Fransa’nın belki de en çok bilinen turistik beldesi olan Nice aslında tarih boyunca çok kez el değiştirmiş ve olağanüstü tabiat güzelliklerine sahip bir bölge olan Cote d’Azur’ de bulunuyor.
1 milyon nüfusa ve Fransa’nın 3.büyük havalimanına sahip olan Nice, yazları 38 derece’yi aşmayan, kışınsa 0 derecenin altına düşmeyen iklimiyle 18. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupalı ve özelliklede İngiliz soylu asilzadelerinin tatil mekanı olmuş bir şehirdir.
Kuruluşu, M.Ö. 350 yıllarına dayanan ve bir Yunan kolonisi olarak kurulan şehre Yunanlılar, zafer tanrıçası olan Nike’ya atfen, “Nikaia” adını veriyorlar. Ki bu isim zamanla Fransızların söylemiyle Nis (Nice) şekline dönüşüyor. Aslında, Nice şehrinin bulunduğu bölge insanlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olan ateşin en erken kullanıldığı bölge olarak da biliniyor.
Şehrin tarihine kısaca değinecek olursak; Ligür Denizi’nin bir başka önemli kıyı şehri/devleti olan Genova ile olan münasebeti ve önemli bir liman kenti olması Nice’in tarih boyunca savaşlar ve istilalarla geçen olaylara sahne olmasına neden oluyor. Bir yandan, 7. ve 8. Yüzyıllarda yaşanan Arap istilaları, beri yandan Orta çağlarda Kutsal Roma İmparartorluğu ve Fransa Krallığının emelleri, sonrasında Savoya Hanedanının burayı ele geçirmesi, akabinde Napolyon’un burayı tekrar Fransız topraklarına katması şehrin tarihini ilginç kılıyor. Yani şehir İtalyan karakteri içinde Fransız kültürüyle yoğruluyor. Hatta, öyle ki İtalyan Birliğinin kurucusu olan Garibaldi, Nice’de dünyaya geliyor. Ama, tabii kendisi tam bir safkan İtalyan. Ancak, 19.yüzyılın sonunda İtalyan Birliğinin kurulması ve Nice’in Fransızlara kaptırılması sonucunda, şehirde yaşayan İtalyanlar burayı terk ederek Ventimiglia ve Bordighera/Sanremo gibi İtalyan şehirlerine göç ediyorlar. Ama, tabii İtalyanların o kendine has kültürlerinden de buraya çok şey bırakıyorlar.
Nice’in yakın tarihteki bir başka önemi ise Avrupa Birliği’nin kurumsallaşması kararı olarak bilinen “Nice Anlaşması” 2001’de burada imza ediliyor.
Şehrin, tüm kartpostallarda ve broşürlerde simgesi haline gelmiş manzarası hiç kuşkusuz, Promenade des Anglais olarak bilinen, İngiliz zenginlerin 1820’de yaptırttığı ve tüm sahil boyunca uzanan 8 km’lik İngiliz Yürüyüş Yolu. Bu yol üzerinde bulunan bir otel de yine şehrin simgesi durumunda. Hotel Negresco: Romanya asıllı bir yatırımcı olan Henri Negresco bu oteli 1912’de hizmete açıyor. 1.Dünya Savaşı sonrasında iflas edince otel bir ara hastane olarak kullanılıyor. 1957’de Augier ailesine satılan otel harika bir dekorasyon ve renovasyon sonrası lüx bir otel olarak tekrar hizmete giriyor ve günümüzde de halen şehrin en pahalı oteli olarak hizmet veriyor.
Şehri modern ve eski olarak belki de ikiye ayıran meydan Massena Meydanı. Yazın yapılan su fıskiyelerindeki suyun dansı gerçekten çok eğlenceli. Her yaştan gençler ve çocuklar burada suların altında ıslanıyorlar.
Şehrin eski bölümü demişken, 19. Yüzyılda yaptırılmış olan Nice Opera binası (Opera de Nice) günümüzde halen kullanılmakta. Operanın bulunduğu bölgede kurulan yöresel pazardaki yiyecekleri tatmadan dönmemek gerekir Nice’den. Bir mekan öner diyenlere ise tavsiyem, rezervasyon kabul etmeyen ve sadece 25 kişilik bir oturma kapasitesine sahip küçücük bir restaurant olan La Merenda.
Yazı: Nezih Yılmaz
"Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu dünyanın şahidi olmaktı." İhsan Oktay Anar/Puslu Kıtalar Atlası
26 Şubat 2018 Pazartesi
23 Şubat 2018 Cuma
PERU, AREQUIPA
500 yıl önce büyük bir gürültü ile faaliyete geçen Misti yanardağının Tanrı’nın gazabı olduğunu inanan İnkalar, güneşin bakirelerinden olan Juanita’yı sağ şakağına bir darbe vurarak kurban etmişlerdir. Ancak yanardağın faaliyetlerinin devam etmesi ile büyük bir hayal kırıklığına düşen İnkalılar, misilleme olarak dağın ismini geri almışlardır. İspanyollar, bölgeye geldiklerinde dağın itibarını iade etmek maksadıyla Tanrı anlamına gelen Apu Ampato adını dağa vermişlerdir. Bu kızın hazin hikayesindeki tek iyi nokta, kızın öldürülmeden önce uyuşturularak olanların farkında olmamasıdır.
Arequipa, sönmüş çok sayıda volkan ile çevrili son derece şirin bir şehir. Bir başka ifade ile Arequipa, bir volkanlar şehri. Chachani, Misti ve Pichu Pichu bunların içerisinde en önemlileri. Zaten şehrin her yerinden karlı zirveleri ile görünen bu volkanların, muhteşem bir görüntüsü var. Şehre de olağanüstü görüntü sunuyorlar.
Büyüklük olarak da Peru’nun ikinci şehri. Volkanlardan elde edilen beyaz taşlardan inşa edilen binalar nedeni ile şehir, beyazlara bürünmüş. Bu da şehrin görüntüsüne çok hoş bir hava veriyor. Güneş ışıklarının bu beyaz binaların yüzeylerinde yansımalarından kaynaklanan aydınlanma ile şehir, her zaman parıldayan görünümde. Bu nedenle de binalar, ışıldayan birer inci tanesi gibi. Gezerken hiç sıkılmadığımız ve kendimizi çok rahat hissettiğimiz, insana ferahlık veren bir şehir.

Arnavut kaldırımı döşenmiş sokakları, bu şehre farklı bir güzellik veriyor. Sokaklarındaki bu Arnavut kaldırımı ve Sillar denilen volkanik taşlardan inşa edilmiş binaların uyumu çok güzel.

PLAZA DE ARMAS
Bu yazı dizimde gezdiğimiz tüm şehirlerden bahsederken Plaza de Armas ve katedral terimleri ortak nokta olacaklar. Çünkü İspanyollar, kolonyal dönemde her şehir merkezine büyük bir Plaza de Armas ve üzerine de büyük bir katedral inşa etmişler. Sömürgecinin gücünü göstererek halkı psikolojik baskı altında tutmak maksadıyla yapılan bu katedraller ile bu gün gelinen noktada oldukça başarı elde ettikleri görülebiliyor. İspanyollar, daha da ileri giderek büyük şehirlerden başka küçük yerleşim yerlerinde de büyük katedraller inşa etmişler.
Arequipa’daki Plaza de Armas, benim gördüğüm en güzel meydan. Etrafı revaklı alışveriş merkezleri ve lokantalar ile çevrili olması, bu meydana daha güzel bir hava katıyor. Kalabalık ve hareketli bir meydan. Katedral de, son derece büyük ve gösterişli bir yapı. Cizvit kilisesinden bakınca katedralin arkasında görünen volkanların katedral ile beraber ortaya koydukları resim görülmeye değer. Bu manzarayı kaçırmayın derim. O telaşın içerisinde unutulabilir.
KATEDRAL
Plaza de Armas’ın en gösterişli binası olan katedral, 1540 yılında iki kuleli olarak inşa edilmiş, bu zamana gelene kadar da deprem ve yangınlar nedeni ile ağır hasara uğramış. Ancak her seferinde de yeniden inşa edilerek ayağa kaldırılmış. Yeni gibi durmasının sebebi de, bu olsa gerek. Katedralin içerisi, sade, havadar ve aydınlık. Altar ve on havariyi temsil eden 12 kolon, İtalyan mermerinden yapılmış. Altarın önünde asılı bulunan büyük Bizans tarzı pirinç lamba İspanya tarafından gönderilmiş. Papazlar için olan kürsü, Fransa’da oyularak işlenmiş. Belçika’nın gönderdiği org ise, Güney Amerika’daki en büyük ve dünyanın ikinci büyük orgu unvanına sahip. CİZVİT KİLİSESİ


SANTA CATALİNA MANASTIRI


Caddeye bakan ana giriş kapısından sonra üstü açık bir avluya çıkılıyor. Burada üzerinde silencio (sessizlik) yazan kemerin altından geçerek rahibe adaylarının bulunduğu kemerli bir yolla çevrili bir alana giriliyor. Buranın özelliği, ortasında kauçuk ağaçlarının olması. Rahibe adayları, zengin ailelerin her yıl için 100 altın para ödemeleri koşulu ile burada dört yıl kalabiliyorlardı. Dört yıl sonunda ya rahibe olmak için ant içiyorlar ya da ayrılıyorlardı. Ayrılmalar, hoş karşılanmıyor ve bu gibi aileler toplum tarafından dışlanıyordu.
Dört yılını tamamlayıp başarı ile rahibe olanlar, turuncu renklere boyanmış ve ortasında yenilenme ve sonsuz hayatı temsil eden portakal ağaçları bulunan Portakal Bölümü’ne geçiyorlardı.
Portakal bölümünden hemen sonra Cordoba caddesine geliniyor. İki taraflı olarak rahibelerin yaşadıkları odalardan oluşan bu cadde, yine canlı renkleri ile göz alıcı. Burgos caddesinin sonunda oldukça karanlık olan bir mutfak bulunmaktadır.
Rahibelerin sabun ve pişirdikleri yiyecekler gibi kendi yaptıklarını pazar günleri değiş tokuş ettikleri Zocodober meydanına geliniyor. Eğer burada merdivenleri tırmanıp terasa çıkarsanız volkanların muhteşem manzarası ile karşılaşırsınız.

Şehrin Mirador de Carmen Alto bölgesine giderseniz müthiş bir manzara ile karşılaşırsınız. Yanardağların muhteşem görüntüsüne eteklerindeki tarlaların katkısı ile ortaya çıkan manzara görülmeye değer. Şehir buradan bir başka güzel görünüyor.
Arequipa’da görülecek yerlerden birisi de, Callejon del Cabildo kemeridir. Buradan da volkanlar, güzel bir görüntü verirler. Ayrıca buradaki Churrigueresco denilen Barok melez tarzında inşa edilen Saint Jean de Chimba Kilisesi görülebilir.
Arequipa, kendine özgü mimari yapısı, gösterişli katedrali, Arnavut kaldırımlı sokakları ve volkanları ile Güney Amerika’nın karakteristik ve güzel bir şehri. Volkanlar her ne kadar ürkütücü geliyorsa da Arequipa’nın vazgeçilmezleri.
Saygılarımla.
Yazı ve fotoğraflar: Olay Salcan
Arequipa, sönmüş çok sayıda volkan ile çevrili son derece şirin bir şehir. Bir başka ifade ile Arequipa, bir volkanlar şehri. Chachani, Misti ve Pichu Pichu bunların içerisinde en önemlileri. Zaten şehrin her yerinden karlı zirveleri ile görünen bu volkanların, muhteşem bir görüntüsü var. Şehre de olağanüstü görüntü sunuyorlar.

Arnavut kaldırımı döşenmiş sokakları, bu şehre farklı bir güzellik veriyor. Sokaklarındaki bu Arnavut kaldırımı ve Sillar denilen volkanik taşlardan inşa edilmiş binaların uyumu çok güzel.

PLAZA DE ARMAS
Bu yazı dizimde gezdiğimiz tüm şehirlerden bahsederken Plaza de Armas ve katedral terimleri ortak nokta olacaklar. Çünkü İspanyollar, kolonyal dönemde her şehir merkezine büyük bir Plaza de Armas ve üzerine de büyük bir katedral inşa etmişler. Sömürgecinin gücünü göstererek halkı psikolojik baskı altında tutmak maksadıyla yapılan bu katedraller ile bu gün gelinen noktada oldukça başarı elde ettikleri görülebiliyor. İspanyollar, daha da ileri giderek büyük şehirlerden başka küçük yerleşim yerlerinde de büyük katedraller inşa etmişler.
Arequipa’daki Plaza de Armas, benim gördüğüm en güzel meydan. Etrafı revaklı alışveriş merkezleri ve lokantalar ile çevrili olması, bu meydana daha güzel bir hava katıyor. Kalabalık ve hareketli bir meydan. Katedral de, son derece büyük ve gösterişli bir yapı. Cizvit kilisesinden bakınca katedralin arkasında görünen volkanların katedral ile beraber ortaya koydukları resim görülmeye değer. Bu manzarayı kaçırmayın derim. O telaşın içerisinde unutulabilir.
KATEDRAL
Plaza de Armas’ın en gösterişli binası olan katedral, 1540 yılında iki kuleli olarak inşa edilmiş, bu zamana gelene kadar da deprem ve yangınlar nedeni ile ağır hasara uğramış. Ancak her seferinde de yeniden inşa edilerek ayağa kaldırılmış. Yeni gibi durmasının sebebi de, bu olsa gerek. Katedralin içerisi, sade, havadar ve aydınlık. Altar ve on havariyi temsil eden 12 kolon, İtalyan mermerinden yapılmış. Altarın önünde asılı bulunan büyük Bizans tarzı pirinç lamba İspanya tarafından gönderilmiş. Papazlar için olan kürsü, Fransa’da oyularak işlenmiş. Belçika’nın gönderdiği org ise, Güney Amerika’daki en büyük ve dünyanın ikinci büyük orgu unvanına sahip. CİZVİT KİLİSESİ
Plaza de Armas’daki katedral muhteşem görünüşü ve yer avantajı ile ne kadar büyükse; San Ignacio Chapel’i de o kadar küçük. Zaten bu Cizvit kilisesini dikkat çekmeyecek şekilde Plaza de Armas’ın güneydoğu köşesine inşa etmişler. Katedralin muhteşemliğinin yanında ürkmüş ve bir köşeye çekilmiş gibi duran bu kiliseyi ben daha çok beğendim. Özellikle giriş kapısının görünüşü son derece etkileyici. Kapı üzerine ve kenarlarına çepeçevre yapılan oymacılık görenleri hayrete düşürecek kadar bir sanat eseri. Özellikle kilisenin içerisindeki altar, tamamen altın varaklarla kaplanmış. İspanya’nın Sevilla şehrindeki katedrali gezenler, benzerliği hemen fark edeceklerdir.


SANTA CATALİNA MANASTIRI
İnşaatı 1579 yılında tamamlanan ve 17. yy.da genişletilen Santa Catalina Manastırı, Plaza de Armas’dan iki blok ilerde, Santa Catarina caddesi üzerindedir. Maria de Guzman isimli dul bir zengin bayan tarafından kurulan kilise, canlı renklere boyanmış duvarları ile ünlü. İlk zamanlarında yaklaşık 200 kadar rahibe ve hizmetçileri ile toplam 450 kişiyi barındıran manastırda şu anda sadece 20 adet rahibe bulunuyor. Manastırın ilk zamanlarında buraya İspanyol asilzadelerinin ikinci kız çocukları kabul ediliyorlardı. Aileler ayrıca kız çocuklarının manastıra kabulü için bu günkü değer ile 150.000 dolar başlık parası ödüyorlardı. Gelenler yalnızca beraberlerinde 25 adet şahsi eşya ve hizmetçilerini getirebiliyorlardı. Burada kaldıkları süre içerisinde temizlik ve yiyecek hizmetleri de bu hizmetçiler tarafından yapılırmış.


Caddeye bakan ana giriş kapısından sonra üstü açık bir avluya çıkılıyor. Burada üzerinde silencio (sessizlik) yazan kemerin altından geçerek rahibe adaylarının bulunduğu kemerli bir yolla çevrili bir alana giriliyor. Buranın özelliği, ortasında kauçuk ağaçlarının olması. Rahibe adayları, zengin ailelerin her yıl için 100 altın para ödemeleri koşulu ile burada dört yıl kalabiliyorlardı. Dört yıl sonunda ya rahibe olmak için ant içiyorlar ya da ayrılıyorlardı. Ayrılmalar, hoş karşılanmıyor ve bu gibi aileler toplum tarafından dışlanıyordu.
Dört yılını tamamlayıp başarı ile rahibe olanlar, turuncu renklere boyanmış ve ortasında yenilenme ve sonsuz hayatı temsil eden portakal ağaçları bulunan Portakal Bölümü’ne geçiyorlardı.
Portakal bölümünden hemen sonra Cordoba caddesine geliniyor. İki taraflı olarak rahibelerin yaşadıkları odalardan oluşan bu cadde, yine canlı renkleri ile göz alıcı. Burgos caddesinin sonunda oldukça karanlık olan bir mutfak bulunmaktadır.
Rahibelerin sabun ve pişirdikleri yiyecekler gibi kendi yaptıklarını pazar günleri değiş tokuş ettikleri Zocodober meydanına geliniyor. Eğer burada merdivenleri tırmanıp terasa çıkarsanız volkanların muhteşem manzarası ile karşılaşırsınız.
Santa Catalina Manastırı, diğer Katolik manastırlardan farklı bir mimari ve dekorasyona sahip yapısı ile gezilip görülmesi gereken bir dini mekan. Her bölümü canlı ve parlak renklerle boyanarak burada yaşayanlara hem bir değişik hava ve hem de rahatlık hissettiren bir yapıda. Manastırın resim galerisi gibi kullanılan bölümünü gezmeyi de unutmayın. 450 yıl öncesinden başlayarak bu güne kadar manastırdaki yaşamı anlamak açısından güzel bir örnek Santa Catalina Manastırı.

Şehrin Mirador de Carmen Alto bölgesine giderseniz müthiş bir manzara ile karşılaşırsınız. Yanardağların muhteşem görüntüsüne eteklerindeki tarlaların katkısı ile ortaya çıkan manzara görülmeye değer. Şehir buradan bir başka güzel görünüyor.
Arequipa’da görülecek yerlerden birisi de, Callejon del Cabildo kemeridir. Buradan da volkanlar, güzel bir görüntü verirler. Ayrıca buradaki Churrigueresco denilen Barok melez tarzında inşa edilen Saint Jean de Chimba Kilisesi görülebilir.
Arequipa, kendine özgü mimari yapısı, gösterişli katedrali, Arnavut kaldırımlı sokakları ve volkanları ile Güney Amerika’nın karakteristik ve güzel bir şehri. Volkanlar her ne kadar ürkütücü geliyorsa da Arequipa’nın vazgeçilmezleri.
Saygılarımla.
Yazı ve fotoğraflar: Olay Salcan
20 Şubat 2018 Salı
PERU, NAZCA ÇİZGİLERİ
Bizim yaşımızda olan birçok kişi 1968 yılınca yayınlanan ve bir anda dünyada popüler olup milyonlar satan Tanrıların Arabaları adlı kitabı ve yazarı Erich Anton Paul von Daniken’ı hatırlar. İsviçreli Daniken, bu kitabında dünya dışı varlıkların ya da eski astronotların dünyayı ziyaret etmesi ve ilkel insan kültürünü etkilemesini örnekleri ile anlatmadır. Büyük bir heyecan yaratan kitap, Türkiye’de de basılmış ve diğer ülkelerde de olduğu üzere en çok satan kitaplar listesine girmiştir. O zamanlar ben de hemen bu kitabı almış ve bir solukta okumuştum. Okumayan ya da bu kitaptan haberi olmayan da kalmamıştı. Kitapta anlatılanlara inananlar ve inanmayanlar vardı. Ama benim gibi aklı karışanlar çoğunlukta idi. O zamanlar gençtik ve dünyayı da gezmeye başlamamıştık. Gördüklerimiz ve bildiklerimiz, yaşadığımız dar alanla sınırlı idi. Zamanla kitap popülaritesini yitirdi ve hafızalarımızdan silindi. Ancak gezmeye başlayınca gördüklerimiz bize bu kitabı ve Daniken’in yazdıklarını hatırlattı. Sonunda bu kitapta anlatılanların, insanoğlunun zekasını, aklını ve yaratıcı gücünü hafife alarak onunla alay edercesine, onun yarattığı yapıtları dünyadan başka yaratıkların dünyaya gelerek yaptığını söylemenin insanı küçümsemekten başka bir şey olmadığını anladım. Daniken’in hırsızlık ve dolandırıcılıktan hapis yattığını burada belirtmeden geçemeyeceğim. Ancak dünyayı bu kadar etkilemesi ve hala ona inananların çok sayıda olması, insan doğasının karakteristik örneklerinden birisi olsa gerek.
Daniken için bu kadar yeter. Biz, çizgilere dönelim. Ancak açık havada uçaktan net bir şekilde görülen bu çizgilere gidebilmek heyecanı içerisinde akşam üstüne doğru Paracas’daki küçük bir hava alanına ulaştık. Hava alanında bizi çizgiler üzerinde uçuracak uçağımızı beklerken, bekleme salonunda uçak biletlerimizi dağıtan görevli, beraberinde Nazca çizgilerinin haritasını ve kısa bilgilerini içeren bir broşür de veriyor. Çok da iyi oluyor. Neleri, nerede göreceğimiz, çizgilerin kaç tane olduğu konusunda ve bunlar hakkında bazı bilgileri de kısaca öğrenmiş oluyoruz.
Sonunda uçağımıza biniyoruz. Uçak iki taraflı tek kişilik koltuklardan oluşuyor. On kişilik bir uçak. Bizden başka turistler de var. Uçak, havalandıktan sonra Nazca çizgilerinin bulunduğu Nazca çölündeki yerin üzerine yarım saatten fazla süren bir uçuştan sonra ulaşıyor. Pilot, çizgilere gelmeden evvel her çizgiyi tek tek göstereceğini, çizgiye geldiğimizde sağda mı solda mı olduğunu ikaz edeceğini ve her iki tarafında görebilmesi için çizgilere değişik yükseklik ve açılardan yaklaşacağını ve daha iyi görebilmemiz için uçağı sağa ya da sola biraz yatıracağını söylüyor. Uçaktan fotoğraf çekme imkanı var. Çok da alçaktan uçulduğundan çizgiler görülebiliyorlar. Birinciyi kaçırırsanız diğerinde yakalarsınız. Panik yok. Ancak uçak bir sağa bir de sola devamlı hareketler yaptığından uçağın sizi tutma ihtimali de yüksek. Eğer bunu göze alamazsanız çizgileri unutun.

Peki bu çizgiler nedir? Niçin, kimler tarafından, ne zaman yapılmıştır? Geziye biraz ara verip çok kısa da olsa bundan söz edelim. 16.yy.da İnka İmparatorluğu’nun yıkılması ile birlikte gezginlerin çöle çizilmiş şekillerden söz etmeleri ile insanlık, Nazca çizgileri ile ilgili kısıtlı da olsa bir bilgiye sahip oldu. Ancak bu bilgiler rivayetten öteye gidemedi.
Asırlarca konuşulan Nazca Çizgileri ile ilgili ilk adım, 1939 yılında bölgenin üzerinde gözlem uçuşu yapan Amerikalı arkeolog Paul Kosok’un, bu şekillerin gökyüzünden ilk fotoğraflarını çekmesi ile başlamıştır. Resimlerin yayınlanması ile de birçok görüş ortaya atıldı. İlk önceleri Amerika’nın keşfinden önce Latin Amerika’da düzenlenen ilk olimpiyatların atletizm pistleri olduğu iddia edildi. Bir görüşe göre çizgiler, kutsal yolları; trapezler ise, tören alanlarını işaret ediyorlardı. Bir diğeri, su ve bereket için yapılan törenlerdeki dansları belirtmek için şamanlar tarafından yapılmışlardı. Astroloji uzmanları da fok, kuş ve maymun gibi hayvan şekillerinin dev bir yıldız falı olduğunu iddiasında bulundular. Bir başka görüşe göre insanlar, uyuşturucu içtikten sonra uyuşturucunun etkisiyle gördükleri halüsinasyonları çöle çizmişlerdi. Daha neler neler.


Tüm bu bilimsel olmayan iddiaların ötesinde Nazca ile ilgili ilk bilimsel açıklama, Alman matematikçi Maria Reiche'den (1903-1998) tarafından yapıldı. Bu bilim insanı, çalışmalarını ve tüm hayatını bu çizgilere adamak için 1946 yılında Nazca yakınlarındaki San Pablo kasabasına yerleşti ve ölene dek orada yaşadı. Hemen tüm bilimsel kariyerini geogliflere adamıştı. Yine onun sayesinde, Nazca'nın dev şekilleri, UNESCO tarafından "Dünya Mirası" kategorisinde koruma altına alındı. Maria Reiche, öncelikle bu çizgilerin nasıl çizildiği sorusuna bir açıklık getirdi. Ona göre çizgiler, kumun daha koyu olan üst tabakası kazınarak ve böylece alttaki daha açık bir tabaka ortaya çıkarılarak yapılmıştı. Yapılma nedenleri de, güneş, ay ve bazı yıldızların pozisyonunu yansıtarak insanlara ne zaman ekinlerini ekmeleri, ne zaman tarlalarını sulamaları ve ne zaman ekini toplamaları gerektiğini hatırlatıyordu. Yani sözün kısası aydınlatıcı bilgilere hala ulaşılamadığından çizgiler, gizemini koruyorlardı.
Eğer, çizgilerin yaklaşık 12 km. kuzeybatısında ortaya çıkarılan Cahuachi kazıları olmasaydı, Nazca'nın sırrı da bu noktada tıkanıp kalmıştı. Bu bölgedeki 24 km2 genişliğinde dev bir nekropolde gerçekleştirilen kazılarda çok sayıda eşya gün ışığına çıkarıldı. Nazca çizgilerine benzer şekillerin bulunduğu seramik vazolar ve asıl önemlisi bir mezarda ortaya çıkarılan ölü töreni mantosu arkeologların dikkatini çekti. Bu eşyalar, karbon 14 testi ile, M.Ö. 5.yy.dan M.S. 6.yy.a kadar tarihlendirilebiliyordu. Bu durumda burada 1000 yıl boyunca varlığını sürdüren bir uygarlıktan söz edilebilirdi. Günümüzde ise bunlar, Nazcalılar diye anılıyor. Bu 2000 yıllık mantonun kenarlarına küçük bebek şekilleri işlenmişti. Bu bebeklerin bir kısmı müzik aletleri çalıyor, diğerleri de ellerini havaya açmış bir şekilde dans ediyorlardı. Her bebeğin yaptığı hareketi bir başkası izliyordu. Bebeklerin davranışları bir ölü gömme ritüelini çağrıştırıyordu. İşte bu noktadan hareket eden İtalyan arkeolog, Nazca geogliflerinin dinsel bir ritüeli simgelediği tezini geliştirdi.
Kazılarda ortaya çıkan bir başka ilginç nokta ise, bulunan tüm eşyalarda ortak paydanın su olmasıydı. Kurak, hatta çöl denecek bir iklimde varlıklarını sürdüren Nazcalılar için su çok önemliydi. O nedenle, sarmal biçimde kuyular oluşturarak gelişmiş bir su iletişim şebekesi oluşturmuşlardı. Şebekeden, bazı civar köyler ve kasabalar bugün bile yararlanıyorlar. Bu noktadan hareket eden arkeolog Guiseppe Orefici, Nazcalılar'ın bütün dinsel ritüellerinin su ve bereket kavramları çevresinde geliştiği sonucuna ulaştı.
Sonunda bu bulguları çizgiler ile ilişkilendirerek, geoglifleri üç farklı kategoriye ayırdı: Birincisi; sarmal şekiller, İkincisi; hayvan figürleri ve üçüncüsü; dev düz çizgi ve oklar. İlk olarak, Nazcalılar'ın, M.Ö. 500 yıllarında sarmal şekilli geoglifleri, ardından daha büyük çizgileri kuş, örümcek, fok, maymun gibi hayvan şekillerini ve sonunda da küçük şekilleri oluşturdukları düşünülüyor. İtalyan arkeoloğa göre, bu hayvanlar Nazcalılar'ın tanrılarını simgeliyor; tümünün su ile yakından ilişkili olduğu sonucuna varılıyor.
Ancak daha sonra vazolardaki şekillerin çizgiler ile bir ilgisinin olmamasının anlaşılması ve yapılan karbon testlerinin kaya ve tahta için olumlu sonuçlar verirken, toprak konusunda kuşkular yaratması, arkeolog Guiseppe Orefici’nin tezi hakkında kuşkuları arttırıyor ve bu nedenle de çizgiler hala gizemini koruyor.
Şimdi şekillere dönelim. Pilotun, bizi en güzel zaman olan güneşin nerede ise batmaya yakın anında çöl üzerine getirmesi son derece güzel. Güneşin kızıllığının çöle yansımasının ortaya çıkardığı manzara göz alıcı. Bir uçakta çöl üzerinde uçarken güneşin batışını doya doya seyretmek inanılmaz. Bu bize çizgileri çok net görmemizi de sağlıyor. Çünkü güneşin yatay gelen ışıkları gölgeleri de oluşturduğundan çizgiler çok net görülebiliyor.
Pilot söylediği gibi her şekil üzerinden 104 m., 256 m. ve 408 m. yükseklikten üç defa uçarak geçtiğinden, çizgileri net görmek ve fotoğraflamak imkanımız da oluyor. Zaten bunları görmemek imkansız. Çok büyükler ve rahatlıkla fark ediliyorlar. Pilot, her şekil üzerinden geçerken şekil hangi tarafta ise o tarafa yan yatarak bizim şekli daha iyi görmemizi sağlıyor. Pilotun bu ustalığı da görülmeye değer. Ancak kalp ve mide rahatsızlıkları olanlar için ciddi bir sıkıntı olabilir.
Çizgilerde balina, maymun, astronot, köpek, eller, ağaç, örümcek, sinekkuşu, pelikan, kondor, kertenkele, balıkçıl, kolibri kuşu ve ok şekilleri mevcut. Sonunda çizgiler üzerinde uçuşumuzu tamamlayarak kaptan uçağın rotasını hava alanına dönmek üzere batıya çeviriyor. Güneşin batışını ve çöl üzerinde kızıl ışıkların değişen tonlarını seyrederek Nazdac Çizgileri’ni tüm gizemi ile arkamızda bırakıp dönüşe geçiyoruz.
Uzun zamandan beri bildiğimiz, ancak unutulmaya başlamış dünyanın en gizemli yerlerinden birisini daha görmek ne güzel. Peru’da gezimizin daha başındayız ve programımızda görülecek ve gezilecek çok yer var. Ben de sizlere yapabildiğim kadar bunları aktarmaya çalışacağım.
Saygılarımla.
Yazı ve fotoğraflar: Olay Salcan
Şimdi bu Daniken de nereden çıktı, bu yazı dizisi Peru’yu anlatacaktı diye sorabilirsiniz. Bu yazımda anlatacağım Nazca çizgileri de, Daniken’in kitabında uzaylıların yaptığını iddia ettiği ve geniş bir yer verdiği insanoğlunun yapıtlarından birisi. Nazca çizgilerini gördüğümde aklıma hemen Daniken aklıma geldi ve ondan da yazımda bahsetmeden edemedim.
Daniken için bu kadar yeter. Biz, çizgilere dönelim. Ancak açık havada uçaktan net bir şekilde görülen bu çizgilere gidebilmek heyecanı içerisinde akşam üstüne doğru Paracas’daki küçük bir hava alanına ulaştık. Hava alanında bizi çizgiler üzerinde uçuracak uçağımızı beklerken, bekleme salonunda uçak biletlerimizi dağıtan görevli, beraberinde Nazca çizgilerinin haritasını ve kısa bilgilerini içeren bir broşür de veriyor. Çok da iyi oluyor. Neleri, nerede göreceğimiz, çizgilerin kaç tane olduğu konusunda ve bunlar hakkında bazı bilgileri de kısaca öğrenmiş oluyoruz.
Sonunda uçağımıza biniyoruz. Uçak iki taraflı tek kişilik koltuklardan oluşuyor. On kişilik bir uçak. Bizden başka turistler de var. Uçak, havalandıktan sonra Nazca çizgilerinin bulunduğu Nazca çölündeki yerin üzerine yarım saatten fazla süren bir uçuştan sonra ulaşıyor. Pilot, çizgilere gelmeden evvel her çizgiyi tek tek göstereceğini, çizgiye geldiğimizde sağda mı solda mı olduğunu ikaz edeceğini ve her iki tarafında görebilmesi için çizgilere değişik yükseklik ve açılardan yaklaşacağını ve daha iyi görebilmemiz için uçağı sağa ya da sola biraz yatıracağını söylüyor. Uçaktan fotoğraf çekme imkanı var. Çok da alçaktan uçulduğundan çizgiler görülebiliyorlar. Birinciyi kaçırırsanız diğerinde yakalarsınız. Panik yok. Ancak uçak bir sağa bir de sola devamlı hareketler yaptığından uçağın sizi tutma ihtimali de yüksek. Eğer bunu göze alamazsanız çizgileri unutun.

Peki bu çizgiler nedir? Niçin, kimler tarafından, ne zaman yapılmıştır? Geziye biraz ara verip çok kısa da olsa bundan söz edelim. 16.yy.da İnka İmparatorluğu’nun yıkılması ile birlikte gezginlerin çöle çizilmiş şekillerden söz etmeleri ile insanlık, Nazca çizgileri ile ilgili kısıtlı da olsa bir bilgiye sahip oldu. Ancak bu bilgiler rivayetten öteye gidemedi.



Tüm bu bilimsel olmayan iddiaların ötesinde Nazca ile ilgili ilk bilimsel açıklama, Alman matematikçi Maria Reiche'den (1903-1998) tarafından yapıldı. Bu bilim insanı, çalışmalarını ve tüm hayatını bu çizgilere adamak için 1946 yılında Nazca yakınlarındaki San Pablo kasabasına yerleşti ve ölene dek orada yaşadı. Hemen tüm bilimsel kariyerini geogliflere adamıştı. Yine onun sayesinde, Nazca'nın dev şekilleri, UNESCO tarafından "Dünya Mirası" kategorisinde koruma altına alındı. Maria Reiche, öncelikle bu çizgilerin nasıl çizildiği sorusuna bir açıklık getirdi. Ona göre çizgiler, kumun daha koyu olan üst tabakası kazınarak ve böylece alttaki daha açık bir tabaka ortaya çıkarılarak yapılmıştı. Yapılma nedenleri de, güneş, ay ve bazı yıldızların pozisyonunu yansıtarak insanlara ne zaman ekinlerini ekmeleri, ne zaman tarlalarını sulamaları ve ne zaman ekini toplamaları gerektiğini hatırlatıyordu. Yani sözün kısası aydınlatıcı bilgilere hala ulaşılamadığından çizgiler, gizemini koruyorlardı.
Eğer, çizgilerin yaklaşık 12 km. kuzeybatısında ortaya çıkarılan Cahuachi kazıları olmasaydı, Nazca'nın sırrı da bu noktada tıkanıp kalmıştı. Bu bölgedeki 24 km2 genişliğinde dev bir nekropolde gerçekleştirilen kazılarda çok sayıda eşya gün ışığına çıkarıldı. Nazca çizgilerine benzer şekillerin bulunduğu seramik vazolar ve asıl önemlisi bir mezarda ortaya çıkarılan ölü töreni mantosu arkeologların dikkatini çekti. Bu eşyalar, karbon 14 testi ile, M.Ö. 5.yy.dan M.S. 6.yy.a kadar tarihlendirilebiliyordu. Bu durumda burada 1000 yıl boyunca varlığını sürdüren bir uygarlıktan söz edilebilirdi. Günümüzde ise bunlar, Nazcalılar diye anılıyor. Bu 2000 yıllık mantonun kenarlarına küçük bebek şekilleri işlenmişti. Bu bebeklerin bir kısmı müzik aletleri çalıyor, diğerleri de ellerini havaya açmış bir şekilde dans ediyorlardı. Her bebeğin yaptığı hareketi bir başkası izliyordu. Bebeklerin davranışları bir ölü gömme ritüelini çağrıştırıyordu. İşte bu noktadan hareket eden İtalyan arkeolog, Nazca geogliflerinin dinsel bir ritüeli simgelediği tezini geliştirdi.
Kazılarda ortaya çıkan bir başka ilginç nokta ise, bulunan tüm eşyalarda ortak paydanın su olmasıydı. Kurak, hatta çöl denecek bir iklimde varlıklarını sürdüren Nazcalılar için su çok önemliydi. O nedenle, sarmal biçimde kuyular oluşturarak gelişmiş bir su iletişim şebekesi oluşturmuşlardı. Şebekeden, bazı civar köyler ve kasabalar bugün bile yararlanıyorlar. Bu noktadan hareket eden arkeolog Guiseppe Orefici, Nazcalılar'ın bütün dinsel ritüellerinin su ve bereket kavramları çevresinde geliştiği sonucuna ulaştı.

Ancak daha sonra vazolardaki şekillerin çizgiler ile bir ilgisinin olmamasının anlaşılması ve yapılan karbon testlerinin kaya ve tahta için olumlu sonuçlar verirken, toprak konusunda kuşkular yaratması, arkeolog Guiseppe Orefici’nin tezi hakkında kuşkuları arttırıyor ve bu nedenle de çizgiler hala gizemini koruyor.
Şimdi şekillere dönelim. Pilotun, bizi en güzel zaman olan güneşin nerede ise batmaya yakın anında çöl üzerine getirmesi son derece güzel. Güneşin kızıllığının çöle yansımasının ortaya çıkardığı manzara göz alıcı. Bir uçakta çöl üzerinde uçarken güneşin batışını doya doya seyretmek inanılmaz. Bu bize çizgileri çok net görmemizi de sağlıyor. Çünkü güneşin yatay gelen ışıkları gölgeleri de oluşturduğundan çizgiler çok net görülebiliyor.
Pilot söylediği gibi her şekil üzerinden 104 m., 256 m. ve 408 m. yükseklikten üç defa uçarak geçtiğinden, çizgileri net görmek ve fotoğraflamak imkanımız da oluyor. Zaten bunları görmemek imkansız. Çok büyükler ve rahatlıkla fark ediliyorlar. Pilot, her şekil üzerinden geçerken şekil hangi tarafta ise o tarafa yan yatarak bizim şekli daha iyi görmemizi sağlıyor. Pilotun bu ustalığı da görülmeye değer. Ancak kalp ve mide rahatsızlıkları olanlar için ciddi bir sıkıntı olabilir.
Çizgilerde balina, maymun, astronot, köpek, eller, ağaç, örümcek, sinekkuşu, pelikan, kondor, kertenkele, balıkçıl, kolibri kuşu ve ok şekilleri mevcut. Sonunda çizgiler üzerinde uçuşumuzu tamamlayarak kaptan uçağın rotasını hava alanına dönmek üzere batıya çeviriyor. Güneşin batışını ve çöl üzerinde kızıl ışıkların değişen tonlarını seyrederek Nazdac Çizgileri’ni tüm gizemi ile arkamızda bırakıp dönüşe geçiyoruz.
Uzun zamandan beri bildiğimiz, ancak unutulmaya başlamış dünyanın en gizemli yerlerinden birisini daha görmek ne güzel. Peru’da gezimizin daha başındayız ve programımızda görülecek ve gezilecek çok yer var. Ben de sizlere yapabildiğim kadar bunları aktarmaya çalışacağım.
Saygılarımla.
Yazı ve fotoğraflar: Olay Salcan
12 Şubat 2018 Pazartesi
PERU, BALLESTAS ADALARI
Bu yazımdan başlayarak İnkaların yaşadığı ülke olan Peru ve Bolivya’da gezip gördüklerimi anlatmaya çalışacağım. THY ile Brezilya’nın önemli şehirlerinden birisi olan Sao Paulo’ya hareket ediyoruz. Uzun bir yolculuk olacak. Direkt Lima’ya THY uçuşu olmadığından Peru’ya gidebilmek için Sao Paulo’yu kullanmak zorundayız.
Sao Paulo’da bir gece kalmak güzel oluyor. Hava alanına yakın bir otelde geceyi geçirdikten ve uykumuzu aldıktan sonra sabahın erken saatlerinde tekrar hava alanına geliyoruz. Başlangıçta uzun ve zor bir yolculuk olacağının bilinci içerisindeydik. Ne zorluklar gördük. Kimin umurunda? Sao Paulo’yu göremedik, ama önemli değil. Dönüşte gezmek için zamanımız olacak.
Hava alanında tekrar gümrük ve pasaport kontrolü sonunda Lima, Peru uçağına biniyoruz. Uçak tekerlerini pistten kesip havalanınca gezimiz de başlıyor. İşin garip tarafı Lima’da kalmayacağız. Oradan aracımızla kara yolu ile Paracas’a gideceğiz. Programımıza göre Peru’da göreceğimiz son yer Lima. Biraz tuhaf görünüyor, ama programı tamamladığımızda doğru olanı yaptığımız kanaatine varıyoruz.
SONUNDA PERU
Lima hava alanında bizi bekleyen aracımıza binip Paracas’a doğru yol almaya başlıyoruz. Okyanusu takiben Peru’nun kuzeyinden başlayıp Şili’nin güneyine kadar uzanan bu yolun adı Panamerikan Sur. Şehrin dışına çıktığımızda gecekondular ve çöl başlıyor. Yolumuz dört saat kadar sürecek. Sağ tarafımızda uzanan lacivert okyanus ve sol tarafımızda sarı bir çöl. Okyanusa bitişik kilometrelerce uzanan bu çöl insana tuhaf geliyor. Böyle bir yerde kilometrelerce uzanan çölü görmek ve onun içerisinde saatlerce gitmek tam bir sürpriz. Bunu hiç yadırgamıyoruz. Çünkü insan gezdikçe bunlara alışıyor. Bu çarpıcı görüntüler de, gezmenin en güzel tarafların birisi. Yol boyu uzanan çölün içerisindeki gecekondu yerleşim yerleri, şehirleşmenin çarpık örnekleri.
PARACAS
Paracas, küçük bir tatil kasabası. Plajları ile dikkati çekiyor. Ancak bu küçük kasaba, bir tatil yöresi olmasından daha çok Ballestas Adaları ve Nasca Çizgilerine sahip olmak ile ün kazanmış. Paracas’daki otelimize gelip odalara yerleştiğimizde yorgunluğumuzu ve acıktığımızı da hissetmeye başlıyoruz. Yemekten sonra da günün kısa bir değerlendirmesini yapıp dinlenmek ve yarına hazır olmak için odalarımıza çekiliyoruz. Yarın sabah erken saatlerde kalkıp Ballestas Adalarına gideceğiz. Kahvaltıyı çok erken saatlerde yapmak durumundayız. Rehberimiz güneş doğmadan Balletas Adalarını gezmemiz gerektiği konusunu önemle vurgulayarak geç kalınması halinde gezinin hiç de hoş olmayacağını da ilave ediyor.
BALLESTAS ADALARI
Ballestas Adaları, irili ufaklı bir ada grubu. Gerçi bu adalara ada demek de pek doğru değil. Bazıları büyük bir kaya kütlesi. Buraya turistler için hazırlanmış özel teknelerle gidiliyor. Tekneler oldukça süratli ve üzeri açık olduğundan dalgalar nedeni ile ıslanma ihtimaliniz çok yüksek. Bu nedenle üstünüze sizi rüzgardan koruyacak bir ceket ve onun üzerine de kapüşonlu bir yağmurluk giymeyi ve fotoğraf makinenizi dalgaların ıslatmasına engel olacak tedbirleri almayı ihmal etmeyin.
Paracas’tan adalar, yaklaşık 45 dakika kadar sürüyor. Adalara ulaşmadan önce gördüğümüz en önemli yapıt, dağın yamacına çizilmiş, yalnızca denizden görülebilen devasa şamdan jeoglifi (El Candelabro). Bu şamdan 165 metre boyu ve 70 metre genişliği ile devasa bir görünüme sahip. Atacama Çölü’ndeki Pasifik Okyanusu’na bakan tek jeoglif, bu şamdan. Bunun Sümer ve Hitit tanrıları ile ilişkili olduğu konusunu bilim adamlarına bırakarak, biz konumuza dönelim. Özellikle bu konu ile ilgilenenler için gerçekten son derece özel bir yapıt. Gerçek olan, hala esrarını koruyor olması.
Şamdana doğru yaklaştıkça büyüklüğü daha da anlaşılabiliyor ve insanı hayrete düşürüyor. Teknenin kaptanı bizi kıyıya ve şamdanı en iyi görebileceğimiz mesafeye kadar yaklaşıyor. Buradan sonra da hızla adalara doğru ilerliyoruz. Tepemizde gördüğümüz kuşların sayısı adalara yaklaştıkça artmaya başlıyor.
Sonunda adalara geldik, ama gelene kadar da oldukça dalga yedik. Ancak tedbirliyiz. Keyfimizi bozan bir şey yok. Burada 10 adet ada var. Adalara ayak basmak yasak. Zaten sarp ve kaygan olduklarından buna imkan da yok. Dalgalar tekneyi oldukça güçlü sallıyor. Bazen ayakta durmanın dahi zorlaştığı durumlarda fotoğraf çekmek de zorlaşıyor. Ama manzara o kadar güzel ki, tepemizde uçan on binlerce kuşu mu yoksa adalarda keyif çatan hayvanları mı çekelim. Şaşkınlık içerisindeyiz.
Ancak adaların üzerinde tembel tembel yatan Humbolt penguenleri, pelikanlar, deniz kuşları ve deniz ayısı görüntüsü daha da ilgimizi çekiyor. Bir deniz ayısı dişisinin yavrusuna yüzmeyi öğretme çabalarını keyifle seyrediyoruz. Yavru denizden kaygan kayalara çıkmak için büyük gayret gösterirken, annesinin onu incitmeden tekrar denize doğru itmesi muhteşem bir manzara. Yüzlerce deniz ayısı, gelip geçen teknelerin varlığını umursamazcasına sabah serinliğinin keyfini yaşarlarken, gecenin mahmurluğunu hala üzerlerinden atamamış görünüyorlar. Etrafında kendisini çevreleyen eşleriyle bizlere gösteriş yapma çabası içerisinde olan erkeklerin fiyakalı pozları ve bunu yaparken de yan gözle bizlere bakmaları, çok ilgi çekici.

Kaptanımız, son derece tecrübeli ve becerikli; yükselen dalgalara rağmen kayalara kadar yaklaşarak bu canlıları daha iyi görmemizi bizi tehlikeye sokmadan yapabiliyor. Humbolt penguenleri haricinde 60 çeşit kuş bu adalarda yaşıyor. Yedi senede bir toplanan Guano kuşunun dışkısı, ekonomik bir değer. Bazı adalardaki kulübeler, bu dışkıları toplayan işçilerin barındıkları yerler.
Bu kadar sıcak bir bölgede soğuk bölgelerde yaşayan penguen ve deniz ayısı gibi canlıların yaşaması, gördüklerimize ve bildiklerimize ters geliyor. Bunun nedenini sizlere bilgiçlik taslamadan anlatmaya çalışacağım. Bildiğim kadarı ile bunun nedeni kısaca, kıtaların batısında yer alan soğuk okyanus akıntıları. Su sıcaklıkları 15o olasına rağmen bulundukları enlemlerde soğuk akıntı olarak hissediliyorlar. Bu nedenle sıcaklığı düşürüyorlar ve havanın bunaltıcı etkisini azaltıyorlar. Biz adaları gezerken bunu çok rahat hissettik ve hava sıcak olmasına rağmen daha önce tembih edildiğimiz için sıkı giyindik. Humbolt soğuk su akıntısının da yaptığı bu.
Buraya deniz ayılarının ve penguenlerin gelmesinin nedeni, serinleyen havanın yarattığı ortam. Bu ortamı da Peru’da Humbolt akıntısı sağlıyor. Su akıntılarının besin ve oksijen taşımaları nedeni ile planktonlar, beslenme potansiyelini ve dolayısı ile balık çeşitliliğini arttırıyorlar. Hem tür, hem miktar ve hem de lezzet açısından burası, onlar için bir cennet. Burayı mekan tutmuşlar, hiçbir yere ayrılmaya niyetli değiller. Öyle ya ekmek elden su gölden. Biz de onları bu şekilde bir arada görmekten keyif aldık. Humbolt soğuk su akıntıları, aynı zamanda Paracas’a gelirken kıyı şeridinde gördüğümüz Atacama çölünün oluşmasında da önemli rol oynuyorlar.
Ballestas Adaları’nı gördükten sonra Darwin’in meşhur Galapagos Adaları’na olan merakım daha da arttı. Gezi programıma burayı da ekledim.
Yeni bir yazımda buluşmak üzere hoşça kalın.
Yazı ve fotoğraflar: Olay Salcan
Sao Paulo’da bir gece kalmak güzel oluyor. Hava alanına yakın bir otelde geceyi geçirdikten ve uykumuzu aldıktan sonra sabahın erken saatlerinde tekrar hava alanına geliyoruz. Başlangıçta uzun ve zor bir yolculuk olacağının bilinci içerisindeydik. Ne zorluklar gördük. Kimin umurunda? Sao Paulo’yu göremedik, ama önemli değil. Dönüşte gezmek için zamanımız olacak.
Hava alanında tekrar gümrük ve pasaport kontrolü sonunda Lima, Peru uçağına biniyoruz. Uçak tekerlerini pistten kesip havalanınca gezimiz de başlıyor. İşin garip tarafı Lima’da kalmayacağız. Oradan aracımızla kara yolu ile Paracas’a gideceğiz. Programımıza göre Peru’da göreceğimiz son yer Lima. Biraz tuhaf görünüyor, ama programı tamamladığımızda doğru olanı yaptığımız kanaatine varıyoruz.
SONUNDA PERU
Lima hava alanında bizi bekleyen aracımıza binip Paracas’a doğru yol almaya başlıyoruz. Okyanusu takiben Peru’nun kuzeyinden başlayıp Şili’nin güneyine kadar uzanan bu yolun adı Panamerikan Sur. Şehrin dışına çıktığımızda gecekondular ve çöl başlıyor. Yolumuz dört saat kadar sürecek. Sağ tarafımızda uzanan lacivert okyanus ve sol tarafımızda sarı bir çöl. Okyanusa bitişik kilometrelerce uzanan bu çöl insana tuhaf geliyor. Böyle bir yerde kilometrelerce uzanan çölü görmek ve onun içerisinde saatlerce gitmek tam bir sürpriz. Bunu hiç yadırgamıyoruz. Çünkü insan gezdikçe bunlara alışıyor. Bu çarpıcı görüntüler de, gezmenin en güzel tarafların birisi. Yol boyu uzanan çölün içerisindeki gecekondu yerleşim yerleri, şehirleşmenin çarpık örnekleri.
PARACAS
Paracas, küçük bir tatil kasabası. Plajları ile dikkati çekiyor. Ancak bu küçük kasaba, bir tatil yöresi olmasından daha çok Ballestas Adaları ve Nasca Çizgilerine sahip olmak ile ün kazanmış. Paracas’daki otelimize gelip odalara yerleştiğimizde yorgunluğumuzu ve acıktığımızı da hissetmeye başlıyoruz. Yemekten sonra da günün kısa bir değerlendirmesini yapıp dinlenmek ve yarına hazır olmak için odalarımıza çekiliyoruz. Yarın sabah erken saatlerde kalkıp Ballestas Adalarına gideceğiz. Kahvaltıyı çok erken saatlerde yapmak durumundayız. Rehberimiz güneş doğmadan Balletas Adalarını gezmemiz gerektiği konusunu önemle vurgulayarak geç kalınması halinde gezinin hiç de hoş olmayacağını da ilave ediyor.
BALLESTAS ADALARI

Şamdana doğru yaklaştıkça büyüklüğü daha da anlaşılabiliyor ve insanı hayrete düşürüyor. Teknenin kaptanı bizi kıyıya ve şamdanı en iyi görebileceğimiz mesafeye kadar yaklaşıyor. Buradan sonra da hızla adalara doğru ilerliyoruz. Tepemizde gördüğümüz kuşların sayısı adalara yaklaştıkça artmaya başlıyor.
Sonunda adalara geldik, ama gelene kadar da oldukça dalga yedik. Ancak tedbirliyiz. Keyfimizi bozan bir şey yok. Burada 10 adet ada var. Adalara ayak basmak yasak. Zaten sarp ve kaygan olduklarından buna imkan da yok. Dalgalar tekneyi oldukça güçlü sallıyor. Bazen ayakta durmanın dahi zorlaştığı durumlarda fotoğraf çekmek de zorlaşıyor. Ama manzara o kadar güzel ki, tepemizde uçan on binlerce kuşu mu yoksa adalarda keyif çatan hayvanları mı çekelim. Şaşkınlık içerisindeyiz.
Ancak adaların üzerinde tembel tembel yatan Humbolt penguenleri, pelikanlar, deniz kuşları ve deniz ayısı görüntüsü daha da ilgimizi çekiyor. Bir deniz ayısı dişisinin yavrusuna yüzmeyi öğretme çabalarını keyifle seyrediyoruz. Yavru denizden kaygan kayalara çıkmak için büyük gayret gösterirken, annesinin onu incitmeden tekrar denize doğru itmesi muhteşem bir manzara. Yüzlerce deniz ayısı, gelip geçen teknelerin varlığını umursamazcasına sabah serinliğinin keyfini yaşarlarken, gecenin mahmurluğunu hala üzerlerinden atamamış görünüyorlar. Etrafında kendisini çevreleyen eşleriyle bizlere gösteriş yapma çabası içerisinde olan erkeklerin fiyakalı pozları ve bunu yaparken de yan gözle bizlere bakmaları, çok ilgi çekici.


Kaptanımız, son derece tecrübeli ve becerikli; yükselen dalgalara rağmen kayalara kadar yaklaşarak bu canlıları daha iyi görmemizi bizi tehlikeye sokmadan yapabiliyor. Humbolt penguenleri haricinde 60 çeşit kuş bu adalarda yaşıyor. Yedi senede bir toplanan Guano kuşunun dışkısı, ekonomik bir değer. Bazı adalardaki kulübeler, bu dışkıları toplayan işçilerin barındıkları yerler.
Bu kadar sıcak bir bölgede soğuk bölgelerde yaşayan penguen ve deniz ayısı gibi canlıların yaşaması, gördüklerimize ve bildiklerimize ters geliyor. Bunun nedenini sizlere bilgiçlik taslamadan anlatmaya çalışacağım. Bildiğim kadarı ile bunun nedeni kısaca, kıtaların batısında yer alan soğuk okyanus akıntıları. Su sıcaklıkları 15o olasına rağmen bulundukları enlemlerde soğuk akıntı olarak hissediliyorlar. Bu nedenle sıcaklığı düşürüyorlar ve havanın bunaltıcı etkisini azaltıyorlar. Biz adaları gezerken bunu çok rahat hissettik ve hava sıcak olmasına rağmen daha önce tembih edildiğimiz için sıkı giyindik. Humbolt soğuk su akıntısının da yaptığı bu.
Buraya deniz ayılarının ve penguenlerin gelmesinin nedeni, serinleyen havanın yarattığı ortam. Bu ortamı da Peru’da Humbolt akıntısı sağlıyor. Su akıntılarının besin ve oksijen taşımaları nedeni ile planktonlar, beslenme potansiyelini ve dolayısı ile balık çeşitliliğini arttırıyorlar. Hem tür, hem miktar ve hem de lezzet açısından burası, onlar için bir cennet. Burayı mekan tutmuşlar, hiçbir yere ayrılmaya niyetli değiller. Öyle ya ekmek elden su gölden. Biz de onları bu şekilde bir arada görmekten keyif aldık. Humbolt soğuk su akıntıları, aynı zamanda Paracas’a gelirken kıyı şeridinde gördüğümüz Atacama çölünün oluşmasında da önemli rol oynuyorlar.
Ballestas Adaları’nı gördükten sonra Darwin’in meşhur Galapagos Adaları’na olan merakım daha da arttı. Gezi programıma burayı da ekledim.
Yeni bir yazımda buluşmak üzere hoşça kalın.
Yazı ve fotoğraflar: Olay Salcan
12 Ocak 2018 Cuma
YÖREMDE VE ÜLKEMDE GEZGİN OLMAK
“Korumak İçin Tanımak Lazım''
Son istatistiklere göre 10 milyon kişiyi geçen yurt içi seyahat alışkanlığında paket tur katılımlarının artması kişisel memnuniyet yanında gerçek bir gezginlik alışkanlığının oluşmasına ve yöresel tanıtım ve ekonomilere de katkı sağlayacaktır.
Özen gösteren seyahat acentelerinin düzenlediği turların katılımcılara kamuoyunda turizmin gerçek anlamının belirlenmesine sağladığı katkıya TEMPO TUR un Safranbolu-Amasra- Cide Yılbaşı Turunda bir kez daha tanık olduk.
Akılda kalıcılık unsurlarını çok iyi değerlendiren Rehberimiz Emine GÖKÇE'nin konusuna hakim anlatımı ile Yerel Değerler, Farkındalık, Dünya Mirası, Evrensel Değer, Yerel Koruma ve Benimsenme gibi temel anlayışlarda kaybedilen zamana karşı tarihten gelen sorumluluklarımızı nasıl yerine getirebileceğimizi de gerçek bir rehberin özenli tanıtımları kapsamında yaşadık.
Dünya Mirası Safranbolu
ASUAN Barajının yapımı sırasında 1959 yılında UNESCO'ya yaptığı başvuru ile Dünya Mirası kavramını ilk kez gündeme taşıyan ve bu anlamda yer edinen Mısır'ın ötesinde katkılar sağlama imkanı olan ülkemizin model ithal etmek yerine üyesi olduğu kuruluşlara, daha önceleri yaptığı gibi, evrensel modeller sunması yoluna gitmesi gerekiyor.
Safranbolu'daki Osmanlı devri kentleşmesi sürdürülebilirlik, kavramına yüz yıllar önce “yaşayanların bütün ihtiyaçlarını ve zamanı dikkate alarak '' yaşam döngüsü özelliği kazandırmıştır. Yapıların temel anlayışı olan “Komşunu ve Geleceğini Düşünerek Yaşa“ kavramlarının bir kentsel kimlik olarak yansıdığı Safranbolu'nun “Sürdürülebilir Mimari Düşünce ve Malzeme“ ile de desteklenen farkındalıkları ifade eden “Korumanın Kenti“ tanımlamasının tüm ülkede örnek alınması anlayışının gelişimi açısından yer vermek istiyorum.
Refahı ve Yaşamı Paylaşmak
Burada, izlerini tarihten ve geleneğimizden alan gerçek huzurlu kentlerde refahın ve yaşamın paylaşım anılarını yaşarken Han'la Kervansaray, Arasta ile Bedesten arasındaki farkları da görebiliyorsunuz.
Bu bağlamda gezimiz sırasında rehberimizin “Ekonomik ve toplumsal düzenin birer parçası olan kentlerin arasında ortak özellikler bulunmasına rağmen kendilerine özgü kimlikleri de vardır. Bu nedenle kentlerde kültürlerinden gelen ve fark oluşturan yöresel dokuları korunmasına özen gösterilmelidir '' Vurgusunun tüm gezilerde ön plana çıkarılmasının önemini yabancı modellerle çözüm aranmasının bünyemizle bağdaşmayacağının bilincine varılması tespitimle tamamlamak istiyorum.
Safranbolu 1994 yılından beri Dünya Kültürel Miras Listesi'nde yer alıyor. Safranbolu'daki diğer sürdürülebilirlik örnekleri arasında Güneş saati ve Muvakkithane, “evinizde ve yolunuzda vaktiniz sizinle olacak '' müjdesi ile Sadrazam İzzet Mehmet Paşa'nın yaptırdığı tarihi saat Kulesi, Türkiye'nin elle kurulan 200 yıllık tek meydan saatini her hafta ayarlayan Saatçi İsmail Amca ve yanındaki Kent Tarihi Müzesi sayılabilir.
www.safranboluturizmdanismaburosu.gov.tr
Gün Batımında Konser
Karadut şerbeti ile kahve içebileceğiniz Amasra'da, özgün lokum, safran ürünleri yanında Ceneviz Kalesinde Ongunların (armaların) önemini tanıyabilirsiniz.
Daha önce yaptığımız Amasra Gezisinde aramızda olanlar Karadeniz'de gün batımının en güzel izlenebileceği yerlerden biri olan Amasra'da geçmiş yıllarda gün batımı izlenirken belediye bandosunun şehir parkında konser verdiğini söylemişlerdi. Yaşatılması gereken bir gelenek olarak hatırlatmak istedim.
http://m.turizmhaberleri.com/?type=detay&type2=mansethaberler&id=17421
Yeniden düzenlenen Amasra Müzesi ise, Sevda YILGAZ'ın İstanbul'da açılan TRUVA Sergisi sırasında vurguladığı Truva'nın Anadolu bütünlüğü içeresinde ele alınması yolundaki görüşlere de destek veren yönleri ile gerçekten kutlanması gereken bir düzenlemeye ve gezilmesi gereken bir öneme sahip.
www.muze.gov.tr/tr/muzeler/amasra-muzesi
Yol Anıtı
Amasra gezimiz kitabelerinde, ''Devletlerarası barışın ve dostluğun anısına, İmparator Germanious'un yüceliği için Gaius Julius Aguilla dağı yardı ve bu dinlenme yerini kendi özel ödeneği ile yaptırdı '' ifadelerinin yer aldığı Anadolu'daki Tek yol anıtı olan KUŞKAYASI Anıtı ile tamamlanıyor.
Kuşkayası Anıtı, Romalıların yollara ve ulaşıma verdiği önemi anlatan Kudüs'ten getirildiği söylenen İstanbul'daki Milion taşının bulunduğu yerin, “Bütün Yollar Roma'ya çıkar“, sözünün İstanbul'u işaret etmesi gibi konuların ve Anadolu'daki benzer anıtların ele alınması için bir başlangıç noktası olmalıdır.
Amasra gezimiz kitabelerinde, ''Devletlerarası barışın ve dostluğun anısına, İmparator Germanious'un yüceliği için Gaius Julius Aguilla dağı yardı ve bu dinlenme yerini kendi özel ödeneği ile yaptırdı '' ifadelerinin yer aldığı Anadolu'daki Tek yol anıtı olan KUŞKAYASI Anıtı ile tamamlanıyor.
Kuşkayası Anıtı, Romalıların yollara ve ulaşıma verdiği önemi anlatan Kudüs'ten getirildiği söylenen İstanbul'daki Milion taşının bulunduğu yerin, “Bütün Yollar Roma'ya çıkar“, sözünün İstanbul'u işaret etmesi gibi konuların ve Anadolu'daki benzer anıtların ele alınması için bir başlangıç noktası olmalıdır.
Ongunlar ve Panoların Önemi
Ülkemizin genelinde Tarihi eserlerin tanıtımında kullanılan tanıtıcı panoların bakımsızlığı burada da karşımıza çıkıyor. Kalenin girişinde bulunan ve 4 önemli sponsorun adının yer aldığı tanıtım panosu Müzenin özeninden sonra hayal kırıklığı yaratan bir görünüme sahip.
Yüzyıllara meydan okuyan kitabeler ve taşlara işlenen ongunlar halen ilk günkü işlevlerini sürdürürken günümüzde bu tür tanıtım levhalarının yeniden değerlendirilmesi gereken önemini koruyor.
60 Yıl Sonra Cide
Amasra'dan başlayan Sahil yolunun sunduğu güzellikleri bahar ve yaz aylarında yaşamanın daha keyifli olacağını düşündüğüm Cide yoluna çıkıyoruz. Seyahat Acentelerinin tur programlarında çok nadir olarak yer alan, İlkokula başladığım Homeros'un İlayda'sında yüksek kültürlü insanların yurdu olarak anılan ve 3000 yıldır bu özelliğini devam ettiren Cide'de 60 yıl sonra öğlen yemeği süresinde de olsa tekrar bulunmaktan mutlu oldum.
GİDEROS Koyu ile sahile inen bu yamaç yolu ve Cide 11 Km'lik doğal plajları ile güzel bir tatil seçeneğinin gün batımı ve mehtapla tamamlanacağı imkanlar arasında yer almalı. Şenpazar üzerinden Kastamonu'ya ulaşılan yol da anılarımın tamamlanmasına katkı sağlıyor.
TEMPO TUR ve DIAMOND Otel
3 gün süren, 800 km. Yol ve 30 saati bulan tanıtımdan oluşan uzun bir geziden keyifle ve izlenimlerle dönmemizi sağlayan bizleri konukları olarak gören TEMPO TUR'a, özenle seçilmiş ekibine ve Amasra DIAMOND Oteline teşekkürlerimizle.
* Bu tanım ve sunumları için Refik KUTLUER'e teşekkürlerimle.
www.turizmhaberleri.com/koseyazisi.asp?ID=3726
Etiketler:
#amasra,
#amasramüzesi,
#cenevizkalesi,
#cide,
#dünyakültürelmiraslistesi,
#gideroskoyu,
#karadeniz,
#karadutşerbeti,
#kuşkayasıanıtı,
#safran,
#safranbolu,
#tempotur,
#tempoturizm,
#unesco
19 Aralık 2017 Salı
Bir Gezginin Gözünden Yeni Yıl
Nasıl başlarsak öyle devam edermiş... Merhaba 2018!
Biten bir yılın son saatleri, başlayacak yeni yılın umutları, neşesi, heyecanı… Dünyanın her yerinde farklı gelenek ve alışkanlıklarla karşılanan yeni yılın belki de insanlık için ortak olan en önemli alışkanlığı “Yeni bir yıla nasıl başlarsanız, yılın geri kalanının da aynı devam edeceği” düşüncesi olsa gerek. Bir gezginin gözünden yeni yıl...
“Yeni yıla nasıl başlarsan tüm yıl boyunca öyle devam edersin…” Çocukluğumda hep yeni yılı karşılamaya dakikalar kala ağırlaşan göz kapaklarıma yenik düşer, uykunun kucağında, gelen yıla “merhaba” derdim. O zamanlar bütün bir yılı ya da çoğunu uykuyla mı geçirirdim bilemem ama ertesi sabah uyandığımda ev halkına epey bir sitem ederdim.
Biten bir yılın son saatleri, başlayacak yeni yılın umutları, neşesi, heyecanı… Dünyanın her yerinde farklı gelenek ve alışkanlıklarla karşılanan yeni yılın belki de insanlık için ortak olan en önemli alışkanlığı “Yeni bir yıla nasıl başlarsanız, yılın geri kalanının da aynı devam edeceği” düşüncesi olsa gerek. Kimileri yeni kıyafetler giyerek selamlıyor yeni yılı, ille de kırmızı olacak renk tercihi. Kimisi bolluk bereket getirdiğine inandığı meyvelerle süslüyor yılbaşı sofralarını, kimisi ceplerine paralar dolduruyor, gelen yılı zengin olarak geçirebilmek adına…
Günümüzde her millet kendi yerel saati 24.00 ‘ü gösterdiğinde kendi alışkanlıkları, yıllardır süregelen gelenekleriyle “kendince” bir yılı, o yılın acısını, kederini, tasasını, zorluklarını geride bırakıp, “yeni umutlarla” merhaba diyor gelen yeni yıla coşkuyla!
Acaba ilk kez ne zaman başlamış bu kutlamalar, nasıl olmuş diye insan merak ediyor?
İsa’dan önce 2000 yılında, ilkbahara denk düşen, çiçeklerin açtığı bir zamanda Babil’de yapılmış ilk yeni yıl kutlamaları. Toprağın, doğanın yeniden yeşermesi, hayat bulması Babil halkınca yeni bir başlangıç olarak kabul edilmiş ve bu olay şenliklerle kutlanmış. Ardından Mısırlılar, Nil Nehri’nin taşıp coştuğu eylül ayında kutlamışlar yeni yılı. Jules Cesar tarafından M.Ö 46 yılında kabul edilen ve günümüzde de kullandığımız takvim ile beraber, yeni yıl Ocak ayının ilk günü olarak kabul edilmiş ve kutlamalarda bu zamanda yapılır olmuş.
Eve girecek ilk kişinin getireceği şans
İskoçya’da “Hagmonay” adı verilen yeni yıl kutlamaları adeta bir festival coşkusuyla yaşanmakta… Yeni yıla ait iki gelenek var ki yıllardan beri devam ettirilmekte: Bunlardan ilki, yeni yıl akşamı evin tüm kapı ve pencereleri açık bırakılıyor. Sebebine gelince İskoçlar, yeraltından geldiğine inandıkları “Cwn Annwn” adı siyah köpeklerin geçen yıla ait kötü olan her şeyi alıp gitmesini istiyorlar. Diğer bir yeni yıl geleneği ise bu günde evlerine gelecek ilk kişiyle ilgili; zira İskoçlar, yeni yılda evlerine gelen kişinin kendilerine iyi ya da kötü şans getireceğini düşünüyorlar. Eğer gelen kişi koyu renk saçlıysa ve bir de ev halkına hediye getirmişse o yıl oldukça şanslı geçecek demektir.
Yılbaşı masasında 12 çeşit meyve
Filipinler’de yeni yıla tüm aile fertleri birlikte oldukları, eksiksiz kurulmuş bir sofrada “merhaba” diyorlar. Yılbaşı masasının yiyeceklerle dolu olması bir sonraki yılda da masalarının öyle bolluk içinde olacağının bir göstergesi anlamına geliyor. Portakal, erik, üzüm, elma, limon, karpuz, kavun, guava, mango, rambutan gibi tropik meyveler mutlaka yılbaşı sofrasında bulunuyor ve bu meyveler yeni yıla girildikten sonra yeniliyor.

Muz ve mango yılbaşı ağaçları
Hindistan’da biten bir yıl uğurlanırken ilginç görüntüler oluşuyor. Kuzey Hindistan’da herkes rengarenk çiçekler takıp, canlı renklerde giysilerle yeni yılı karşılıyor. Özellikle Hintli kadınlar baharı anımsatan sarıçiçeklerle bezeniyorlar. Hindistan’da yılbaşında mango ya da muz ağaçları süsleniyor. Yılbaşı akşamı Hindular kutsal eşyalarının bulunduğu kutuları yataklarının hemen yanı başına koyuyorlar. Böylece bütün bir geceyi kendilerine şans getireceğine inandıkları eşyalarıyla geçirmiş oluyorlar.
Yıllardır değişmeyen yeni yıl yemeği: Nianyefan
Çin’de 1912 yılında uluslar arası takvim kabul edildi. Ancak geleneklerine bağlılıklarıyla tanınan Çinliler “Bahar Bayramı” diye adlandırdıkları yeni yıl kutlamalarını geleneksel Çin takvimine göre kutluyor. Günü her yıl değişen Çin Yeni Yıl’ı bizim takvimimize göre 21 Ocak ile 19 Şubat arasında bir güne denk geliyor.
Çinliler yeni yılı mutlaka tüm aile fertlerinin katıldığı “Nianyefan” ya da “Tuan Yuan Fan” adını verdikleri bir aile yemeği ile karşılıyor. Yeni yıla arınarak, vücut ve ruhun yenilenerek girmesi için et kullanılmadan hazırlanan yeni yıl yemeklerinin sofrada oluşunun simgesel bir anlamı var: Kırmızı et kullanılmadan hazırlanan bu yemeklerde deniz ürünleri sofranın baş konuğu! Diğer yiyecekler ise, tavuk, mantı, makarna, soya filizi, mandalina, pirinç, etli hamur, siyah yosun, fıstık, şeker… Karides mutlu bir yılın, çiğ balık şansın, kurutulmuş istiridye dileklerin sembolü. Ayrıca yılbaşı sofrasına gelen yemeklerin bazılarının bir de değişmeyen yeme kuralları var: Örneğin tavuk bütün olarak pişirilip masaya geliyor ve yerken asla kesilmiyor. Uzun makarnalar “sağlıklı, uzun bir hayatı” temsil ettiğinden bunların da kesilmemesi gerekiyor. Bu malzemelerle hazırlanan sofralarda çoluk çocuk hep beraber bolluk, bereket içinde geçirilecek bir yılın adeta provası yapılıyor. Kutlamalar süresince dillerde hep şu cümleler dolaşıyor:
Gong Xi fa cahi!
Kung hay fat chay!
( işleriniz rast gitsin)
108 Çan ve yılın ilk kahkahaları
Japonya’da “shougatsu” adı verilen yılbaşı kutlamaları 1- 3 Ocak tarihlerine denk geliyor. Evler dip köşe temizlenip, kötü ruhlar kovuluyor. Yapılan temizliğin ardından evin her yerine kutsal nesneler konuluyor. Bu 3 gün boyunca her biri ayrı bir anlam ifade eden malzemelerden hazırlanan ve “jubako” ismi verilen kat kat kaplarda servis edilen rengarenk yemekler hazırlanıyor. Sağlık, uzun ömür, bolluk ve bereketi temsil eden yemeklerden kurulan yılbaşı sofralarında hep beraber geçen yıla veda ediliyor. 31 Aralık gecesi insanları günahlarından arındırmak için 108 kez çalınan çanlar da Japonların önemli bir yılbaşı ritüeli. Çanların ardından hep beraber kahkahalar atılıyor, kötü ruhları kovalamak adına…
Nar kırma... Evin bereketi, bolluğu artsın, yaşayanlar sağlıkla, huzurla yılı geçirsin
Son olarak benim çok sevdiğim, çok anlamlı bulduğum bir ritüel de bizden;
Bundan yıllar önce İzmir’de bir arkadaşımın evinde karşılamıştık yeni yılı. Yeni yılın ilk gününde sabahın erken saatinde annesinin kapı önünde kırdığı nar hala hafızamda. Yıl boyunca evin bereketi, bolluğu artsın, yaşayanlar sağlıkla, huzurla yılı geçirsin diye kırılan narın geçmişi de hayli eski. Birçok medeniyette doğurganlığın, bolluk ve bereketin ifadesi olan nar, yıllar sonra Rahmetli Sevgi Gönül’ün bir yazısında Koç Holding’in Nakkaştepe’de bulunan yerinde her yıl 1 Ocak’ta kırılan nar olarak yeniden çıkmıştı karşıma…
Kutlamaların şekli ülkeden ülkeye hatta kıtadan kıtaya farklılık gösterse de esas olan ve her yerde karşımıza çıkan bir şey var ki geçilip gidilemeyen o da “ailece, sevdiklerimizle” beraber olmak, paylaşmak! Yeni yılın sevdiklerinizle beraber, bereket, bolluk dolu sofralarda geçmesi dileğiyle…
Yazı: Yeşim Özcan
Fotoğraflar: Murat Solakoğlu
Biten bir yılın son saatleri, başlayacak yeni yılın umutları, neşesi, heyecanı… Dünyanın her yerinde farklı gelenek ve alışkanlıklarla karşılanan yeni yılın belki de insanlık için ortak olan en önemli alışkanlığı “Yeni bir yıla nasıl başlarsanız, yılın geri kalanının da aynı devam edeceği” düşüncesi olsa gerek. Bir gezginin gözünden yeni yıl...
“Yeni yıla nasıl başlarsan tüm yıl boyunca öyle devam edersin…” Çocukluğumda hep yeni yılı karşılamaya dakikalar kala ağırlaşan göz kapaklarıma yenik düşer, uykunun kucağında, gelen yıla “merhaba” derdim. O zamanlar bütün bir yılı ya da çoğunu uykuyla mı geçirirdim bilemem ama ertesi sabah uyandığımda ev halkına epey bir sitem ederdim.
Biten bir yılın son saatleri, başlayacak yeni yılın umutları, neşesi, heyecanı… Dünyanın her yerinde farklı gelenek ve alışkanlıklarla karşılanan yeni yılın belki de insanlık için ortak olan en önemli alışkanlığı “Yeni bir yıla nasıl başlarsanız, yılın geri kalanının da aynı devam edeceği” düşüncesi olsa gerek. Kimileri yeni kıyafetler giyerek selamlıyor yeni yılı, ille de kırmızı olacak renk tercihi. Kimisi bolluk bereket getirdiğine inandığı meyvelerle süslüyor yılbaşı sofralarını, kimisi ceplerine paralar dolduruyor, gelen yılı zengin olarak geçirebilmek adına…
Günümüzde her millet kendi yerel saati 24.00 ‘ü gösterdiğinde kendi alışkanlıkları, yıllardır süregelen gelenekleriyle “kendince” bir yılı, o yılın acısını, kederini, tasasını, zorluklarını geride bırakıp, “yeni umutlarla” merhaba diyor gelen yeni yıla coşkuyla!
Acaba ilk kez ne zaman başlamış bu kutlamalar, nasıl olmuş diye insan merak ediyor?
İsa’dan önce 2000 yılında, ilkbahara denk düşen, çiçeklerin açtığı bir zamanda Babil’de yapılmış ilk yeni yıl kutlamaları. Toprağın, doğanın yeniden yeşermesi, hayat bulması Babil halkınca yeni bir başlangıç olarak kabul edilmiş ve bu olay şenliklerle kutlanmış. Ardından Mısırlılar, Nil Nehri’nin taşıp coştuğu eylül ayında kutlamışlar yeni yılı. Jules Cesar tarafından M.Ö 46 yılında kabul edilen ve günümüzde de kullandığımız takvim ile beraber, yeni yıl Ocak ayının ilk günü olarak kabul edilmiş ve kutlamalarda bu zamanda yapılır olmuş.
Eve girecek ilk kişinin getireceği şans
İskoçya’da “Hagmonay” adı verilen yeni yıl kutlamaları adeta bir festival coşkusuyla yaşanmakta… Yeni yıla ait iki gelenek var ki yıllardan beri devam ettirilmekte: Bunlardan ilki, yeni yıl akşamı evin tüm kapı ve pencereleri açık bırakılıyor. Sebebine gelince İskoçlar, yeraltından geldiğine inandıkları “Cwn Annwn” adı siyah köpeklerin geçen yıla ait kötü olan her şeyi alıp gitmesini istiyorlar. Diğer bir yeni yıl geleneği ise bu günde evlerine gelecek ilk kişiyle ilgili; zira İskoçlar, yeni yılda evlerine gelen kişinin kendilerine iyi ya da kötü şans getireceğini düşünüyorlar. Eğer gelen kişi koyu renk saçlıysa ve bir de ev halkına hediye getirmişse o yıl oldukça şanslı geçecek demektir.
Filipinler’de yeni yıla tüm aile fertleri birlikte oldukları, eksiksiz kurulmuş bir sofrada “merhaba” diyorlar. Yılbaşı masasının yiyeceklerle dolu olması bir sonraki yılda da masalarının öyle bolluk içinde olacağının bir göstergesi anlamına geliyor. Portakal, erik, üzüm, elma, limon, karpuz, kavun, guava, mango, rambutan gibi tropik meyveler mutlaka yılbaşı sofrasında bulunuyor ve bu meyveler yeni yıla girildikten sonra yeniliyor.

Muz ve mango yılbaşı ağaçları
Hindistan’da biten bir yıl uğurlanırken ilginç görüntüler oluşuyor. Kuzey Hindistan’da herkes rengarenk çiçekler takıp, canlı renklerde giysilerle yeni yılı karşılıyor. Özellikle Hintli kadınlar baharı anımsatan sarıçiçeklerle bezeniyorlar. Hindistan’da yılbaşında mango ya da muz ağaçları süsleniyor. Yılbaşı akşamı Hindular kutsal eşyalarının bulunduğu kutuları yataklarının hemen yanı başına koyuyorlar. Böylece bütün bir geceyi kendilerine şans getireceğine inandıkları eşyalarıyla geçirmiş oluyorlar.
Çin’de 1912 yılında uluslar arası takvim kabul edildi. Ancak geleneklerine bağlılıklarıyla tanınan Çinliler “Bahar Bayramı” diye adlandırdıkları yeni yıl kutlamalarını geleneksel Çin takvimine göre kutluyor. Günü her yıl değişen Çin Yeni Yıl’ı bizim takvimimize göre 21 Ocak ile 19 Şubat arasında bir güne denk geliyor.
Çinliler yeni yılı mutlaka tüm aile fertlerinin katıldığı “Nianyefan” ya da “Tuan Yuan Fan” adını verdikleri bir aile yemeği ile karşılıyor. Yeni yıla arınarak, vücut ve ruhun yenilenerek girmesi için et kullanılmadan hazırlanan yeni yıl yemeklerinin sofrada oluşunun simgesel bir anlamı var: Kırmızı et kullanılmadan hazırlanan bu yemeklerde deniz ürünleri sofranın baş konuğu! Diğer yiyecekler ise, tavuk, mantı, makarna, soya filizi, mandalina, pirinç, etli hamur, siyah yosun, fıstık, şeker… Karides mutlu bir yılın, çiğ balık şansın, kurutulmuş istiridye dileklerin sembolü. Ayrıca yılbaşı sofrasına gelen yemeklerin bazılarının bir de değişmeyen yeme kuralları var: Örneğin tavuk bütün olarak pişirilip masaya geliyor ve yerken asla kesilmiyor. Uzun makarnalar “sağlıklı, uzun bir hayatı” temsil ettiğinden bunların da kesilmemesi gerekiyor. Bu malzemelerle hazırlanan sofralarda çoluk çocuk hep beraber bolluk, bereket içinde geçirilecek bir yılın adeta provası yapılıyor. Kutlamalar süresince dillerde hep şu cümleler dolaşıyor:
Gong Xi fa cahi!
Kung hay fat chay!
( işleriniz rast gitsin)
108 Çan ve yılın ilk kahkahaları
Japonya’da “shougatsu” adı verilen yılbaşı kutlamaları 1- 3 Ocak tarihlerine denk geliyor. Evler dip köşe temizlenip, kötü ruhlar kovuluyor. Yapılan temizliğin ardından evin her yerine kutsal nesneler konuluyor. Bu 3 gün boyunca her biri ayrı bir anlam ifade eden malzemelerden hazırlanan ve “jubako” ismi verilen kat kat kaplarda servis edilen rengarenk yemekler hazırlanıyor. Sağlık, uzun ömür, bolluk ve bereketi temsil eden yemeklerden kurulan yılbaşı sofralarında hep beraber geçen yıla veda ediliyor. 31 Aralık gecesi insanları günahlarından arındırmak için 108 kez çalınan çanlar da Japonların önemli bir yılbaşı ritüeli. Çanların ardından hep beraber kahkahalar atılıyor, kötü ruhları kovalamak adına…
Nar kırma... Evin bereketi, bolluğu artsın, yaşayanlar sağlıkla, huzurla yılı geçirsin
Son olarak benim çok sevdiğim, çok anlamlı bulduğum bir ritüel de bizden;
Bundan yıllar önce İzmir’de bir arkadaşımın evinde karşılamıştık yeni yılı. Yeni yılın ilk gününde sabahın erken saatinde annesinin kapı önünde kırdığı nar hala hafızamda. Yıl boyunca evin bereketi, bolluğu artsın, yaşayanlar sağlıkla, huzurla yılı geçirsin diye kırılan narın geçmişi de hayli eski. Birçok medeniyette doğurganlığın, bolluk ve bereketin ifadesi olan nar, yıllar sonra Rahmetli Sevgi Gönül’ün bir yazısında Koç Holding’in Nakkaştepe’de bulunan yerinde her yıl 1 Ocak’ta kırılan nar olarak yeniden çıkmıştı karşıma…
Kutlamaların şekli ülkeden ülkeye hatta kıtadan kıtaya farklılık gösterse de esas olan ve her yerde karşımıza çıkan bir şey var ki geçilip gidilemeyen o da “ailece, sevdiklerimizle” beraber olmak, paylaşmak! Yeni yılın sevdiklerinizle beraber, bereket, bolluk dolu sofralarda geçmesi dileğiyle…
Yazı: Yeşim Özcan
Fotoğraflar: Murat Solakoğlu
12 Aralık 2017 Salı
İNCE GELİŞ TUZ YOLU’NUN EN GÖZDE KESİMİ: DEVREZ VADİSİ
Türkiye’nin en büyük akarsuyu olan Kızılırmak’ın üç ana kolundan biri olan Devrez Çayı aynı zamanda 211 km uzunluğuyla da, Delice Çayı’ndan sonra ikinci büyük kaynağını oluşturur, Kızılırmak’ın...
Kızılırmak’a Gökırmak’la birlikte batıdan karışan iki akarsudan biri olan Devrez, Ankara’nın Kızılcahamam ilçesi sınırlarında, Köroğlu Dağlarının kuzeye bakan yamaçlarından doğar. Daha sonra Çankırı’nın Orta, Kurşunlu ve Ilgaz ilçeleri ile Kastamonu’nun Tosya ilçesini geçerek Çorum’un Kargı ilçesi sınırlarında Kızılırmak’la buluşur. İlkbaharda artan yazın azalan sularıyla değişken bir akış rejimine sahip olan Devrez, Orta’da yapılmış olan sulama işlevli Güldürcek Barajı’ndan sonra Kurşunlu’da yapım aşamasında bulunan enerji ve sulama işlevli Kızlaryolu Barajı’nın tehdidi altındadır.
Gerçek Bir Doğa Harikası
Adının kökeni hakkında bir bilgi bulunmayan ve -kimi kaynaklarda- Hititler zamanında Dahara olarak söylendiği yazan Devrez’in yatağı vadi olarak anılsa da daha çok kanyona benzetmek mümkün. Yer yer genişleyen, yer yer de geçit vermeyecek kadar dar boğazlara dönüşen bu kanyonun dik kenarlarında pek çok, peri bacası ve doğal veya yapay mağara ile kaya mezarları ve kaya yerleşimleri bulunuyor. Ayrıca Vadi boyunca aralarında tarihi köprü ayaklarından eski su değirmeni duvarlarına kadar birçok mimari kalıntı görülebiliyor.
Öte yandan gerçek bir yaban hayatının devam ettiği Devrez’de örneğin bir yaban domuzu görmek sürpriz sayılmaz. Son tahlilde gerçek bir doğa harikası olarak tanımlayabileceğimiz Devrez Vadisi’nin fauna ve florası, özellikle ilkbahar ve sonbahar günlerinde doğaseverlerin ve fotoğrafçıların kayıtsız kalamayacakları güzel görüntüler sunar.İnce Geliş Tuz Yolu
Devrez Vadisi, İnce Geliş Tuz Yolu’nun da önemli bir bölümünü de teşkil etmektedir. Vadinin bu rota kapsamı içinde kalan kesimini yürümeye başlamadan önce kısaca İnce Geliş Tuz Yolu’nu tanıyalım.
Dünyada olduğu gibi ülkemizde de giderek daha çok ilgi gören doğa veya kültür temalı yürüyüş rotalarının en yenisi olarak tasarlanan ve etüt çalışmaları devam eden İnce Geliş Tuz Yolu, adını tarihten alıyor. Çankırı’nın 20 km kadar doğusundaki, beş bin yıllık Tuz Madeni’nden çıkarılan tuzun, geçmişte kervanlarla Karadeniz kıyısına kadar taşındığı yolun Köroğlu dağlarını aşan kesimi, yörede eskiden beri “İnce Geliş” olarak adlandırılıyor.
Söz konusu kervan yolunun -ilk etapta- Çankırı-Kurşunlu arasında kalan bölümü İnce Geliş Tuz Yolu adıyla bir kültür rotası olarak düzenlenmekte olup bu bağlamda Çankırı Tuz Madeni – Çankırı – Ildızım - Hocahasan/Hanönü – Kapaklı – Köpürlü - Mamu Köprüsü - Sumucak Köprüsü - Kurşunlu hattını takip eden ve ara bağlantılarıyla birlikte takriben 110 kilometrelik yolun uluslararası standartlarda işaretlenerek yürüyüşçülerin kullanımına açılması, devamında ise önce Karabük sınırına ve daha sonra da Bartın üzerinden Karadeniz kıyısındaki Amasra’ya kadar uzatılması öngörülüyor. Öte yandan İnce Geliş Tuz Yolu’nun; Kastamonu bölümü işaretlenen ve Çankırı-Kastamonu sınırından Ankara’ya kadar uzatılması planlanan İstiklal Yolu ile Ankara, Eskişehir, Afyon ve Kütahya illerini kapsayacak şekilde oluşturulan Frig Yolu ile de entegre edilmesi planlanıyor.
Devrez Vadisi’nin İnce Geliş Tuz Yolu kapsamı içinde kalan kesiminde yürüyüş grupları için Ankara’dan günübirlik olarak düzenlenen turlar Köpürlü - Mamu - Sumucak köprüleri arasında gerçekleştirilmekte ise de kamplı hafta sonu yürüyüşlerinde bu rotaya (Hocahasan/Hanönü çıkışlı) Kapaklı - Köprülü arası da eklenebiliyor.
Devrez Vadisi’nde Yürüyüş
Çankırı Tuz Mağarası’ndan başlayarak Çankırı il merkezi, Ildızım köyü, Hocahasan Hanönü mevkii ve Boncuklu Yaylası yoluyla geldiğimiz Kapaklı köyünden sonra Devrez’le buluşuyoruz. İnce Geliş Tuz Yolu yürüyüşümüzün bundan sonraki iki gününü Devrez boyunca sürdürdükten sonra Sumucak’ta, Devrez’den ayrılarak yürüyüşümüzü Kurşunlu’da tamamlayacağız.
Devrez’in ilkbaharda ayrı, sonbaharda ayrı güzellikle sunan doğasında başlıyoruz yürüyüşümüze. Dev bir aslan kafasını andıran kayaları gördüğümüzde Yedikapılı olarak anılan kanyonun girişine geldiğimizi anlıyoruz. Burası başlı başına bir yürüyüş rotası olduğu için bugünlük bir selamla yetiniyoruz. Devrez’e bağlanan Yedikapılı Deresi boyunca devam eden kanyonda, Bizans dönemine tarihlenen 20 kadar kaya yerleşimi ve/veya mezarı bulunuyor. (Esasen kaya yerleşimi açısından oldukça zengin olan yörede en çok kaya yerleşimi, Devrez’in gerimizde kalan kesiminde, Orta ilçesinin Sakaeli köyünde yer alıyor.)
Kapaklı’dan çıktıktan yaklaşık 4-5 saat sonra ulaştığımız Köpürlü köyüne (Köprülü adı zamanla Köpürlü olmuş) adını veren köprü kaybolmuş, mevcut karayolu köprüsü ise Kızlaryolu Barajı suyu altında kalacağı için olsa gerek oldukça mahzun görünüyor gözümüze. Devrez’in köprüleri biraz kadersiz sanki. Akşama doğru ulaşacağımız ve yakın zamandaki bir sele direnemediğini öğrendiğimiz tarihi Mamu Köprüsü’nün ayakları da hüzün veriyor, biz yürüyüşçülere...
Olağanüstü güzel doğa manzaraları arasındaki yürüyüşümüz boyunca gördüklerimiz; (mevsimine göre) akyıldız, altınyıldız, ballıbaba, çiğdem çeşitleri, Ankara karanfili vb kır çiçekleri; karamuk, böğürtlen, alıç, ahlat, kuşburnu, kızılcık, elma gibi meyveler; ökseotu, hindiba, üçdiken, su mercimeği, gibi bitkiler ile yaban domuzu, tavşan, tilki, kurt ve hatta vaşak gibi hayvanlar ve de angut, keklik, atmaca, balıkçıl, gibi yerli ve göçmen kuşlar olarak özetlenebilir.
Vadinin iyice daraldığı, artık Devrez’in geçit vermediği yerlerden ilkiyle Köpürlü’den önce karşılaşmış ve suyu yürüyerek geçerek yürüyüşümüze karşı kıyıda devam etmiştik. Benzer bir yerle bir kez daha karşılaşıyoruz. Bu defa iki seçeneğimiz var. Ya daha önce olduğu gibi botları çıkarıp suyu yürüyerek geçeceğiz ya da kanyonun üst tarafına tırmanarak devam edeceğiz. İkinciyi seçiyoruz, böylece Devrez’i yukarıdan da görüp fotoğrafladıktan sonra aynı zamanda kamp yapacağımız, Mamu’daki tarihi köprü kalıntısına geliyoruz. Burada, KUZKA (Kuzey Anadolu Kalkınma Ajansı) Belediye tarafında inşa edilen bir mesire alanı bulunuyor. (Köpürlü - Mamu arası 3-4 saat sürüyor.)
Yürüyüşümüzün bundan sonraki kesiminde zorluk derecesi biraz artıyor. Yer yer hafif/orta zorluk derecesi gösteren ve yine 3-4 saat kadar süren Mamu – Sumucak arasında Çukurca köyünü geçerek bu yürüyüşteki son, daha doğrusu sondan bir önceki durağımız olan tarihi Sumucak demiryolu köprüsüne geliyoruz. Bir Cumhuriyet eseri olan köprü Zonguldak Kara Elmas demiryolu hattının inşası esnasında yapılmış. 1935’de hizmete açılan görkemli taş köprünün biraz küçüğü de Devrez’in yan tarafındaki vadide, Devrez’le Sumucak İstasyonu arasında bulunuyor.
Kaplıcada (!) final İnce Geliş Tuz Yolu’nun bir ayrıcalığı... Hocahasan Hanönü mevkiinden Çavundur kaplıcalarına kadar tamamı 30 km kadar olup molalar hariç 6-8 saat süren Devrez Vadisi yürüyüşünün sonunda; bir iki saat yorgunluk atabileceğiniz veya konaklayabileceğiniz şifalı termal tesisler Kurşunlu’ya 10 km uzaklıktaki Çavundur Mahallesi’nde bulunuyor. Tesislerde, kaynağında 58 derece olan doğal termal su, özel bir teknikle (önce ısıtmada kullanılıyor) hiç soğuk su karıştırmadan 41 dereceye kadar soğutularak havuzlara veriliyor.
Nasıl Gidilir? Ne Yenir? Ne Alınır?
Devrez Vadisi’ne ulaşım zor değil. Ankara’ya 170 km uzaklıktaki Kurşunlu’ya Kızılcahamam, Işık Dağı yoluyla özel araçla gelinebileceği gibi AŞTİ’den her gün karşılıklı olarak iki kez düzenlenen otobüs seferlerinden yararlanılabilir. Kurşunlu’nun İstanbul’a uzaklığı 420 km olup Gerede üzerinden özel araçla veya Karadeniz otobüsleriyle ulaşılabilir. Devrez Vadisi’nin İnce Geliş Tuz Yolu kapsamındaki etabı için, bir taksiyle gidilerek ilçe merkezine 12 km uzaklıktaki Kapaklı’dan başlanabileceği gibi, yine taksiyle gidilerek 6 km uzaklıktaki Sumucak köprüsünden de başlanarak da yürünebilir. İstanbul’dan gelişte Kurşunlu’yu geçtikten 6 km sonra veya Karadeniz tarafından gelişte Kurşunlu’ya varmadan, Amcaoğlu akaryakıt istasyonunda inilerek doğrudan, Sumucak tarafından yürüyüşe başlanabilir.
Yemek için Kurşunlu’nun merkezindeki veya İstanbul’u Karadeniz’e bağlayan E80 Yolu üzerindeki tesislerden yararlanılabilir. Alışveriş ederken Çankırı’nın meşhur kaya tuzunun yanı sıra Kurşunlu’nun yöresel nokulu (bir çeşit ekmek/çörek) ve ödüllü çiçek balı da unutulmamalı.
Bir İnce Geliş Tuz Yolu Ritüeli
İnce Geliş Tuz Yolu’nu diğer kültür rotalarından ayıran en önemli özellik, tarihte de kullanılmış bir rota olması. Yüzyıllar boyunca bu yolda tuz taşıyan kervancıları anmadan, en azından bir selam göndermeden geçmeyelim diyenlere, deneyimli bir gezginden anlamlı bir öneriyle bitirelim yazımızı. Şöyle diyor Gülden Kaya; “İnce Geliş Tuz Yolu gibi bir kervan yolunda yürümenin sembolik de olsa bir ritüeli olsun, o ruhu hissedeyim derseniz, sırt çantanıza ya da bir cebinize bir kese kaya tuzu koyun. Öğle yemeği molasında, taşıdığınız bu tuzu ekin kumanyanızdaki domatesin üstüne mesela...” Başka önerileri de var Kaya’nın: “Sonbaharda yürürseniz aç gidin! Zira rota açık büfe gibi yok yok... / Mutlaka tozluk takın ki dikenler, otlar, sarmaşıklar size takılmasın! / Uzun kollu bir üst giyin. Meyve toplarken ağaç dalları ve çalılar kollarınıza imzalarını atmasınlar. ‘Yok imza alırım ben’ diyorsanız tercih sizin! / Baton da çok işe yarıyor tavsiye ederim. Sadece dizleri korumakla kalmıyor en üst dallardaki elmaları, cevizleri kolayca indiriyor...”
Sonsöz: Sofranızda tuzunuz, İnce Geliş Tuz Yolu’nda ayak iziniz eksik kalmasın...

Gerçek Bir Doğa Harikası
Adının kökeni hakkında bir bilgi bulunmayan ve -kimi kaynaklarda- Hititler zamanında Dahara olarak söylendiği yazan Devrez’in yatağı vadi olarak anılsa da daha çok kanyona benzetmek mümkün. Yer yer genişleyen, yer yer de geçit vermeyecek kadar dar boğazlara dönüşen bu kanyonun dik kenarlarında pek çok, peri bacası ve doğal veya yapay mağara ile kaya mezarları ve kaya yerleşimleri bulunuyor. Ayrıca Vadi boyunca aralarında tarihi köprü ayaklarından eski su değirmeni duvarlarına kadar birçok mimari kalıntı görülebiliyor.
Öte yandan gerçek bir yaban hayatının devam ettiği Devrez’de örneğin bir yaban domuzu görmek sürpriz sayılmaz. Son tahlilde gerçek bir doğa harikası olarak tanımlayabileceğimiz Devrez Vadisi’nin fauna ve florası, özellikle ilkbahar ve sonbahar günlerinde doğaseverlerin ve fotoğrafçıların kayıtsız kalamayacakları güzel görüntüler sunar.İnce Geliş Tuz Yolu
Devrez Vadisi, İnce Geliş Tuz Yolu’nun da önemli bir bölümünü de teşkil etmektedir. Vadinin bu rota kapsamı içinde kalan kesimini yürümeye başlamadan önce kısaca İnce Geliş Tuz Yolu’nu tanıyalım.
Dünyada olduğu gibi ülkemizde de giderek daha çok ilgi gören doğa veya kültür temalı yürüyüş rotalarının en yenisi olarak tasarlanan ve etüt çalışmaları devam eden İnce Geliş Tuz Yolu, adını tarihten alıyor. Çankırı’nın 20 km kadar doğusundaki, beş bin yıllık Tuz Madeni’nden çıkarılan tuzun, geçmişte kervanlarla Karadeniz kıyısına kadar taşındığı yolun Köroğlu dağlarını aşan kesimi, yörede eskiden beri “İnce Geliş” olarak adlandırılıyor.
Söz konusu kervan yolunun -ilk etapta- Çankırı-Kurşunlu arasında kalan bölümü İnce Geliş Tuz Yolu adıyla bir kültür rotası olarak düzenlenmekte olup bu bağlamda Çankırı Tuz Madeni – Çankırı – Ildızım - Hocahasan/Hanönü – Kapaklı – Köpürlü - Mamu Köprüsü - Sumucak Köprüsü - Kurşunlu hattını takip eden ve ara bağlantılarıyla birlikte takriben 110 kilometrelik yolun uluslararası standartlarda işaretlenerek yürüyüşçülerin kullanımına açılması, devamında ise önce Karabük sınırına ve daha sonra da Bartın üzerinden Karadeniz kıyısındaki Amasra’ya kadar uzatılması öngörülüyor. Öte yandan İnce Geliş Tuz Yolu’nun; Kastamonu bölümü işaretlenen ve Çankırı-Kastamonu sınırından Ankara’ya kadar uzatılması planlanan İstiklal Yolu ile Ankara, Eskişehir, Afyon ve Kütahya illerini kapsayacak şekilde oluşturulan Frig Yolu ile de entegre edilmesi planlanıyor.
Devrez Vadisi’nin İnce Geliş Tuz Yolu kapsamı içinde kalan kesiminde yürüyüş grupları için Ankara’dan günübirlik olarak düzenlenen turlar Köpürlü - Mamu - Sumucak köprüleri arasında gerçekleştirilmekte ise de kamplı hafta sonu yürüyüşlerinde bu rotaya (Hocahasan/Hanönü çıkışlı) Kapaklı - Köprülü arası da eklenebiliyor.
Devrez Vadisi’nde Yürüyüş
Devrez’in ilkbaharda ayrı, sonbaharda ayrı güzellikle sunan doğasında başlıyoruz yürüyüşümüze. Dev bir aslan kafasını andıran kayaları gördüğümüzde Yedikapılı olarak anılan kanyonun girişine geldiğimizi anlıyoruz. Burası başlı başına bir yürüyüş rotası olduğu için bugünlük bir selamla yetiniyoruz. Devrez’e bağlanan Yedikapılı Deresi boyunca devam eden kanyonda, Bizans dönemine tarihlenen 20 kadar kaya yerleşimi ve/veya mezarı bulunuyor. (Esasen kaya yerleşimi açısından oldukça zengin olan yörede en çok kaya yerleşimi, Devrez’in gerimizde kalan kesiminde, Orta ilçesinin Sakaeli köyünde yer alıyor.)
Kapaklı’dan çıktıktan yaklaşık 4-5 saat sonra ulaştığımız Köpürlü köyüne (Köprülü adı zamanla Köpürlü olmuş) adını veren köprü kaybolmuş, mevcut karayolu köprüsü ise Kızlaryolu Barajı suyu altında kalacağı için olsa gerek oldukça mahzun görünüyor gözümüze. Devrez’in köprüleri biraz kadersiz sanki. Akşama doğru ulaşacağımız ve yakın zamandaki bir sele direnemediğini öğrendiğimiz tarihi Mamu Köprüsü’nün ayakları da hüzün veriyor, biz yürüyüşçülere...
Olağanüstü güzel doğa manzaraları arasındaki yürüyüşümüz boyunca gördüklerimiz; (mevsimine göre) akyıldız, altınyıldız, ballıbaba, çiğdem çeşitleri, Ankara karanfili vb kır çiçekleri; karamuk, böğürtlen, alıç, ahlat, kuşburnu, kızılcık, elma gibi meyveler; ökseotu, hindiba, üçdiken, su mercimeği, gibi bitkiler ile yaban domuzu, tavşan, tilki, kurt ve hatta vaşak gibi hayvanlar ve de angut, keklik, atmaca, balıkçıl, gibi yerli ve göçmen kuşlar olarak özetlenebilir.
Vadinin iyice daraldığı, artık Devrez’in geçit vermediği yerlerden ilkiyle Köpürlü’den önce karşılaşmış ve suyu yürüyerek geçerek yürüyüşümüze karşı kıyıda devam etmiştik. Benzer bir yerle bir kez daha karşılaşıyoruz. Bu defa iki seçeneğimiz var. Ya daha önce olduğu gibi botları çıkarıp suyu yürüyerek geçeceğiz ya da kanyonun üst tarafına tırmanarak devam edeceğiz. İkinciyi seçiyoruz, böylece Devrez’i yukarıdan da görüp fotoğrafladıktan sonra aynı zamanda kamp yapacağımız, Mamu’daki tarihi köprü kalıntısına geliyoruz. Burada, KUZKA (Kuzey Anadolu Kalkınma Ajansı) Belediye tarafında inşa edilen bir mesire alanı bulunuyor. (Köpürlü - Mamu arası 3-4 saat sürüyor.)
Yürüyüşümüzün bundan sonraki kesiminde zorluk derecesi biraz artıyor. Yer yer hafif/orta zorluk derecesi gösteren ve yine 3-4 saat kadar süren Mamu – Sumucak arasında Çukurca köyünü geçerek bu yürüyüşteki son, daha doğrusu sondan bir önceki durağımız olan tarihi Sumucak demiryolu köprüsüne geliyoruz. Bir Cumhuriyet eseri olan köprü Zonguldak Kara Elmas demiryolu hattının inşası esnasında yapılmış. 1935’de hizmete açılan görkemli taş köprünün biraz küçüğü de Devrez’in yan tarafındaki vadide, Devrez’le Sumucak İstasyonu arasında bulunuyor.

Kaplıcada (!) final İnce Geliş Tuz Yolu’nun bir ayrıcalığı... Hocahasan Hanönü mevkiinden Çavundur kaplıcalarına kadar tamamı 30 km kadar olup molalar hariç 6-8 saat süren Devrez Vadisi yürüyüşünün sonunda; bir iki saat yorgunluk atabileceğiniz veya konaklayabileceğiniz şifalı termal tesisler Kurşunlu’ya 10 km uzaklıktaki Çavundur Mahallesi’nde bulunuyor. Tesislerde, kaynağında 58 derece olan doğal termal su, özel bir teknikle (önce ısıtmada kullanılıyor) hiç soğuk su karıştırmadan 41 dereceye kadar soğutularak havuzlara veriliyor.
Nasıl Gidilir? Ne Yenir? Ne Alınır?
Devrez Vadisi’ne ulaşım zor değil. Ankara’ya 170 km uzaklıktaki Kurşunlu’ya Kızılcahamam, Işık Dağı yoluyla özel araçla gelinebileceği gibi AŞTİ’den her gün karşılıklı olarak iki kez düzenlenen otobüs seferlerinden yararlanılabilir. Kurşunlu’nun İstanbul’a uzaklığı 420 km olup Gerede üzerinden özel araçla veya Karadeniz otobüsleriyle ulaşılabilir. Devrez Vadisi’nin İnce Geliş Tuz Yolu kapsamındaki etabı için, bir taksiyle gidilerek ilçe merkezine 12 km uzaklıktaki Kapaklı’dan başlanabileceği gibi, yine taksiyle gidilerek 6 km uzaklıktaki Sumucak köprüsünden de başlanarak da yürünebilir. İstanbul’dan gelişte Kurşunlu’yu geçtikten 6 km sonra veya Karadeniz tarafından gelişte Kurşunlu’ya varmadan, Amcaoğlu akaryakıt istasyonunda inilerek doğrudan, Sumucak tarafından yürüyüşe başlanabilir.
Yemek için Kurşunlu’nun merkezindeki veya İstanbul’u Karadeniz’e bağlayan E80 Yolu üzerindeki tesislerden yararlanılabilir. Alışveriş ederken Çankırı’nın meşhur kaya tuzunun yanı sıra Kurşunlu’nun yöresel nokulu (bir çeşit ekmek/çörek) ve ödüllü çiçek balı da unutulmamalı.
Bir İnce Geliş Tuz Yolu Ritüeli
İnce Geliş Tuz Yolu’nu diğer kültür rotalarından ayıran en önemli özellik, tarihte de kullanılmış bir rota olması. Yüzyıllar boyunca bu yolda tuz taşıyan kervancıları anmadan, en azından bir selam göndermeden geçmeyelim diyenlere, deneyimli bir gezginden anlamlı bir öneriyle bitirelim yazımızı. Şöyle diyor Gülden Kaya; “İnce Geliş Tuz Yolu gibi bir kervan yolunda yürümenin sembolik de olsa bir ritüeli olsun, o ruhu hissedeyim derseniz, sırt çantanıza ya da bir cebinize bir kese kaya tuzu koyun. Öğle yemeği molasında, taşıdığınız bu tuzu ekin kumanyanızdaki domatesin üstüne mesela...” Başka önerileri de var Kaya’nın: “Sonbaharda yürürseniz aç gidin! Zira rota açık büfe gibi yok yok... / Mutlaka tozluk takın ki dikenler, otlar, sarmaşıklar size takılmasın! / Uzun kollu bir üst giyin. Meyve toplarken ağaç dalları ve çalılar kollarınıza imzalarını atmasınlar. ‘Yok imza alırım ben’ diyorsanız tercih sizin! / Baton da çok işe yarıyor tavsiye ederim. Sadece dizleri korumakla kalmıyor en üst dallardaki elmaları, cevizleri kolayca indiriyor...”
Sonsöz: Sofranızda tuzunuz, İnce Geliş Tuz Yolu’nda ayak iziniz eksik kalmasın...
Yazı: Timur Özkan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
































