Sicilya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sicilya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2018 Perşembe

SİCİLYA’NIN MASALSI GÜZELLİĞİ TAORMINA

Bu yazıdaki gezimi Sicilya’nın en güzel yerlerinden ve turistlerin göz bebeği olan, sırtını Tauro Dağı’na dayamış, Etna volkanının vahşi görünüşü ve Ion Denizi’nin büyüleyici güzellikleri ile baş döndürücü bir havaya bürünmüş Taormina’ya yapacağım.







Taormina, Etna dağının savrulan küllerinin Akdeniz ile birleştiği yerde masalsı bir görüntü veren ve eskiden küçük bir dağ köyü iken, bu gün dünyanın, özellikle de Avrupalıların cazibe merkezi haline gelmiş güzeller güzeli bir kasaba.Bir tarafta Etna yanardağının insanı ürperten ve bir o kadar da saygı ile bakılan manzarası diğer tarafta Akdeniz’in göz alabildiğine uzanan manzarası, muhteşem ve çok romantik. Şehrin bu romantik havası o kadar etkili ki sonunda şehrin bu romantik ve masalsı büyüsüne kapılan Richard Burton, Elizabeth Taylor’a burada evlenme teklif etmiş. 
Aracımı şehre gelmeden önce daha aşağıda bir park yerinde bırakmak zorundayım. Taormina’nın merkezine gidebilmek için buradan merkeze düzenli çalışan minibüslerden birisine biniyorum. Yukarı doğru kıvrıla kıvrıla giden yolun manzarası son derce güzel. Şehri deniz kıyısı dururken dağın tepesinde yapmalarının nedeninin zamanında Akdeniz korsanlarından korunmak olduğunu anlamak hiç de zor değil. Yani bu kadar güzel yerleşime ve güzelliklere sahip bir yerleşim yerinin oluşmasını korsanlara mı borçluyuz acaba?

Üç Kemerli (Corso Umberto) ana caddeye geldiğimde Taormina’nın kalbine geldiğimi anladım. Şimdi bu güzelin kalbini keşfetme zamanı. Sempatik, cana yakın ve şirin. Görür görmez insanın içinin ısındığı ve kanının kaynadığı bir yer. Bakalım o benden hoşlanacak mı?


Messina Kapısı’dan adımımı atınca kendimi dar ve trafiğe kapalı kıvrılarak uzanan yolda kalabalığın içerisinde buluyorum. Her iki tarafı da 15. yüzyıl Gotik mimari yapısının özelliklerini taşıyan binaların ilk katları, hediyelik eşya satan mağaza, restoran ve kafe olarak çalıştırılıyor. Oldukça lüks olan bu mekanlardan Taormina’nın pahalı ve zenginler için bir yer olduğunu anlamamak mümkün değil.
Bu caddeye bağlı aşağı doğru denize ve yukarı doğru tepeye uzanan dar sokaklarında bahçelerini portakal ağaçlarının süslediği villalar bulunuyor. Albenisi yüksek, son derece hareketli ve gösterişli bir cadde burası. 
Ayrıca caddenin uzantısı içerisinde bulunan küçük ama son derece şirin meydanlar, caddenin süre giden tekdüzeliğine önemli bir farklılık katıyorlar. 
Bu meydanlardan ilki olan V. Emanuele Badia Meydanı’nda bulunan 11. yüzyılda Arap döneminde inşa edilmiş tarihi Corvaja Sarayı, bir zamanlar Sicilya Parlamentosu olarak da kullanılsa da, bugün turizm bürosu olarak hizmet vermektedir.

Sarayın hemen yanında bulunan ve dikkatleri üzerine çeken bina ise, eski bir tapınak üzerine inşa edilmiş Santa Caterina D’Alessandria kilisesidir. Bu meydanı hemen geçmeyin. Kilisenin arkasına dolaşın yoksa 2. yüzyılda yapılmış Odeon’u görme fırsatını kaçırırsınız. 
Sırtınızı saraya dönün ve tam karşınıza gelen sokağa girin ve ilerlemeye başlayın. Yolun bittiği yerde Sicilya’nın ikinci büyük Grek-Roma Tiyatrosu olan Greco Tiyatrosu (Teatro Greco) girişi ile karşılaşacaksınız. İyi korunmuş ve gösterişli olan tiyatro, Helenistik Çağ’da, M.Ö 3. yüzyılda yapılmaya başlanmış, Roma İmparatorluğu döneminde tamamlanmış, gladyatör dövüşleri için kullanılmıştır.



Tiyatronun tarihi tarafını dikkate alır ve o gözle etrafı incelerken sahip olduğu muhteşem manzarayı gözden kaçırabilirsiniz. Yarım daire olan tiyatro yayının ortasına, tam tepeye çıkarsanız o manzarayı yakalarsınız. Gerçekten buradan Taormina çok farklı ve bir başka güzel görünüyor. Yeşillikler içindeki dağ eteklerinin deniz ile buluşmasının coşkunu, Etna Dağı’nın sisler arasındaki gizemli muhteşem görünüşünü ve bunlara batan güneşin her an değişen renkleriyle oluşturdukları manzarayı görmenin keyfine doyamayacaksınız. 
Messina Kapısı caddesinde iki taraflı uzanan gösterişli mağaza, hatıra eşya satan dükkanlar, restoran ve kafeler arasında yürümeye devam ediyoruz. Karşımıza daha evvel de bahsettiğimiz küçük ama o kadar da şirin ve dikkatleri üzerinde toplayan Helenistik dönemde yapılmış Saat Kulesi Torre Dell’Orologio’nun ayrı bir farklılık kattığı meydanlardan birisi olan, kafeleri ile ünlü IX. April Meydanı’na geliyoruz. Meydanda 17. yüzyılda yapılmış barok tarzı küçük kilise S. Giusseppe ile meydanın deniz tarafında kütüphane olarak kullanılan XV. yüzyılda Gotik tarzda inşa edilmiş Sant’ Agostina Kilisesi dikkat çeken yapılar. Bu meydanın terasından baktığınızda körfezin ve denize doğru uzanan yamaçların görüntüsünü çok beğeneceksiniz.
Corso Umberto Caddesi’ndeki son meydan olan “Duomo Meydanı (Piazza del Duomo)’na geldim. Bu meydanı diğerleri ile karşılaştırdığımda daha gösterişli buldum. Ortaçağ ve Rönesans döneminin izlerinden örneklere sahip bu meydandaki en önemli yapı, 16. yüzyılda yapılmış, daha sonra çeşitli ilavelerle zenginleştirilmiş “San Nicolo Katedrali’dir”. 
1635 yılında yapılmış mitolojik figürlerle süslü, en üstünde kasabanın simgesi olan heykelin bulunduğu Barok Çeşme, herkesin ilgisini çeken bir cazibe merkezi. Sanıyorum Taormina’da en çok fotoğrafı çekilen eserdir. 






Bu meydandaki kafeye oturup etrafı ve gelip geçenleri seyrederek kahvemin tadını çıkardım. Kahvem bittikten ve yorgunluğumu da üzerimden attıktan sonra gezimin ikinci aşamasında kendimi tepeye tırmanan, denize doğru inen dar sokaklara doğru attım. Bazen merdivenlerden inerek bazen de merdivenlerden çıkarak bu dar ve son derece keyif verici sokaklarda dolaştım. Bu sokaklar içerisinde de daha çok portakal ağaçları ile donanmış yeşil bahçeleri olan güzel villalar ile şık kafe ve restoranlar gördüm. 
Tekrar aracıma döndüğümde hava nerede ise kararmıştı. Sicilya’nın, eminim ki İtalya’nın en güzel yerlerinden birisi olan Taormina’yı geride bırakmıştım. 
Buradan ayrılırken Taormina’nın Naxos’dan görüntüsü ile Taormina’dan denize bakarken ki manzarasından hangisinin daha güzel olduğuna karar veremedim. Sonunda Taormina’nın tüm sahip olduğu değerleri ile güzel olduğu kanaatine vardım.
Yazı ve fotoğraflar: Olay Salcan

4 Mayıs 2018 Cuma

Bir Başkadır Sicilya, Cefalu


Ben İtalya’nın büyük bir bölümünü gördüm Sicilya’yı görmesem de olur demeyin. Eğer böyle bir düşünce içerisinde iseniz hemen aklınızdan silin ve rotanızı Sicilya’ya doğru çevirin. Sicilya’yı görmemek gezmeyi sevenler için büyük bir kayıp olur. Şunu açık ve net söylüyorum ki İtalya başka Sicilya başka bir dünya.Sicilya’nın İtalya ile müşterek tarafları var ve ona şüphe yok. Ancak Sicilya’nın kendine özgü tarihi, kültürü, doğası, dili ve kişiliği var. Eğer bir gün Sicilya’ya yolunuz düşerse ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Sicilya uzun bir tarihi geçmişe sahiptir. Akdeniz’in ortasında olması nedeni ile son derece stratejik bir konuma sahip olan bu ada, farklı tarihlerde farklı devletler tarafından istilaya uğramıştır. Sicilya’ya ilk yerleşenler, Sicani Uygarlığı olmuştur. Daha sonra sırası ile Fenikeliler, Kartacalılar ve Grekler adayı kolonize etmeye başlamışlardır. M.Ö 243 yılında Sicilya’nın tümü Roma İmparatorluğu’nun eline geçmiş, ada altı yüzyıl boyunca bir Roma eyaleti olarak kalmıştır. Sonra Bizans İmparatorluğu. Sahneye Araplar çıkmış, ama Normanların istilası ile Arapların egemenliği de bir müddet sonra sona ermiştir. Bir asır sonra Norman Hauteville Hanedanı ortadan kalkmış, onun yerine egemenliği, Güney Alman Hohenstaufen Hanedanlığı almıştır. Daha sonra da Fransızlar da eksik kalmayalım diye adayı işgal etmişlerdir.Daha bitmedi. İstilalara devam ediyoruz. Ada; 1479 yılından sonra İspanyol kralların eline geçmiş, bu dönemde devletlerin sırasıyla işgalleri yetmemiş gibi sürekli Kuzey Afrikalı korsanların akınlarına uğramış, 1713 yılında Savoy Krallığı’na geçmiştir. Savoy’lar 1713-1720 yılları arasında adayı yönetmiş, burayı Sardunya Adası karşılığında, Habsburg Hanedanlığı’na bırakmışlardır. Habsburg’lar, adayı Burbon yönetimindeki Napoli Krallığı ile 1743 yılında birleştirmişlerdir.



Asırlardır bu kadar çok istilaya maruz kalan ada halkı artık yeter demiş ve
1820-1849 yılları arasında Sicilyalılar, Burbon yönetiminden ve Napoli Krallığı’ndan bağımsız olmak için isyan etmiş, ancak başarılı olamamışlardır. 
Ada; 1860 yılında Garibaldi tarafından işgal edilerek İtalyan Birliği’ne katılmış, ancak Sicilyalılar, 1866 yılında, Palermo’da, İtalya’ya karşı isyan ederek buna tepki göstermişlerdir. Bunda da başarısız olan Sicilyalıların imdadına, İkinci Dünya harbinde adaya çıkartma yapan müttefikler yetişmiştir.Sonunda Sicilya, istediğine kavuşmuş ve 1948 yılında bölgesel özerkliği elde etmiştir. Bu gün kendi parlamentosu, yöneticileri ve dili vardır. 
Bu kısa tarih bilgisi içerisinde çok sayıda devlet tarafından defalarca istilaya uğramış bir adada; bu devletlerin arkasında bıraktıkları kültürlerin karışımından ortaya çıkan ve gözleri kamaştıran bir kültür zenginliğine sahip Sicilya. Doğa ve insan güzelliklerini de buna kattığınızda ortaya tadına doyum olmaz bir lezzet çıkıyor.Yazının başlığını okuduğunuzda aklınıza hemen bir soru gelmesi kaçınılmaz. Madem bu kadar kültür zenginliği ve görülmeye değer yer var da neden bu yazıda yalnızca Cefalu anlatılıyor? Bunun iki nedeni var. Birincisi Sicilya’da gördüğüm yerlerin tamamını bir yazıya sığdırabilmek imkansız. İkincisi, Sicilya’da Cefalu’nun en keyif aldığım ve coşku hissettim bir yer olması. Her yer çok güzel, ama Cefalu bir başka güzel. En çok onu sevdim.



Küçük bir balıkçı kasabası olan Cefalu’ya yaklaşırken çok uzak olmayan bir tepeden baktığımda son derece güzel korunmuş bir ortaçağ kasabasına geldiğimi anladım. Araçlar kasabaya alınmıyor. İyi ki de alınmıyor. Ben de, araçtan çok uzak olmayan kasaba merkezine doğru denizden biraz yüksek bir yolu takip ederek muhteşem bir manzara eşliğinde yürümeye başladım. İlk gördüğüm evlerin ortaçağdan kalma görüntüleri ve evleri birbirinin üstüne yıkılacakmış gibi duran dar Arnavut kaldırımlı sokakları, bundan sonra göreceklerimizin müjdeli habercileri idiler.Kasabaya ulaşıp kendimi onun sokaklarına attığımda ne oldu ise oldu. Dayanılmaz cazibesine kapıldım ve sokaklarında gezerken bu güzel kasabanın samimi ve cana yakın kollarına kendimi bıraktım. Trafiğe kapalı sokaklarında dolaşırken iki taraflı sıralanmış, eski görünümlü evler arasında mis kokulu çamaşırları koklayarak, rengarenk açmış begonvillerin kokusunu soluyarak, evlerden ya da kafe ve lokantalardan gelen müziğe kulak kabartarak, arada bir pencereden bana bakan ya da çamaşır asan Sicilya güzellerine el sallarken aldığım keyif anlatılmaz, yalnızca yaşanır.





Burası, Akdeniz rüzgarları ve kokusu ile gerçek Akdenizli ve Akdeniz’i yaşayan bir yer. Bu canlılığı her an hissedebiliyor ve heyecanlanıyorsunuz. Bu heyecanı ve hızla çarpan kalbimi biraz dinlendirmek için Norman Katedrali’nin hemen önündeki Doumo Meydanı’ndaki palmiyeli kafelerden birisine oturdum ve bir şeyler içtim. Bunun doğru bir tercih olduğunu daha sonra anladım. Tekrar yürümeye başladığımda tam bir ortaçağ hayatının içerisinde buldum kendimi. Her sokağına girdim. Her sokakta bir aşağı ve bir de yukarı doğru yürüdüm. Böyle yaptığımda sokak her zaman bana daha fazla ve farklı görüntü vererek çok şeyler anlatıyor. Onunla daha fazla beraber olarak daha iyi anlamaya çalışıyorum. Eğer iki defa yürüme imkanım yoksa, mümkün olduğu kadar durup geriye bakıyorum. Özellikle fotoğraf çekenler için farklı görüntüler yakalama şansı artacaktır. Emin olun size şu sokak daha güzel diyemeyeceğim. Hepsi, birbirinden farklı ve hepsi, birbirinden güzel. Kendimi bir filim setinde ve başrolde hissetmeye başladım. Eğer meydanda bir kafede oturup nefeslenmesem ve o hızla bu bölgeye girmiş olsaydım heyecanım ve kalp çırpıntılarım tepe yapardı. Sonrasını bilemem. Dönüş yolunda da aynı meydanda bir kere daha ara vererek yumuşak geçiş yapmaya çalıştım.



Ben fazla makyaj yapılmamış eski haline çok yakın, oldukça iyi korunan ve yaşayan yerleri seviyorum. Çünkü onlar daha manalı ve daha çok şey anlatıyorlar. Onları daha iyi anlıyor ve bölgeyi daha iyi değerlendiriyorum. Gerçekten Cefalu, böyle bir yer. Sıcak, sımsıcak. Restore edilmiş ya da makyaj yapılmış yerler de güzel görünümlüler, ama eksik olan bir şeyler var.

Hangi sokakta yürürseniz yürüyün sonunda denize çıkacaksınız. Limanda uzanan plajı ve kumu, Akdeniz’in en güzel yerlerinden birisi. Burada gördüğüm manzara tam kartpostallardaki gibi. Denize sıfır, ortaçağ görüntüsündeki evlerden oluşan manzaraya hayran olmamak mümkün değil. Çok usta bir ressamın elinden çıkmış yağlı boya resim gibi. Deniz kenarında banka oturup denizin dalgalarının sesi ile bu manzarayı seyretmek, tek kelime ile doyumsuz. İnsanı büyüleyen ve tarihin derinliklerine götüren, korsanlarla karşı karşıya kaldığınız halüsinasyonlar görmenize neden olabilecek bir resim bu.



Son derece şirin ve insanı büyüleyen bu güzel sahil kasabasından ayrılmak zor. Her zaman ve her yerde görülemeyecek özelliklere sahip. Ancak bu gezinin de sonuna geldim. Sicilya’da gezilecek çok güzel yerler var. Bu gezinin sonunun, diğerinin başlangıcı olduğunun bilinci içerisindeyim. Bu da içime biraz su serperken, vücudumu yeni bir heyecan dalgası sarıyor.
 Yazı ve fotoğraflar: Olay Salcan



18 Ocak 2016 Pazartesi

AKDENİZ'İN EN BÜYÜK ADASI SİCİLYA ve MALTA

Akdeniz’in en büyük adası Sicilya 5,500.000 nüfusa sahip ve İtalya Cumhuriyeti’ne bağlı bir vilayet olmakla beraber özerk bir idareye sahip. Kendi yerel meclisi ve hatta milli marşı bile var.


Ada halkı bizlere yıllardır anlatılan, filmlere konu olan Mafya olgusundan çok çekmiş. Ancak, günümüzde Mafyanın şekil değiştirdiğini, söylüyor konuştuğumuz tüm Sicilyalılar. “Mafya, eski mafya değil” diyenlerin ses tonunda sanki biraz hayıflanma da var.
Hep sorulan şu oluyor genelde: “Güvenli mi?” Cevap çok net: Evet, güvenli. Hatta İtalya’nın geneline kıyasla daha da güvenli. Birçok Avrupa kentinden daha da güvenli. İnsanları çok misafirperver Sicilya’nın. Çok yardımseverler, içtenler, sıcaklar. İtalya’nın genelinde görmeye alışamadığımız derecede yardımseverler. 
Sicilya mutfağı ile de mükemmel bir seçenek. Deniz ürünleri çok zengin ve taze tüketiliyor. Catania’nın merkezinde Piazza dell’Elefante’nin hemen arkasında hergün kurulan bir balık pazarı var. Saat 11.00’de bitiyor bütün ürünler.

Karidesten tutun Akdeniz’in tüm balık çeşitlerine ne ararsanız taze taze alabiliyorsunuz. Tabii pişirme imkânı olmayanlar için de etrafta çok sayıda balık pişirme evi kıvamında restoranlar bulunuyor. Bunun dışında “Arancini” dedikleri bizim içli köfteye benzer bir yiyecekleri var ki içine koyulan malzemenin cinsine göre tatlar değişiyor. Ancak, en yaygın olanı bezelyeli, kıymalı ve mozzarella peynirli olanı.


Bir de patlıcanı çok seviyor Sicilyalılar. Hatta o kadar çok seviyorlar ki içine patlıcan koyulan bir yemek olduğu zaman İtalyanlar “Sicilya usulü” demeyi tercih ediyor. Son yıllarda adanın etrafında gittikçe azalan, ancak Sicilyalıların en sevdiği deniz ürünü Kılıçbalığı halen sofraların vazgeçilmezi. Öyle ki seçim malzemesi olarak siyasiler tarafından kullanılıyor ve “Biiiiz, iktidara gelirsek, kılıçbalıkları artık kıyılarımızda avlanabilecek!” bile diyorlar. Şaka bir yana en sevilen deniz mahsulü olma özelliğini koruyor kılıçbalığı filetoları.
Ada’nın anakaraya (İtalya’ya) en yakın noktası Messina Boğazı ve burda da Messina isimli kent kurulu. Sicilya’ya kadar gelip de görülmesi mutlak gereken bir yer ise Taormina ve buradaki antik Yunan-Roma tiyatrosu. Bu yüzdendir ki gezi programımıza dahil ediyoruz.  



Sicilya’nın simgesi hiç kuşkusuz Etna Yanardağı. Adı Yunancadan geliyor ve fırın, ocak gibi bir anlam ifade ediyor. Sicilya yaklaşık olarak 2 asır boyunca Arap hakimiyetine girmiş olması sebebiyle bu dağa Araplar Gabal al Nar yani ateş dağı adını vermişler. Sonraları, Arap hakimiyeti bitince Gabal ile Latince dağ anlamına gelen Mons kelimesinden türeyen Mongibel demişler dağa Sicilyalılar. Yani yarısı Arapaça yarısı Latince olan ve “dağların dağı” gibi bir anlama geliyor. Öyle ya da böyle çok muhteşem bir dağ Etna, öyle ki uçağımız Catania Havalimanına inerken tüm haşmetiyle bizlere “hoşgeldiniz!” diyor 3300 metre yüksekliği ile. Tabii buraya da çıkmadan olmaz. O yüzden 2000mt yükseklikteki sönmüş krater ağızlarını görmeye gidiyoruz bu yanardağın.

Arap hâkimiyeti yıllarında Sicilya’nın merkezi olarak Palermo seçilmiş ve günümüzde de Sicilya Özerk Bölgesi’nin başkenti Palermo. Catania kentinden 220 km uzaklıkta ve muhteşem bir coğrafyaya sahip. Şehrin sırtı dağlarla çevrili geniş bir midye kabuğu şeklinde bu yüzden ta eski çağlardan beri buraya “Conca d’oro”, yani “Altın Havza” denmiş. Altın denmesinin sebebi narenciye ağaçlarının üzerindeki meyvelerin bu dağların eteklerinde altın gibi parıldaması değil sadece, verimli topraklarına da bir atıf olsa gerek. Palermo’yu gezerken Mario Puzo’nun aynı adlı eserinden uyarlanan “The Godfather III” yani Baba filmi serisinin sonuncusunun final sahnesinin çekildiği Teatro Massimo’ yu ve Sicilya Özerk Bölgesi Parlamentosu’na da ev sahipliği yapan Norman Sarayını, Palatina Şapelini, Palermo Katedralini görmeden dönmek olmaz.





Sicilya’yı hâkimiyeti altına almış olan topluluklar o kadar çok ki, Fenikelilerden başlayarak sırasıyla Yunan, Roma, Vandal, Ostrogot, Vizigot, Arap, Bizans, Norman, İspanyol, Katalan, Fransız, İngiliz, Alman ve sonunda İtalyan hâkimiyetine girmiş. O yüzden konuştukları dil İtalyanca değil. Tamamen apayrı bir dil olan Sicilyaca. Akdenizli olmanın getirdiği özellikten dolayı bizlere de çok benziyorlar hem fiziken hem de örf adetler bakımından. Tabii, son yıllarda Avrupalılaşma süreciyle birlikte bayağı bir kopuş olmuş geleneklerden. 
İklim itibarıyla tam bir Akdeniz coğrafyasına sahip olan Sicilya, yazın çok sıcak oluyor. Ama, en güzel mevsim ilkbahar ve sonbahar ayları. Yılbaşında gittiğimiz Sicilya ise bize bahar aylarının sıcaklığını sunuyordu gündüzleri 21 derecelik sıcaklığı ile...
Tempo Tur ile yaptığımız gezilere Akdeniz çanağı içinde birbirlerini tarihi bakımdan tamamlayan, bütünleyen ve pekiştiren ülkeler, medeniyetler kervanına Sicilya-Malta turumuzun ilk durağı olan Sicilya  adasını gezdikten sonra akşam uçağı ile ½ saatlik yolculuk sonrası vardığımız, belki de en otantik kalmış ada olan Malta ile devam ediyoruz. Sicilya başlı başına bir yazı konusu olduğu için ayrı bir gezi notunda bahsini etmiştim.



Malta ise, yüzölçümü sadece 237 km2 olan ve aslında 3 büyük ada ve 2 küçük adadan oluşan tamamen apayrı ve bağımsız bir ülke. Başkenti olan Valletta, adını Osmanlı kuşatmasına karşı adayı koruyan ve sonunda da savaşı kazanan Fransız kökenli büyük üstat lakaplı şövalyeden alıyor. 
Malta deyince akla hemen St. John şövalyeleri geliyor. Hikayesi gerçekten çok ilginç olan St. John şövalyeleri ta da diğer adıyla Malta şövalyelerinin ilk ortaya çıkışı 11.yy civarı ve tamamen hristyan hacılara sağlık hizmeti sunmak maksatlı olarak ortaya çıkan bir tür tarikat. Bu yüzdendir ki ilk adları da hospitaliyer, yani hastane şövalyeleri. Ancak, daha sonraları Akdeniz’ de seyreden ve hıristyan olmayan gemilere saldırmaya başlayınca Kanuni sultan Süleyman döneminde 1565 yılında Osmanlı donanması adına Kaptanıderya Turgut Reis buraya bir kuşatma uygular. Bu kuşatma 4 ay sürecek ve Turgut Reis de burada şehit olacaktır. Dolayısıyla da kuşatma kalkacak ve Malta şövalyeleri gücünü tüm Avrupa’ya duyurma imkanı bulmuş olacaktır. Kuşatmanın kalktığı 11 Eylül tarihi bu nedenle halen Malta’da bir festival havasında kutlanmaya devam ediyor.
Tarihimizle bu kadar alakalı olan bir ada Malta ve insanı gerçekten çok yardımsever. Turizm ve dil okulları ülke ekonomisinin temel kaynakları. Kişi başı milli geliri 17.000 €. 1964 yılına kadar İngiliz sömürgesi olarak kalan ve aynı tarihte bağımsızlığını elde eden Malta, 2004 yılında AB’ye girdi, 2007 yılında da Schengen üyesi oldu. Kullanılan para birimi tüm Avrupa’nın kullandığı Euro. İngiliz etkisi her yerde kendini gösteriyor bunun en açık örneği trafiğin soldan akması. Ada küçük, nüfus 450.000 olunca ve bir de buna turist yoğunluğu eklenince sabah ve akşam saatlerinde trafik sorunu da yaşanıyor bu küçük adada. 
Gezilip görülmesi gereken, son derece sade ama bir o kadar ilgi çekici bir ülke Malta. Özellikle başkent Valletta birbirini dik kesen ve denize doğru uzanan sokakları ile bize İstanbul’un Galata Beyoğlu semtindeymişiz hissini veriyor. Eski büyük limandaki haşmetli kaleler, özellikle de üst kışla bahçeleri tabir edilen seyir terasından bakıldığında, 1565’deki Osmanlı kuşatmasına karşı nasıl direniş gösterildiğinin birer kanıtı olarak nefis resimler veriyorlar. 
Ülkeyi sadece tarihi yerleri görmek maksadıyla gidiyorsanız ilk ve sonbahar ayları çok uygun. Yaz boyunca sıcak ve nemli bir hava deniz tatili için ideal olabilir. Dalış okulları ve deniz sporları için yaz tatilinizde mükemmel bir alternatif olabilir. Ülkede metro, tren gibi ulaşım araçları mevcut değil. Bu yüzden ya organize bir turla ya da belediye otobüsleri ve teknelerle  gezmek gerekiyor. Gce hayatı son derece hareketli olan Malta’da özellikle St. Julians tarafı tercih edilmeli. Avrupa’nın bir çok ülkesinden üniversite okumak için Malta’ya gelen genç nüfus buraya gerçekten çok hoş bir dinamik katmış.
Malta’ya gittiğinizde görülmesi gereken yerlerin başında Valletta’nın ara sokaklarına dağılmış olan şövalyelerin bir zamanlar yaşamış olduğu Aubergin adı verilen hanlar. Gerçi, bunların çoğu günümüzde bakanlık binaları olarak kullanılmakta. 
Valletta’ya 1 saat mesafedeki Mosta kentindeki kilise görülmeye değer. Mdina ve Rabat kentleri ise Malta’nın bence en otantik kentleri. Bu iki şehir artık birbirine geçmiş durumda. Cumbalı evleri, güzel sokakları, jazz klüpleri ve nefis kahve dükkanları ile Mdina ve Rabat’ı görmeden dönmeyin Malta’dan.
Mutfak kültürüne gelince: Malta'nın geleneksel mutfağının büyük kısmini her şeyden evvel balık ve sebze oluşturuyor. Tavsan etiyle yapılan yemekler bugün bile çok yaygın. Ada üzerinde çok az doğal koşullarda yaşayan hayvan bulunmakta, dağ tavşanları bu nedenle çok nadir ve çok küçüktür. Ada mutfağı tarihsel olarak birçok kültürün adaya etkisi olması nedeniyle oldukça zengin ve çeşitlidir. Sicilya, Kuzey Afrika ve  Türk mutfağına hiç de yabancı değil damak tadı olarak. Çorba bir vazgeçilmez ada mutfağında. Sebze, kabak, balık çorbaları denemeye değer. Adaya özgü Gbejniet peyniri keçi sütünden elde ediliyor ve çok meşhur. Özellikle de Malta’ya özgü içi yumuşak dışı çıtır ekmekle yenirse…
Şarapları da son derece başarılı olan Malta’da alkolsüz alternatif olarak yöreye özgü bir içecek olan Kinnie önerilebilir. Hafif acı bir limonata kıvamında bir içecek olan Kinnie serinletme konusunda özellikle yaz aylarında son derece başarılı.
Malta’da yapacağınız gezi sonrasında evinize dönerken Maltalıların kibarlığı, misafirperverliği, ada ikliminin huzur veren dinginliği kalıyor aklınızda. Büyük kentlerde sıkışıp kalmış, ufkunu genişletmek isteyen herkese önerim bir Malta kaçamağı yapması olacaktır.
Yazı : Nezih Yılmaz