve pencereleri açık bırakılıyor. Sebebine gelince İskoçlar, yeraltından geldiğine inandıkları “Cwn Annwn” adı siyah köpeklerin geçen yıla ait kötü olan her şeyi alıp gitmesini istiyorlar. Diğer bir yeni yıl geleneği ise bu günde evlerine gelecek ilk kişiyle ilgili;  zira İskoçlar, yeni yılda evlerine gelen kişinin kendilerine iyi ya da kötü şans getireceğini düşünüyorlar. Eğer gelen kişi koyu renk saçlıysa ve bir de ev halkına hediye getirmişse o yıl oldukça şanslı geçecek demektir.

Yılbaşı masasında 12 çeşit meyve
Filipinler’de yeni yıla tüm aile fertleri birlikte oldukları, eksiksiz kurulmuş bir sofrada “merhaba” diyorlar. Yılbaşı masasının yiyeceklerle dolu olması bir sonraki yılda da masalarının öyle bolluk içinde olacağının bir göstergesi anlamına geliyor. Portakal, erik, üzüm, elma, limon, karpuz, kavun, guava, mango, rambutan gibi tropik meyveler mutlaka yılbaşı sofrasında bulunuyor ve bu meyveler yeni yıla girildikten sonra yeniliyor.



Muz ve mango yılbaşı ağaçları
Hindistan’da biten bir yıl uğurlanırken ilginç görüntüler oluşuyor. Kuzey Hindistan’da herkes rengarenk çiçekler takıp, canlı renklerde giysilerle yeni yılı karşılıyor. Özellikle Hintli kadınlar baharı anımsatan sarıçiçeklerle bezeniyorlar. Hindistan’da yılbaşında mango ya da muz ağaçları süsleniyor. Yılbaşı akşamı Hindular kutsal eşyalarının bulunduğu kutuları yataklarının hemen yanı başına koyuyorlar. Böylece bütün bir geceyi kendilerine şans getireceğine inandıkları eşyalarıyla geçirmiş oluyorlar.

Yıllardır değişmeyen yeni yıl yemeği: Nianyefan
Çin’de 1912 yılında uluslar arası takvim kabul edildi. Ancak geleneklerine bağlılıklarıyla tanınan Çinliler “Bahar Bayramı” diye adlandırdıkları yeni yıl kutlamalarını geleneksel Çin takvimine göre kutluyor. Günü her yıl değişen Çin Yeni Yıl’ı bizim takvimimize göre 21 Ocak ile 19 Şubat arasında bir güne denk geliyor. 
Çinliler yeni yılı mutlaka tüm aile fertlerinin katıldığı “Nianyefan” ya da “Tuan Yuan Fan” adını verdikleri bir aile yemeği ile karşılıyor. Yeni yıla arınarak, vücut ve ruhun yenilenerek girmesi için et kullanılmadan hazırlanan yeni yıl yemeklerinin sofrada oluşunun simgesel bir anlamı var: Kırmızı et kullanılmadan hazırlanan bu yemeklerde deniz ürünleri sofranın baş konuğu! Diğer yiyecekler ise, tavuk, mantı, makarna, soya filizi, mandalina, pirinç, etli hamur, siyah yosun, fıstık, şeker… Karides mutlu bir yılın, çiğ balık şansın, kurutulmuş istiridye dileklerin sembolü. Ayrıca yılbaşı sofrasına gelen yemeklerin bazılarının bir de değişmeyen yeme kuralları var: Örneğin tavuk bütün olarak pişirilip masaya geliyor ve yerken asla kesilmiyor. Uzun makarnalar “sağlıklı, uzun bir hayatı” temsil ettiğinden bunların da kesilmemesi gerekiyor. Bu malzemelerle hazırlanan sofralarda çoluk çocuk hep beraber bolluk, bereket içinde geçirilecek bir yılın adeta provası yapılıyor. Kutlamalar süresince dillerde hep şu cümleler dolaşıyor:
Gong Xi fa cahi!   
Kung hay fat chay!
                                                                                               ( işleriniz rast gitsin)
108 Çan ve yılın ilk kahkahaları
Japonya’da “shougatsu” adı verilen yılbaşı kutlamaları 1- 3 Ocak tarihlerine denk geliyor. Evler dip köşe temizlenip, kötü ruhlar kovuluyor. Yapılan temizliğin ardından evin her yerine kutsal nesneler konuluyor. Bu 3 gün boyunca her biri ayrı bir anlam ifade eden malzemelerden hazırlanan ve “jubako” ismi verilen kat kat kaplarda servis edilen rengarenk yemekler hazırlanıyor. Sağlık, uzun ömür, bolluk ve bereketi temsil eden yemeklerden kurulan yılbaşı sofralarında hep beraber geçen yıla veda ediliyor. 31 Aralık gecesi insanları günahlarından arındırmak için 108 kez çalınan çanlar da Japonların önemli bir yılbaşı ritüeli. Çanların ardından hep beraber kahkahalar atılıyor, kötü ruhları kovalamak adına…

Nar kırma... Evin bereketi, bolluğu artsın, yaşayanlar sağlıkla, huzurla yılı geçirsin
Son olarak benim çok sevdiğim, çok anlamlı bulduğum bir ritüel de bizden;
Bundan yıllar önce İzmir’de bir arkadaşımın evinde karşılamıştık yeni yılı. Yeni yılın ilk gününde sabahın erken saatinde annesinin kapı önünde kırdığı nar hala hafızamda. Yıl boyunca evin bereketi, bolluğu artsın, yaşayanlar sağlıkla, huzurla yılı geçirsin diye kırılan narın geçmişi de hayli eski. Birçok medeniyette doğurganlığın, bolluk ve bereketin ifadesi olan nar, yıllar sonra Rahmetli Sevgi Gönül’ün bir yazısında Koç Holding’in Nakkaştepe’de bulunan yerinde her yıl 1 Ocak’ta kırılan nar olarak yeniden çıkmıştı karşıma…

Kutlamaların şekli ülkeden ülkeye hatta kıtadan kıtaya farklılık gösterse de esas olan ve her yerde karşımıza çıkan bir şey var ki geçilip gidilemeyen o da “ailece, sevdiklerimizle” beraber olmak, paylaşmak! Yeni yılın sevdiklerinizle beraber, bereket, bolluk dolu sofralarda geçmesi dileğiyle…

Yazı: Yeşim Özcan
Fotoğraflar: Murat Solakoğlu